|
|
Mesajları Göster
|
|
Sayfa: 1 2 »
|
|
1
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: SAİNT SİMON
|
: Eylül 27, 2007, 11:03:56 ÖÖ
|
|
SAİNT-SİMON (1760-1825)
19. yüzyılda, bilimsel araştırmaların arttığını, feodal yapı ve monarşinin ortadan kalktığı sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni bir üretim tarzının yer aldığını daha önceki bölümlerde incelemiştik. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan o dönemin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Sanayii işin bilimsel olarak örgütlenmesi üzerine kurulmuştur. Üretim alışkanlıklar yerine örgütlenme ile en çok verimi sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Sanayi üretiminin fabrikalarda toplanması ile yeni bir olgu olarak ücretle çalışanlar kesimi ortaya çıkmıştır. Çalışanların bir arada olmaları çalışan ve işveren arasında açık ya da gizli çatışmaları ortaya çıkarmıştır. İşin bilimsel niteliği sayesinde zenginlik artarken aşırı üretim bunalımları, yani artan bolluk içinde yoksulluk görülmektedir. Yoksulluk artarken ise üretilen ekonomik mallar satılamamakta bu ise üretimde sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Diğer taraftan kimi düşünürler ekonomik sistemin değişim özgürlüğü ve girişimci ile belirginleştiğini, zenginliğin temel koşulunun kar arayışı ve rekabet olduğunu sürmektedirler, devletin ekonomik işlere az karışması ile üretim ve zenginliğin artacağını düşünmüşlerdir (Liberal Ekonomik görüş) Bu dönemin özelliklerini böylece ana hatları ile özetledikten sonra şimdi Saint-Simon'u incelemeye başlayabiliriz:
1760 yılında doğan Saint-Simon' un büyük amcası XIV.Louis sarayının tarihsel anılar yazarıdır. Saint Simon kendini büyük işler başarmak için yaratılmış olarak görmekte ancak önce hangi alandan başlayacağına karar verememiştir. Önce subay olmuş ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda kısa zamanda albaylığa yükselmiştir. Sonra Nikaragua'da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birleştirecek bir proje üzerinde çalışmış, daha sonra İspanya'da Madrid'i denizle birleştirecek bir kanal projesi üzerinde çalışmıştır. Fransız İhtilal'i ortaya çıkınca sahip olduğu ünvanlarından vazgeçmiş olduğunu bildirmesine rağmen tutuklanarak dokuz ay hapis yatmıştır. Parasını çağının en ünlü bilim adamı düşünürlerini çevresinde toplamak ve gösterişli bir yaşam sürmek ile harcamıştır. Çok geçmeden parası tükenip yoksullaşınca bir müddet kendi yanında çalışanların yardımı daha sonra da arkadaşlarının yardımı ile geçinmiştir.
1802 tarihinden itibaren düşüncelerini yazıp yayımlamaya başlamıştır. Bu dönemlerde A.Comte 'da yazmanlarından biri olarak kendisi ile beraber çalışmıştır. Pozitif bilimlerin tüm dalları ile ilgilenen düşünür bu bilimlerin ancak pozitif bir sosyal ilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanmış, bu ilime ise sosyal fizik adını vermiştir. Simon' a göre fizik bilimi fiziki olayları önceden görmeyi, onları kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizik de sosyal olayları önceden görmeyi onları kontrol altına almayı ve şekillendirmeyi mümkün kılacaktır.
Saint-Simon sosyolojiyi önce teorik olarak kurmayı sonra da uygulamaya geçerek yaşadığı devirdeki sosyal krizlere ve düzensizliklere çözüm bulmayı amaçlamaktaydı. Ancak sosyolojinin uygulamalı yönü kendisine daha cazip geldiği için sosyolojinin sistematiğinden çok, mevcut ve gelecekteki sosyal sorunlarla uğraşmayı tercih etmiştir. Sosyolojinin gücüne inanan düşünür bu ilmi yeni bir din haline dönüştürerek sosyoloji aracılığı ile toplumu yeniden örgütlemeyi planlamıştır. Simon sosyal sorunların çözümlenmesinde doğa bilimleri için geçerli olan yöntemlerin kullanılmasını önermiştir.
Saint-Simon'un başlama noktası Fransız İhtilali'nin arkasından Fransa ve Avrupa'nın durumu ile ilgili görüşleridir. Simon' a göre Fransa'da toplumun tüm fertleri arasında mevcut düzen alt üst olmuş, anarşi ortaya çıkmış ve tüm bunlar en cahil kimseye bile düzeni yeniden kurma duygusu uyandırmıştır. Dolayısıyla asıl meselenin toplumun eski politik sisteminin çöküşünden yeni olanın tam olarak yerleşmesine kadar geçen süredeki sıkıntıları ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüştür. Bu tesbit o dönemdeki devrimin karşısında olan tüm düşünce akımlarının paylaştığı bir konu olmuştur.
Simon onlardan farklı olarak toplumdaki yeni kuvvetleri ve toplum bütünleşmesinin yeni temellerini sezmiş, devrimden sonra ne dini ne de feodal kuvvetlerin toplumu bir arada tutacak güce ve itibara sahip olmadıklarını ileri sürmüştür. O dönemde Simon'un temel ilgisi toplumu bir arada tutacak bu gerekli ve organik bağın hangi fikir ile temin edileceği olmuştur. Simon buna cevap olarak sanayinin gelişmesini ele alarak amacının sanayiye en müsait olan teşkilatlanma tarzını oluşturmak olduğunu ileri sürmüştür.
Simon yaşadığı dönemde , feodalizm ile ona uygun hiyerarşik toplumsal yapıların devrim tarafından ortadan kaldırıldığını, tarımın artık eskisi gibi hem büyük kazançlar yaratmadığını hem de en önemli doğal iş olarak görülmediğini gözlemlemiştir. Artık t yeni buluşları, seri üretimi ve doğaya aklın egemenliği ile endüstri ortaya çıkmıştır. Doğa teknikle birlikte Bacon' ın ancak o zaman gerçekten kullanılan eski formülü uyarınca insanın hizmetine girmiştir. Böylelikle bilim egemen konumda olmuştur.
Bu bağlamda Simon, sosyolojiyi insanlar arasındaki ilişkileri teknik olarak örgütleyecek ve doğa bilimleri endüstri ve tekniği kullanarak nasıl doğayı insana boyun eğdirip yararlanabilir hale getirdilerse sosyolojide insanlığın bütünlüğünü sağlayacak olan yeni bir bilim olarak tanımlamıştır. Derebeyliğin/feodal yapının devrim yolu ile ortadan kaldırılmasından ve bütün toplumsal bağların çözülmesinden sonra toplumun yeniden bütünlenme aracı olarak bu bilimsel sosyoloji kavramı, Saint-Simon'un toplumsal düşüncesinin temeli olmuştur. A.Comte ise daha sonra bu temel düşüncelere biçim vererek, sistematize etmiştir.
Saint-Simon çağdaşı olan İngiliz ekonomistlerin görüşlerinden de etkilenerek sosyal düzenin herşeyden önce ekonomik yapıyla belirlendiği görüşünü benimsemiştir. Böylece Simon, insanlık tarihinin gelişmesinde yalnızca düşünüş biçimlerinin değil fakat aynı zamanda üretim düzeni, mal-mülk bölüşümü, servet dağılımı ve sınıfsal tabakalaşmanın da etkili olduğunu göstermeye çalışmıştır. Üç hal kanununa (toplumların evrimsel olarak gelişme yasaları) ekonomik bir yön vererek teolojik, metafizik ve pozitif düşünce safhalarını feodalizm, devrim ve endüstriyel toplum ya da feodal, liberal, sosyalist ekonomi üçlüsüyle değiştirmiştir. Toplumun tüm gerçek güçleri sonuç olarak endüstride temellenmektedir. Simon'a göre endüstri yalnız sanayi tarzı üretimi değil, tüm üretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Böylece Saint-Simon bir çağın manevi-fikri kültürünün dayandığı temelin ekonomik yapı olduğunu savunmuştur. Simon'un bu yaklaşımı ise, tarihi maddecilik düşüncesini ifade etmektedir. Bu nedenle Saint-Simon, sonradan Marx tarafından geliştirilmiş olan tarihsel materyalizm teorisinin öncüsü sayılmaktadır. Saint-Simon'un düşüncelerinin ileriki derslerde inceleyeceğimiz Marx'ın görüşünden farklı olan tarafı Saint-Simon'un teknik-bilimsel ve pozitif yönden saptanmış endüstriyi bilim adamı, çalışan ve işverenin birliği olarak görmesidir. Başlangıçta sınıf ayrımını hiç görmemiş daha sonra da bu ayrım ona hiç önemli gelmemiştir. Saint-Simon, hiç kuşkusuz çağının ulusal devletlerinin politikasında liberal ekonominin ve mülkiyet sisteminin sonucu olarak ve aynı zamanda feodal yapının sonucu olan hiyerşinin olumsuz yönlerini de görmüştür. Ancak, insanlığın kurtuluşunu yeni bir devrimden de sınıf lar arasında meydana gelecek bir ayrımdan da beklememiş, sadece bilim, teknik ve endüstride pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesini çözüm olarak öngörmüştür.
Bu anlayış ise Simon'u o dönemin düşünürlerinden Proudhon, Fourier ve Owen'ın sosyalizmlerinin karşıt bir düşüncesi olarak büyük endüstriye, sermayelerin bir araya toplanmasına hatta şirketlerarası tröstlerin kurulmasına götürmüştür. Bu öngörü de onu diğer sosyalist düşünürlerden ayırmıştır. Simon, 1789 devriminden ziyade asıl değişikliği yaratan unsurun sanayi devrimi olduğunu ileri sürmüştür. Bundan sonra ilk plandaki kişiler sanayiciler (bu kavram ile çalışan ve işveren olarak tümünü anlatır) ve bilim adamları olacaktır.
Yeni toplumsal hiyerarşinin kurulması bu çerçevede olacaktır. Simon bu durumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vermiştir: Bir gece korkunç bir felaket olsa , kral ailesine bağlı olan kişiler, bakanlar, yüksek dereceli memurlar ölse, toplum için bir yıkım olmayacaktır, ancak bu felaket esnasında o toplumdaki belli başlı bilim adamları , sanayiciler, bankacılar ölmüş olsa idi o zaman o toplum için bu durum bir yıkım olurdu. Çünkü onların yerine hemen kimse konuşamazdı. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Simon, endüstri toplumunda başat konumda olarak bilim adamı ve sanayicileri görmüştür. Simon'un öngördüğü bu yeni düzen olan endüstri toplumunda herkes yeteneğine göre kazanacak ve çalışmanın kutsal niteliği nedeniyle çalışanların saygınlığı artacaktır. Bu düzende çalışmayanlara yer verilmemektedir.
Simon bu toplumsal yapıda teknisyen, maliyeci, bankacılardan meydana gelen bir teknokratların yönetimini öngörmüştür. Simon'da görüldüğü gibi, sosyoloji politik icraata( işleyişe) yol göstermek amacında olan araç konumundadır. Simon gelecekteki devlet biçiminin belirlenmesinde ilmi temellere dayanılması gerektiğini söylemiş, bu konuda sosyolojinin yardımına güvenmiştir. Simon'a göre devletin asıl görevi toplum için faydalı işlerin engellenmemesini sağlamak, toplumun istekleri doğrultusunda karar alınmasına imkan tanımak, çalışanlarını değerini bilmek tarzında olmalıdır. O zaman üretici işinin karşılığını sadece tüketicilerle olan bağlantısı ile halledebilecek, böyle olunca da sınıflar arası mücadele ve hükmetme arzusu son bulacaktır. Simon'un görüşleri İngiliz Liberalizmini, Rus Sosyalizmini ve İtalyan Nasyonalizmini etkilemiştir.
|
|
|
|
|
2
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: seyit onbaşı
|
: Eylül 27, 2007, 11:03:07 ÖÖ
|
|
2)seyıt alı onbası:
çanakkale savaslari?nda deniz savaslari sirasinda seddü?l- bahir açiklarinda bulunan düsman gemileri morto koyu ile seddü? l- bahir tepesini sürekli bombardiman altina almislardi. türk mukavemeti gittikçe azaliyordu. kendilerini allah? in koruyuculuguna birakan türk birlikleri sehitlik mertebesine ulasmayi arzu edercesine, kaçmak yerine son gayretleriyle mücadele ediyorlardi. bu sirada bir ıngiliz gemisinden atilan büyük bir bomba morto koyu sirtlarindaki bir topçu birligimizi toptan imha etti. ıçlerinden yalnizca seyid ali çavus kurtulmustu. çavus etrafindaki manzara karsisinda duydugu izdirap ile dünyada esine az rastlanacak bir olay gerçeklestirdi. duydugu aci ile normalde üç kisinin zor tasidigi 257 kiloluk bombayi yerinden tek basina kaldirdi, tasidi, topun namlusuna sürdü ve atesledi. bu mermi gidecegi yeri de biliyordu. Queen elizabeth gemisinin bacasindan içeri girdi ve gemi ortadan ikiye ayrilarak batti. burada, 257 okkalik bir mermiyi kaldirarak olaganüstülük gösteren seyit ali onbasi ile ilgili menkibeyi mehmet ıhsan genısçan, eserinde söyle anlatiyor: ? ne hikmetse bataryada tek top ayakta kalabilmis, fakat onun da vinci kirilmis oldugundan mermileri namluya sürülemiyordu. yüzbasi hilmi bey, etrafindan birilerinden yardim alabilmek düsüncesiyle bataryadan uzaklastigi sirada nigdeli ali ile koca seyit ümitsiz ve perisan ne yapacaklarini düsünüyorlardi. ? ulu ve yüce allah? tan baska hiçbir güç ve kuvvet yoktur. ? duasi seyit? in agzindan n?nesi gibi dökülmeye basladi. seyit ali, bu duayi defalarca okudu. bu yakaris süphesiz hiç kimseninkine benzemiyordu. ask ile kendinden geçmesi ve 257 okkalik top mermisini kucaklayip omzuna almasi bir oldu. demir basamaklari tam üç kez inip çikti. yaninda bulunan nigdeli ali, seyit? in gögüs ve omuz kemiklerinin çatirtisini duyuyor, hayret ve dehset içinde kaliyordu. topun namlusuna sürülen üçüncü mermi savasin kaderini böylece degistiren olayi yaratmis ve ıngilizler? e ait ?ocean?isimli zirhli, bu merminin isabetiyle korkunç yara almistir. ayni gün geç saatlerde çanakkale bogazi müstahkem mevki kumandani cevat pasa,ödül olarak seyit? e onbasilik rütbesini verdi. merminin bir defada kendi huzurunda kaldirilmasini istedi. bunun üzerine seyit onbasi,cevat pasa? ya su cevabi verdi: ?ben bu mermileri kaldirirken gönlüm, allah?in feyziyle doldu. ancak bu kuvvetin sirri o anda bana allah? in ihsan ettigi bir vergi idi. bu agirligi kaldiracak kadar bir makam varmissam bu dua ve riza ile olmustur. ancak simdi kaldirmam mümkün degildir kumandanim?
|
|
|
|
|
3
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Sezen Aksu
|
: Eylül 27, 2007, 11:02:25 ÖÖ
|
|
Dillerden düşmeyen bazı şarkıları: Kaybolan Yıllar, Gölge Etme, Yak Bir Sigara, Firuze, Hata, Ağlamak Güzeldir, İkinci Bahar, Dilimin Ucunda Kelimeler, Geri Dön, Tukeneceğiz, Git, unzile, Değer mi Hiç, Sarışınım, Bir Çocuk Sevdim, Seni İstiyorum, Şinanay, Gidiyorum, Belalım, Hadi Bakalım, Gülümse, Masum Değiliz, Deli Kızın Türküsü, Tenna...
HAKKINDA YAZILANLAR
BEBEK SEZEN Fen öğretmeni Şehriban Hanım ile matematik öğretmeni Sami Bey, Denizli'de tanışıp evlenirken, dünyaya gelecek çocuklarını disiplinli bir şekilde yetiştirmeye karar verirler... Şehriban Hanım ağır bir hamilelik dönemi geçirir, doktorların bütün ısrarlarına rağmen çocuğunu aldırmaz. 13 Temmuz 1954’de Fatma Sezen Yıldırım dünyaya gelir... Çocukluğu dünyaya geldiği Denizli Sarayköy'de geçer Sezen'in... Annesi ve babasıyla birlikte yaşadığı, Sarayköy'deki derenin yanındaki iki katlı o evi hiç unutamaz...sezen
SEZEN... CÜCE BELA Sezen 1999 yılında bir gazetenin yaptığı röportajda o iki katlı evi ve çok sevdiği anneannesini şöyle anlatıyor...'Alt katta Huriye teyzem otururdu... Üst katta ise anneannemle biz... Babamla annem, aldıkları eğitim gereği bana karşı hep mesafeli dururlardı... Bir yaıma kadar saçım yok, kabak kafalı bir Sezen 'dim... Bir tek dudaklar gene böyle, iri etli dudaklar... Beni epey özgür bırakmışlardı... Nasıl bırakmasınlar ki, adım 'Cüce Bela' ya çıkmıştı... İlle de dikkat çekeceğim... Hiçbir şey yapamasam, durduk yerde düşüp bayılırdım... İnsanlar benimle ilgilensinler diye neler yapmazdım ki... Habire evden kaçardım mesela... 10 yaşımda makyaj yapardım... Annemler bir ara benimle ilgili olarak çok çaresiz kalmışlar. Beni kendi halime bırakma kararları da ondan sonra kendiliğinden gündeme gelmiş zaten.'
YARAMAZ KIZ Çocukluğunda "acaip bir yaratık" olduğunu söyleyen Minik Serçe, bebekken bir gün annesinin yün yumaklarından kendisine meme yapmış ve eve ziyarete gelen kaymakam düşüp, bayılıvermiş. 10 yaşında makyaja başlayan Sezen, daha o zamandan haftada bir saçını değişik renklere boyamaya başlamış. Çocukluktan şöhret olmayı kafasına takan Sezen, İzmir'in bütün sokaklarında şarkı söyler, milleti başına toplarmış. Konak - Köprü arasındaki troleybüste aralıksız şarkı söylediğini söyleyen Sezen, bir gün bütün durakları es seçen şoförle biletçinin açığa alınmasına neden olmuş.Annesi ve babasının O'na hiç dokunmamış olması; belki de gençliğinde her on beş günde bir dikkat çekme amacıyla intihara kalkmasına neden olmuştur. Bu ten temasının yoksunluğuna karşın, Sezen ailesinin kendisine güven ve sevgiyi sonsuz bir güçle hissettirdiğini söylüyor. O'na göre, yalnızca sevgilerini gösterme şekilleri farklıydı.
KARA KUZU Sezen Aksu'nun yaramazlıklarındaki en önemli müsekkini anneannesidir... Nadire Hanım eski Osmanlı kadınlarından, karizmatik ve etkileyicidir... Ve Sezen onun 'kara kuzu'sudur... Ancak, Sezen'in yaşadığı ilk ve en önemli acı da onunla ilgili olur ne yazık ki... Sezen hayatı boyunca unutmaz, unutamaz o acıyı...'Çok özel bir kadındı anneannem. Mücadele içinde yaşamış, hayatı tırnaklarıyla kazımış. Annem henüz altı yaşındayken dedem ölmüş, çiftlikteki tüm işler onun üzerine kalmış. Her şeyi, tüm yükü göğüslemiş. Tam bir hanım ağa... At binen bir kadın. Zeki, ileri görüşlü. 'Doğurdum diye sevmem evladımı, faziletli olması gerek, sevgiyi hak etmesi gerek' derdi. Kişiliğimde derin izleri var onun. 14 yaşımdaydım. İlk acımı onunla yaşadım. Elimi tutarken öldü. 'Elimi ovar mısın?' dedi ve ben ağlamaya başladım. Bana 'kara kuzum' derdi. 'Kara kuzum ağlama, üzülürüm. Dilerim sen de benim gibi mutlu gidersin' dedi. Dua ederken, nefesi kesildi. O gece anneannemin yanında uyudum, hiç korkmadım.'
KARA KUZU BÜYÜYOR Büyüme çağında sanatın bütün dallarına ilgi duyan Sezen, resim, tiyatro, dans dersleri alır. Lise hayatında kendini iyice müziğe verir fakat yükseköğrenim için Ziraat Fakültesi'ni seçer. Aynı yıllarda İzmir Radyosu sanatçılarının dersler verdiği İzmir Radyosu Sanatçılar Derneğine girer ve dört yıl aralıksız, iki yıl aralıklı altı yıl süreyle Türk Sanat Müziği eğitimi alır.
PROFÖSYÖNELLİĞE İLK ADIM 1970'te "Hafta Sonu" gazetesinin açtığı Altın Ses Yarışması'nda 6. olan Sezen Ziraat Fakültesi'ne ikinci sınıfta eldeva der, çünkü aklı,fikri ve yüreği müziktedir. Bir süre sonra da Yeşil Giresunlu'dan, ilk plağını yapması için teklif alır. 1975'e girerken piyasaya çıkan 'Haydi Şansım' adlı bu 45'lik plak, sadece 50 tane satar.'Moralim çok bozulmuştu... Çünkü o ilk plağımdan kendim ve yakınlarım almıştı sadece... Kimbilir, belki de dağıtımı iyi yapılamamıştı...' Sezen'in daha sonra Kusura Bakma, Gölge Etme, Yaşanmamış Yıllar, Vurdumduymaz, Olmaz Olsun gibi parçalarla yıldızı parlar. 1976 yılında Bebek Belediye Gazinosu’ nda ilk kez sahne alır.Sezen 'in ilk filmi 1979 yılında Bulut Aras ile başrolleri paylaştığı Minik Serçe olur. Serçe'nin ikinci ve son filmi ise 1990 yılında Ferhen Şensoy'la oynadıkları "Büyük Yalnızlık"tır... Sezen son olarak 2000'in sonlarında ATV'nin sevilen dizilerinden İkinci Bahar'da Sezen Aksu rolüyle yer alır.
ARTIK SEZEN AKSU VAR 1982 yılının ilk haftasında Şan Müzikholu'nda "Sezen Aksu Aile Gazinosu" adlı müzikali sahnelemeye başlar. Sahnede 7 tipi canlandıran Sezen Aksu; Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda, Altan Erbulak gibi usta tiyatrocularla aynı sahneyi paylaşır. Yine aynı yıl, bugün en iyi klasikler arasında yer alan "Firuze" albümü çıkar. Ancak o yıllarda eleştiriler pek de iç açıcı değildir. Ama kim ne dersin Türkiye'de artık Sezen Aksu gerçeği vardır...
TELLİ DUVAKLI 10 Temmuz 1981’de Beşiktaş Evlendirme Memurluğu'nda telli duvaklı Sezen Aksu ile beyaz smokinli Sinan Özer evlenir. Sezen Aksu'nun nikah sırasında Mithat Can'a 4.5 aylık hamile olduğu gündeme gelir. 11 Kasım 1981'de Mithat Can doğar ve bundan iki yıl sonra da bu evlilik son bulur. Ama dostlukları tıpkı diğer eşleri Hasan Yüksektepe, Engin Aksu ve Ahmet Utlu da olduğu gibi asla bitmez...
MÜZİĞİN ZİRVESİNDE 1984, 1986, 1988 ve 1989 yılında çıkardığı albümlerle yükselişine hızla devam eder Sezen. 1991 yılında çıkan "Gülümse" albümü çok farklıdır. Albümde bulunan bütün parçalar hit olur ve hepsi klasikler arasına girer. Albümdeki "Hadi Bakalım" ın Avrupa'da çıkan single'ı, klibi olmamasına rağmen iyi bir satış grafiği çizmeyi başarır. Sezen Aksu artık müziğin zirvesindedir.
KAHPE KADER Minik Serçe (Sezen Aksu'ya Minik Serçe adını rahmetli gazeteci Yavuz Gökmen takmıştır) 31 Mayıs 1994'te kaybettiğimiz Uzay Heparı ve 16 Ocak 1996'da kaybettiğimiz Onno Tunç'tan büyük yara alır.Tam 17 gün oturduğu yerden kalkmaz, kımıldamaz, gözleri bir noktada öylece kala kalır... Derken birden resim yapmak gelir içinden... Tuvalin üzerinde beliren siyah beyaz resimdeki kişi, Onno Tunç değil, ona 'kara kuzum' diyen anneannesi Nadire Hanım'dır... Sezen’in hayatında çok önemli yerlerde olan bu üç kişinin terkini Sezen uzun süre kabullenemez. 6 ay evden çıkmaz...'Resim yapmak iyi geldi... Ama bu arada hep düşündüm, düşündüm... Sonra bir gün aynaya baktım ki, saçlarım bembeyaz olmuş... Aslında beyaz saçlar da yakışıyor bana... Farklı bir görüntü...'
ONNO TUNÇ Sezen 1999 yılında bir gazetenin yaptığı röportajda Onno Tunç'la bir hatırasını şöyle anlatıyor... 'Sabah saatlerinde başladık tartışmaya Onno'yla. Akşam oldu, hala tartışıyoruz. Ağlamaktan gözlerim şişti. Evlerimiz de karşılıklı... Döne döne tartışma, kavga... Sonunda bu geldi, kapımı tekmelemeye başladı. Birden yukarı fırladım ve Smith Wesson marka silahımı kaptım.Ne diyorsun sen Onno! diye namluyu doğrultup kapıya fırlayınca, bu adeta ışınlandı... Yok oldu birden... Zigzaklar çizerek kaçtı... Ben onu duvar dibine sindi sandım... Meğer karayoluna fırlamış, koşuyor... O halini görünce, ben de asfalta çıktım, gülmekten sırtüstü uzanıp debeleniyorum asfaltta. Nasılsa o korkuyla uzun süre geri dönmez dedim, içeri girdim...Meğer o akşam Levent civarında beş ev soyulmuş. Polis gece karanlığında panik halinde koşan Onno'yu görünce 'Hırsız budur mutlaka' diyerek hemen enselemiş. Doğru karakola... 'Ben Onno Tunç'um' demiş ama karakoldaki hiçbir polis tanımamış bunu... Kavga ettiğimiz için benim adımı da verememiş... Sabahı karakolda etmiş... Derken, onu tanıyan bir polis gelmiş sabah... Sevincinden polisin boynuna sarılmış... Ancak o zaman salıvermişler... Bir daha kapımı hiç tekmelemedi!'
PRODÜKTÖR SEZEN Sezen Aksu vokalistlerine albümler yaparak onlara birer star olma yolunu da açar. Sezen'in bize ilk tanıttığı kişi Aşkın Nur Yengi'dir. 1990 yılında prodüktörlüğünü üstlendiği Aşkın N. Yengi'nin ilk albümü, "Sevgiliye" albümü, milyona yakın trajıyla büyük bir başarı sağlamıştır. Prodüksiyonunu üstlendiği ikinci kişi Sertab Erener olur. "Sakin Ol" albümü, yine büyük bir satış başarısıyla Sezen'in bir prodüktör olarak da ne kadar büyük işler yapabileceğini gösterir.Sertab Erener'in albümünden bir kaç ay sonra Levent Yüksel'in albümü "Med Cezir" piyasaya çıkar. Şarkılar ilk aylarda kimsenin dikkatini çekmez ancak, bir kaç ay sonra farkedilen albüm bir milyonu aşan tirajı ve klasikler arasına şimdiden geçen birbirinden güzel şarkılarla Sezen'in prodüktörlükteki başarısını bir kez daha kanıtlar.
TANRI KRALİÇEYİ KORUSUN Sezen 1991'den sonra çıkardığı bütün albümlerle çok dikkat çeker, çok eleştirilir. 1995 yılında türkü ve Anadolu atmosferiyle, 1996 yılında başka sanatçılara verdiği şarkıların bir derlemesi ve Onno Tunç'a adanan “Düş Bahçeleri”yle, 1997 yılında yine çok değişik bir tarzla Goran Bregoviç ile çalışarak karşımıza çıkar Sezen. 1998 ve 2000 yılında çıkan albümlerde de yeniliklerine devam eder. Belki de bütün bunlar Kraliçe 'nin zirve keyfini çıkarmasıdır...
MİTHAT CAN Sezen oğlunu ne kadar çok sevdiğini şu cümleyle çok iyi açıklıyor.‘Benim oğlumu sevdiğim kadar, beni seven olmadı...’Minik Serçe'mizin oğlu Mithat Can Özer 11 Kasım 1981 doğumlu. Özel Atanur Oğuz Lisesi'nden mezun oldu. Şimdi ise Londra Music Schooll 'da okuyor Mithat Can. Sezen babaannelik hakkında ise şöyle diyor:'Mithat Can’ın bir aşk bebeği yapmasını isterim ve ona ben bakarım.
|
|
|
|
|
4
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Shakespeare
|
: Eylül 27, 2007, 11:01:42 ÖÖ
|
|
İngiliz tiyatrosunda çok önemli bir yeri olan, döneminde söz sanatları ustası diye adlandırılan Shakespeare İngiliz oyun yazarı ve şairidir. Shakespeare yazarlık yaşamına komedyalarla başladı ve bu yaşamı yine komedyalarla kapandı. Romantik komedyaya renk ve bütünlük getiren oydu. Seçtiği konular o d önemin yazarlarının seçtiği konularla aynı olsa da kendine özgü yazımı, anlatımı ve konuyu zenginleştirmesiyle o yazarlardan rahatlıkla ayrılabiliyor. Shakespear’in duygu ve düşünce dünyası evrensel boyuttadır. Ele aldığı konular da öyledir. Hırs, güç,çıkar ilişkileri, kıskançlık, aşk, ihanet, intikam, vb.. İngiliz tiyatrosuna çağ atlatan Shakespeare ülkesinin kültür biriminden yararlanmakla yetinmeyip, eski İngiliz ve Kuzey halklarının halk birimlerinden, Fransız ve İtalyan edebiyatından yararlanmıştır. Shakespeare oyunlarını şiir ile düzyazıyı karıştırarak yazmıştır. Bir genelleme yapacak olursak, tarihsel oyunlarda ve trajedilerde şiir daha hakim konumdadır; komedilerde ise düz yazı oranı diğer oyunlara oranla daha yüksektir. Shakespear’in ve yazdığı oyunların en büyük özelliği dilidir. Shakespeare oyunlarında çok ağır bir dil kullanır. Kafiyeli ve şiirseldir. Doğallıktan uzak bir dili vardır. Şiirsel anlatımda hareket, heyecan ve coşku vardır. Anlatımda iniş çıkışlar ve duygu geçişleri de bulunur. Bu da oyunun temponu artırır. Özellikle erken döneme ait oyunlarında şekilci şiir yapılarına ve uyaklara yer verir, sonraları kalıplardan uzaklaşarak çok daha esnek bir dil geliştirir. Shakespear’in dili düz yazıda ritm, esneklik ve kapsadığı değişik stiller açısından neredeyse şiir kadar ilginçtir. Yazarın karakter yaratmada kullandığı yöntem, her biri için özgün bir dil ve konuşma tarzı oluşturmaktan geçer. Oyunlarda kullanıdığı karakterleri, sorumluluk sahibi ve soylu kişilerden seçiyor. Çok sağlam, uzun süre kendinden söz ettiren, tam anlamıyla kahrman, ölümsüz karakterler ortaya çıkıyor. Oyunlarında yaşadığı dönemi ve yaşadığı tarihi yansıtır. Oyunları yüksek tempolu ve aksiyonu yüksek oyunlardır. Ayrıca komedi ve trajediyi bir arada kullanır. Mekan olarak genelde İtalya’yı seçiyordu. Ama İtalya’da hiç bulunmadığı ve orayı hiç görmediği söylenir. Bu da onun mükemmel bir hayal gücüne sahip olduğunu gösterir. Shakespeare’in oyunlarında kullandığı ve oyunun temposunu aksiyonunu değiştiren bir başka özellik de “kendi, kendine konuşma” sanatıdır. Örneğin “Hamlet” oyununda “olmak ya da olmamak” cümlesi uluslar arası ses getirmiştir. Sahkespeare’in kelime oyunlarına düşkünlüğü, klasiklere yaptığı göndermeler, söz sanatlarına ve ironiye sık sık yer vermesi, ses uyumuna dayalı efektler kullanması eserlerinin çevirisini zorlaştırmaktadır. Onu bu kadar ilgi duyulan bir sanatçı yapan yarattığı karakterler, tartıştığı temalar,. Yazýlým Dili kullanımındaki ustalığı, insanı ve olayları ele alış biçimidir. Neredeyse tüm bu oyunlarında basit çözümler yerine bizlere soru sorma ve kendi çözümlerimizi üretme olanağı sunar. Böylece eskimeden günümüze gelmeyi başarır. İngiliz edebiyatını okulda, mükemmel bir eğitim ve öğretim sonucu tanıyan ilk Türk yazar Halide Edib’dir. Ortalama 60 yıllık yazı hayatı boyunca roman, hikaye, hatıra, tiyatro ve bunların yanı sıra fikir ve ilim konularında da eserler vermiştir. Halide Edib’in özellikle ilk eserlerinde okuduğu yabancı yazarların etkisi sezilir. Shakespeare’i çok genç yaşlardan itibaren okumaya başlamış ve bu ilgisini yaşam boyunca sürdürmüştür. Halide Edib şöhretini romancılığı ile yapmıştır. Aşk ve tutku romancığından toplum ve töre romanına doğru sürekli olarak gelişen romanları vardır. İlk romanlarında çok tasarlanış olaylar üstüne duruyor. Son romanlarına doğru gözlenmiş olaylar çeşnisini arttırıyor. Kendi romanlarındaki olaylar hakkında “Bazıları işitilen, bazıları göz önünde geçen hadiselere dayanabilir.” Diyor baştan sona doğru aşk ekseni etrafında dönen olaylardan, toplumu ilgilendiren yerli olaylara doğru bir geçiş görülüyor. Olayları ayrıntılar arasında eritmiyor. Konuları bakımından Shakespeare’dan etkilendiği görülüyor. Bütün romanlarında tıpkı Shakespeare gibi canlı ve kuvvetli kişiler yaratmıştır. Zaten bu şöhretini özellikle karakter yaratmakta gösterdiği başarıya borçludur. En kuvvetli kişileri kadın kahramanlarıdır. Hepsi de kültürlüdür. Milli değerler ile birlikte Batı kültürünün en yüce değerlerini de içlerinde taşırlar. Çoğu seçkin, eşsiz kadınlardır. İlk romanlarında bu kadınlar tıpkı Shakespear’in karakterleri gibi üst tabakadan gelir. Ayrıca bu karakterlerin içlerinde bulundukları sosyal çevre ile de ilgileri hiç kesilmez. İlk romanlarında kuvvetli kişiler yalnız kadınlarken, son romanlarına doğru güçlü erkek tipleri de görülmeye başlar. Halide Edib, kişi ve tiplerini ayrıntıları ile tasvir ve tahlil edip tanıtmakta ileri giden ve bunda başarı gösteren romancılardandır. Halide Edib de Shakespeare gibi yaşadığı dönemi ele almıştır. İlk romanlarında biraz hayali, lüks semtlerde gelişen olaylar, sonraki romanlarında kenar mahalleyi, arka sokağı içine alır. Romanları daha çok İstanbul’da geçer. Ama ilk romanlarında Avrupa’nın bazı şehirleri de görülmektedir. Halide Edib’in bütün yazılarında tutuk, aykırı, bazen çapraz, bozuk bir ifade görülür. Alışılmışın dışında bir söz dizimi getirmiştir. Süslü, alımlı, rahat bir üslüptansa, söylediği düşüncelerin sağlam olmasına dikkat etmiş gibi görünür. Onda amaç güzel roman yazmaktır. Shakespeare gibi onun da kendine özgü bir dili, üslübu vardır. Halide Edib Shakespeare’in birçok eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Bu çevirilerinden dolayı bazı eleştiriler almıştır. Fakat o başlangıçtan beri iyi eserleri çevirmenin kötü eser yazmaktan daha iyi olduğu fikrini savunur. Yazar bazı makalelerinde Shakespeare’den bahseder, cümleler alır ve bazı çeviriler yapar. Makalelerinde kulalndığı cümleler işleyeceği fikir ve görüşlerle ilgilidir. Halide Edib’in ilk ilk yazılarından biri olan makalesinde Shakespeare’i karakter yaratma ve aksettirmesi bakımından yücelttiği görülür ki, daha sonraki yazılarında da bu görüşünü muhafaza edecektir. Shakespeare’in tanıdığı şahısları, eserlerindeki karakterlere dönüştürmesi Halide Edib’in dikkatini çekmiştir ki, bu özellik kendisinden de bulunmaktadır. Shakespeare’in tesirinin Halide Edib’in eserlerine aksine gelince, canlandırdığı şahısların büyük bir kısmı Avrupa, İngiliz ve Amerikan kültürlerine aşinadır. Bu şahıslar Shakespeare’in eserlerini tanıyorlar v esık sık bu bilgilerini gösteren cümleler söyledikleri gibi mevcut durumla Shakespeare’in eserleri arasında alaka kurarlar. Seviye Talib’de, Hamdan’da, Çaresaz’da bu özellik görülür. Halide Edib’in romanlarında aşk, insanı alt üst eden bir kader gibidir. Bu ihtiraslı eserlerde onun geç yaşlarda okuduğu İngiliz romanlarının etkisi olmalıdır. Shakespeare’in eserlerinden de bu aşkın, tutkunun çok çarpıcı sahneleri, eserlerinde başlangıçtan itibaren görülür. Fakat bu eserin tümüne sinmiştir. Yayım sırasıyla eserlerini gözden geçirdiğimizde etkilerin Hamlet, Macbeth, Othello, Romea ve Juliet ile Antomous ve Kleopatra’dan geldiğini görürüz. Halide Edib’in Seviye Talib romanında Antomous ve Kleopatra’nın etkileri görülür. Bir ihtiras ve aşk romanı olan Handan’da (1912) Shakesperare etkisi biraz daha fazladır. İngiliz terbiyesiyle büyüyen ve Halide Edib’in kendisine benzeyen Handan’a, yazar Hamlet’ten parçalar okutur. Handan’ın romandaki krizleri de bir bakıma Hamlet’in gerçeği bulmak veya gerçekten kaçmak için çırpınışlarını andırır. Halide Edib’in yine il dönem eserlerinden Mevud Hüküm de bir othello planına göre yazılmış gibidir, fakat burada roman ve tiyatro arasındaki fark, ayrıca eserin Zola’nın ruhuna ithaf edilmiş olması irsiyet üzerine ısrarla durması, araştırıcıların bu eserdeki Shakespeare tesirini görmeliren engel olmuştur. Eserin kahramanın kıskançlık duygusu ve bunun sonucunda cinayet işlemesi ile eserin belli başlı şahısları arasındaki olaylar Othello piyesindeki şahıslar arası münasebeti anıdır. Romanın yapısı ile tiyatronunki birbirinden çok farklıdır. Onun için Halide Edib’in Othello’yu takip etmesi bir taklit değil, Othello’yu çok iyi anlamış bir yazarın bu derin kaynaktan beslenmesidir. Halide Edip Shakespeare’in eserlerini zaman zaman sahnede seyretmiş olmakla birlikte daima okumayı tercih etmiştir. Halide Edib’e göre Shakespeare tüm insanlığı ve devirleri kucaklar. Onunla günlük olayları bile anlamak kolaylaşır. Halide Edib, bir sanatçının farklı geleneklerden nasıl yararlanabileceğini ve buna rağmen yerli kalınabileceğini bizzat ekendi eserlerinde göstermiştir.
Kaynakça Mukayeseli Edebiyat, İnci ENGİNÜN, Dergah Yayınları Türk Edebiyatı, Ahmet KABAKLI, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları Shakespeare Yazar ve Eserleri, Stanley WELLS Türk Edebiyatı, Rıfkı YAZICI
|
|
|
|
|
5
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: süleyman demirel
|
: Eylül 27, 2007, 11:00:25 ÖÖ
|
|
SÜLEYMAN DEMİREL 9.CUMHURBAŞKANI GÖREV SÜRESİ
16 MAYIS 1993 16 MAYIS 2000 1 Kasım 1924' te Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon'da bitirdi. Şubat 1949'da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi' nde göreve başladı. Önce 1949-1950, daha sonra 1954-1955 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri'nde barajlar, sulama ve elektrifikasyon konularında ihtisas yaptı. 1954 yılında Barajlar Dairesi Başkanı, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürü oldu. 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde su mühendisliği konusunda dersler verdi. Siyasî yaşamına, 1962 yılında, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964 tarihinde bu partiye genel başkan seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965 tarihleri arasında görev yapan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 10 Ekim 1965'de yapılan genel seçimlerde başında bulunduğu AP, yüzde 53 oy alarak tek başına iktidar oldu. Bu seçimlerde Isparta Milletvekili olarak Parlamento'ya girdi ve Türkiye'nin 12. Başbakanı olarak hükûmeti kurdu. Bu hükûmet 4 yıl sürdü. 10 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de Adalet Partisi yine tek başına iktidar oldu. Böylece, 31. T.C. Hükûmeti'ni kurdu. Daha sonra, parti içi bir kriz dolayısı ile, 32. T.C. Hükûmeti'ni kurmak durumunda kaldı. 12 Mart 1971 muhtırası üzerine, başbakanlık görevini bıraktı. 1971 ile 1980 arasında, 1975, 1977 ve 1979'da 3 defa daha hükûmet kurdu. 12 Eylül 1980 müdahalesi üzerine görevi bıraktı ve 7 sene yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987'de yapılan halk oylaması ile yasaklar kaldırıldı ve 24 Eylül 1987 tarihinde, Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı'na seçildi. 29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde Isparta Milletvekili olarak tekrar TBMM'ne girdi. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimler sonrasında, DYP ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin biraraya gelerek kurduğu 49. T.C. Hükûmeti'nde Başbakan olarak görev aldı. 30 yaşında genel müdür, 40 yaşında önce parti genel başkanı, sonra başbakan olmuş; 12 seneye yaklaşan başbakanlık görevinde, Türkiye'nin kalkınması ve gelişmesine büyük hizmetlerde bulunmuştur. Türkiye'nin en genç genel müdürü, en genç başbakanı ve İsmet İnönü'den sonra en uzun başbakanlık yapmış kişisidir. 6 dönem Isparta Milletvekilliği yapmış, 7 sene yasaklı kalmış, 6 defa hükûmetten gitmiş, 7 defa hükûmet kurmuştur. 16 Mayıs 1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.
|
|
|
|
|
6
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: sütçü imamın hayatı
|
: Eylül 27, 2007, 10:57:23 ÖÖ
|
|
SÜTÇÜ İMAM SÜTÇÜ İMAM31 Ekim 1919'da düşmana ilk kurşunu atan Sütçü İmam, Kahramanmaraş’ta Kurtuluş hareketini başlatmıştır. Geçimini temin etmek için süt sattığından adı Sütçü İmam olarak anılmaktadır. SÜTÇÜ İMAM OLAYI
Mondros Mütarekesi taksim projesine göre; Antep, Maraş ve Çukurova bölgesi Fransız işgal bölgesi olarak taksim edilmişti. 2 Şubat 1919'da çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan İngiliz askerleri Maraş'ı işgal etmişler ve şimdiki Ticaret Lisesinin yanındaki kışlaya yerleşmişlerdir. 29 Ekim 1919 tarihine kadar bu bölgede kalan İngiliz askerleri, Ermenilerin sürekli başvuruları ve bu yöndeki girişimleri sonucu Fransız askerleri ile yer değiştirmişlerdir. Maraş halkının, bu yer değiştirmeye mani olmak için yaptığı başvurular ise, o sırada Osmanlı hükümetinin zayıf oluşu ve yöneticilerin ilgisizliği nedeni ile başarılı olamamıştır. 29 Ekim 1919 akşam vakti Yüzbaşı Jülie komutasındaki öncü birlikler, Ermenilerin taşkınlıkları ve tezahüratları arasında Şeyh Adil mevkisinden şehre girmişlerdir.
Öncü kuvvetlerden bir gün sonra, 2000 kişilik gönüllü Fransız lejyoneri Ermeniler, Fransız ve Cezayirli askerlerden oluşan birlikler yine Ermeni tezahüratları, Ermeni kadınların muhabbetli alkışları arasında şehre girdiler. Şimdiki Ticaret Lisesi civarına yerleştiler.
31 Ekim 1919 cuma günü akşamına kadar, Fransızlarla beraber gruplar halinde şehri dolaşan Ermeniler Türk halkına ağır hakaretler ve küfürlerle mütecaviz davranışlarda bulundular. Akşam vakti, havanın karaması ile olayların sükûn bulması beklenirken, Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğunu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker; “Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!” diyerek kadınların peçesini zorla açmak istedi. Kadınlar ise bağırıp, feryat ederek yakındaki Kel Hacı'nın kahvesinden yardım istediler. Olay yerine ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; “Gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!” diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, açılan ateş sonucu ağır yaralanmıştır. Bu sırada adı İmam olan ve geçimini temin etmek için süt sattığı için Sütçü İmam olarak tanınan İmam, yanında bulunan silahı ile ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, bir diğerini de yaralamıştır.
Bu olayda Çakmakçı Said şehit düşmüş yaralanan Ermeni ise ölmüştü 1 Kasım 1919 tarihinde ölen Ermeni için büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Şehri terk etmeyen İngiliz ve Fransız askerleri olay yerine yetişti. Sütçü İmam ise Nalbant Bekir'den aldığı bir atla Bertiz'in Ağabeyli köyünde bulunan Beyazıt oğlu Muharrem Bey'in yanına gitti. Ermenilerin ve Fransızların bütün çabalarına rağmen Sütçü İmam bulunamadı. Ancak olayın intikamını almak isteyen Ermeniler sağa sola ateş ederek Zülfikar Çavuş oğlu Hüseyin'i şehit ettiler. Bu arada Türkleri öldürüp kadınlarını alacaklarını, camilerine çan takacaklarını söylemeye başladılar. Fransızlar da misilleme hareketlerine girişerek Sütçü İmam'ın dayısının oğlu Tiyekli oğlu Kadir'in ellerini ve ayaklarını arkasından bağlayarak burun ve kulaklarını kestikten sonra boğazlayarak şehit ettiler. Sütçü İmam 1878 yılında doğmuştur. Üç kız bir erkek çocuğu vardır. 31 ekim 1919 da, düşmana ilk kurşunu atan Sütçü İmam, düşmanın Maraş'tan kovulmasından sonra, harpteki fedakarlıklarına mükafat olarak Belediyeye odacı alınmış, bu vazifesi yanında kaledeki topun idaresi kendisine verilmişti. Bir top atımı sırasında barutun ısınan namludan erken ateş alması neticesi yandı. Alman Eytamhanesinde tedavi altına alındıysa da iki gün sonra 25 Kasım 1922 tarihinde vefat etti. Çınarlı Cami mezarlığına defnedildi.
İlk kurşunun atıldığı Uzunoluk meydanında 1936 yılında Belediye başkanlığı yapan Hasan Sukuti Tükel tarafından bir anıt ve çeşme,1977 yılında da Kıbrıs meydanına Kurtuluş anıtı yaptırılmıştır.
|
|
|
|
|
7
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: syılvister stollone
|
: Eylül 27, 2007, 10:56:45 ÖÖ
|
|
Hollywood’un maço aksiyon kahraman geleneğiyle adeta özdeşleşmiş bir aktör olan Sylvester Stallone, Amerikan kültürünün bir parçası haline gelen, şampiyon olmak için gerek ringde gerekse de normal hayatta mücadele eden isimsiz boksör Rocky Balboa ve intikam ateşiyle yanan cesur asker Rambo adlı karakterleri sinema tarihine kazandırdı. Aslında her iki karakter de, cehennemin mutfağında yaşayan fakir bir çocukken Hollywood cennetinin bahçesinde dolaşan bir yıldız haline gelen Stallone’nin kişisel deneyimlerini ve mücadelelerini yansıtıyordu.
1946 yılında Manhattan’ın arka mahallelerinde dünyaya gelen Stallone, söylediğine göre hiç de mutlu bir çocukluk devresi yaşamamış. Asıl adı Sylvester Enzio Stallone olan İtalyan göçmeni aktör, doğumu sırasında çıkan aksiliklerden ötürü yüzünün dil, çene ve dudak kısımlarında kalıcı rahatsızlıklar baş gösterdi. Bu yüzden konuşma bozukluğu, dil düşmesi ve kayan sol göz gibi sorunlar yaşayan Stallone, halen devam eden bu özelliklerinden dolayı ünlü olduktan sonra karikatüristlere epey bir süre malzeme oldu.
Bedenindeki kalıcı rahatsızlıkları gizlemek için sürekli insanlardan kaçmaya çalışan aktör, zamanının çoğunu evde geçiren sessiz ve utangaç bir çocuktu. Kendisine ve kardeşi Frank Stallone’ye bakabilmek için çok çalışmak zorunda olan anne ve babasının sürekli kavga etmesi nedeniyle huzurlu bir aile ortamına da sahip olamayan aktör, bugünlere gelmesini beş yıl boyunca kendisiyle ilgilenen ağabeyine borçlu. Oyunculuğa ilgi duymasını kendisine bakmak isteyen yabancı insanların ilgi ve şefkatine borçlu olduğunu belirten aktör, çocuklarına yeterince ilgi göstermeyen anne ve babasının 1975 yılında ayrılması üzerine babasıyla Maryland’de yaşamaya başladı. Henüz 11 yaşında olmasına rağmen oldukça zor dönemler yaşayan Stallone’yi ileriki on yıl içerisinde çok daha kötü günler beklemektedir. Her ne kadar ilgi çekmemek için elinden geleni yapsa da tam 12 kez okul değiştiren ve de her okulda, sergilediği davranış bozukluklarından dolayı atılmak durumunda kalan aktör, gerek inanılmaz derecedeki kötü notları gerekse de cesur kahraman, yer altı dünyasının şampiyonu gibi fantezileriyle sınıf arkadaşlarından “farklı” damgasını yedi.
15 yaşına geldiğinde annesi ve onun yeni eşi ile birlikte Philadelphia’da yaşamaya başlayan aktör, yeni başladığı Devereaux Lisesi’nde futbol, tartışma ve marangoz işlerinde gösterdiği başarıyla kısa sürede sivrilmeyi başardı. Bu sırada çeşitli okul oyunlarıyla sahneye çıkma fırsatı bulan aktör, mezun olduktan sonra İsviçre Amerikan Koleji’nden atletizm diploması aldı. Bir yandan okuldaki kız atletlerin koçluğunu yaparken diğer yandan da Arthur Miller’ın “ Death of Salesman ” adlı oyununu sahne koyan bir okul yapımında rol aldı. Sahnede edindiği küçük çaplı deneyimleriyle oyunculuğa karşı ilgisi uyanan Stallone, Miami Üniversitesinde drama eğitimi almaya başladı. Ardından 1969 yılında New York’a gitmeye karar verdi.
New York’ta birçok sıradan işte çalışan aktör, düzenli olarak sahne çalışmalarını izlemeye çalıştı. Bu sırada “ Score ” ve “ Rain ” gibi çıplaklığın yoğun olarak kullanıldığı gösterilerde yer aldı. Ardından “ Party at Kitty ” ve “ Studs ” adlı porno filmlerde rol alan Stallone, yüzü ve kalın sesinden ötürü bir türlü sahne ve film yapımcılarının ilgisini çekemedi.
1971 yılında “ Woody Allen’s Bananas ” adlı filmde rol aldıktan sonra aynı yıl içerisinde “ The Godfather ” için teklif alan Stallone, kendine güvenemediği için ayağına gelen rolü geri çevirdi. Oyunculukta beklediği başarıyı yakalayamayan aktör, bir süre için senaryo yazarlığına soyundu. Birkaç senaryosunun yapım aşamasına kadar gelmesi ve 1973 yapımı “ Rebel ”deki performansıyla beğeni toplaması ile cesareti yerine gelen Stallone, 1974 yılında Sasha Czack ile evlendikten sonra oyunculuk kariyeri yapmak için California’ya yerleşti.
İlk küçük çaplı başarısını, senaryosunu kendisinin yazdığı “ Lords of Flatbush ” ( 1974 ) adlı filmdeki oyunculuğuyla yakalayan aktör, bu filmden sonra daha nitelikli rollerde oynamaya başladı. Stallone’nin gerek yapımcıların gerekse de seyircinin dikkatini çekmesini sağlayan film ise “ Rocky ” oldu. Güçlü ve iyi yazılmış bir senaryosu ola film, pek çok yapımcının iştahını kabarttı. Bu durumu fark eden Stallone de, kozunu iyi kullandı ve ancak başrol oynaması ve de kazançtan pay alması koşuluyla senaryonun haklarını satacağını söyledi. Irwin Winkler ve Robert Chartoff’un yapımcılıklarını üstlendiği “ Rocky ” ( 1976 ) adlı filmin baş karakteri olan Rocky Balboa’yı canlandıran aktör, tüm zamanların en iyi filmi seçilen bu filmle dünya çapında üne kavuştu. Stallone, En İyi Film ve En İyi Yönetmen ( John Avildsen ) dallarında Oscar kazanan bu boks filmiyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülüne aday gösterildi.
Kendini bir anda Hollywood’un en gözde oyuncuları listesinde bir numarada bulan aktör, yakaladığı bu başarıyı daha sonraki filmleriyle devam ettirmeyi başardı. “ Rocky ” serisinin dört filminin senaryosunu yazan Stallone, “ First Blood ”, “ Rambo: First Blood Part II ” ve “ Rambo III ” olmak üzere üç tane de “ Rambo ” filminin senaryosunu kaleme aldı.
“ Saturday Night Fever ” ve “ Staying Alive ” gibi filmlerin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlenen Stallone, 1993 yılında “ Demolition Man ” ve 1995 yılında “ Judge Dredd ” gibi bilim kurgu aksiyon filmlerinde rol aldı. 1997 yapımı “ Copland ”deki karakter oyunculuğuyla oldukça beğeni toplayan aktör, kariyeri boyunca canlandırdığı genel geçer cesur kahraman tiplemelerinden oldukça farklı olarak ilk defa şişman ve ürkek polis şefi gibi sıradan bir insanı oynadı.
Aksiyon filmlerinden sonra şansını “ Stop! Or My Mom Will Shoot ” ( 1992 ) ve “ Oscar ”( 1991 ) gibi komedi filmlerinde denedi. Bu filmlerin seyirciden beklenen ilgiyi görmemesi üzerine gözden düşmeye başlayan aktör, 1998 yılında seslendirme yaptığı “ Antz ” filmiyle tekrar eski günlerine döndü.
İlk eşi Sasha’dan olan oğullarından Sage, oyunculuğa yönelirken Seargeoh, 1982 yılında konulan otistik teşhisiyle ailesine zor günler yaşattı. Bu durumun getirdiği stresten ötürü 1985 yılında evliliğine son veren Stallone, Brigitte Nielson adlı bir mankenle evlendi. 18 ay sonra Nielson’dan ayrılan aktör, 80’li yıllarda tanıştığı Jennifer Flavin adlı mankenle üçüncü kez dünya evine girdi. Flavin ile Sofia adlı bir kız çocuğu dünyaya getiren Stallone, kızının kalbinin delik olduğunun anlaşılmasıyla ikinci kez evlat şoku yaşadı.
Filmografi 2000 Get Carter 2000 Eye See You 1998 Burn Hollywood Burn: An Alan Smithee Film 1997 Cop Land 1996 Daylight 1995 Judge Dredd 1995 Assassins 1994 The Specialist 1994 A Century of Cinema 1993 Cliffhanger 1993 Demolition Man 1992 Stop!Or My Mom Will Shoot 1991 Oscar 1990 Rocky V 1989 Tango and Cash 1989 Lock Up 1988 Rambo III 1987 Over the Top 1986 Cobra 1985 Rambo: First Blood Part II 1985 Rocky IV 1984 Rhinestone 1983 Staying Alive 1982 Rocky III 1982 First Blood 1981 Nighthawks 1981 Victory/Escape to Victory 1979 Rocky II 1978 F.I.S.T. 1978 Paradise Alley 1976 Cannonball 1976 Rocky 1975 Death Race 2000 1975 Capone 1975 Farewell, My Lovely 1975 The Prisoner of Second Anenue 1975 No Place to Hide 1974 The Lords of Flatbush 1973 Rebel 1971 Klute 1971 Bananas 1970 Party at Kitty&Stud’s/The Italian Stallio
|
|
|
|
|
8
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Şah ismail
|
: Eylül 27, 2007, 10:56:10 ÖÖ
|
|
Şah İsmail (1487 - 1524)
İran Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail, 1487 yılında doğdu. Babası Şeyh Haydar, Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ve ona yardım eden Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey'e karşı yaptığı savaşta öldü. Üç yıl hapis hayatı yaşayan Şah İsmail, esaretten kurtulduktan sonra mücadelelere girişti. 1500 yılına kadar süren bu mücadelelerden sonra Şah İsmail, babasının katili Ferruh Yesar'ın üstüne yürüdü. Bakü'yü ele geçirdi ve 1502'de Akkoyunlu hükümdarı Elvend'i Nahçivan yakınlarında yenerek, ülkesinin bir kısmını ele geçirdi. Buradan Tebriz'e giderek Taç giydi ve "Şah" ünvanını kazandı. 1502 kışını Tebriz'de geçiren Şah İsmail, ilkbaharda Fars ve Irak'ı, Acem hükümdarı Murad Bey'i yenerek Şiraz'ı aldı. 1507'de Erçiş, Ahlat ve Bitlis'i alarak Elbistan'a kadar ilerledi. Kısa zamanda devletinin sınırlarını genişleten Şah İsmail, iki güçlü rakiple karşı karşıya geldi. Bunlar doğuda Özbekler, batıda Osmanlılardı. Şah İsmail, Osmanlı Devletini yıkmak için Anadolu'yu karıştırmayı düşünüyordu. Osmanlı şehzadeleri arasındaki saltanat mücadelesinin yoğun olduğu bir dönemde, Şah İsmail'in Anadolu'ya gönderdiği Nur Ali Halife, kendisine katılan Türkmen süvarileri ile Tokat'a girdi ve burada Şah İsmail adına hutbe okuttu. Ayrıca Şahkulu'da Antalya'da bir isyan başlattı. Yavuz Sultan Selim tahta geçince, taht mücadeleleri bitti. Yavuz Sultan Selim ilk olarak Anadolu'daki Şah taraftarlarına karşı harekete geçti. Anadolu'daki Şah İsmail taraftarlarını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim, savaş hazırlığı yapmaya başladı. Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz Sultan Selim, 23 Ağustos 1515'de Çaldıran Ovası'nda yapılan savaşta Şah İsmail'i yendi. Bu yenilgiden sonra eski cesaretini kaybeden Şah İsmail, günlerini ayrı ayrı şehirlerde geçirdi. 1524'de öldükten sonra Erdebil'de Şeyh Safiyüddin'in yanına gömüldü. Şair de olan Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla Türkçe tasavvuf şiirleri yazdı.
|
|
|
|
|
9
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: şebnem Ferah
|
: Eylül 27, 2007, 10:54:33 ÖÖ
|
|
12 Nisan 1972 yılında Yalova´da hayata gözlerini açtı. Ailenin üç kızından en küçük olanıydı.İlkokulu Yalova´da, ortaokulu ise Bursa Koleji´nde okudu.Yatılı bir okul olan Bursa Namık Sözeri Lisesi´ne girdi ve böylece kendi ayakları üzerinde durmaya başladı.Müziğe olan ilgisi çok küçük yaşlarda başladı. Bunda da ailesinin çok büyük rolü oldu.İlkokulda enstrüman ve solfej dersleri almaya başladı. Okul orkestralarında başlayan müzik serüveni sonraları küçük topluluklarla devam etti.Lise yıllarında 'Pegasus' adlı bir grupta yer almasıyla birlikte sadece bayanlardan oluşan bir rock grubu kurma fikri kafasında oluşmaya başladı.Bu dönemde Bursa´da yapılan rock festivallerinde konserler verdi ve 1988 yılında Türkiye´nin ilk bayan rock grubu Volvox´u kurdu.
Müzik çalışmalarının yanında eğitimini sürdürdüğü ODTÜ Ekonomi Bölümü´nden ayrıldı ve İstanbul´a yerleşerek İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü´ne girdi.
Volvox´la 1992-1994 yılları arasında Türkiye´nin çeşitli yerlerinde konserler verdi, İstanbul´da bulunan rock barlarda sahne aldı.1994 yılında Volvox´un dağılmasıyla birlikte bireysel çalışmalara yöneldi.Sezen Aksu ve Onno Tunç’un getirdiği öneriyi kabul ederek ilk albümünün hazırlıklarına başladı. Bu arada Sezen Aksu, Tarkan ve Sertab Erener´in albümlerinde vokalist olarak yer aldı.
15 Kasım 1996 Cumartesi, hem Şebnem Ferah´ın müzik güncesine hem de Türk rock müzik tarihine önemli bir gün olarak geçti.'Kadın' adını verdiği ilk albümüyle Türk rock müziğinin ´yeraltı´ndan layık olduğu yere gelmesi yolunda önemli bir adım atmış oldu.Demir Demirkan, Tarkan Gözübüyük ve İskender Paydaş´tan oluşan müzisyen kadrosunun çaldığı albümde Şebnem Ferah´ın müzikal süzgecinden geçirdiği, hard rock´tan slow baladlara değin onbir parça yer aldı.Söz ve müzikleri çoğunlukla kendisine ait olmakla birlikte dört parçada Sezen Aksu´nun desteği görüldü.Hazırlanması yaklaşık iki yıl süren albümün prodüktörlüğünü İskender Paydaş yaptı.
'Kadın' ın getirdiği başarının ardından gösterime girdiği bütün ülkelerde hasılat rekorları kıran Walt Disney yapımı 'Little Mermaid'in (Küçük Denizkızı) Türkçe versiyonunun müziklerini seslendirdi. Hemen hemen üç yıllık bir aranın ardından 1999 Haziran´ında yeni bir albümle geldi Şebnem Ferah.'Artık Kısa Cümleler Kuruyorum' adını verdiği ikinci solo çalışmasında, kendi deyişiyle ´hayal dünyasıyla gerçek hayatı arasındaki gelgitlerden oluşan hikayelerini´ anlattı.Ferah, bu albümde de yine İskender Paydaş, Demir Demirkan ve Tarkan Gözübüyük üçlüsüyle çalıştı.Alternatif müziğin aranan isimlerinden Hakan Kurşun ise kayıt masasında tüm marifetlerini gösterdi.Albümden çıkan ilk hit ve video klip, sade altyapısı ve Ferah´ın duru vokaliyle süslediği 'Bugün' oldu.
Albümün en vurucu parçalarından biri olan ve albümle aynı adı taşıyan 'Artık Kısa Cümleler Kuruyorum' üzerine; 'Bu parçayı kaydederken herhangi bir düzenleme yapmaktan kaçındım. Yalnızca bir gitar eşliğinde söyledim çünkü gitarı alıp, evinize gelip birlikte şarkı söylemiş olmayı hissedelim istedim.' diyor Şebnem Ferah ve ekliyor; 'Sadece bu parçada değil albümdeki tüm parçalarda kalbimi sonuna kadar açmakta hiç tereddüt etmedim çünkü sizler benim arkadaşım oldunuz. Yakınlarınızda olduğumda kendimi çok huzurlu hissediyorum.'
Bir parça dışında albümde yer alan tüm şarkıların söz ve müzikleri de Şebnem Ferah´a ait.Şebnem Ferah, müzik çalışmalarından arta kalan zamanlarda kitap okumak, yazmak, film seyretmek, arkadaşlarıyla vakit geçirmek ve Playstation oynamaktan hoşlandığını belirtiyor.
DİSKOGRAFİ: Kadın (1996) Artık Kısa Cümleler Kuruyorum (1999) odevindir.net
|
|
|
|
|
10
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: tarık buğra
|
: Eylül 27, 2007, 10:05:17 ÖÖ
|
|
TARIK BUĞRA’NIN HAYATI
Tarık Buğra 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir de bittirdi. Ortaokulda. Rıfkı Melûl Meriç’in öğrencisi oldu. İstanbul Lisesi’nde okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi’ne aldırdı ve liseyi burada Pertev Mali Boratav’ın öğrencisi olarak 1936’da bitirdi. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdir. Lise yıllarında Tarık Nazım Müstear ismiyle hikaye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kayıt oldu. İki yıl sonra hukuk fakültesine oradan da Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyat Bölümü’nün son sınıfından mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavini olarak işe başladı. 1948’de Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada “Oğlumuz” adlı öyküsüyle ikinci oldu ve bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. Ancak Tarık Buğra’ya bu para yerinde altın bir kalem ödül olarak verildi. Daha sonra Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikayeler yazmaya devam etti. Bu hikayeler kronolojik sırayla incelendiğinde ilk dikkati çeken şeyin, yazarın bir acemilik / çıraklık dönemi olmayışıdır. Almış olduğu bu ödül neticesinde yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra Akşehir’e dönerek (26 Temmuz 1949 – 28 Haziran 1952)’de Nasrettin Hoca gazetesini babası Nazım Bey’le çıkardı. Milliyet Gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul Gazetesi (1952-1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman Gazetesi’nde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman gazetesindeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı. Zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet tiyatrolarında edebi kurul başkanlığında edebi kurul üyeliği yaptı. 1991 de devlet sanatçısı seçildi. Tarık Buğra 26 Şubat’ta kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde vefat etti. Karacaahmet mezarlığında toprağa verildi.
EDEBİ KİŞİLİĞİ
Edebi dünyaya “Oğlumuz” (1949) adlı kitabıyla attığı daha ilk adımda ilgi ve beğeni topladığını görebiliyoruz. Oysa hikayelerinde işlediği; kişinin zaman içinde düştüğü boşluk, hüzün, keder, yarınsızlık ve isyan temaları kadar dili ve üslubuyla da Ahmet Hamdi Tampınar çizgisine yakın görünen Tarık Buğra, Samet Ağaoğlu ile birlikte edebiyatımızın son kuşak muhafazakarlarındandı. 1950’lerin toplumculuğu benimsemiş egemen edebiyat anlayışından ayrı bir yol izliyordu. Tahir Alango’nun cümleleriyle; “Anlatıları kesin kuruluşu pürüzsüz cümleleriyle kılı kırk yararcasına yaptığı karşılaştırmalarla yeri edebiyatın anlatımına yerleşen o film çabukluğuna kapılmamış edebiyata has o eski, rahat ve sakin anlatış temposunu kullanmıştı. Zaman zaman durup; olup bitenler üzerinde düşünen tartışan, açıklayan, bilerek uyarıcı olma çabasını sürdüren bir anlatışı vardı.” Buğra’nın. Tarık Buğra, Sabahattin Ali’yle Sait Faik’ten sonra gelenlerden Orhan Kemal ,Haldun Taner, Okay Akbal, gibi yaratılarına “kendine özgü” damgasını, basan sanatçılardan biridir. Olay, ikincil durumda kalır onun öykülerinde. Canlı etkili anlatımı, kişilerin özelliklerine göre biçimlendiğinden durağan değildir. Şairler gibi titizlikle sözcük seçer yazarken. Genellikle tek insanı aldığı öykülerinde kişilerin iç dünyalarını çözümleme çabası ağır basar. Bu yönüyle, geleneksel olay örgüsünün yapı gereklerine hiç bağlı değildir. Yer yer ince yergiye başvurarak, iğneleyerek, insanı davranışları, sorunları, duyarlılıkları içine alarak güncelden uzaklaştırır. Sait Faik’te bir öğretinin amaçlarına bağlı olmayan özgür ama yaşamın belirlediği olaylar çerçevesinde görünen, bu nedenle toplumsal ilişkilerden soyutlanmayan bireye, Buğra’da sanki bu özgürlüğün tadına varamamış, sürekli tedirgin ve kendine dönük durumda buluruz. Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı’nı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sorunsalını konu alan siyasal roman geleneğimizin Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kemal Tahir gibi köşe başlarından biridir. Ancak o, bu geleneği hakim olan milli modernist yaklaşımından farklı olarak, bu süreci İslami-Muhafazakar referansları, duyarlılıkları ile yaşayan insanlar açısından ele alır. Eserlerinin özgün yanı, bu kurtuluş-kuruluş sorunsalını küçük taşra kasabalarına taşımış olmasıdır. O nedenle Tarık Buğra’nın romanlarında modern ile geleneğin, millilik ile İslamiliğin arasındaki girif çatışma ve gerilimlerin her düzeydeki tezahürlerini, taşranın, küçük kasabaların sade, iddiasız insanlarının alabildiğine gerçekçi dünyalarındaki haliyle önümüze serilir. Modernist-Millici roman türünde olumsuz değilse bile, edilgen, çoğu kez basma kalıp tiplemelerle temsil edilen halk, burada kurtuluş-kuruluş sorunsalının tüm iç çatışma ve sancılarını aklında, vicdan ve inancında kendi yerelliliğinin motifleriyle yaşayan, sahici insanlar olarak yer alır. Cemal Süreya’ya göre Buğra’nın portresi: “Tarık Buğra mukaddesatçı da değil, ırkçıda değil. Nasıl bir sağcı? Konyalı kişi, kendi ilini Selçukya olarak görür; yalnız Cumhuriyet’i değil Osmanlı’yı da tanımaz. Şöyle tanımlayalım isterseniz: Osmanlı katılığını özleyen kadife Selçuklu. En şair iki öykücü var: Sait Faik, Tarık Buğra. Yeni ve daha iyi bir Reşat Nuri ile Kemal Tahir’i yan yana düşünün.” Yaklaşık elli yıl önce, yenilik dergisi çevresinde ve başka yayın organlarına taşarak yayılan şive taklidi tartışması vardı. Roman ve öykü kişileri, yapıtlarda kendi şivelerine göre mi konuşmalı? Tartışmasıydı bu. Birçok yazarın toplumcu edebiyat adına şive taklidini gerekli, hatta zorunlu gördüğü bu tartışmada herkes (Oktay Akbal) hariç şive taklidi adına, Orhan Kemal’i tutmakta ortak dili savunan ve şive taklidini şart görmeyen Tarık Buğra ise, yalnız kalmaktaydı. Cemal Süreya şöyle diyor; “Çünkü temelde, siyasal, daha doğrusu ideolojik bir kaydı söz konusuydu. Şive taklidi sosyalizmle ilgili bir öğeydi sanki. Tarık Buğra dışlandı. O da kendini daha çok dışladı. Tek başına dolaşan bir silahşör tavrı kazandı… Şive tartışmasında o haklıydı.” Tarık Buğra hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı, sevda ilişkileri, küçük kasaba intibaları gibi ferdi ve dar çerçeveli konular göze çarpar. Tarık Buğra olay değil, atmosfer hikayecisidir. Hikayelerinden, onun “Hüzn”ü bilen bir yazar olduğu anlaşılmaktadır. Onun hikaye ve romanlarında çocukluğun, ilk aşkın, vefasızlıkları, kırılmışlıkların ve yarı da kalmış şeylerin hüznü vardır. Denilebilir ki onun eserlerinin atmosferini hep bir hüzün bulutu idare eder. Yayınlanmış dört tiyatro eserinden İbiş’in Rüyası’nda ünlü komik Naşit’in hayatından bir bölümü, son derece duygulu, iki kişi arasında fırtınalı bir aşk atmosferi içinde anlatır. İlk adı Dört Yumruk olan daha sonra Akümülatörlü Radyo adıyla yayınlanan ve Devlet Tiyatrolarında sahnelenen eserlerinde ise yarı da kalmış saadetlerin hikayesini anlatmıştır. Ayakta Durmak İstiyorum ve Yüzlerce Çiçek Birden Açtı oyunları ise daha beşeri planda, hürriyete ve bağımsızlığa hasret insanın dramı hikaye edilmiştir. Onun romanları ise değişik bir gelişime göstermektedir. 1955’te yayınlanan Siyah Kehribar da, İtalya da Mussolini devrinde geçen olaylar anlatılmış. Dikta rejimlerinin hür ve zora gelmez mizaçlar üzerinde yarattığı olumsuz tesirler belirtilmiştir. İbiş’in Rüyası, daha sonra oyun haline getirilmiş olan romanıdır. Yalnızlar ise Akümülatörlü Radyo oyunun romanlaştırılmışıdır. Roman dünyamızda Tarık Buğra’ya sağlam ve sarsılmaz bir yer sağlayan eseri Küçük Ağa’dır. Bu eser de ve bunun devamı olan Küçük Ağa Ankara’da ve Firavun İmanı romanlarında Milli Mücadele ilk defa değişik bir açıdan ele alınmıştır. Daha çok devletin resmi görüşünden hareket eden. Kurtuluş Savaşı romanlarının tam aksine bu üç romanda meseleler, insan/millet açısından ele alınmış, yeni ve doğru bir yorumla ortaya konulmuştur. Bu roman “tarihi açıdan Milli Mücadele’de insanın yeri, milletin yeri nedir?” sorularının cevaplarını araştırır. Yazar, yağmuru beklerken romanında Serbest Fıkra denemesinin, Gençliğim Eyvah’da ise 1970’li yıllarda Türkiye’nin bir numaralı meselesi haline gelen anarşik olayların değişik yönlerini, perde arkasını tasvir ve tahlil eder. Tarık Buğra, Osmancık romanı ile de, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatmıştır. Bu eserde cihan devletini kuran irade, şuur ve karakterin tahlili vardır. Tarık Buğra, roman kahramanlarını idealize etmez. Onun romanlarındaki bütün tipler tabiidir. İnsanın, en gerçek ve inkar edilemez yanından – mizacından- ve insanın en soylu duygusundan – hüzünlerinden- ele almıştır. Bu özellikleriyle Tarık Buğra, realizmin Türk romancılığındaki en usta yazarlarından birisidir. Tarık Buğra’da belli ve kalıplaşmış bir fikri ispatlama, yorumlama ve propagandasını yapma endişesi yoktur. O, romanı, roman olarak düşünür. Tarık Buğra’yı bu gün ve gelecekte sarsılmaz yapan özellik. Onun bu tutumudur. Ona göre, hatta sanat “Kainatı ve insanları bir mizaca göre yeniden yaratmaktır.” Bu açıdan bakılınca Tarık Buğra, bir tahlil ustası olarak göze çarpar. Onun bazı romanlarında insan, bazılarında mesele ön plandadır, fakat ikisi de her zaman dengelidir. Tarık Buğra roman ve tiyatro gibi yarına kalıcı eserlerin en mükemmel kültür Türkçesiyle yazılacağını savunmuştur. Sanat eseri için her türlü basma kalıbı reddeden bağımsız bir sanat anlayışını benimsemiş olan Tarık Buğra, güzel Türkçesi, canlı ve yoğun üslubu, derin tipleriyle Türk hikaye, tiyatro ve roman yazarlarının başında yer alır.
ESERLERİ
• (1949) Oğlumuz (İlk Hikaye kitabı) • (1952) Yarın Diye Bir Şey Yoktur (Öyküler: Yazarın 1948-1949, 1950-1952, 1954-1964 yılları arasındaki hikayelerini içine alır. Bu hikayelerde insanın değişmeyen yanlarını ve eskimeyen bir Türkçeyle duyguları ve düşünceleri zenginleştiren bir anlatım vardır.) • (1954) İki Uyku Arasında (Öyküler) • (1955) Siyah Kehribar (Roman: Tarık Buğra’nın ilk romanı. Rahmetli Mümtaz Turan bu eser için “Tarık Buğra’nın burada iddiasız görüşüne rağmen büyük bir tezi, “yirminci asrın hüznü” dediğimiz hastalığı ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sonra refakat ediyor.” Mussolini dönemi İtalya’sının faşist baskılar altındaki aydın, yazar ve sanatçı insanların hayatlarından alan, faşizmin insanlık ve hukuk dışı uygulamalarının bu insanların ruhlarında yarattığı fırtınaları aydınlarla baskı rejimleri karşıtlarının metaformuna çevirerek İstanbul’a taşımasını ele alır.) • (1962) Gagaringrad-Moskova Notları (Gezi Yazıları) • (1964) Gençlik Türküsü (Fıkra) • (1964) Hikayeler (İlk üç kitabının ikinci basım yeni öykülerle) • (1964) Küçük Ağa (Roman: Küçük Ağa Tarık Buğra’nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş Savaşı’nın, küçük bir Anadolu kasabasından görünüşüdür. Konuya ilk defa resmi olmayan bir gözle, aydın bir Türk’ün hür bakışlarıyla ve değerlendirmeleriyle bakılmıştır. İnsanımızın ve kültürümüzün tanıdık simalarını ve hususiyetlerini yazarın üstâdâne zevkle okuyacağınız bu eser, Milli Mücadele’nin gerçekten Milli bir romanıdır. Küçük Ağa Kurtuluş Savaşı yıllarında, siyasal karar ve tartışma merkezlerinin uzağında Kuvvacı/Millici denilen, ama ne oldukları, neyi temsil ettikleri bilinmeyen birilerinin açtığı savaşa katılıp katılmamanın vebalini tartarak bir karar verme durumunda kalan insanları anlatır. Asırlardır sadece “Halife-i Ruyi Zemin”in, Padişah’ın açtığı sancağın altında savaşılacağı bilgi ve inancıyla yaşamış, taşra insanlarının, Halife-Padişah çağrısının yokluğunda ve işgal haberleri yayılırken yaşadıkları ikilemlerin, açmaz ve iç çalkantıların, kendileri ve kaderlerine sahip çıkma hakkında yeniden düşünmek zorunda kalışlarının hikayesidir. Tarık Buğra’nın kendi deyişiyle Küçük Ağa, destanlara yakışan bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil gerçekliği anlatan bir romandır. İttihatçıların ve Kuvvacıların değil, inanç ve gelenek kalıtıyla baş başa, ilk kez kendisi ve kendi adına geleceği için karar vermeye çalışan bir ahalinin “kahraman”ı olduğu bir roman. Şimdilerde Küçük Ağa’yı okumak, güncelliğinin bir kez daha kazanmış bir öyküyü, sorunsalı yeniden okumak demektir. ) • (1966) Küçük Ağa Ankara’da (Roman) • (1970) İbiş’in Rüyası (Roman: Tarık Buğra’nın bu eseri, onun dil, üslup ve teknik özelliklerini en iyi belirten romanlarından birisidir. Eser, konu bakımından da tiyatro ve sinemanın ilgisini çekmiş, Devlet Tiyatrolarında sahneye başarıyla uygulanmış, TRT tarafından da – Yazarın söyleyişi ile- “Akıl almaz şekilde yozlaştırılarak” dizi film yapılmıştır. 1970 TRT roman başarı ödülünü almıştır.) • (1972) Ayakta Durmak İstiyorum (Tiyatro) • (1976) Firavun İmanı (Roman: Firavun İmanı’nda Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu sorunsalını bu kez Sakarya Savaşı arefesi ve hemen ertesi dönem bağlamında romanlaştırıyor. Kahramanları yine “sıradan” halk veya dönemin ikinci, üçüncü plandaki kişilerini temsil eden tipler. Roman Mustafa Kemal’in tartışılmaz liderliği etrafında şekillenen Cumhuriyetin kurucu kadrosu ve onun iradesine karşı, bizzat Kuva-i Milliye hareketi içinde şekillenmekte olan milli-muhafazakar hoşnutsuzluk tepki ve muhalefetin şekillenişini konu alıyor. Bu tepki ve muhalefetin sonraki yıllarda Mustafa Kemal’i ve onun “Devrimlerini” doğrudan karşısına almak yerine bunu bir anti-komünizm edebiyatı içine yerleştirilmiş imalarla ifade eden bir politik söylem tutturduğu bilinir. Bu bakımdan Firavun İmanı’nda Milli-muhafazakar tepki ve muhalefetin 1920’lerin Sovyetçi ve komünist sıfatlı tiplerine yönelik ve onların üzerinden ifade ediyor olması, Cumhuriyetin daha sonraki yıllarını haber veriyor. Kurtuluş Savaşı’nın Kuva-yı Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatan Küçük Ağa’dan sonra, Sakarya Savaşı öncelerini ve sonralarını ele aldığı bu eserde, Tarık Buğra, çıkarcıları, üç kağıtçıları, vurguncuları, satılmışları, ve bunlara karşı eşsiz yiğitleri ile yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatmaktadır. Ayrıca bu kitabı Türkiye Milli Kültür Vakfı Edebiyat Ödülünü almıştır.) • (1979) Gençliğim Eyvah (Roman: Türkiye’deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikayesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız, yıllardan beri Türkiye de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısıyla de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.) • (1979) Düşman Kazandırma Sanatı (Yazýlým Dili ve Edebiyat Yazısı) • (1979) Bu Çağın Adı (Deneme: Tarık Buğra’nın makalelerinden bir kısmıdır. Aydınlarımız, idarecilerimizi ve bütün akıl sahiplerini düşünmeye sevk eden konuları içine alır. Politik şarlatanlıklara karşı gerçekleri ve bağımsız kafayı savunan; Kısacası şahsiyetli insanlara yakışan bir tavır ve üslupla millet ve memleket meselelerine bakmayı gündeme getiren bu makalelerin, okuyanlara çok şey ifade edeceği inancındayız.) • (1980) Dönemeçte (Roman: Tarık Buğra bu romanında Türkiye’nin tek parti egemenliğindeki Cumhuriyet’ten çok partili rejime, “demokrasi”ye geçiş aşamasını, Cumhuriyet döneminin kavşaklarını ele alan öteki romanlarında olduğu gibi, yine Anadolu taşrasında, oraya özgü insanların dünyasından ele alıyor. Ancak bu kez, daha önce maduriyet hallerinde hırpalanan, bastılıran yanları ile tipleştirilen bu insanların, DP’nin harekete geçirdiği bireysel kar, kazanç, girişim, hırs ve saikleri ile sarmalanmış portreleri ön plandadır. Tarık Buğra, bu eserinde hem bu ortamın demokrasinin yüce siyasal değerleri ve amaçlarıyla muhataralı ilişkisini sorguluyor, hem de ortam ve insan ilişkileri bağlamında bir aşk hikayesinin aşk kavramının labirentlerinde dolaştırarak anlatıyor. Türkiye de çok partili döneme geçiş yıllarını anlatır. Konuya bir Anadolu kasabasından o çevredeki halkın ve aydınların canlı ilişkiler içerisinde bakar. • (1981) Yalnızlar (Roman: İnsan ilişkilerinin romanıdır.) • (1981) Yağmur Beklerken (Roman: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminin ilk safhasının noktalayan Serbest Fırka denemesi… 1929 Büyük ekonomik buhranı ve buna eşlik eden ağır kuraklık tehlikesi. Şeyh Sait ve İlk Dersim isyanları bastırılmış, Takrir-i Sükun yasaları ile her tür muhalefet ezilmiş, dağıtılmış, “Atatürk Devrimleri” yürürlüğe girmiştir. Yağmur Beklerken’de Tarık Buğra Serbest Fırka denemesi/girişimi ekseninde bütün bu gelişmelerin Anadolu taşrasındaki sonuç ve yansımalarını konu edinirken aslında on yıllık Cumhuriyetin bir bilançosunu da yapmaktadır. 1946-1950’de DP’yi zafere taşıyacak hareketin ip uçları, bu hareketin odağında yer alan sağ/muhafazakar zihniyetin devlet, demokrasi, parti… kavramlarının sosyo-politiği, psikolojisi, Yağmur Beklerken’in o alabildiğine gerçekçi, canlı taşra tipleri ve diyalogları içerisinde gayet ustaca serpiştirilmiştir. Bu haliyle bu kitap, sadece Serbest Fırka’nın kapatılması öncesi Türkiye taşrasını değil, darbeler öncesi Türkiye’nin sağ/muhafazakar gözden görünümü olarak da okunabilir. Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye’deki büyük kuraklıkla siyaset arasında paralellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından meseleleri ortaya koyuyor. Bu eseri İş Bankası Özel ödülünü almıştır.) • (1983) Osmancık (Roman: “Cihan Devletini kuran irade; şuur ve karakter” . Tarık Buğra esere ikinci bir başlık tarzında bunları yazmıştır. Konu, Osmancık’ın (yahut Kara Osman’ın) Osman Gazi olarak tarih sahnesine çıkışını ve Osmanlı Devletinin kuruluşunu anlatmaktadır. Osmanlıyı cihan çapında büyük yapan bir devlet ve insan anlayışının ilk tohumlarının roman çerçevesinde ele alınışını anlatır. Bu eseri Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı almıştır.) • (1989) Dünyanın En Pis Sokağı (Roman) • (1993) Zafer Gaye Değildir (Roman) • (1994) Sıfırdan Doruğa (Roman) Tarihi Türe giren “Abaza Paşa’nın Rüyası” (1956)’da olmak üzere gazetelerde tefrika edilmiş ama kitaplaşmamış romanı da vardır.
ESERLERİNİN KÜNYELERİ
• Dönemeçte, İletişim Yayınları, İstanbul 2004; 271 Sayfa (Roman) • Oğlumuz, 1949 (Öyküler) • Yarın Diye Bir Şey Yoktur. 1952 Öyküler • İki Uyku Arasında 1954 (Öyküler) • Osmancık Ötüken Neşriyat; Roman (yerli) Türkçe 352 Sayfa İstanbul 1996 • Küçük Ağa, İletişim Yayınları, Roman (yerli) Türkçe 479 Sayfa İstanbul 2003 • İbiş’in Rüyası, Ötüken Neşriyat, Roman (yerli) 1996 İstanbul 256 Sayfa • Firavun İmanı, İletişim Yayınları, Roman (yerli) Türkçe İstanbul, 1997, 486 Sayfa • Küçük Ağa Bütün Eserleri 9, Ötüken Neşriyat, Türkçe, Roman, Hikaye, İstanbul 1997, 486 Sayfa • Gençliğim Eyvah, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, 352 sayfa • Gençliğim Eyvah Bütün Eserleri 2, Ötüken Neşriyat, Türkçe Roman ve Hikaye İstanbul 1996, 391 Sayfa • Siyah Kehribar, Ötüken Neşriyat, Roman (yerli) 1995, 320 sayfa • Gagaringrad-Moskova Notları (gezi notları) 1962 • Tarık Buğra’dan Notlar (Hatice Bilen Buğra, Tarık Buğra) Ötüken Neşriyat, Türkçe Roman ve Hikaye, İstanbul 1996, 206 Sayfa • Yağmur Beklerken, İletişim Yayınları, Türk Siyasi Tarihi 2004, 228 Sayfa • Ayakta Durmak İstiyorum KTB Yayınları, Türkçe Roman, Hikaye Ankara 1988, 79 Sayfa • Bu Çağın Adı Bütün Eserleri 14, Ötüken Neşriyat, Türkçe Roman ve Hikaye, İstanbul 1995 453 Sayfa • Dönemeçte: Toplu Eserleri 4, İletişim Yayınları Türkçe Roman, Hikaye İstanbul, 2004, 271 Sayfa • Dönemeçte Bütün Eserleri 6 Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, 310 Sayfa • Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken Neşriyat 2002, 344 Sayfa • Firavun İmanı Bütün Eserleri 10, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, 268 Sayfa • Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak (Tamamlanmamış Eseri), Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1996, 123 sayfa • İbiş’in Rüyası Bütün Eserleri 5, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, 256 Sayfa • Osmancık Cihan Devletini Kuran İrade Şuur ve Karakter Bütün Eserleri 11, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, 350 Sayfa • Politika Dışı Bütün Eserleri 16, Ötüken Neşriyat, siyasal Bilim, Roman, Hikaye İstanbul 1995, 290 Sayfa • Siyah Kehribar Bütün Eserleri 15 ,Ötüken Neşriyat, Türkçe Roman ve Hikaye İstanbul 1991, 328 sayfa • Yağmur Beklerken Bütün Eserleri 3, İletişim Yayınları, İstanbul 2004, 227 sayfa • Yağmur Beklerken Bütün Eserleri 8, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1995, 256 sayfa • Yalnızlar, Ötüken Neşriyat 1994, 240 sayfa • Yalnızlar Bütün Eserleri 7, Ötüken Neşriyat İstanbul 1996, 240 Sayfa • Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Ötüken Neşriyat 1996, 224 sayfa • Yarın Diye Bir Şey Yoktur Bütün Eserleri 1, İstanbul 1996, 243 sayfa
ROMANIN OLAY ÖRGÜSÜ
Büyük millet meclisi başkumandanlık yetkilerini Mustafa Kemal Paşa’ya devir etmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığı, 5 Ağustos 1921 akşamı, yatsıya doğru kabul edildi. Dualar edilmişti mecliste hayırlı olması adına. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde 318 mebus ve aşağı yukarı, bir o kadar da ayrı anlayış, ayrı ruh ve kafa yapısı vardı. Küçüklü büyüklü memurlar, doktorlar, dava vekilleri, arzuhalciler, hocalar, çiftçiler, zabitler ve aşiret beyleri… Kimi Doğu veya Orta Anadolu’dan, güneyden, kuzeyden, batıdan, kimi payitahttan gelmiş, çoğu davanın kaba çizgilerinden başka bir şey bilmeyen ve düşünmeyen; bu ana çizgileri de vatanı, padişahı, halifeyi ru-yi zemin’i kurtarmaktan ibaret sayan 318 ayrı insan. Ama bunların, kabataslak olarak, iki ayırabilirdi. Politika adamları ve politika diye bir şey olduğunu öğrenenler ve politikayı da çekici bunlar, bir; bir de politikanın en koyusu ile yavaş yavaş sarıldıkları halde fark edemeyenler ve ömürleri boyunca politikayı bilmeyecek, kavramayacak olanlar ise ikincilerdi. Hüseyin Avni politika ile uğraşmıştı; ama politika diye bir şey olduğunu çok iyi öğrenmiş, politikanın ürperecek kadar iğrenç yanlarını da, yapıcı, yarar sağlayıcı, kuvvetlerini görebilmiş, öyle veya böyle olmasının karakterlere ve kafa yeteneklerine bağlı bulunduğunu anlamıştı. Bu kişi daha sonra da bazı insanların vicdani yönden kederlerine etkili olacak, hem de devlete büyük faydaları dokunacak ama kendini gözü açık, zeki, deha gören ama bir o kadar da dürüstlükle alakalı olmayan menfaat için her şeyi yapabilen insanlar için tam bir zıt kutup oluşturacak ve kaderin ve talihin cilvesi insanın ne için öldüğüne bir ibret olacaktı. Hüseyin Avni Bey. Mecliste daha başka çok saygın insanlar vardı. Bunların arasında M. Akif ve daha niceleri vardı. Meclisin düşürülmesi, Ankara’nın görevden uzaklaştırılmak istenmesi, İstanbul Hükümetinin yeniden canlandırmak istenmesi pek çok devletin işine geliyordu. Bunların arasında İngiltere, Fransa ve Rusya vardı. Halk üzerinde etkili olmaya çalışan ve kendi ideolojisini yaymak için halk arasına ajanlar yayan ve Anadolu topraklarını kendine bağlı bir yer olarak gören Rusya’nın gayretleri çok fazla idi. Ve halk üzerinde yapılan yönlendirmelerin çoğu Sakarya Meydan Muhaberesinin kazanılmasının mümkün olmadığı, dolayısıyla İzmir’in kesin düşeceği ve halkın her halükarda ortada kalmaktansa, bir yön seçmeleri gerektiği ve kendilerinin de bu himayeye açık olduğu yönündeydi. Madem Rusya yeni sistemiyle sorunlara çare bulabilmişti,. Bu yöntemler işe yarıyor gibi düşünceler boy gösteriyordu aydınlar arasında bile bu duruma çare bulmaya çalışan aydınlar vekiller de vardı. İşte bunlardan Hüseyin Avni, M. Akif, H. Basri gibi vekillerde vardı. İşte bu vakitlerde Sakarya, Ankara’ya bir bakıma çok uzak; kurtuluş umudu kadar uzak, bir bakıma da çok yakın, her şeyin bitişi kadar, ölüm kadar yakındı. Sakarya’da dağ gibi yiğitler devriliyor, aynı anda nice analar kan ağlıyor, nice gelinler dul, nice saçı bitmeyenler yetim kalıyordu. Ve bütün bunlar Ankara için oluyordu. Ve Ankara bütün bunlar olduğu için böyleydi. Ankara cepheden ne kadar uzaktı ve Ankara cepheye ne kadar yakındı. Sakarya sanki adı duyulmadık hatta konmadık bir ırmaktı; ama Sakarya, Ankara’nın içinden, bütün evlerden, bütün adalardan, bütün sofraların ve sedirlerin altından akıyordu meclisin kaderi, Ankara’nın kaderi Türklüğün yüreğiydi. Bu aralar düşman boş durmuyor ve savaş içinde savaşlar yaşamak zorunda kalınıyordu. İşte bunlardan biri de Zile İsyanı idi. Zile İsyanı sırasında, Sakarya’da durumlar çok kritik ve Zile İsyanı’na gönderilecek bir manga asker bile yoktu. Zile İsyanı, Ankara’ya gelen haberlerin ilki değildi, ama en düşündürücüsü, en korkuncu oldu. Onu günlük durumdan ve halkın içinde bulunduğu psikolojiden başka etkenlerde hazırlamıştı. Alınan raporlar bunu açıkça gösteriyordu. Bu raporlarda, Fuat Zahir adında birinden sık ve önemle söz ediliyordu. Ayaklamayı kışkırtan ve düzenleyen işte bu adamdı. Neyin nesi olduğu bilinmiyor, ama Frenk usulü ve pek güzel giyindiği, pek güzel konuştuğu, özellikle de, kandırma gücünün üstünlüğü belirtiliyordu. Konu, Meclis’in bir gizli oturumunda ele alındı. Bu Fuat Zahir denen kişi asıl adıyla Ali Yusuf denen birisiydi. Amacı; sadece kişisel menfaatleri sebebiyle hem Rus yanlısı hem de vatan yanlısı oynamakla kişisel kar elde edebilmekti. Bu kişi babasının adı ve yeri belli olmadan büyümüş, annesine büyük kin duymuş sevgi ve vicdanın yanından geçmemiş, kinci, gaddar ve dehalik seviyesinde de zeki bir kimse idi. Hayattaki tek amacı para idi. Ayrıca çok tatlı dilli ve karşısındakini ikna edebilen bir yapısı vardı. Annesinden kalan serveti atılmış, Rum bir medresi olmuş, gazetecilik yapmış fakat bilgileri casusluk yaptığı için, öğrenmiş, velhasılı pek düzgün bir geçmişi yoktu. Ve o bu hırsıyla bir gün Bab-ı Ali’de çok iyi mevkilere geldi. Ama hiçbir z aman düşüncesizce hareket etmedi. Çift taraflı oynadı kozlarını ve taşlarını. Bir gün dönemin iç işleri bakanına yaptıklarından dolayı düşmanlıkları üzerine çekmiş ve prestijini kaybederek İzmir’e dönmüş, yeni bir yaşam kurmuş fakat bu da yaptığı yolsuzluklardan dönmüştü. Ama serveti bir şey kaybetmedi ve hep o kazananın yanında oldu. Ve bir gün o mecliste bulunacaktı. Zile İsyanı’nda da ikili oynamış ama Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesini kazanacağını hiç ummamıştı. Bunun bir kader olduğunu düşünmüş, o yüzden kendisine Ruslar tarafından yapılan teklifi vatanı uğruna vicdanı acımadan kabul etmiş, halkı kışkırtmak için çete reislerini kullanmış ve kendisi de seyretmişti. Eğer muharebe kazanılır da meclis ve Ankara kökleşirse yine de kimse ondan şüphelenmezdi. Çünkü aynı zamanda takma adıyla değil de kendi adıyla isyanı yatıştırmak için uğraşan vatan yanlısıydı. Ve öyle de oldu, kendisinden şüphelenenlere bile, telgraf hatları bozuk olduğu halde Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanıldığını ilk haber vermişti. Sakarya’da alınan sonuç büyüktü kaderin yön değiştirmesine eşitti. Fakat, maalesef, bunu şer cephesi ve tek tek çıkarcılar, çok daha iyi anlamış ve bütün güçleri ile harekete geçmişlerdi. Bir taraftan Bolşevik Rusya’nın ve artık iyice dost görünmeye başlayan Fransa’nın propaganda faaliyetlerini en kesif ve şiddetli noktaya çıkartması, bir taraftan da “akıllı”ların, yani her çeşitten çıkar düşkünlerinin sahneyi bin bir taktik ve yöntemle sarıvermeleri asıl hedefi de, eldeki imkanları ve perdeliyor, hatta unutturuyor, mebuslardan çoğunu şaşırtıyor, geri kalanlarını da sinirlendiriyor, öfkelendiriyor, ümitsizleştiriyordu. Böylece kolaylıkla alınacak sonuçlar bile, yoktan yere sırf bu gergin hava yüzünden sertleşen çıkışlara alınamaz olmakta, dost düşman, iyi niyetler, kötü kasıtlar gibi görünmekte idi. Bu ümit kırıcı tabloda Ali Yusuf sadece bir tek motifeten ibaretti. Oysa, ne Ali Yusuf’lar bilhassa duruşları bu adamı da, bu adamın macerasını da en büyük kırıntılarına kadar öğrenmiş olmalarındandı. Ali Yusuf, Zile’den uçar gibi kaçmış ve soluğu Ankara’da almış, zehrini Meclis çevrelerine attıktan sonra da cepheye koşmuştu. Artık herkes veya gerekenler, söz sahipleri Zile başarısının sahibi olarak onu tanıyorlardı. Heyet işi zorlaştırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Hem kendisine gönderilen heyete karşı şahit bile bulunmuştu. Hüseyin Avni, onun suçluluğunu, Meclis’te bir türlü kürsüye getiremedi. Bütün teşebbüs ve çabaları aslını anlayamadıkları bir şekilde engellendi. Hüseyin Avni, heyet adına açıklamak yapmak istiyordu. Kabul edilmedi. Hükümet sözcüsü Zile İsyanı’nın “Kemal-i muvaffakiyetle bastırıldığını tebşir” etti. Ali Yusuf adındaki zatın vatan pervane gayretlerini ve faaliyetlerini şükranla andı, heyetin sadece iyi niyetlerinden söz etmekle yetindi, bunu da apaçık bir soğuklukla yaptı. Ruslar lehine çalışmalarına devam etti Ali Yusuf. İnsanlara enjekte ettikleri fikir, Türkiye tek başına imkan yok kurtulamaz, ona yardım edebilecek ve edecek sadece Rusya’nın olduğuydu. Bunun içinde Rusya ile normal diplomatik münasebetleri, çok üstünde bir birlik kurulmalıydı, gibi konular baş konulardı. Ali Yusuf ikili oynamaya devam ederek, hem Rusya’ya da çalışırken, meclisteydi de artık. Meclis’te Rusların arasında çalışma iznini kabul ettirerek Rusya’ya geziler düzenliyor ama vatanına da zarar verdirmemeye çalıştığına da inanıyordu. Bu arada geçmişini bilen ve ona zararı konabilecek yakınındaki arkadaşlarını bile öldürmeye başlamış ve yakayı ele vermemek için kişileri birbirine düşürüyor ve çok gizli davranıyordu. Ve aslında yaptığı çalışmalar ve oynayacağı atı iyi seçmesi ve yaptıklarının da yararlarının görülmeye başlanması Ali Yusuf’un yerini iyice sağlamlaştırmıştı. Ve Paşa ile ilişkisini de iyi tutuyordu. Ve Ali Yusuf, işte derinliklerinde gömdüğü bataklığı öğrenen Akif’e, Hüseyin Avni’ye ve onların arkadaşlarına savaş açmıştı. Hüseyin Avni kendisini İstiklal Mahkemesinde bulmuş ve yargılanıyordu. Çünkü o Ali Yusuf’un bir Rus ajanı olduğunu biliyordu. Ama hemen tahliye oldu. Bu gün Ankara’yı milli harekata asla inanmayalar onunla alay edenler, akıllarına, zekalarına güvenerek, çıkarlarının nerede olduğunu iyi bildiklerine inanarak o tarafın hesabına milli harekatı baltalamaya çalışanlar sarmıştı. Onlar da, tıpkı firavun gibi, Ankara’dan mucizeler göstermesini, gülerek istediler. Ama onlara ne direnişin trajedisi yetti, ne de Sakarya. Aralarında Afyon’dan sonra bile tavırlarını değiştirmeyenler, hatta İzmir’den sonra dahi neticeyi İstanbul’a devredebileceklerine inanlar vardı. Ne zaman ki, sulara gömülmek üzere olduklarını gördüler. İşte o vakit iman ettiler, üstelik bunu da en yüksek perdeden, en gösterişli ve göze çarpıcı üsluplarla yaptılar Ali Yusuf gibi. Aralarında önce kendilerine sığınanlar ve aracılılarını isteyenler, bu şefaat kabul edildikten sonra ise kendilerine düşman kesilenlerde vardı; hem de sürüyle. Ve elbette bunlar firavundan çok şanslı idiler; çünkü firavunluklarını sürdürebiliyor, firavunluklarının vurgularına daha verimli bir şekilde devam edebiliyorlardı. Ama ne vakte kadar? Avni Beyler için mühim olan bu sualdi. Onlar, sulardan bu kurtuluşun geçici olduğuna inanıyor ve Paşa’ya güveniyorlardı. Kendi kayıplarının hiçbir değeri yoktu gözlerinde. Bu yüzden de Avni Beyle uğraşması, Ali Yusuf’unda neredeyse tetiğini çekecekti. Ama kurtuldu. Hüseyin Avni’de serbest kalmış ama neşesiz, şevksiz, beş parasızdı, yalnızdı… yapayalnızdı. Evini geçindiremiyordu. Bir gün her şey üst üste geldi ve ölümünün daha iyi olacağını düşündüğü bir sırada cephede iki ayağını da kaybetmiş bir askeriyle karşılaştı ve asker elinde gazete kağıdına sarılı şişede idrarını tahlil yaptırmak için para bulamıyordu. Askerdeki yaşama sevinci ve imandan çok etkilenen Avni Bey ölüm fikrinden utandı. Ve gazeteyi cebine koyup şişeyi tahlile kendisi götürdü hastaneye. Sonucu beklerken cebindeki gazete geldi eline, kocaman bir haber “Gazetemizin sahibi Ali Yusuf beyefendi Türk-Yunan münasebat-ı dostanesi için dediler ki…” Avni Bey Ali Yusuf’un ithalat ve ihracat işlerini düşündü. Dudakları gerilir gibi oldu. Ama çok sürmedi, mırıldandı: “Rapor, Allah’tan iyi gelseydi bari.” Mühim olan, artık, sadece… sadece çocukların sağ sağlam yetişmeleriydi. Ne Hüseyin Avni’ler ve ne de Ali Yusuf’lar gelip geçmişti bu köhne dünyadan.
ŞAHIS KADORSU
Ali Yusuf Ali Yusuf ilkokul dönemlerinde oldukça pozitif bir insan olmasına rağmen amcası olarak bilindiği insanın aslında annesinin arkadaşı olduğunu fark ettikten sonra tepki duymaya başlamıştır. Hayata, insanlara belki de her şeye karşı. Öfkesinin dindirmenin yolu kendi kişiliğini değiştirmekten geçiyordu. Hırs dolaşıyordu damarlarında ikna yeteneği, olayları menfaatine kullanabilme arzusuyla birleşince onu tehlikeli biri haline getiriyordu. Önce bir gazetede çalışmaya başladı ve kısa zamanda yazılarını kendi menfaatine uygun kullanmaya başladı. Her geçen gün daha fazla kazanmaya başlamıştı. Ama kazandıkça kaybetmeye yakınlaşıyordu. Yazıları başkalarını rahatsız etmeye başlamıştı ve ayağı kaydırıldı. İzmir’e gitmeye karar verdi. Ve Ulvi Cihat arkadaşıydı. Onun aracılığı ile İzmir’de bir gazeteye girdi. Kardeşi Nemika’ya aşık oldu. Nemika onun içindeki bütün hırsı, öfkeyi, kini yok ediyordu. Ali eskiye dönüyordu Nemika’yla onun kendi kirli geçmişini bilmesini istemiyordu. Nemika’ya açtığı bu temiz sayfanın kirlenmesini istemiyordu. Fakat Ulvi Cihat’da bir gün zarf geldi ve Ali Yusuf’un tüm geçmişini gözler önüne seriyordu. Nemika’nın karşısına çıkacak gücü yoktu. Ve İzmir’den ayrıldı. Sonra Zile’deki ayaklanmada her şeyi planladı. Savaş dönemini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı çok iyi bildi. Meclisin beş üyesini bile saf dışı etmeyi başarmış. Yaptıklarının yanlış olduğunun farkındaydı. Nemika’dan ve kendisinden utanıyordu. Ama hayattan öcünü bu şekilde alıyordu. Savaş bittikten sonra gazetelerde yazılar yazmaya devam etti. Oyunlarıyla Paşa’nın bile sevgisini ve güvenini kazanmıştı. Fakat savaş döneminde milletin menfaatini hep göz önünde bulundurdu. Ama bunu devlet kurulduktan sonra kazanacağı güvenin meyvelerini yemek için yapıyordu. Ali Yusuf romanda aslında tüm ihanet edenleri simgeliyordu. Hüseyin Salim ve Sadi’yi bile öldürtmüştü. Çünkü kendi çıkarlarının önünü kesiyorlardı. Ali Yusuf romanın belki de romanın en önemli karakterlerinden biriydi. Ruhundaki entrikalar artı kafa karışıklıkları artı Nemika’ya duyduğu aşk ve utanç itibariyle. Ali Yusuf İzmir’in kurtarılmasından sonra Nemika’yı görmek için yeniden İzmir’e gitmek için karar vermişti…
Mehmet Akif Mehmet Akif edebi kişiliği ile herkesi her zaman kendisine hayran bırakmıştır. Olaylara serinkanlılık ve mantıkla cevap vermiştir. Adaletli idi. Olayları derinlemesine inceleyip öğrenmek istiyordu. Çevresindekilere hep olumlu yönde etkisi oldu. Sabırlıydı. Sabrı ise her olayda her şeyi çözümleyebilme yeteneğini doğuruyordu. Olayların içerisinde hep aktif olarak bulundu. Zile’ye giden beş kişilik ekipte de yer alıyordu. Savaşın sonrasında sürüldü haksız yere. Mehmet Akif muhafazakar ve milliyetçi bir kişiliğe sahipti.
Hüseyin Avni Erzurumlu ve dadaştı. Politikayla uğraşmamıştı. Fakat politikayı çok iyi öğrenmişti. Her şeyin farkındaydı. Fikrini sonuna kadar savunmaktan çekinmezdi. Ve bunu kılıfına uydurmayı da çok iyi biliyordu. Onu sevmeyenler vardı fakat dürüstlüğüne inanırlardı. Cesurdu. Zile’ye giden üyeler arasında o da vardı. Ve elinden geleni büyük bir hassasiyetle yerine getirmişti. Savaşın sonunda günlüğü ele geçirilmiş ve Paşa’ya suikast planladığı iddia edilmişti. Hüseyin Avni bunları hak etmiyordu. Vatana ve Paşa’ya bağlılığı ortadaydı. Paşa salıverilmesini istemişti. Mahkeme ondan açıklama bekliyordu. Fakat sevgisini bağlılığını dile getirmek yalakalık olacağı için bunu mahkemede dile getirme gereği duymadı sustu sadece sustu… Hak etmiyordu ve salıverildi. Daha sonra geçim sıkıntısı çekmeye başladı bunu kaldıramıyordu. Çünkü her şey savaşı hatırlatıyordu. İzmir İstanbul Ankara… İzmir’de çay içmek istemişti kurtuluşundan sonra fakat maalesef mahkum olarak gidebildi İzmir’e gururuna düşkündü ve kırılmıştı. Özgürdü ama ruhu yaralanmıştı. Ruhunu özgür bırakmanın tek yolu intihar etmekti. Mehmet Çavuş’u gördüğü gün tüm fikirleri değişti ve inadına yaşama sarıldı.
Mehmet Cavuş Hüseyin Avni Çanakkale’de Mehmet Çavuş’un hayatını kurtarmıştı. Daha sonra Mehmet Çavuş Afyon’da bacaklarını kaybetmişti. Mehmet Çavuş farkında olmadan Hüseyin Avni’in hayatını intihardan vazgeçirerek bir kez daha kurtarmıştı.
Hasan Basri ve Kurtçalı Aziz Zile’ye gönderilen beşli içindedir her ikisi de. Vatan sevgileri ortadadır.
Mustafa Kemal Paşa Azmi kararlılığı, gücü ve iradesiyle her zaman lider vasfını korumuştur. Onu tarif etmek için sözler kifayetsiz kalıyor… Zafere onun önderliğinde merhaba dedik.
Romandaki Diğer Karakterler
Abdülgafür Mesbuslar Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendi Afyon Mebusu Mehmet Şükrü Bey Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref Bey ve onun Hicaz Emir-i Şerif Hüseyin Paşa İbn-i Suud İbn-i Reşid Mehmet Şakir Hüseyin Salim Nemika Şeyh Sünusi
ZAMAN DİLİMİ VE MEKAN
Anlatılan olaylar 5 Ağustos 1921’le başlar. Zaman zaman 1919 olaylarından örnekler verilir. Sonu ise 1924 dönemine denk gelir. Yazar, bu romanda insanların savaş psikolojilerini ele almış, mekan tasvirine çok fazla yer vermemiştir. Olayların geçtiği ortamlar şu şekilde sıralanabilir: Yunanlı’lar İzmir’i işgal ettikten sonra Ankara’ya göz dikerler. Sakarya’ya açtıkları savaş sebebiyle devletin müdâfa planları Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde umudu kırılmış mebuslar tarafından dualarla cesaret bularak alınmıştır. “Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 318 mebus ve aşağı yukarı bir o kadar da anlayış, ayrı ruh ve kafa yapısı vardı. Küçüklü büyüklü memurlar, dava vekilleri, arzuhalciler, hocalar, çiftçiler, zabitler, aşiret beyleri… Kimi Doğu veya Orta Anadolu’dan, Güney’den, Kuzey’den, Batı’dan, kimi payıtahttan gelmiş, çoğu davanın kaba çizgilerinden başka bir şey bilmeyen ve düşünmeyen; bu ana çizgileri de Vatan’ı, Padişah’ı, Halife’yi, Ru-yi Zemin’i kurtarmaktan ibaret sayan 318 ayrı insan.” Akif’in Hacı Bayram Medrese’sindeki hücresinde detaylı kararlar almak için toplanılmıştır. Sakarya düşman tehdidi altındadır. Yazar Sakarya tasvirinde oradaki gergin havayı, insanların ruh halleriyle anlatmıştır. Ali Yusuf İstanbul’da yaşamaktadır. Evi yandıktan sonra dalavereci Rumlar, Yahudiler, Levantenlerin yaşadığı büyük piyasa olarak görünen İzmir’de işlerini devam ettirmeye karar verir. Ancak bu kez dürüst ve namuslu bir iş adamı olmak hayaliyle… İzmir de büyük bir aşk yaşar çünkü. Hüseyin Avni –takma adıyla Ali Yusuf- Süleyman’ı rakı ısmarlamak için Şanzelizeye davet eder. Sonrasında rakının asıl yeri olduğunu düşündükleri için balık pazarına gitmeye karar verirler. Osmanlı İmparatorluğu çökmüş Bizans iyice kendini göstermiş, İstanbul’da düzene, tarihe, ortak değerlere bağlı olanları daha aciz, gaddarları daha gaddar, namussuzları daha namussuz yapmıştır. İstanbul’da küçük ama dünyanın en ünlü eğlence merkezlerine taş çıkaran her çeşit içkinin su gibi aktığı yiyeceklerin sebil olduğu, kadınların kum gibi kaynadığı, adacıklar belirmiştir. Büyük Millet Meclisi açılışı sebebiyle Hacı Bayram Veli Camii Şerifi’nde Cuma Namazı eda olunurken Halife ve Padişah’ın, din ve devletin halâsı, selameti ve saadeti için dualar edilmiştir. “Bursa’daki olay: Binbir derde yokluğa ve tehlikeye rağmen gönül avlayan bir Bursa baharı idi. Nisan, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar tatlı, bu kadar huzur verici olamazdı. Bursa tarihiyle, tabiatıyla, savaşa da, yenilişlerin en acısı ve acı verenine de meydan okuyordu. Sadi o gece oynayacağı oyunun dehşetini unutup gitmiş, Çekirge de, nargile tokurdatıyordu. (Nereden gelmişti akıllarına nargile içmek? İçmezdi ki hiç.) Ovada toprak yeşil dallar griydi. Gökyüzü ise masmavi. Ilık dememek gerekirdi havaya; bambaşka bir şeydi o: güneş okşuyor, ninni söylüyordu sanki. Gerçekten de bir sesi var gibiydi ışıkların… Anne ses gibi, yeni yeni konuşmaya başlamışken toprağa verilen çocuğun sesi gibi ve… ilk defa eleleyken dünyanın bitiverişi gibi kaybedilen sevgilinin “evet” diyen sesi gibi.” “Kahvelerde, ev toplantılarında, aşçı dükkanlarında, camilerde, namaz sonralarında, Meclis’te İstanbul ve saray aleyhinde ateşli konuşmalar oluyordu.” Ordu, Afyon’da taarruza geçmiştir. Camiler dolar, boşalır… Bütün gün dualar edilir. “Vurun; Allah yardımcınız olsun! Vurun; Ehl-i İmanın öcü alınsın! Vurun; Güneş güneşliğini bulsun, ağaçlar şenlensin, ekinler başak bağlasın, örsler, çekiçler, şarkılarına başlasın… Vurun; toprağın hasreti dinsin. Vurun; Anaların yüzü gülsün, çocuklar yaşamak diye bir şey olduğunu öğrensin, vurun! Vurun ki; kahpe felek utansın! Vurun, vurun, vurun, vurun ve vurun ki, dünyanın aklı başına gelsin… ve Allah sizden memnun kalsın, Muhammed’in ruhu şad olsun. Vurun!.. Vurun ki; şehitleriniz, şehitleriniz, şehitleriniz, milyonlarca şehitleriniz var; Cennetteki matem bitsin!... Vurun bunun için vurun!...
DİL ve ÜSLUP
Yazar, kişi tahlilleri yaparken, olayları anlatırken yardımcı fiilerle oluşturulan bağlaçlı, sıralı, bileşik cümle çeşitlerine ağırlık vermiş. “Ne yapılırsa yapılsın, hiçbir zaman yeteri kadar ısıtılmayacak olan odaya, Hasan Basri Bey, dışarıdaki geceyi bıçak gibi rüzgarı, buz tutmuş sokakları ve gökyüzüyle sanki bıyıklarına kaşlarına ve gözlerine yükleyip getirmişti.” “Ali Yusuf’un sözü geçenlerin bulunduğu bir toplantıda kendilerini müdafaa ettiğini, övdüğünü haber almışlardı. Önce buna şaşırıp kaldılar, sonra da Gazi’nin emriyledir dediler. Ama bunu da huzur verici bulmuyorlardı: Ali Yusuf’un ve Ali Yusuf’ların ilerde kendileri için bu gün yapılan suçlamaları birer koz, birer dayanak yapmayacakları ne malumdu?” Bu sıfatlı cümleler yoğunlukta, ara sözler, açıklamalı cümleler kitabın ilk yarısında hemen her cümle de yer almış. Ancak sonlarına doğru kitap yazar değiştirmiş gibi, çok nadir ara söz ve açıklayıcı cümleler. Kitabın başından ve sonundan herhangi iki sayfayı karşılaştırdığımızda bunu rahatça görebiliriz. “Bunları, yani Yunan Ordusu’nun yürüyüşünü olsun, başka kaldırıp arkadan vurmak isteyenler olsun, önlemenin yolu nedir? Bunlar nasıl yok edilir? Mesele buydu ve kendisi de bütün arkadaşları da –acizhane ve enaz Şeyh Efendi Hazretleri kadar- bilirlerdi. Ne çare ki böle imkanlar çareler yoktu. Başka kaldıranların üzerine gönderilecek bir manga askerin bile bulunmadığını, işte az önce Erkan-ı Harbiye Reisi Hazretleri’nin kendileri de söylemişlerdir. Gerekirse kendisi –Hüseyin Avni- de Şeyh Efendi Hazretleri’nin hatırlattıkları tehlikeleri sayıp dökebilir, hatta bunlara ağırlarını ekleyebilirdi. Ama neye yarardı bu? Şeyh Efendi Hazretleri ileri sürdüğü teklife “ham hayal” ve “çocukça düşünceler” diyor, içinde bulunduğumuz tehlikeler bunlarla giderilemez, buyuruyordu. Aynı sözü, kendisi –Hüseyin Avni- de söyleyebilirdi. Herkes söyleyebilirdi. Ama önemli olan, bunu söylemek değil, ham hayallerin ve çocukça düşüncelerin yerine konacak arifhane, yani kendilerine yakışan tedbirleri ve düşünceleri belirtmekti. Şeyh Efendi Hazretleri bunu bağışlayamadılar, ama Şeyh Efendi Hazretleri her şeyi yapıyor, her şeyi söylüyor, ama işte bu bağışta bulunmuyorlardı. Şeyh Efendi Hazretleri kendisinin –Hüseyin Avni’nin- ve arkadaşlarının göremedikleri kavrayamadıkları akıl erdiremedikleri imkan, çare ve vasıtalardan kendilerini –milleti- mahrum bırakmamalı idi. Şeyh Efendi Hazretleri bu bağışta bulundukları takdirde, hepsi de kendisi de –elbette- bir nefer gibi hizmete hazırdılar.” “Yıllar geçiyordu. Ama aynı yıllar çeşitli insanlar için çeşitli şekilde geçiyordu. Zaman her bölümünü kimine bir basamak, kimine bir çukur yapmakta idi; kimine kenetlenen kaderler artık çözülmüş, tek tek kalmıştı, şimdi her biri bir yöne doğruydu… Ve sık sık birbirlerine karşı çıkıyorlardı, hem de can düşmanları gibi. Bu işleyen artık politika giyotini idi: Çoğunun bilmediği, belki de en iyilerinin, en vatan severlerinin, hatta en bilginlerinin ve en yararlı olabileceklerinin asla beceremeyecekleri politika. Şimdi bütün kaderler onun kurallarına boyun uzatmıştı. Ve bu akıllanmayacak kadar dramatik olaylara yol açıyordu. Asıl korkuncu, hemen hemen her zaman bir suç işleniyor, ama orta da hiçbir zaman suçlu bulunamıyordu. Gadre uğrayanlar ve hakkı, memleket hayrını savunmak için yanıp tutuşanlar parmaklarını kime doğru uzatacaklarını bilemiyorlardı. Bu da onları çileden çıkartıyor, sık sık da bir karşı haksızlığa hatta suça mahkum düşürüyordu. Böylece son söz ve hak kuvvete, kuvvetliye kurnaza, kurnazlığa kalıyordu. Hemen hemen her faturanın karşısında bir başka fatura, her suçlamaya da bir bir karşı suçlama vardı. Mebuslar yepyeni ve asla hazırlıklı olmadıkları, belki de o vakte kadar varlığını bile bilmedikleri meselelerle karşı karşıya kalmak ve bunlar hakkında karar vermek zorunda bulunuyorlardı.” Yazar sözcüklerini şair titizliğinde seçmiştir. Kullandığı kelimelerin çoğu bu gün hatırlanmamakta kullanılmamaktadır. Günümüze göre ağır bir dil olduğu söylenebilir.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
“Firavun İmanı’nda Tarık Buğra Kurtuluş Savaş’ı ve Cumhuriyet’in kurtuluşu sorunsalını bu kez Sakarya Savaş’ı arefesi ve hemen ertesi dönem bağlamında romanlaştırıyor. Kahramanları “sıradan” halk veya dönemin ikinci üçüncü planındaki kişilerini temsil eden tipler. Roman Mustafa Kemal’in tartışılmaz liderliği etrafında şekillenen Cumhuriyetin kurucu kadrosu ve onun iradesine karşı bizzat Kuva-i Milliye hareketi içinde şekillenmekte olan milli muhafazakar hoşnutsuzluk, tepki ve muhalefetin şekillenişini konu alıyor. Bu tepki ve muhalefetin sonraki yıllarda Mustafa Kemal’i ve onun “Devrimlerini” doğrudan karşısına almak yerine bunu bir anti kominizm edebiyatı içine yerleştirilmiş imalarla ifade eden bir politik söylem tutturduğu bilinir. Bu bakımdan Firavun İmanı’nda milli muhafazakar tepki ve muhalefetin 1920’lerin Sovyetçi ve kominist sıfatlı tiplerine yönelik ve onların üzerinden ifade ediliyor olması Cumhuriyetin daha sonraki yıllarını haber veriyor.” Kitabın bu genel özetinden sonra olaylar üzerinde durmadan fikirleri yorumlamaya çalışacağım. Kitap 1920’li yılları konu alması itibariyle çok karmaşık bir dönemden bahsetmektedir. Vicdan ve hırs arasında sıkışıp kalan beyinler çoğu zaman gel-gitler yaşamaktadır. İnsanlar bu zor savaş (Belki de sınav) döneminde vatanseverliklerini ve bağlılıklarını sorgulamayı, sınamayı, yorumlamayı, çevresindekilere güvenmemenin azabını taşıyarak yaşamayı öğrenmişlerdir. Romanın belki de en acı veren tarafı budur. Vatanı için canla başla mücadele eden akılların diğer taraftan güvende olmadıklarını sezmeleri ve bu hissi sürekli taşıyor olmalarıydı. Para hırsıyla, yer, makam hırsıyla hareket edip hainlik yapabilenler bile aslında vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında cevaplarını veremedikleri sorularla karşılaşıyorlardı. Bu ümitsizlik döneminde aslında kaygı ortaktı. “Özgürlük, bağımsızlık”’tı özlemleri. Savaşın sona ermesiydi. Farklı fikirler uçuşuyordu sürekli ve herkes kendisine azda olsa yakın gelen bir düşüncenin ardından sorgulamadan gidiyordu. Çünkü biran önce bu kaosun sona ermesini istiyorlardı. Temel de hiç kimsenin niyeti kötü değildi belki de… Farklı fikirlere bu can sıkıntısı ve stres yaratan dönemde açık olmayı başaramıyordu çoğu insan… Buna çoğu zaman cahillik, bilgi eksikliği, konuşma eksikliği, yorumlamadan kabul etme ve sabırsızlık neden oluyordu. Körü körüne bağlanıyor ve ölümüne savunuluyordu fikirler… Oysa zarar veren buydu. Aynı ortak payda da olunmasına rağmen kimse bunun farkında değildi o panik günlerinde. Meclis farklı fikirlere çok açıktı. Aslında her üye birbirinden çok farklıydı. Fakat gerektiğinde tek bilek oluyorlardı. Tıpkı meclisi kurarken olduğu gibi; kitapta Mehmet Akif’in sözlerinden çok etkilendim ve bu yüzden biraz ondan bahsetmek istiyorum. Akif olaylar karşısında her zaman mantığını ve edebi kişiliğini kullanarak hareket ediyor. Soğuk kanlı tavrını kaybetmiyor. İstiklal Marşı’nı yazarken her kelimesini hissederek yazdığına bir kez daha emin oldum kitabı okurken. Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın. Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın. Doğacaktır sana vaat ettiği günler hakkın… Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın. Romanda ilk olarak Çerkez Ethem ayaklanmasından söz ediliyor. Bu tip ayaklanmalar dönemin fikir akımlarından etkilenerek ortaya çıkmıştır. Yani komünist bir gruptu ve emperyalizme şiddetle karşı çıkıyordu. Üstelik meclis üyelerini ve Ankara’yı satılmışlıkla suçluyordu. Bu emperyalist sistemin kuklası olduğunu ileri sürüyordu. Aslında o dönemler Kuva-i Milliye’nin ilk günleri gibiydi. Karma karışıktı… Bir devlet kurulurken ve yıkılırken akbabalar çok olur. Paragözler, koltuk sevdalıları pay alabilmek için önce Ankara’ya akın ettiler. Fakat karışıklık başlayınca ve kafalar karışınca Ankara’dan uzaklaştılar ama galiba bir devlet kurulurken gelen akbabalar o devlete, o yeniliğe daha çok balta vuruyor. Osmanlı’nın son zamanları gibiydi… Halk için Ankara’nın önemi kadar, İstanbul’da önem taşıyordu. Halifelik, saltanat önemliydi herkes için muhafazakar bir toplumduk ve beyinleri birden top yekün değiştirmek olanaksızdı. Fakat İstanbul’da o sırada garip planlar peşindeydi. Halkı ve hatta herkesi endişelendiren saltanat kalktığında İslam’ın merkezinin neresi olacağı idi. Çünkü bu sistem alışılagelmiş bir sistemdi. Düşünceler zamanla değiştirilir ve herkese ulaşmak Cumhuriyet’i kabul ettirmek pek de kolay değildi.izmir’in düşüşü herkesi şaşırtmıştı ama Bursa’ya ihtimal veremiyordu kimse çünkü korkuyordu herkes.Bursa’yla birlikte bir parça daha alınacaktı ortak atan yüreklerden…Fakat Bursa’da düştü…Sıra ankara’daydı…Korku ve heyecan artmıştı.Başkenti taşımak çözüm getirmezdi,son hamleyle düşmanı kovmak gerekmekteydi.Ankara sıcaktı,Ankara susuyordu,Ankara rüzgarlıydı ve Ankara’dan kaçıyordu akbabalar…Ankara’ya sımsıkı bağlananlar ve Ankara’yı terk edenler vardı sahnede zıt karakterlerde. O günlerde zile isyanı duyuldu.Ali Yusuf’tu bunu planlayan.aynı zamanda Fuat Zahir adıyla bilinen ruhunu satabilen,kendisinden saklanabilen garip bir adamdı.Ama Fuat Zahir ismi o dönemdeki bütün satılmışları temsil ediyordu.İkna kabiliyeti yüksekti ve zile halkını ikna etmeyi,Ankara’ya karşı kışkırtmayı başarmıştı.Beş kişilik bir heyet gönderildi Zile’ye demokratik bir seçimle.Mehmet Akif,Hüseyin Avni,Kurtçalı Aziz,Hüseyin Salim ve Mehmet Şakir.Hepsi bambaşka karakterlerde insanlardı ama amaç aynıydı.Bu isyan bastırılacak ve huzur sağlanacaktı.zaman zaman bu beş kişi bile birbirlerine güvenmekte zorlanıyordu.Herkeste her an bir tedirginlik vardı.yüzlerden geçen her gölge,her düşünce şüphe uyandırıyordu.Ali Yusuf’un satılmışlığının farkındaydı hepsi ve Hüseyin Salim’in Fuat Zahir’in arkadaşı olduğunu. Bulundukları yerle düşünceler çok farklıydı.Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyet’e bağlıydı hepsi derinden. Muhafazakar bir tutum var kitapta.Anti-komünist ve aslında sosyalizme de uzak zaman zaman.biraz ön yargılı bazen sözler…ama bu dönemin gereği idi.Her yenilik tedirginlik aşılıyordu damarlara.Fakat yeniliklere kapalı olarak ilerlenemezdi,büyüyemezdik.Tarık Buğra’nın genel siyasi bakışı kitaplarında her zaman olduğu gibi firavun İmanın’da da kendisini hissettiriyor Koyu bir milliyetçilik her satırda içimize işliyor.Rusya’yı pek onaylamayan tavır her cümlede kendini gösteriyor. Aslında yunanlıları kışkırtan İngiliz’lerdi.Çünkü o dönemde Ankara’nın ruslarla yakınlaşmasını istemiyorlardı.Bu dostluk İngilizlere zara verirdi dolayısıyla Yunanistan’ı üzerimize gönderiyorlardı.Kişisel ilişkilerin yanında uluslararası ilişkilere de objektif olarak yer verilmiş.Zile ayaklanması bastırılıyor fakat Ali Yusuf olayı kendi menfaatine kullanmayı başarıyordu ve bir anda en gözde insan oluveriyordu.Ali Yusuf’unda kişisel hesaplaşmasına yer verilmiş.Onun kendisini yenik hissettiği tek konu İzmir’de bıraktığı eski eşi Nemika Hanım idi.Belki hayattan alınması gereken öcünü,hırsını alıyordu.Ali Fuat,kimseye hissettirmeden hesaplaşıyordu.Kendisine karşı suçluluk duyuyordu ve birde Nemika’ya karşı… Yunanlılar tüm bu kargaşa sırasında Afyon’daydı ve İstanbul destekli bir saldırı çıkacağı haberleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Beş kişilik heyet Zile’de kalmıştı ve Ali Fuat Afyon’a gitmişti.Durumu menfaatine kullanmak için zaman kaybetmiyordu.Fakat meclis üyelerinin eli kolu bağlıydı.Tüm olan bitenin farkındalardı fakat yapacak hiçbir şey yoktu.Mustafa Kemal bu sırada tüm bu hengamede yunanlılarla meşguldü,Ankara’yı temsilcilere bırakmış olmanın gönül rahatlığı içindeydi fakat Ankara gün geçtikçe kalabalıklaşıyor ve karışıyordu. Savaş yokluk içinde kazanılmıştı. Sakarya zaferi askerlerin yetersiz malzemeleriyle kazanılmıştı.Yunanlıların silah ve yiyecekleri tamdı.Elimizde olan yalnızca inancımız,karalılığımız,vatan sevgimizdi.Fakat son zamanlarda insanlar bunu da kaybediyordu.Korku ve çaresizlik herkesi bitiriyordu.Ruslarla yapılan anlaşmayla Rusya’dan gelen para desteği orduyu rahatlatmıştı.Fakat bunun bir plan olduğunu öne süren Rusyalı üç kişi kafaları karıştırıyordu.Her ülkenin,her siyasetçinin bir politikası,bir planı vardı.Güvenmek zordu,inancı kaybetmek ise artık çok kolaydı… Bu günlerde Afyon’dan Yunanlı’ların atıldığı haberi geldi ve İzmir yeniden bizimdi. Ali Y
| | | |
|