Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 06:12:37 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
706  cellotin genel / Anne-Baba Eğitimi / TV DE ŞİDDET VE ÇOCUKLARINIZ : Ekim 02, 2007, 10:58:27 ÖS
 
    
TV de Şiddet ve Çocuklarınız: Etkilenmemeleri İçin Neler Yapabilirsiniz?
Mine ÖZKAMALI
 
            Araştırmalar şiddete ve saldırganlığa yönelik davranışların yaşamın erken dönemlerinde öğrenildiğini göstermektedir. Ancak, yine araştırmalar, çocukların duygularını şiddet kullanmadan ifade edebilmeleri için ailelerinin büyük yardımı olabileceğini de göstermektedir.
            Bu yazı, anne-babaların gençlerde gözlenen şiddeti azaltmak için aile içinde, okullarda ve toplumda neler yapabileceklerini görmelerinde yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır.

Çocuklarınız için yapabilecekleriniz:

            Anne-babalar çocuklarının güven ve sevgi dolu bir evde yaşamalarını sağlayarak şiddeti azaltmada önemli bir rol üstlenebilirler. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı öneriler verilmektedir. Bunların hepsini harfiyen yerine getiremeyebilirsiniz. Ama elinizden geleni yaparsanız, çocuklarınızın içinde yaşayacakları dünyayı onlara daha az zarar verici hale getirebilirsiniz.

Çocuklarınıza yönelik sevgi ve ilginiz sürekli ve tutarlı olsun:
            Kendisini güvencede hissedebilmesi ve diğerlerine güvenebilmesi için, her çocuğun anne-babasıyla ya da bir yetişkinle güçlü , sevecen bir ilişki, bir "bağ" kurabilmesi gerekir. Kendisine sevgi ve ilgi gösteren bir yetişkinle böyle bir bağ kuramayan bir çocuğun, düşmanlık duyguları içinde gelişmesi ve "zor" bir genç olması ihtimali vardır. Kendileriyle çok küçük yaşlardayken ilgilenilmiş çocuklar arasında , "sorunlu davranışları" olan gençlere daha az sayıda rastlanmaktadır.
           Bir çocuğa her zaman sevgi gösterebilmek hiç de kolay bir şey değildir. Hatta eğer genç, deneyimsiz ya da çocuğunu tek başına yetiştirmek durumunda kalan bir anne ya da babaysanız, çocuğunuz hasta ya da özel ihtiyaçları olan özürlü bir çocuksa, bu iş daha da zordur. Eğer çocuğunuzu idare etme konusunda herkesinkinden daha farklı güçlükler yaşıyor ve çok zorlanıyorsanız, bunu çocuğunuzun doktoru ile ya da bir başka hekimle tartışınız. Eğer çocuğunuzun görünen tıbbi bir problemi yoksa, bu durumda bir psikoloğa başvurabilirsiniz. Böylelikle, çocuk yetiştirme konusunda bilimsel kanıtlara dayalı bazı yöntemler hakkında bilgiler edinebilirsiniz.
           Çocukların kendi akıllarının olduğunu unutmamak çok önemlidir. Çocuklarınızın giderek artan bağımsızlık ihtiyaçları ve bu ihtiyacı doyurmaya yönelik davranışları bazen sizleri kızdırabilir, engelleyebilir ya da hayal kırıklığına uğratabilir. Onlara herhangi bir tepki göstermeden önce, durumu çocuğunuzun bakış açısından değerlendirme konusunda göstereceğiniz istek, sizin de kendi duygularınızla başetmenize ve daha sabırlı davranmanıza yardımcı olur. Çocuklarınıza öfke ve düşmanlık dolu sözler ve davranışlarla tepki vermekten kaçınmak için elinizden geleni yapın.

Çocuklarınızı gözetim altında yönlendirin
             Çocuklar kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar, cesaretlendirilmek, korunmak ve destek almak için ebeveynlerine ve aile üyelerine muhtaçtırlar. Uygun yönlendirme ve gözetim olmadığı zaman, ihtiyaç duydukları bu rehberlikten yoksun kalacaklardır. Araştırmalar, zamanında ve yapıcı bir yönlendirme almayan çocukların davranış problemleri olduğunu göstermektedir.
Çocuklarınızın her zaman nerede olduğunu, arkadaşlarının kimler olduğunu bilmekte ısrarlı olun. Çocuklarınızı kendiniz gözetemeyecekseniz, bir başka yetişkinin gözetiminin altında olduklarından emin olun. Çok kısa bir süre için bile olsa çocuklarınızı evde yalnız bırakmayın.
İlkokul yaşındaki ve daha ileri yaşta olan çocuklarınızın, bir yetişkinin gözetiminde yapılan, okul-dışı spor faaliyetlerine, eğitim programlarına ya da düzenli ve yapılandırılmış eğlencelere, katılmalarını teşvik edin. Değerlerine saygı duyduğunuz kurum, kuruluş ya da bireylerin yönetiminde olan toplumsal programlara kaydettirin.
Gözetim altında yapılan eğlence faaliyetlerine çocuklarınızla birlikte gitmeye çalışın ve diğer kişilerle ilişkilerini izleyin. Diğer çocukların aşağılayıcı, tehditkar, küfürlü konuşmalarına onun nasıl cevaplar verdiğine; vurma, çarpma davranışları ile öfke ifadelerine nasıl tepki gösterdiğine dikkat edin. Kızgınlık ve öfkenin ifadesi için bu tür davranışların uygun yöntemler olmadığını çocuğunuza anlatın ve benzer biçimde davranmasını engelleyin.
Çocuklarınıza uygun davranışları öğretebilmek için kendiniz model olun
            Çocuklar genellikle taklit ederek öğrenirler. Ailelerinin değerleri, tutumları ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisi büyüktür. Saygı, dürüstlük, ailemizden ve akrabalarımızdan gurur duymak gibi değerler, çocuklarımız için önemli bir güç ve güven kaynağı olabilirler. Çocuğunuzun olumsuz arkadaş baskısı altında olduğu, şiddetin yoğun rastlandığı bir ortamda yaşadığı ya da davranış bozuklukları olan öğrencilerle aynı okullara gittiği durumlarda bu değerler özellikle önemlidir.
           Çocukların çoğu, bazen saldırganlaşıp bir başka insana vurabilirler. Bu tür şiddete yatkın davranışların olası tehlikeleri hakkında çocuklarınızla konuşurken kesin olun. Sorunlarını şiddete başvurmadan daha yapıcı yöntemlerle çözmüşse, onu bunun için takdir ettiğinizi hemen belirtin ve ödüllendirin. İyi davranışlarına daha fazla dikkat gösterilerek ve takdir edilerek, çocukların bu davranışlarını tekrar etmeleri ve sürdürmeleri sağlanabilir.
Çocuklarınızın sorunlarını saldırgan olmayan yöntemlerle çözmelerine yardımcı olabilmek için aşağıdaki önerilerden yararlanabilirsiniz.
Sorunlarını onlarla birlikte tartışın.
Sorunlarını şiddet kullanarak çözmeye kalkarlarsa neler olabileceğini sorun.
Sorunlarını şiddet kullanmadan çözmeye kalkarlarsa neler olabileceğini sorun.
              Bu tür bir, "birlikte sesli düşünme" egzersizi, çocuklarınızın şiddete başvurmanın yararlı bir yöntem olmadığını görmelerinde yardımcı olacaktır.
              Anne-babalar bazen farkında olmadan şiddet dolu davranışları teşvik edebilirler. Örneğin bazı ebeveynler, erkek çocuklarının kavga etmeyi öğrenmeleri gerektiğini ileri sürerler. Çocuklarınıza anlaşmazlıklarını, tehdit, yumruk ya da silah kullanarak değil, sakin ve yerinde kullanılan sözcüklerle çözmelerini öğretin.
              Boş zamanları için yapıcı, şiddet-dışı oyunlar, faaliyetler bulmalarında çocuklarınıza yardımcı olun. Onlara sizin de bir zamanlar hoşlandığınız oyunları, spor faaliyetlerini, hobileri öğreterek, kendi beceri ve yeteneklerini geliştirmelerinde destek olun. Küçük çocuklarınıza hikayeler okuyun, daha büyüklerini kütüphanelere götürün ya da akrabalarınız arasından değer verdiğiniz, hayran olduğunuz, çevresi ve diğer insanlar için birşeyler yapmış olanların hayat hikayelerini anlatın.
Çocuklarınıza vurmayın
             Çocuklarınıza ceza vermek için onları itmek, kakmak, tokatlamak, vurmak ya da dayak atmak gibi davranışlar, onlara sorunlarını iterek, kakarak, vurup, çarparak çözmenin uygun olacağı; ceza vermeleri gerektiğinde onların da benzer şekilde cezalar verebilecekleri mesajını vermektedir.
              Fiziksel cezalar istenmeyen davranışları ancak belli bir süre için durdurabilmektedirler. Hatta çocukların çok sert cezalara bile uyum yapabildiği bu nedenle de cezanın hiç bir etkisi kalmadığı bilinmektedir.
Oysa ki fiziksel olamayan disiplin yöntemleri çocukların duygularıyla daha kolay başaçıkmalarına yardımcı olmakta; sorunlarını şiddet-dışı yöntemlerle çözebilecekleri yolları öğretmektedir. Aşağıda bazı öneriler bulacaksınız:
Çocuğunuzun her yaşı için bir dakika sürecek şekilde, sesini çıkarmadan bir köşede oturmasını isteyebilirsiniz. (Bu yöntem çok küçük çocuklarla kullanılamaz)
Bazı izinlerini ya da harçlığını geri alabilirsiniz
Arkadaşları ile çıkmasına ya da bazı okul/toplum etkinliklerine katılmasına izin vermeyebilir evden dışarı çıkarmayabilirsiniz (Bu ceza daha çok büyük yaştaki çocuklar ve ergenler için uygundur)
            Harçlığın, önceden verilmiş izinlerin geri alınması ya da evden dışarı çıkarmama gibi cezaların, tutarlılıkla ve kısa süreler için uygulanması daha uygundur.
            Hata yaptıkları zaman çocukların bu hatalarını düzeltebileceklerine inanabilmeleri lazımdır. Hatalardan nasıl öğrenilebileceğini onlara gösteriniz. Hatalarını bulmalarına, gelecekte benzer hataları yapmaktan nasıl kaçınabileceklerini anlamalarına yardımcı olunuz.
Bu tür durumlarda çocuklarınızı aşağılamamanız, utandırmamanız özellikle önemlidir. Çocuklarınızın her zaman için sizin sevginizi ve saygınızı hissetmeye ihtiyaçları vardır.
            Davranış değiştirme yöntemlerinden biri de hatalı davranışları cezalandırmak yerine, olumlu davranışları ödüllendirmektir. Takdir etme, ilgi, şevkat göstermenin en etkili ödüller olduğunu unutmayın.


Kurallarınız ve disiplin yöntemleriniz konusunda tutarlı olun
           Bir kural yaptıysanız onu yerine getirin ve vazgeçmeyin. Çocukların kendilerinden hangi davranışların beklendiği konusunda açıklığa ve belirginliğe ihtiyaçları vardır. Oluşturduğunuz bir kuralın yerine getirilmesi konusunda gelişigüzel biçimde davranırsanız, bu sadece çocuklarınızın kafasını karıştıracaktır ve "kaçamak yollar" aramalarını destekleyecektir.
          Kurallarınızı oluştururken olanaklar ölçüsünde çocuklarınızın da katılımlarını sağlamaya çalışın. Neyi beklediğinizi ve kurallara uyulmadığı zaman ne tür sonuçlarla karşılaşacaklarını açıklayın. Böyle bir yaklaşım, onların hem kendileri hem de çevrelerindeki insanlar için en iyi olanı elde edebilmeleri amacıyla neler yapmaları gerektiğini öğrenmelerini sağlayacaktır.
 
Çocuklarınızın ateşli silahlara ulaşamayacaklarından emin olun
           Silahlar ve çocuklar çok öldürücü bir bileşimdir ve biraraya getirilmemelidir. Eğer kullanıyor ya da evinizde bulunduruyorsanız, silahların ya da diğer öldürücü araçların tehlikeleri konusunda çocuklarınızı bilgilendirin. Eğer evinizde tabanca ya da tüfek varsa, içini boşaltıp, kurşunları ve silahları ayrı ayrı kilitli dolaplarda saklayın. Doldurulmamış bile olsalar bu silahları asla çocuklarınızın bulabilecekleri yerlerde saklamayın.
           Asla üzerinizde tabanca ya da öldürücü bir silah taşımayın. Silah taşımanın çocuklara verdiği mesaj, sorunların silahlarla çözülebileceğidir.

Çocuklarınızın çevrenizde ya da evinizde şiddet görmelerini önlemeye çalışın
          Evdeki şiddet çocuklar için korkutucu ve zararlıdır. Çocukların korku duymadan, sevgi içinde yaşayabilecekleri güvenli bir eve ihtiyaçları vardır. Evinde şiddete tanık olan çocukların, ileride mutlaka şiddet gösterecekleri söylenemese de karşılaştıkları sorunları şiddete başvurarak çözmeye "yatkın" olacakları söylenebilir.
          Evinizi şiddetten uzak, güvenli bir yer haline getirmek için elinizden geleni yapın ve kardeşler arasındaki şiddet içeren davranışları kesinlikle engelleyin. Anneler babalar arasındaki düşmanlık ve saldırganlık dolu kavgaların da çocukları çok korkutacağını ve onlar için kötü örnekler oluşturacağını unutmayın.
          Eğer evinizdeki bireyler birbirlerini sözel ya da fiziksel yöntemlerle incitiyorlarsa ya da kötüye kullanıyorlarsa, çevrenizdeki bir psikologdan yardım almanızı öneririz. Bu profesyonel kişi, sizin ve ailenizin,şiddetin hangi nedenlerle oluştuğunu ve durdurulabilmesi için neler yapılabileceğini anlamanızda yardımcı olacaktır.
          Bazen çocuklarınızın sokaklarda, okulda ya da evde şiddete maruz kalmasını engelleyemeyebilirsiniz. Bu durumlar olduğunda, yaşadıkları korku duygularıyla başedebilmeleri için kendilerine yardım etmeniz gerekebilir. Onlara bu konularda yardımcı olabilecek kişiler arasında okulundaki rehber öğretmeni ya da bir psikologu sayabiliriz.

Çocuklarınızın medyadaki şiddete çok fazla maruz kalmalarını önlemeye çalışın
           Televizyonda, sinemada ya da bilgisayar oyunlarında çok fazla şiddet izlemenin de çocuklarda saldırgan davranışlara yol açtığı bilinmektedir. Bir ebeveyn olarak çocuğunuzun izlediği şiddet miktarını kontrol altında tutabilirsiniz. Aşağıda bazı öneriler bulacaksınız:
Televizyon izlemeyi günde bir ya da iki saat ile sınırlandırın.
Çocuklarınızın hangi televizyon programlarını izlediklerini, hangi filmlere gittiklerini ve hangi tür bilgisayar oyunlarını oynadıklarını bilin.
Televizyon programlarında, sinemalarda ve bilgisayar filmlerinde izledikleri şiddet hakkında onlarla konuşun. Bu tür davranışların gerçek hayatta ne kadar acı verici olduklarını ve ne tür ciddi sorunlara yol açabileceklerini anlamalarını sağlayın.
Sorunların şiddet kullanmadan nasıl çözülebileceğini onlarla tartışın
Çocuklarınıza şiddet kurbanı olmayacakları yolları öğretmeye çalışın.

            Çocuklarınızın şiddet kurbanı olmamaları için ne tür önlemler almaları gerektiğini öğrenmeleri çok önemlidir. Aşağıda kendinizi ve çocuklarınızı şiddetten korumanızda yardımcı olabilecek bazı yollar önerilmektedir:
Çocuklarınıza çevrenizdeki güvenli sokak ve caddelerin hangileri olduğunu öğretin
Her zaman için aydınlık, kalabalık yerlerde ve bir arkadaşla yürümelerini öğüt verin
Gördükleri kuşkulu davranışları ya da tanık oldukları suçları size, öğretmenlerine, güvenilir bir başka yetişkine ya da polise bildirmelerinin ne kadar önemli olduğunu anlamalarını sağlayın. Polis Acil 155 nolu telefondan nasıl arayacaklarını öğretin.
Kendilerine zarar vermeye kalkan biri olduğunda , "Hayır" deyip kaçmalarını ve güvenilir bir yetişkine bu konuyu mutlaka söylemeleri gerektiğini anlatın.
Yabancılarla konuşmanın tehlikelerini vurgulayın. Bilmedikleri ve güvenmedikleri kimseye kapıyı açmamalarını ve bir yere gitmemelerini öğütleyin.
Çocuklarınıza şiddete karşı olmalarını öğretin

             Şiddete karşı davranışlar sergiledikleri her ortamda çocuklarınızı destekleyin ve ödüllendirin. Arkadaşlarından birinin diğerine vurduğu, küfrettiği, tehdit ettiği durumlarda çocuğunuza sakin ama kesin sözcüklerle nasıl tepki gösterebileceklerini öğretin. Şiddete karşı durmanın ve direnç göstermenin, daha fazla cesaret gerektirdiğini anlatın.
             Çocuklarınızın farklı yörelerden, farklı aile yapılarından gelen kişilerle geçinmelerine, onları kabullenmelerine yardımcı olun. İnsanları sadece farklı oldukları için eleştirmenin ve etiketlemenin acı verici, incitici olduğunu öğretin ve kesinlikle bu tür davranışlara izin verilmeyeceğini anlamalarını sağlayın. Şiddeti başlatan ya da cesaretlendiren sözcükleri kullanmanın ya da şiddet dolu davranışları sessizce seyretmenin, yanlış ve zararlı olduğunu anlatın. Tehditlerin ve itip-kakmanın şiddeti körükleyen davranışlar oldukları konusunda kendilerini uyarın.
Yetişkinler için ekstra öneriler
            Ailenizle, arkadaşlarınızla, çevrenizdekilerle yakın olun ve onlarla ilgilenin. Arkadaşlardan oluşan bir grup, size hoş zaman geçirmenizde katkıda bulunabileceği gibi, zor zamanlarınızda destek vererek, yardım iletebilir. Çocuklarınızı büyütürken stresi ve yalnızlığı azaltmak çok yararlı olacaktır.
Çevrenizle ilişkiye geçin, komşularınızı tanıyın. Öldürücü silahların komşu evlerde de bulundurulmamasını sağlayın. Suçluluğu ve şiddeti azaltmaya yönelik sivil toplum girişimlerine gönüllü olun. Çevrenizde bu tip programlar yoksa, siz başlatın.
           Seçtiğiniz milletvekillerinin ve belediye görevlilerinin şiddet konusundaki hassasiyetinizi bilmelerini ve konuyla ilişkili önlemleri almalarını sağlayın, baskı grupları oluşturun. Şiddet içeren programlar sunan televizyon kanallarına, onlara reklam veren ya da sponsor olan şirketlere şikayetlerde bulunun.
            Çocuklarınızın çevrenizdeki "çevre temizliği", "ağaç dikme", vb. etkinliklere katılmalarını ve içinde yaşadıkları toplumla bütünleşip, onunla gurur duymalarını sağlayın. Bu tür gruplar, bir yandan çevrenizi daha "yaşanır" ve güvenli bir hale getirmeye çalışırken, diğer bir yandan da çocuklarınızın güvenli, yararlı ve ödüllendirici etkinlikler içinde hoş zaman geçirmelerine yardımcıdırlar.

Potansiyel tehlike işaretleri

            Çocukları aşağıdaki belirtileri gösteren ebeveynler, bu konuları profesyonel bir kişiyle görüşmeli ve çocuklarını anlamaya çalışmalıdırlar.

Bebekler ve okul-öncesi çocuklarda gözlenen tehlike işaretleri
            Bir gün içinde çok sık olarak ortaya çıkan, 15 dakikadan daha uzun süren ve ebeveynler, bakıcılar ya da diğer aile üyeleri tarafından sakinleştirilemeyen öfke nöbetleri
Nedeni olmadan çok sık ortaya çıkan saldırganlık patlamaları
Çocuğunuzun aşırı aktif, kontrolsüz ve korkusuz olması
Yetişkinleri ve kuralları hiçe sayması
Ebeveynlerine yönelik bağlılık davranışlarını göstermemesi, yabancı yerlerde onları aradığını, onların yakınında olmak istediğini gösteren davranışları sergilememesi
Televizyonda sıklıkla şiddet içeren programlar araması, şiddet teması olan oyunlara girmesi, diğer çocuklara yönelik hain davranışlarda bulunması
 
Okula giden çocuklarla ilişkili tehlike işaretleri
Dikkat ve konsantrasyon sorunlarının olması
Sınıf aktivitelerinde "oyun-bozan davranışlar" göstermesi
Okulda başarısız olması
Okulda diğer çocuklarla sık sık kavga etmesi
Hayal kırıklıkları, eleştiriler ve alaylara, yoğun öfke patlamaları, suçlamalar ya da intikam temalı davranışlarla tepki göstermesi
Televizyonda çok sayıda şiddet içerikli yazýlým seyretmesi, bu tür flimlere gitmesi ve bu tür bilgisayar oyunları oynaması
Çok az sayıda arkadaş sahibi olması, davranışları yüzünden arkadaşları tarafından dışlanması
Saldırgan, kural dinlemez olduğu bilinen çocuklarla arkadaşlık kurması
Diğerlerinin duygu ve düşüncelerine duyarsız olması
Ev hayvanlarına ya da sokaktaki hayvanlara yönelik hainlikler yapması
Kendini çok çabuk engellenmiş hissetmesi
Ergenlik-öncesi ve ergenlik dönemi çocuklarınız için tehlike ,işaretleri
Otoriteye sürekli karşı durması
Diğerlerinin duygu ve davranışlarını hiçe sayması
İnsanlara kötü davranması ve problemlerinin çözümü için fiziksel şiddete ya da şiddet tehditlerine başvurması
Sık sık hayatın kendisine haksızlık ettiğini vurgulaması
Okulda başarısız olması ve "ders asma" davranışlarının sıklığı
Herhangi bir nedeni olmadığı halde okula gitmemesi
Okuldan uzaklaştırılması ya da atılması
Çetelere, kavgalara katılması, hırsızlık ya da vandalizm gibi davranışlarda bulunması
Alkol, ilaç ya da uçucu madde kullanması
 
   

 
 

707  cellotin genel / Anne-Baba Eğitimi / VELİLER : Ekim 02, 2007, 10:57:21 ÖS
Veliler İçin

Sayın Velimiz,
Çocuklarımızın ruhsal, bedensel, sosyal, zihinsel v.b. gelişmelerinin sağlıklı olabilmesi için çeşitli kurumlara büyük görevler düşmektedir. Bu kurumların başında aile ve okul gelmektedir. Okulumuzun üzerine düşen görevleri gerçekleştirebilmesi için sizin desteğinize ihtiyacı vardır.
Okul - öğrenci - aile işbirliği için:
1. Okul idaresi ile görüşmeniz gereken konular için öncelikle müdür yardımcısı ile iletişim kurunuz.

2. Çocuğunuzun sağlık durumu hakkında revir ve okul idaresi ile iletişim içinde olunuz.

3. Çocuğunuzun sosyal, bilişsel, duygusal gelişimleri ile ilgili her türlü bilgi için bağlı bulunduğunuz rehberlik servisi ile iletişim kurunuz. Çocuğunuzun okul içindeki durumu hakkında bilgi alabilmeniz için veli toplantılarına mutlaka katılınız.

4. Çocuğunuzu sabah kahvaltısı yapmadan okula göndermemeye çalışınız.

5. Çocuğunuzun kılık kıyafetine ve giysilerinin okul kurallarına uymasına özen gösteriniz. Çocuğunuzun okul giysilerine öğrencinin ad, soyad ve sınıfını işleyiniz. Eşyaların okulda unutulmaması için gerekli uyarıları yapınız.

6. Çocuğunuzun zamanında yatmasına ve bu arada sistemli ders çalışma alışkanlığı kazanmasına yardımcı olunuz.

7. Belirlenen alışveriş gününün dışında çocuklarınıza para vermeyiniz. Para gününde belirlenen miktarı geçmeyiniz. Kapı önündeki satıcılardan çocuğunuza hiçbir şey almayınız ve çocuğunuzu da almaması konusunda uyarınız.

8. Çocuğunuzun zamanında derse gelmesini sağlayınız, geç kalma alışkanlığını önleyiniz. Geç kaldığınızda ilgili müdür yardımcınızdan geç kağıdı almayı unutmayınız.

9. Çocuğunuzun çantasında, haftalık ders yazýlýmına göre o gün için gerekli olan kitap-defter, araç ve gereci bulundurmasına dikkat ediniz.

10. Çocuğunuzun ders araç ve gereçlerine, defter ve kitaplarının kaplanarak etiketlenmesini sağlayınız. (kendisine ait olan ya da olmayan araç ve gereçleri yıpratmadan, temiz ve düzenli kullanması alışkanlığını kazanmasına yardımcı olunuz.)

11. Okul idaresi tarafından gönderilen duyuru ve formların okunup imzalanarak, gerekli bölümlerinin doldurulup en geç iki gün içerisinde sınıf öğretmenine ulaşmasını sağlayınız.
12. Servislerle ilgili konularınızın öncelikle servis bürosundaki görevlilere iletiniz, gerekirse idareye başvurunuz.
13. Okulumuz otomatik santrale bağlıdır. Birim telefonlarını kodlayarak ulaşmak istediğiniz birime daha çabuk ulaşacağınızı unutmayınız.


708  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: kuvayi milliye : Ekim 02, 2007, 09:24:48 ÖS
KUVÂYİ MİLLİYE DESTANI
   Nazım Hikmet
         HiKAYEİ DÂSTÂN


Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime,
toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.
Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bildiğim halde,
ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı,
dünya inanılmayacak kadar büyüktür benim için.
Dünyayı dolaşmak,
görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızlan görmek
                                             [isterdim..
Halbuki ben
yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa seyahatimi.
Bütün ömrümce,
mavi pulu Asya'da damgalanmış
                            bir tek mektup bile almadım. ,
Ben ve bizim mahalle bakkalı
ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da.
Buna rağmen
           benim kuvvetim
bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır.
Dünya ve insanları yüreğimde sır,
                            ilmimde muamma değildirler.
Ben
    kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,
           açık ve endişesiz
                     girdim safıma.
Ve dışında bu safın
    toprak ve sen
           bana kâfi gelmiyorsunuz.
Halbuki sen harikulade güzelsin,

                    toprak sıcak ve güzeldir.

Toprak
    sıcak
          ve güzeldir.
Ve toprağın en güzel yerlerinden biri

                 memleketimdir benim.

Memleketim.
Memleketimi seviyorum.
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey dindirmez iç sıkıntımı,

memleketimin şarkıları ve tütünü kadar.

Memleketim
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve otuz Ağustos,
kurşun kubbeler, fabrika bacaları
benim o kendinden bile gizleyerek

sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş,
dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve cenuba
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye

                                         utanıyorum

Memleketim
develer, tren, Ford arabaları, hasta eşekler,
kavak
   söğüt
            ve kırmızı toprak.

Memleketim
sen dünyanın en güzel,
                 en haklı kavgalarından birini yapansın.
Ve ben o kavgayı

      ve ben seni sevenim.

Gün gelip
dağılıp pâre pâre bedenim
silinse be-tekmil yârimin hayalinden
çakır gözlerimin nâm ü nişanı,
asırlar ezber kılıp birbirine devredecektir
senin o müthiş kavganı yapan insanlarına dair

İstanbul cezaevi revirinde yazdığım destanı.

Ben
mukaddes bir hiddet içinde
tüylerim diken
arşınlayıp betonu,
demiri dövüp yumruklarımla
on beş kerre yirmi dört saatte yazdım ki onu,
buna telin dışında anam
ve yüzü güneşli bir yaz manzarasına benzeyen karımla
telin içinde Kemal Tahir

                  şahittir.

Yirminci asırdayız.
Başlar önde, gözler alabildiğine açık.
Yanan şehirlerin kızıltısı,
                  çiğnenmiş ekinler
                  ve bitmez tükenmez ayak sesleri:
                                        gidiliyor.

Ve katlediliyor..
     kadınlar ve çocuklar
     ağaçlardan ve danalardan
                  daha rahat
                  daha kolay

                  daha çok.

Bu ayak sesleri, bu katliâmda
hürriyetimi ve ekmeğimi kaybettiğim oldu.
Fakat hiç bir zaman
açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
güneşli elleriyle kapımızı çalan

gelecek günlere emniyetimi kaybetmedim.

Ve bundandır ki ben
hücremde her sabah
yaklaşan bir müjdenin davetiyle uyanıyorum.
Ve bu nikbinliğin verdiği hakla
bu destanı yazmakla
      büyük
      doğru

      ve mükemmel bir iş yaptığıma inanıyorum.

Temmet bi-avn-il-insan
Fî sene 1939 şehr-üş-Şaban
Yâr ü ağyara ola ibret
yadigâr-ı hâme-i
Nâzım Hikmet
                  KUVÂYİ MİLLİYE
                           DESTAN

Başlangıç

                           ONLAR

Onlar ki toprakta karınca,
                    suda balık,
                         havada kuş kadar
                             çokturlar;
korkak,
      cesur,
           câhil,
                hakim
                      ve çocukturlar
ve kahreden
              yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere
[düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.
Birinci Bap

              YIL 1918-1919 VE
               KARAYILAN
                 HiKAYESi



Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde,
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
Mayıs ortalanndan
Haziran ortalarına
[kadar
yani tütün kırma mevsimi,
yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken
yuvarlandılar.
Adana,
Antap,
Urfa,
Maraş:
düşmüş
dövüşüyordu...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
Memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar ovası,
gördü uzun dişli İngiliz'i.
Ve Aksu'yla Köpsu,
Karagöl'le Söğüt gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
büyük, âşık ölü,
şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.
Ve Çukurova,
kıyasıya düzlük,
uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
ve Seyhan ve Ceyhan
ve kara gözlü Yürük kızı,
gördü mavi üniformalı Fransız'ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve ayan ve mütehayyizânın çoğu
ve ağalar :
Bağdasar ağadan
Kellesi Büyük Mehmet ağaya kadar,
düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp götürüp,
gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp
ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler
ve köylülerden paşalar görüldü,
kara donlu köylülerden.
Ve bizim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden,
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,
kısık gözleri,
seyrek sakalı,
hafif makinalı tüfeğiyle
dağlarda bir başına dolaştı.
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşam üstü
ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,
ne zaman sıkışsa bizimkiler,
peyda oluverdi, yerden biter gibi o
ve ateş etti
ve düşmanı dağıttı
ve kayboldu dağlarda yine.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
Antepliler silahşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silahşor olur,
Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur.
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep'e girince
Antepliler onu
korkusunu saklayan
bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
eline bir mavzer
verdiler.
Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda
yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada
ileri geri.
Düşman tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
sıkışmışlardı.
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan : Antep'in kanıydı.
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan'ın
Karayılan olmazdan önceki siperi.
Bu fidan öyle küçük,
korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
namlıya tek fişek sürmeden
yatıyordu yüzükoyun.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın
kıyametedek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encamını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini :
«ibret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri.
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler,
«Karayılan der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...»
Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
Karayılan'ı
ve Anteplileri
ve Antep'i
aynen duyup işittiğimiz gibi
destanımızın birinci babına koyduk.
İkinci Bap
               Bu ikinci baptaki vesikalar
               Nutuk'un Devlet Basımevi
               İstanbul 1938 basımının 46, 47,
               49, 64, 65, 68, 69, 70,75, 76,
               77, 78, 79'uncu sayfalarından
               alınmıştır.



                 YIL YİNE 1919 VE
                 İSTANBUL'UN HÂLİ VE
                 ERZURUM VE SİVAS
                 KONGRELERİ VE
                 KAMBUR KERİM'İN
                 HİKAYESİ



Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
                  bir de ittihatçılar,
       bir de uzun konçlu Alman çizmesi
                  914'ten 18'e kadar
                                   yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker,
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lambalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
                                   ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Trabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
aktı Ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,

bir de Vilhelm'in bıyıkları.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
öfkeli, büyük bir şair:
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
                                      demiş
                                         bize
ve bir başkası,

yekpare Acem mülkünü feda etti bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
             Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve Teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
             gözü kanlı dört düvele
                  anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu

        ve kan içindeydi memelerimiz.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
                  bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
         yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz:
Vahdettin Sultan,
              ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri

              ve Mandacılar.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...
919 Temmuzunun 23'üncü günü
    pek mütevazı bir mektep salonunda

            in'ikad etti Erzurum Kongresi.

Erzurum kışı zorludur, balam,
tandırında tezek yakar Erzurum,
buz tutar yiğitlerinin bıyığı
ve geceleyin karlı ovada

        kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.

Erzurum'da kavaklar, balam,
    Erzurum'da kavaklar tane tane,
kavaklarda tane tane yapraklar.
Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
      Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
Erzurum'un düzdür, topraktır damı.
Erzurum güzelleri giyer, balam,
          incecik ak yünden ehramı.
Yürek boynun büker, balam,
          Erzurumlu türkülere.
Halim selimdir Erzurum'un adamı

        ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...

Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre:
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
      bütün mazlum milletlerden

ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
           «makamı hilâfet ve saltanata.»

Hattâ casuslar vardı içerde.

Buna rağmen,
«Bütün aksamı vatan bir küldür» denildi.
«Kabul olunmaz» denildi,

                   «Manda ve Himaye...»

Buna rağmen,
İstanbul'da bir çok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgıraflar Erzurum'a:
«Amerikan mandası altına girelim», diye.
«istiklâl, diyorlardı, şayanı arzu ve tercihtir, amma
bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
            Amerikan mandaterliğini talep etmeği
                    memleketimiz için en nâfi

                       bir şekli hal kabul ediyoruz.»

Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
Erzurum'un kışı zorludur, balam,
buz tutar yiğitlerinin bıyığı.
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam,

kabullenmez yılgınlığı...

İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
tül perdeler, kıravatlar, apoletler, şişeler,
çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
                  ve biçare telgıraf telleri
                  devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu
                  şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere:
«Bizi bir başımıza bıraksalar,
tarafgirlik, cehalet
          ve çok konuşmaktan başka müsbet
                           bir hayat kuramayız.
İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
Ne olacak,
Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni Dünya'nın sayesinde
İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
                    bir Türkiye vücuda geliverir.
Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
                    nasıl bir idare kurduğunu
                           Avrupa'ya göstermek ister.
Hem artık işi uzatmağa gelmez.
Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir:

Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

4 Eylül 919'da toplandı Sivas Kongresi,
ve 8 Eylülde
    Kongrede bu sefer
        yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
            geçitte beli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
                  sapsarı yılgınlıklanyla beraber
                  ve ihanetleriyle birlikte
                  bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sivaslılardan ve Türk
                                         [milletinden çok
             işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata:
«istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
                                       denildi.
Fakat ayak diredi efendiler:
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
                                         dediler,
«Her halde bir müzaherete muhtacız diyorum ben,»
                                         dediler,
«Hem zaten,»
         dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
                         istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
         dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
           toprak çorak,
                    borcumuz 500 milyon,
                              varidat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
                  İzmir kalsa Yunanistan'da
                         ve harbetsek,
                                   düşmanımız vapurla asker
                                                   [getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen.»
                            dediler.
«Onlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız:
Mandamız korkunç değildir,
                         diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
                                       diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen
                                             [zevat.
Sivas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
                    dedi,
      «Akıllı, mutlu, sabırlı deli gönlüm,
      ya İSTİKLÂL, ya ölüm!»

                          dedi.

Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
    Adapazarlıydı Kambur Kerim.
Seferberlikte ölen babası marangozdu.
Seferberlik denince aklına Kerim'in:
çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
                 Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
                                      kaz gütmek,
                                  mektep kitapları
                    ve bir de saçları altın gibi sarı
                    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
335'te Kerim Eskişehir'e gitti,
               mektebe, teyzelerine ve dayısına.
Dayısı şimendiferde makinistti.
Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim on dört yaşındaydı,
kamburu yoktu.
Dümdüzdü fidan gibi
             ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
(Çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
             Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
Bunlar
    (Şaşılacak şey)
             Türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.
Kocaman bir ambarları vardı,
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
                      (Şaşılacak şey,
                      katırların yemesi için.)
     ve sonra cephede sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e:
«Ambardan silâh çalıp bana getir,
gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim: bir
bir
bir daha
beş
on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
                    zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
                      zeybekler gelince Eskişehir'e
dayısı Kerim'i elinden tutup
                  verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
             bugüne kadar
                    kahraman bir türküdür ömrü
                                       [Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Gurupu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
sığırtmaç olmayı
             -zaten bilgisi vardı bunda-
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere
ölüme bir kurşun atımı yakışarak
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
düşman içinden geçip getirdi haber
                          götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Ve bir fidan gibi düz
                bir fidan gibi cesur
                     bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
                     sürdü 1337'ye kadar...
Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir:
yüksek
     kalın.
Gökyüzü gözükmez.
Durgun bir geceydi.
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.
Solda
     ilerde
          tepenin eteğinde ateş yanıyordu:
«Tekneciler» diye anılan
                  gâvur çetelerinin olmalı.
Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.
          Kâatlar götürmüş
                     kâatlar getiriyor.
Birdenbire durdu beygir,
heykel gibi,
-Tekneciler'in ateşini görmüş olacak
sonra birdenbire dörtnala kalktı.
Şaşırdı Kerim.
Dizginleri bıraktı.
Sarıldı beygirin boynuna.
Deli gibi gidiyordu hayvan.
Çocuğa ard arda çarpıyordu ağaçlar.
Meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
Orman bitti birdenbire.
-Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
               Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
                     beygir ansızın kapaklandı yere,
                               tekerlendi Kerim.
Doğruldu.
Ve aklına ilk gelen şey
                 saatına bakmak oldu.
Kırılmıştı camı.
Bindi beygire tekrar.
Hayvan topallıyordu biraz.
Uslu uslu yola koyuldular.
Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
Kirezce'ye geldiler
               (Sapanca'yla Arifiye arası),
Kerim durdu.
Biraz zor nefes alıyordu.
Geyve'ye girdi ertesi akşam.
Beli o kadar ağrıyordu ki
                 inemedi beygirden
                          indirdiler.
Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
Adapazarı.
Sonra belki on gün, belki on beş,
                 kağnılar, mekkâre arabaları,
sonra, gitgide daralan nefesi,
Yahşihan,
      Konya,
           Sile nahiyesi
             (burda malûl gaziler için
                   takma kol ve bacak yapılıyordu),
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif usta.
Hâlâ rüyalarında görür Kerim
               incecik bir yoldan eşekle gelip
                          üzerine doğru gelip
                          bu çiçek bozuğu insan yüzünü.
Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
                       Kerim'i kambur çıkardılar.
                           Üçüncü Bap

YIL 1920
VE

ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKAYESİ

Ateşi ve ihaneti gördük.

Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
                 çarpışarak çekildik.
920'nin
    29 Ağustosu:
             Uşak düştü.
Yaralı
    ve dehşetli kızgın
               fakat toprağımızdan emin,
                        Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık

      dayanmaktayız.

1920 Şubat, Nisan, Mayıs,
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı:
içimizde Hilâfet Ordusu,
            Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan,
3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
                                     girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp
                       ölümlerine giderken

terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.

Ve 29 Aralık Kütahya:
4 top
     ve 1800 atlı bir ihanet
               yani Çerkez Etem,
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
                           düşmana geçti.
Yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,

atları ve kendileri semizdiler.

Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler,
                  bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değilllerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı,
insanlar uzun asker kaputluydu,
                      yalnayaktı insanlar,
İnsanlann başında kalpak,
                  yüreklerinde keder,
              yüreklerinde müthiş bir ümit vardı,
insanlar devrilmişti, kedersiz, ümitsizdiler,
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
                      köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı,
         deri
           ve asker postalları halinde
           yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden
                            eğrilip bükülmüştü

ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Ve asker kaçakları,
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar,
merhametsizdiler,
bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip,
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
                         deviriyorlardı uçurumlara:
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak,
         çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları:
                               hürriyet ve ümit,
                               su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri
                                             [vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
                  fındık ve tütün getirip
                         şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
             ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
             saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
                                  küçük,
                                       kurnaz
                                            ve mağrur
                             gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlannda insanları vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
                                     zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunî derisi kırmızıya boyanan
                                  baltabaş gemi
                                  İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
                             alev alev
                                  yanan:

               Şaban Reis'in beş tonluk takası.

Kerempe fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında,
dalgalar minare boyundaydılar

ve başlan bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.

Rüzgâr:
    yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
             kayboldu İngiliz torpidosu.
Şaban Reis'in teknesi

            ateşten direğiyle gömüldü suya.
Arhaveli İsmail
           bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe fenerinin açığında,
batan teknenin kayığında
emanetiyle tek basınadır,
fakat yalnız değil:
             rüzgârın,
                    bulutların
                          ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arhaveli İsmail
           kendi kendine sordu:
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
           Kendine cevap verdi:

«Varmamış olmaz.»

Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona:
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«hiç kimseye değil,» dedi,

               «bu, sana emanettir.»

Ve Kerempe fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
                 «Şaban Reis,» deyip,
                 «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
                                atladı takanın patalyasına,

                                                 açıldı.

«Allah büyük
ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
                    bir sağnak daha,
                    peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer

                                alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor:
Sıvastopol'a giden bir geminin
sancak feneri.
Elleri kanayarak
çekiyor İsmail kürekleri,
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet:
bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip

onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
             ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini

                         aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
                             düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah
durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri, yüklendi küreklere,

kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra,
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in akıbeti.
                       Dördüncü Bap
NURETTİN EŞFAK'IN BİR MEKTUBU
VE

BİR ŞİİRİ

Kardeşim,
sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum.
Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon
        kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla.
Dışarda yağmur...
Mektepten istifa ettim.
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
               dünyanın en diri, en taze dillerinden birini
                             kendi dillerini, güzel şey
                                   büyük şey.
Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cephede
                                     daha büyük

                                        daha güzel.

Biliyorum:
      iş bölümünden bahsedeceksin.
Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek,
bozkırda ateş hattına girmek
                   haksız ve hazin
                         bir iş bölümü.
Öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için:

hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.

Bak, tam sana bunları yazarken
asker geçiyor sokaktan;
yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak
Meclis'in önüne doğru iniyorlar,
                  İstasyona gidecekler.
Ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi,
sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü:
«Ankara'nın taşına bak,

gözlerimin yaşına bak...»

Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun
Tıraşları uzamış biraz.
Elleri büyük ve esmer.

Ela gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.

Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.
Başka türlü anlıyorum benYunus'u:
bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü:
                        öte dünyaya dair değil,

                         bu dünyaya dair kaygılarıyla...

Bir şiir yazdım,
garip bir şiir,
«Türk Köylüsü» diye.
Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?
Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.
                              Kardeşin

                             Nureddin Eşfak

                      TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip
           kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlıyan
             Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
 bir yar sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu. O, «Yûnusu biçâredir 840 Baştan
ayağa yâredir», ağu içer su yerine.
Fakat bir kere bir dert anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir
kere vakt erişip
             «Gayrık yeter!...»
                          demesinler.
Bunu bir dediler mi, «İsrafil sûrunu ürür,
                mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
                              onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
                    ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler abıhayat
akıtmağa...»
                          Beşinci Bap
«Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul
felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde
kalacaktık, İstanbul'da bulunan nazır, mebus, kumandan, teşkilâtımız
mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği
düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve
helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da
bulunan ucuna yanaşa-mayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş
olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»
(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)
920'NİN 16 MARTI
VE
MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ
VE
REŞADİYELİ VELİ OĞLU MEMET'İN

HİKAYESİ

920'nin 16 Martı,
öğleden evvel
saat onda
makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki:
    «Der-aliye 16/3/1920.
    İngiliz'ler bastı bu sabah
        Şehzadebaşı'ndaki Muzıka karakolunu.
    Müsademe edildi.
    İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.
    Berâyi malûmat arzolunur.

                      Manastırlı Hamdi.»

920'nin 16 Martı.
Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı:
      «Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.
      Şimdi işte
      İngiliz askerleri giriyorlar nezarete,
      İşte giriyorlar içeri.
      Nizamiye kapısına.
      Teli kes.

      İngiliz'ler burdadır.»

920'nin 16 Martı.
Manastırlı Hamdi Efendi
      buldu Ankara'dakini tekrar:
«Paşa hazretleri,
Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye
                                              [askeri.
Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan,
bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.
Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.
Paşa hazretleri,
Emri devletlerine muntazırım.
                                    16 Mart 1920

                                       Hamdi»

920'nin 16 Martı.
Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi:
«Sabah bizim asker uykuda iken
İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken
askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe
                                          [başlıyor.
Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup
İngiliz'ler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp
Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.
İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.
Kovmuşlar.
Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.
Şimdi haber aldım efendim.»

920'nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi,
İngiliz'in hepsi değil domuzu

Sabaha karşı aldı canımızı.

920'nin 16 Martı
basıldı Vezneciler'de karargâh.
Uyan be tosunum uyan.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
üçümüz: Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman,

                    bir de Zileli Abdülkadir.

920'nin 16 Martı
Bozdoğan Kemeri'nde
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,

Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

920'nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü.
Soktu Osman'ın karnına kasaturayı,
bastı göğsüne kâfirin dizi.
Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.
Doymadı dünyasına Abdülkadir.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

kurşuna dizdi ikimizi.

920'nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
        bırakmadım elimden silâhı,
        yere serdim iki İngiliz'i.
Senin ırzını kurtardım İstanbul'um,

Sana can feda çakır gözlü gülüm.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
kurşuna dizdi ikimizi.
Şimdi üçümüz:
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,
taşları yan yana yatar Eyüp'te.
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,
belki maşrıkta, belki mağripte,

biz de bilmeyiz yerini.

Uykuda kestiler üçümüzü,
kurşuna dizdiler ikimizi,
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
Bir de altıncımız var,
kara kaytan bıyıklı bir şehit,
son mekânı şöyle dursun,
           adını da bilen yok...»
                        Altıncı Bap

MUHAREBELER
VE
DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR
VE

KARTALLI KAZIM'IN HİKAYESİ

İnönü meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
        hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
          top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
                 altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,

                köyleri, köprüleri yaktılar...

Bu, Birinci İnönü,
sonra ikincisi:
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak gurupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
             bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
         hartucu,
                namlusu yoktur
ve kılıç
       çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart:
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart:
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30:
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
                (ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
             l Nisan:
                Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza

                                 [terketmiştir

Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar:
Dumlupınar.
Sonra, Haziran. 990 Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
                 ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
            Adapazarı'nı.
ve dolaşıp Sapanca gölünün sazlıklarını
    yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
               denizden
ve kısmen
        Karamürsel üzerinden
                          Bursa'ya çekilip
       boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.

Sonra 23 Ağustos:
Sakarya melhamei kübrâsı ki
      devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
                  dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
                             üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
                       Sakarya
                             ve dağlardır:
keskin
      ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
      ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
      ve münzevi çam ağaçlarıyla
                             Abdüsselâm-dağı,
                                    Gökler-dağı,
                                           dağlar
Ve Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
                Eskişehir kuzeybatısına kadar
      Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir
Güneyde
      ve güneydoğuda
      yapraksız ve hazin
              geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
                  ölmek arzusu veren
                           Cihanbeyli ovası:
                                    çöl...
Bu çölün,
         bu dağların,
                 bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp

düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.

Buna rağmen:
Sene 1922
       ve 15 vilâyet ve sancak
              ve 9 büyük şehir
              düşman elindedir,
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
                     bunlann arasında:
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
       ve yangınlarıyla bizim olan
                yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
       belki bir çoğunun
              rıhtımı,
                   mendireği,
                         kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
         ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
       tahta iskeleleri ve kederli balıkçılanyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
         6 kol tiren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol:
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
       ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
            ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları:
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
                      Manisalı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
         ve cesur
             ve ağırbaşlı ve çapkın
                    ve kütleleriyle delikanlı
                          İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tacirleriyle eşraf ve ayan,
kıl çadırlı Yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
             ortakçı,
                    maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
         ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
       ve 9 büyük şehir

             düşman elindedir.

Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin:
     ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir

      ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.

Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
namlının ucunda:
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak

ve bir damlacık.
Kâzım emir aldı merkezden:
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:

                             satıyor bizimkileri.

Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan:
                      beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
        İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
        ortasında demiryolunun
                 sallana sallana,
                        ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
             başı sallanıyor,
                   belki de uyuyor üzerinde

                                   [beygirin.

Yaklaştıkça büyüyor herif.

Zaten mehtapta heybetli görünür insan.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
             --ağaç çınar--.
Kuş ürkmüş olacak,
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
                     mehtapla yüzyüze geldiler.
                     Mehtap koskocaman,
                                 desdeğirmi,
                                        bembeyaz.
                       Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar g
709  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: KUTADGU BıLıG : Ekim 02, 2007, 09:23:50 ÖS
Kutadgu Bilig; kutluluk bilgisi. saadet bilgisi, devlet olma bilgisi, devlet idaresi bilgisi manalanna gelen eser Yusuf Has Hacip tarafindan Balasagun'da yazilmaya baslanmis. 1069-1070'te Dogu Türkistan'daki Kasgar sehrinde tamamlanmis ve Dogu Karahanli Hükümdari Tavgaç Ulug Bugra Kara Han Ebu Ali Hasan bin Arslan'a takdim edilmistir.
Insani merkez alan eser, gerek fert olarak gerek cemiyet halinde yasayan insanlari iyi bir siyasetle idare edilip, dünyada ve ahirette mesud olabilmeleri için tutulacak yollari gösterir. Bunu ise kendilerine sembolik isimler verilen dört ana kisi arasindaki diyaloglardan faydalanmak suretiyle gerçeklestirir. Alegorik bir biçimde bu eserde yasatilan dört sahis dört farkli fikri ve görevi temsil ederler. Bunlardan Küntogdi hukümdar görevinde, kanun ve adaleti, Aytoldi vezir görevinde, saadeti, Aytoldi'nnin oglu Ögdülmis akli ve ilmi ve Aytoldi'nin diger oglu Odgurmus ise akibeti temsil etmektedir.
Türkler'in îslamiyet'e girdigi dönemlerde yazilan Kutadgu Bilig gerek fert bazmda gerek toplum bazinda insanlan saadete ulastimiak içinbiryandan îslam gelenegine bir yandan da eski Türk devlet anlayisina büyük önem vemistir.
Türk boylarinin örfî hukuk uygulamalannin büyük Türk hükümdarlari tarafindan düzenlenmesiyle meydana getirilen "törü" (töre) ve Tanri tarafindan Türk hükümdarina bahsedilen "kut" (baht, devlet, talih) Tüik devletlennin ve Türk hakimiyet anlayismin temelini teskil eder.
Tüikler'in tarihin her devrinde büyük devletler kurmalari ve bu devletlerin dönemlerindeki dünya siyasetine yön vermeleri kuskusuz iyi bir devlet teskilatlanmasi dolayisi ile bu teskilatlanmaya yol izen töreleri ile mümkün olmustur. Eski yasantilarina, geleneklerine büyük önem veren Türkler. îslam dinini kabul ettikten sonra da törelerinden çabucak kopamamislardir. Bundan dolayidir ki Yusuf eserini yazarken yasadigi dönemin sartlanm, havasini çok iyi tahlil etmis ve o dönemdeki Tüik toplumunun yeni kabul ettigi din ile birlikte hala devam en eski devlet teskilatlanmasindaki önemli yapilanmalari beceriyle göstermisir.
Iste, devletin olusmasinda, devam etmesinde ve "Kut" almaya hak kazanan hakanin bunu elinde tutarak devletini payidar kilmak, halkini saadete eristirmek için izledigi yolda gerekli olan prensipleri ortaya koyan törenin Karahanli dönemi Türk-îslam toplumu araisindaki önemi Yusufun eserine de yansimis, hatta tamamiyla eserde yer almistir. Kutadgu Bilig'in "Kut kazanma bilgisi" anlamina gelmesi, Kut'un ise töreye bagli kalmak suretiyle kazanilmasi ve elde tutulabilmesi törenin eserdeki önemini arttirmistir. Bundan dolayi söyleyebiliriz ki Kutadgu Bilig bir bakima bastan sona törenin latildigi, onun hükümlerinin ve dayandigi prensiplerinin gösterildigi bir eser mahiyetindedir.
Töre kavrami, Kutadgu Bilig'de Küntogdi" sembolüy