|
KUVÂYİ MİLLİYE DESTANI Nazım Hikmet HiKAYEİ DÂSTÂN
Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime, toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum. Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bildiğim halde, ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı, dünya inanılmayacak kadar büyüktür benim için. Dünyayı dolaşmak, görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızlan görmek [isterdim.. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa seyahatimi. Bütün ömrümce, mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. , Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. Buna rağmen benim kuvvetim bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. Dünya ve insanları yüreğimde sır, ilmimde muamma değildirler. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden, açık ve endişesiz girdim safıma. Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. Halbuki sen harikulade güzelsin,
toprak sıcak ve güzeldir.
Toprak sıcak ve güzeldir. Ve toprağın en güzel yerlerinden biri
memleketimdir benim.
Memleketim. Memleketimi seviyorum. Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım. Hiçbir şey dindirmez iç sıkıntımı,
memleketimin şarkıları ve tütünü kadar.
Memleketim Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve otuz Ağustos, kurşun kubbeler, fabrika bacaları benim o kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.
Memleketim. Memleketim ne kadar geniş, dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve cenuba pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
utanıyorum
Memleketim develer, tren, Ford arabaları, hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.
Memleketim sen dünyanın en güzel, en haklı kavgalarından birini yapansın. Ve ben o kavgayı
ve ben seni sevenim.
Gün gelip dağılıp pâre pâre bedenim silinse be-tekmil yârimin hayalinden çakır gözlerimin nâm ü nişanı, asırlar ezber kılıp birbirine devredecektir senin o müthiş kavganı yapan insanlarına dair
İstanbul cezaevi revirinde yazdığım destanı.
Ben mukaddes bir hiddet içinde tüylerim diken arşınlayıp betonu, demiri dövüp yumruklarımla on beş kerre yirmi dört saatte yazdım ki onu, buna telin dışında anam ve yüzü güneşli bir yaz manzarasına benzeyen karımla telin içinde Kemal Tahir
şahittir.
Yirminci asırdayız. Başlar önde, gözler alabildiğine açık. Yanan şehirlerin kızıltısı, çiğnenmiş ekinler ve bitmez tükenmez ayak sesleri: gidiliyor.
Ve katlediliyor.. kadınlar ve çocuklar ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay
daha çok.
Bu ayak sesleri, bu katliâmda hürriyetimi ve ekmeğimi kaybettiğim oldu. Fakat hiç bir zaman açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalan
gelecek günlere emniyetimi kaybetmedim.
Ve bundandır ki ben hücremde her sabah yaklaşan bir müjdenin davetiyle uyanıyorum. Ve bu nikbinliğin verdiği hakla bu destanı yazmakla büyük doğru
ve mükemmel bir iş yaptığıma inanıyorum.
Temmet bi-avn-il-insan Fî sene 1939 şehr-üş-Şaban Yâr ü ağyara ola ibret yadigâr-ı hâme-i Nâzım Hikmet KUVÂYİ MİLLİYE DESTAN
Başlangıç
ONLAR
Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere [düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Demir, kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. Asırda onlar yendi, onlar yenildi. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi. Birinci Bap
YIL 1918-1919 VE KARAYILAN HiKAYESi
Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde, İstanbul 918 Teşrinlerinde, İzmir 919 Mayısında ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar : Mayıs ortalanndan Haziran ortalarına [kadar yani tütün kırma mevsimi, yani, arpalar biçilip buğdaya başlanırken yuvarlandılar. Adana, Antap, Urfa, Maraş: düşmüş dövüşüyordu... Ateşi ve ihaneti gördük. Ve kanlı bankerler pazarında Memleketi Alaman'a satanlar, yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet, en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat, iki kat soyulmamak için. Ateşi ve ihaneti gördük. Murat nehri, Canik dağları ve Fırat, Yeşilırmak, Kızılırmak, Gültepe, Tilbeşar ovası, gördü uzun dişli İngiliz'i. Ve Aksu'yla Köpsu, Karagöl'le Söğüt gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük, âşık ölü, şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü. Ve Çukurova, kıyasıya düzlük, uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı, gördü mavi üniformalı Fransız'ı. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. Eşraf ve ayan ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar ağadan Kellesi Büyük Mehmet ağaya kadar, düşmanla birlik oldular. Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp götürüp, gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman, dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden, Ve Türkistanlı Hacı Ahmet, kısık gözleri, seyrek sakalı, hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşam üstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin, ne zaman sıkışsa bizimkiler, peyda oluverdi, yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. Ateşi ve ihaneti gördük. Dayandık, dayandık her yanda, dayandık İzmir'de, Aydın'da, Adana'da dayandık, dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te. Antepliler silahşor olur, uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Antep sıcak, Antep çetin yerdir. Antepliler silahşor olur, Antepliler yiğit kişilerdir. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Belki rahatsızdı, belki rahattı, bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular, yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur. onun atı, silâhı, toprağı yoktu. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. Antep çetin yerdir. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Düşman tutmuştu tepeleri, düşmanın topu vardı. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Düşman şarapnel döküyordu, toprağı kökünden söküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Akan : Antep'in kanıydı. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Bu fidan öyle küçük, korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun, namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Antep sıcak, Antep çetin yerdir. Antepliler silâhşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir. Fakat düşmanın topu vardı. Ve ne çare, kader, düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. «Karayılan» olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyametedek düşmana verseler Antep'i. Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi, korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Siperi bir gül fidanıydı onun, gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Derisi ışıl ışıl, gözleri ateşten al, dili çataldı. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Hayvan devrildi kaldı. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encamını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : «ibret al, deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur seni, ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan, fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. seğirttiler peşince. Düşmanı tepelerde yediler. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler, «Karayılan der ki : Harbe oturak, Kilis yollarından kelle getirek, nerde düşman varsa orda bitirek, vurun ha yiğitler namus günüdür...» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i aynen duyup işittiğimiz gibi destanımızın birinci babına koyduk. İkinci Bap Bu ikinci baptaki vesikalar Nutuk'un Devlet Basımevi İstanbul 1938 basımının 46, 47, 49, 64, 65, 68, 69, 70,75, 76, 77, 78, 79'uncu sayfalarından alınmıştır.
YIL YİNE 1919 VE İSTANBUL'UN HÂLİ VE ERZURUM VE SİVAS KONGRELERİ VE KAMBUR KERİM'İN HİKAYESİ
Biz ki İstanbul şehriyiz, Seferberliği görmüşüz: Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi bir de ittihatçılar, bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker, erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lambalarında. Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. Ve lâkin Trabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. Miloviç de beyaz at gibi bir karı. Bir de sakalı Halife'nin,
bir de Vilhelm'in bıyıkları.
Biz ki İstanbul şehriyiz, güzelizdir, dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir. öfkeli, büyük bir şair: «Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü feda etti bir sengimize.
Biz ki İstanbul şehriyiz, işte, arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına. Mevsim yazdır, 919'dur. Ve Teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi, gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. Ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki İstanbul şehriyiz, Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan bir de Yunan, bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan, bir yandan da kendi köpek döllerimiz: Vahdettin Sultan, ve damadı Ferit ve İngiliz muhipleri
ve Mandacılar.
Biz ki İstanbul şehriyiz, yüce Türk halkı, malûmun olsun çektiğimiz acılar... 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda
in'ikad etti Erzurum Kongresi.
Erzurum kışı zorludur, balam, tandırında tezek yakar Erzurum, buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada
kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
Erzurum'da kavaklar, balam, Erzurum'da kavaklar tane tane, kavaklarda tane tane yapraklar. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar. Erzurum'un düzdür, topraktır damı. Erzurum güzelleri giyer, balam, incecik ak yünden ehramı. Yürek boynun büker, balam, Erzurumlu türkülere. Halim selimdir Erzurum'un adamı
ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre: orda, mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi, İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den. Buna rağmen, «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı, «makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.
Buna rağmen, «Bütün aksamı vatan bir küldür» denildi. «Kabul olunmaz» denildi,
«Manda ve Himaye...»
Buna rağmen, İstanbul'da bir çok hanımlar, beyler, paşalar, Türk halkından kesmişlerdi umudu. Yağdırıldı telgıraflar Erzurum'a: «Amerikan mandası altına girelim», diye. «istiklâl, diyorlardı, şayanı arzu ve tercihtir, amma bugün bu, diyorlardı, mümkün değil, birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde, şu halde, diyorlardı, şu halde, Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi
bir şekli hal kabul ediyoruz.»
Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. Erzurum'un kışı zorludur, balam, buz tutar yiğitlerinin bıyığı. Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam,
kabullenmez yılgınlığı...
İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar, tül perdeler, kıravatlar, apoletler, şişeler, çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgıraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere: «Bizi bir başımıza bıraksalar, tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müsbet bir hayat kuramayız. İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. Ne olacak, Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz, sonra Yeni Dünya'nın sayesinde İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. Hem artık işi uzatmağa gelmez. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir:
Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»
4 Eylül 919'da toplandı Sivas Kongresi, ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası. Ak koyunla kara koyunun geçitte beli olduğu günlerdi o günler. Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat, sapsarı yılgınlıklanyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler. Ve Erzurumlulardan ve Sivaslılardan ve Türk [milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı. Bu zevata: «istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. Fakat ayak diredi efendiler: «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,» dediler, «Her halde bir müzaherete muhtacız diyorum ben,» dediler, «Hem zaten,» dediler, «birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. Ve esasen,» dediler, «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Memleket harap, toprak çorak, borcumuz 500 milyon, varidat ise 15 milyon ancak. Ve Allah muhafaza buyursun İzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek, düşmanımız vapurla asker [getirir. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz, hemen.» dediler. «Onlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız: Mandamız korkunç değildir, diyorlar, Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir, diyorlar.» Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen [zevat. Sivas, mandayı kabul etmedi fakat, «Hey gidi deli gönlüm,» dedi, «Akıllı, mutlu, sabırlı deli gönlüm, ya İSTİKLÂL, ya ölüm!»
dedi.
Kambur Kerim de böyle dedi aynen. Adapazarlıydı Kambur Kerim. Seferberlikte ölen babası marangozdu. Seferberlik denince aklına Kerim'in: çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü, Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek, mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti, mektebe, teyzelerine ve dayısına. Dayısı şimendiferde makinistti. Düşman elindeydi Eskişehir. Kerim on dört yaşındaydı, kamburu yoktu. Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (Çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim. Bunlar (Şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, avuçlarının üstü esmer, içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. Kocaman bir ambarları vardı, Kerim içinde oynardı. Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm, (Şaşılacak şey, katırların yemesi için.) ve sonra cephede sandıklarıyla silahlar. Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e: «Ambardan silâh çalıp bana getir, gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim: bir bir bir daha beş on. Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti, Kerim geçirdi onları istasyona kadar. Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü [Kerim'in. Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Gurupu» paşasına götürdüler. Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu. Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi, sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bunda- kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi, gizlenmeyi ormanda. Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yakışarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber. Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler, bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar... Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir: yüksek kalın. Gökyüzü gözükmez. Durgun bir geceydi. Hafif yağmur yağmıştı biraz önce. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. Solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu: «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. Birdenbire durdu beygir, heykel gibi, -Tekneciler'in ateşini görmüş olacak sonra birdenbire dörtnala kalktı. Şaşırdı Kerim. Dizginleri bıraktı. Sarıldı beygirin boynuna. Deli gibi gidiyordu hayvan. Çocuğa ard arda çarpıyordu ağaçlar. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. Kim bilir kaç saat böyle gidildi. Orman bitti birdenbire. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı- Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere, tekerlendi Kerim. Doğruldu. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. Kırılmıştı camı. Bindi beygire tekrar. Hayvan topallıyordu biraz. Uslu uslu yola koyuldular. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in, Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası), Kerim durdu. Biraz zor nefes alıyordu. Geyve'ye girdi ertesi akşam. Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. Adapazarı. Sonra belki on gün, belki on beş, kağnılar, mekkâre arabaları, sonra, gitgide daralan nefesi, Yahşihan, Konya, Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu), ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif usta. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru gelip bu çiçek bozuğu insan yüzünü. Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar. Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. Yirmi gün geçti aradan. Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. Üçüncü Bap
YIL 1920 VE
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKAYESİ
Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. Akhisar, Karacabey, Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, çarpışarak çekildik. 920'nin 29 Ağustosu: Uşak düştü. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin, Dumlupınar sırtlarındayız. Nazilli düştü. Ateşi ve ihaneti gördük. Dayandık
dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs, Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı: içimizde Hilâfet Ordusu, Anzavur isyanları. Ve aynı sıradan, 3 Ekim Konya. Sabah. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya: 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Etem, bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları, koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. Yürekleri karanlık, kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler.
Ateşi ve ihaneti gördük. Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar, hasta bir fundalıktan yüksek değilllerdi. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı, insanlar uzun asker kaputluydu, yalnayaktı insanlar, İnsanlann başında kalpak, yüreklerinde keder, yüreklerinde müthiş bir ümit vardı, insanlar devrilmişti, kedersiz, ümitsizdiler, İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. Ve orda sargı, deri ve asker postalları halinde yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları, korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. Acıkmıştılar, merhametsizdiler, bedbahttılar. Şosenin ıssız beyazlığına inip, nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara: şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları. Ve çok uzak, çok uzaklardaki İstanbul limanında, gecenin bu geç vakitlerinde, kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: hürriyet ve ümit, su ve rüzgârdılar. Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri [vardılar. Tekneleri kestane ağacındandı, üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. Şimdi, denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük, kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. Dümende ve başaltlannda insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler... Karanlıkta kurşunî derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi İngiliz torpitosudur. Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan:
Şaban Reis'in beş tonluk takası.
Kerempe fenerinin yirmi mil açığında, gecenin karanlığında, dalgalar minare boyundaydılar
ve başlan bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgâr: yıldız - poyraz. Esirlerini bordasına alıp kayboldu İngiliz torpidosu. Şaban Reis'in teknesi
ateşten direğiyle gömüldü suya. Arhaveli İsmail bu ölen teknedendi. Ve şimdi Kerempe fenerinin açığında, batan teknenin kayığında emanetiyle tek basınadır, fakat yalnız değil: rüzgârın, bulutların ve dalgaların kalabalığı, İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. Arhaveli İsmail kendi kendine sordu: «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi:
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona: «Evlâdım İsmail,» dedi, «hiç kimseye değil,» dedi,
«bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, İsmail, reisinden izin isteyip, «Şaban Reis,» deyip, «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip atladı takanın patalyasına,
açıldı.
«Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi. İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi, bir sağnak daha, peşinden üç-kardeşler. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor: Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri. Elleri kanayarak çekiyor İsmail kürekleri, İsmail rahattır. Kavgadan ve emanetinden başka her şeyin haricinde, İsmail unsurunun içinde. Emanet: bir ağır makinalı tüfektir. Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor. Belki karayel gösterecek. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Fakat İsmail ellerine güvenir. O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü.
İsmail beklemiyordu bunu. Dalgalar bir müddet daha yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu. İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. Bir ürperme geldi İsmail'in içine. Ve bir balık gibi ürkerek, bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri, yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Artık hiçbir şey mümkün değil. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. İlkönce küfretti. Sonra, «elham» okumak geldi içinden. Sonra, güldü, eğilip okşadı mübarek emaneti. Sonra, Sonra, malûm olmadı insanlara Arhaveli İsmail'in akıbeti. Dördüncü Bap NURETTİN EŞFAK'IN BİR MEKTUBU VE
BİR ŞİİRİ
Kardeşim, sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. Dışarda yağmur... Mektepten istifa ettim. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. Çocuklarımıza Türkçe okutmak, öğretmek, sevdirmek onlara dünyanın en diri, en taze dillerinden birini kendi dillerini, güzel şey büyük şey. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cephede daha büyük
daha güzel.
Biliyorum: iş bölümünden bahsedeceksin. Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek, bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için:
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.
Bak, tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan; yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar, İstasyona gidecekler. Ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi, sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü: «Ankara'nın taşına bak,
gözlerimin yaşına bak...»
Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun Tıraşları uzamış biraz. Elleri büyük ve esmer.
Ela gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.
Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. Başka türlü anlıyorum benYunus'u: bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü: öte dünyaya dair değil,
bu dünyaya dair kaygılarıyla...
Bir şiir yazdım, garip bir şiir, «Türk Köylüsü» diye. Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim. Kardeşin
Nureddin Eşfak
TÜRK KÖYLÜSÜ
Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlıyan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Yol görünür onun garip serine, analar, babalar umudu keser, kahbe felek ona eder oyunu. Çarşambayı sel alır, bir yar sever el alır, kanadı kırılır çöllerde kalır, ölmeden mezara koyarlar onu. O, «Yûnusu biçâredir 840 Baştan ayağa yâredir», ağu içer su yerine. Fakat bir kere bir dert anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kere vakt erişip «Gayrık yeter!...» demesinler. Bunu bir dediler mi, «İsrafil sûrunu ürür, mahlûkat yerinden durur», toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. Ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, «Dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmağa...» Beşinci Bap «Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık, İstanbul'da bulunan nazır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşa-mayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938) 920'NİN 16 MARTI VE MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ VE REŞADİYELİ VELİ OĞLU MEMET'İN
HİKAYESİ
920'nin 16 Martı, öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki: «Der-aliye 16/3/1920. İngiliz'ler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzıka karakolunu. Müsademe edildi. İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi. Berâyi malûmat arzolunur.
Manastırlı Hamdi.»
920'nin 16 Martı. Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı: «Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri. Şimdi işte İngiliz askerleri giriyorlar nezarete, İşte giriyorlar içeri. Nizamiye kapısına. Teli kes.
İngiliz'ler burdadır.»
920'nin 16 Martı. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar: «Paşa hazretleri, Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye [askeri. Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan, bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. Paşa hazretleri, Emri devletlerine muntazırım. 16 Mart 1920
Hamdi»
920'nin 16 Martı. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi: «Sabah bizim asker uykuda iken İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe [başlıyor. Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup İngiliz'ler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip. İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. Kovmuşlar. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. Şimdi haber aldım efendim.»
920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü, kurşuna dizdi kâfir ikimizi, İngiliz'in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.
920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh. Uyan be tosunum uyan. Üçümüzü uykuda kesti kâfir, üçümüz: Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman,
bir de Zileli Abdülkadir.
920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Soktu Osman'ın karnına kasaturayı, bastı göğsüne kâfirin dizi. Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. Doymadı dünyasına Abdülkadir. Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
kurşuna dizdi ikimizi.
920'nin 16 Mart sabahı, karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı, yere serdim iki İngiliz'i. Senin ırzını kurtardım İstanbul'um,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir, kurşuna dizdi ikimizi. Şimdi üçümüz: Abdullah ve Osman ve Abdülkadir, taşları yan yana yatar Eyüp'te. Arama, bulamazsın ikimizin kabrini, belki maşrıkta, belki mağripte,
biz de bilmeyiz yerini.
Uykuda kestiler üçümüzü, kurşuna dizdiler ikimizi, Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı, Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. Bir de altıncımız var, kara kaytan bıyıklı bir şehit, son mekânı şöyle dursun, adını da bilen yok...» Altıncı Bap
MUHAREBELER VE DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR VE
KARTALLI KAZIM'IN HİKAYESİ
İnönü meydanı, yavrum, rüzgâr, soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. Zemheriler bitti diyelim, hamsin ya başladı, ya başlıyor. Muharebe beş gün beş gece sürdü. Kan gövdeyi götürdü. Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları, sandıklar dolusu konyak, altı kamyon bıraktılar. Sonra, kaçarlarken, yavrum,
köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci İnönü, sonra ikincisi: 23 Mart 1921 günü düşmanın Bursa ve Uşak gurupları üstümüze yürüyor. Onlarda, topçu ve piyade bizden üç kere fazla, bizim atlımız çok. Atların makanizması, hartucu, namlusu yoktur ve kılıç çıplak, ucuz bir demirdir. 26 Mart: Akşam. Sağ cenah ilerimize yanaştılar. 27 Mart: Bütün cephelerde temas. 28, 29, 30: Kavgaya devam. Ve Martın 31'inci gecesinde, (ayışığı var mıydı bilmiyorum) İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. Ve ertesi gün l Nisan: Metristepe aydınlanıyor. Saat altı otuz. Bozöyük yanıyor. Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza
[terketmiştir
Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar: Dumlupınar. Sonra, Haziran. 990 Bir yaz gecesi. Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. Basarak aldık Adapazarı'nı. ve dolaşıp Sapanca gölünün sazlıklarını yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına. Düşman, kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23 Ağustos: Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. Bizim kırk bin piyademiz, dört bin beş yüz atlımız, düşmanın seksen sekiz bin piyadesi, üç yüz topu vardır. Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır: keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdüsselâm-dağı, Gökler-dağı, dağlar Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası: çöl... Bu çölün, bu dağların, bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen: Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir, İnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunlann arasında: 7 göl, 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman, bir tersane, iki silâh fabrikası, ve 19 körfez ve liman ki belki bir çoğunun rıhtımı, mendireği, kırmızı, yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı, fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılanyla bizimdiler. Sonra, 3 deniz, 6 kol tiren hattı, sonra, göz alabildiğine yol: sılaya gittiğimiz, gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle, Çanakkale'ye, ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları: Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları, klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisalı saraçlar, yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı İstanbul ve İzmir işçileri ve zahire ve kantariye tacirleriyle eşraf ve ayan, kıl çadırlı Yürükleri Aydın'ın, ve sonra, ırgat, ortakçı, maraba, davarlı ve davarsız, yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
Mehtaplı bir gece, gümüş bir kutunun içindesin: ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız. Ya çok seslidir
ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Kız gibi Osmanlı filintası. Parlıyor arpacık namlının ucunda: yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
ve bir damlacık. Kâzım emir aldı merkezden: Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak. Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:
satıyor bizimkileri.
Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. İşte sökün etti Mansur karşıdan: beygirin üzerinde. Beygir yüksek, İngiliz kadanası. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana, ağır ağır. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri, başı sallanıyor, belki de uyuyor üzerinde
[beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım, namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım nişan aldı sallanan başına Mansur'un. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan, --ağaç çınar--. Kuş ürkmüş olacak, Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana, mehtapla yüzyüze geldiler. Mehtap koskocaman, desdeğirmi, bembeyaz. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. Zaten bu yüzden, tekrar g
|