Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 03:04:06 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
676  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: masal : Ekim 03, 2007, 12:54:18 ÖS
      MASALLAR
Masallar;efsaneler,destanlar ve diğer sözlü halk ürünleri gibi, bir ulusun kültürünü yansıtan önemli anlatımlardır.
   Masallar. duyulan geçmiş (miş'li geçmiş), şimdiki zaman ve geniş zamanla anlatılır. Masalların başında, ortasında ,uygun yerlerinde ve sonunda söylenen yerine göre uzun, yerine göre kısa kalıplaşmış sözler vardır.
   Bunlara masal tekerlemesi adı verilir. Masallar iki ana çeşide ayrılır:
   1.Halk Masalları
   2.Sanatlı Masallar
   
   1Halk Masalları: Kaynağı,yaratıcısı bilinmeyen masallardır. Toplumun geleneklerini, düşünüş tarzını, zevkini sözlü olrak kuşaktan kuşağa bildirir.   
   2.Sanatlı Masallar: Yazarı, yaratıcısı bilinen masallardır. Bir düşünceyi ortaya koymak, yermek ,toplumun aksaklıklarını belirtmek için yazarlar bu türden yararlanır.   
               MASAL ÖGELERİ
   1.Olay:  Gerçek dışı ve olağanüstü bir plân üzerine kurulu, olay ya da olylar bütünüdür.
   2.Kişiler:   İnsanlar, hayvanlar ve cin, peri, dev gibi hayalî varlıklardır.
   3.Yer:  Gerçek dışı yerlerdir. Kaf Dağı, Yedi Derya Adası, Maçin gibi masal ülkeleri ve masal yerleridir.
   4.Zaman   :  Bilinmeyen bir zaman vardır. Masal başı tekerlemeleriyle bu bilinmezlik ortaya konur. "Evvel zaman içinde...... Bir varmış bir yokmuş........"
   5.Yazýlým Dili  ve Anlatım: Masallar sözlü ürünlerdir. Masalların anlatımı önemlidir.Çünkü dinleyeni masal dünyasına çekebilmek anlatıcının ustalığına bağlıdır. Masalların dili, halkın konuştuğu dildir.
   Bir masalda üç bölüm bulunur:
   a. Döşeme      :Masala giriş bölümüdür.
   b. Olay           : Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine ele alır.
    c.  Dilek          :Masalın güzel bir sonuca bağlandığı bölümdür
677  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: maniler : Ekim 03, 2007, 12:54:05 ÖS
       MANİLER

Kılıçözü zemzem akar
Bahçeler gül kokar
Kırşehir'den başkasına
Aklı olan nasıl bakar.

Atlayıp geçti eşiği
Sofrada kaldı kaşığı
Haneye neşe geldi
Bu kız evin yakışığı

Oğlan işlik giyinmiş
Giyinmiş de soyunmuş
Anasına varmışta
Öptüm diye övünmüş

Karanfil kurutmadım
Yar seni unutmadım
Hatırın saydım da
Üstüne yar tutmadım

Elimi yuduğum pınar
Sırtımı verdiğim duvar
Sevdiğim oğlanı yitirdim
Gece gündüz içim yanar

Bahçelerin cücüğü
Severler küçüğü
Pek mi başın büyüdü
Gel gavurun çocuğu

Aslanım herk ediyor
Hergini terk ediyor
Hergin başını yesin
Aslanım elden gidiyor

Çayda çanak kırılmış
Kız oğlana vurulmuş
Oğlan almam dedikçe
Kız boynuna sarılmış

Coştum coştum duruldum
Kız peşinden yoruldum
Gayri senden vazgeçtim
Ben ablana vuruldum

Çıktım Obruk Dağına
Karı dizleyi dizleyi
Yaralarımı azdırdım
Yari gözleyi gözleyi

Emek verip derdiğim
Askere gönderdiğim
Gayri dayanamıyom
Tez gel gönül verdiğim

Patlıcanı oymadın mı
Tadına doymadın mı
Beni kınama anam
Sen cahil olmadın mı

Ben bir gümüş kutuyum
Yar elinden tutayım
Koyur devlet yarimi
Otuz oruç tutayım

Dam başında su durulur
Oğlan gömlek yudurur
Oğlan cahil kız cahil
Şimdi bunla kudurur

Alırım diye aldattı kızımı
Çekip Almana gitmiş
Can bağında tutulasıca
Aynı babasına çekmiş

Yumurtanın sarısı
Yere düştü yarısı
Görümcem verem olmuş
Kaynanama darısı

Çeşme başı pıtırak
Gelin kızlar oturak
Ne oturak ne durak
Satılak da kurtulak

Kırşehir adın ünlüdür
Bağın bahçen güllüdür
Elden ayrıdır insanın
Tatlı dilinden bellidir

Almanya çiftlik gibi
Dumanı iplik gibi
Almanya'ya yar saldım
Kınalı keklik gibi

Yarim gitti gelmiyor
Kimse kadrim bilmiyor
Ayrıldığım günden beri
Gözüm gönlüm gülmüyor

Irmaklar su akmıyor
Yar yüzüme bakmıyor
Başka şehrin gülleri
Kırşehir gibi kokmuyor

Karşıda kara çalı
Kararıp durma çalı
Ben sana varır mıyım
Sümüklü sıracalı

Koyun keçi otlatırım
Yükseklerden atlatırım
Verselerdi benim yarimi
Düşmanları çatlatırdım

Taş dönmüyor dönmüyor
Taştan bulgur inmiyor
Evler kız ile dolu
Biri benim olmuyor

Pınara desti koydum
Damla damla olacak
Benim sevdiğim oğlan
Başöğretmen olacak

Kümbüle bak kümbüle
Hiç teveği yok bile
Askerin karısına
Kirli yazma çok bile

Koyunum arap gibi
Üzümüm şarap gibi
Güzeli olmayan evin
Halleri harap gibi

Sepet sepet üzüm var
Bende sende gözüm var
Senden başkası haramdır
Dünya ahret sözüm var

Uzun uzun kavaklar
At oynatır savaklar
Gel kız bizim eve gir
Varsın olsun duvaklar

Pek salınarak gidiyor
Kervansaray bayırı gibi
Yarim sakal koyurmuş
Dinekbağı çayırı gibi

Bağa girdim üzüme
Gel izime izime
Oğlan yanıma geldi
Gurban ettim yüzüme

Sarımsağı satarlar
Kulbu ile tartarlar
Varmam avrat üstüne
Sıra sıra yatarlar

Dağda tavuk kümesi
Başında allı fesi
Oğlanlar vezir olsa
Yine kızın kölesi

Karşı bağın üzümü
Gelin kırma sözümü
Utandım diyemiyom
Bir öpeyim yüzünü
678  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: mani ve mani çeşitleri : Ekim 03, 2007, 12:53:52 ÖS
MANİ VE MANİ ÇEŞİTLERİ


Türk halk edebiyatında yaratıcısı adsız halk sanatçıları olan dörtlük biçimindeki şiir türü.Mani atmak ya da mani düzmek ya da yakmak,bir mani meydana getirerek özel ezgisiyle okumak.Çoğunlukla yedi heceli ve dört dizeli tek kıtadan oluşur.Birinci,ikinci ve dördüncü dizeler birbiriyle uyaklı,üçüncü dize bağımsızdır.Buna göre uyak düzeni şöyledir:a a x a.Tek dörtlükten oluşan maniler dışında 5,6,7,8,10,14 dizeli maniler olduğu gibi uyak düzeni a x a x biçiminde olan maniler de vardır.Mani terimi az çok değişik biçimlerde Anadolu’da,Rumeli’de,Kırım’da,Azerbaycan’da kullanılır.Doğu Anadolu’da bayatı sözcüğüde yaygındır.Urfa’da,Kerkük’te hoyrat denir.11 heceli olan en tipik manilere Eğin’de alagözlü de denir.Manilerin ilk iki dizesi,uyağı doldurmak ya da temel düşünceye bir giriş yapmak için söylenir.İlk iki dize ile son iki dize arasında anlam bakımından bağlantı yoktur.Asıl anlatılmak istenen duygu ve düşünceler son iki dizede söylenir.İlk iki dizede genellikle doğa ile ilgili görüntüler,köyün günlük yaşamından gözlemler vb. anlatılır.Sonra asıl amaca geçilir;hiç umulmadık bir sürprizle karşılaşma,dinleyicileri etkiler.
Dörtlüğün anlam yükünü üçüncü ve dördüncü dizeler taşıdığı için mani söyleyen bütün ustalığını son iki dizede göstermek zorundadır.Hemen her yörede maniler,kadınlar tarafından söylenir.Karşılıklı söylemelerde,atışmalarda kadınlarla birlikte erkekler de mani söylerler.Karşılıklı mani söyleme Anadolu’da özellikle Doğu Karadeniz,Kars yörelerinde yaygındır.İki kişinin karşılıklı söylediği manilere deyiş adı verilir.Bu tür deyişler söyleme (deyişme) kızlar arasında,delikanlı ile kız,ana ile kız,ana ile oğul vb. arasında olur.Aşıkların karşılaşmalarında manilerle deyiştikleri görülür.Kimi tekke şairleri de mani söylemişlerdir.Bu tür manilerin birinci dizesinde,şairin adı ya da mahlası geçer.Konularına göre;niyet,atışma,askerlik,iş,bekçi ve davulcu manileri;İstanbul’da sokak satıcılarının söylediği maniler;semai kahvelerinde cinaslı maniler;aşık hikayecilerin söylediği maniler;mektup ve düğün manileri;ayrılık ve gurbet manileri gibi türlere ayrılabilir.Hıdrellez eğlencelerinde,bayramlarda,gezme yerlerinde vb.karşılıklı mani söyleme geleneği vardır.Geleneksel halk edebiyatında manicilerin piri olarak Ferhat ile Şirin kabul edilir.Maniler öteki anonim şiirlerinin çoğu gibi,kendilerine özgü bir ezgiyle bestelenerek okunur.Günümüzde mani söylemenin en canlı biçimde sürdüğü bölgeler Kerkük,Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Kars yöresidir.

Manilerin Edebiyatımızdaki Yeri:

Maniler,Anonim Halk Edebiyatı’nın en tanınmış folklorik ürünlerinden birisidir.Kafiye sırasına göre dağılımı (aaba) bakımından halk şiirleri içinde görülmeyen tek türdür.

Maniler her türlü hayati olayları (Aşk,gurbet,hasret,kıskançlık,kırgınlık ve tabiat vb.) işleyen bir türdür.Mani,halk şiirinin nazım şekli bakımından en küçük olanıdır.Maniler,Halk edebiyatının bilinmeyen şairleri tarafından söylenmiş,halka mal olmuş kıymetli gönül yadigarlarıdır.Türk insanının mani söyleme geleneği,terkedilmeyen bir gelenektir.Evlerde,toplantılarda,köylerde karşılıklı mani söyleme yarışları yapılır ve böylece hayatlarını renklendirmeyi başarırlar.Türk insanının bu geniş tabaksının,duygularını manilerle dile getirmesi,çeşitli gönül ürperişlerinin böyle kısa öz ve kesin ifadeyle dile getirilişi;onun sevgi,aşk gibi konulardaki hassasiyetini ve fıtri zekasının
işlekliğini gösterir.

Manilerdeki aşk,sevgi,kıskançlık,hasret vb. konularının en ince noktalarını bulmak mümkündür.Mesela,sevgilisinin asaletini dile getiren şu
örnek:

İncili,fesli yarim
Bülbül kafesli yarim
Aceb benim olur mu
Padişah nesli yarim


Yine hasret duygusunun incelikleri:
Gergefte sırma mısın
Bağdat’ta hurma mısın
Ben burada ah ederim
Sen orada duyma(z)mısın
                                       
Yine,Türk kızının gelin olurken gösterdiği naz ve utangaçlık duygusunu dile getiren mısralar:

Ay doğar ayazlanır
Gün doğar beyazlanır
O yar beni gördükçe hem güler hem nazlanır

Örnekler çoğaldığında görülür ki,Türk şiirinin en eski sanatkar söyleyişi,onun ince,kıvrak zekasındaki san’at anlayışından ileri gelmektedir.Yine bunu ispatlayan şu mizahi mani bunun örneği sayılabilir.

Bahçede iğde midir
Dalları yerde midir
Her gördüğün seversin
Sendeki mide midir

Manilerin ilk iki mısrasının serbest olması ve manaya önem verilmemesi irticalen söylenmesine bağlı olabilir.Asıl hazırlık safhası denilebilen ve esas konuya hazırlık için söylenen bu bölümden sonra,anlatılmak istenen son iki mısra söylenmiş olur.Manilerdeki bu iki mısralık hazırlık bölümü,eski destanlarımızın başlarında geçen ‘’bre,’’hey’’,’’aman’’,’’oy’’ gibi ünlem ifade eden kelimeler,sözlü edebiyatımızın ilk nümuleridir.Bundanda anlaşıyor ki,maniler destan türünün şekil bakımından daha gelişmiş vezinli, ölçülü, özlü
ve en kısa şeklidir,dememiz mümkün olur.İşte bu iki mısralık hazırlık bölümünde her çeşit motifi kullanmak mümkündür.Çünkü bu bölüm,hem tedai (çağrışım) vasıtasıdır;hem de maniciye manisini en güzel şekilde söyleme fırsatını verecek bir düşünce,dinleme safhasıdır.Böylece manici ilk mısra da dış alemin bütün motiflerini kullanma fırsatını elde edip,iç alemin duygu,düşünce ve espirilerini ortaya çıkarmış olur.Bu kaide,tuyug,rübai,ağıt,semai ve manzum halk hikayelerinde hemen hemen aynıdır denilebilir.

Bazı örneklere göz attığımızda,daha yakından tanımış oluruz.

Mesela Karagöz’de geçen şu türküde olduğu gibi

Erzincan’dan Kemah’dan
Yar gelir oynamahdan
Dizde derman kalmadı
Zil çalıp oynamahdan

Hoy dağlar hoy dağlar
Hoy dağlar karlı dağlar
Sılada yarim ağlar

Halk hikayelerinden Ferhat ile Şirin hikayesinde,Ferhat aşkını sazıyla şöyle dillendirir:

Gözlerim yolda imiş
Baktıkça Şirin dermiş
Ben Şirin’i gözlerken
Ferhat murada ermiş

Şirin gülümseyip,şöyle karşılık verir:

Ben bir yare kul olmuşum
Ona yanmış,kül olmuşum
Kuş dilini bilmez iken
Vallah(i) bülbül olmuşum

Yine Halk Hikayelerinden Kerem ile Aslı’nın birleşmeyen aşkını mizahi ve dini görüşle sembolize eden şu mani örneğinde en geniş şeklini alır.

Bahçelerde mormeni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslam ol ahçik
Ya ben olam Ermeni

Mani türü,o kadar Türk’ün benliğine işlemiş ki,halk tasavvuf şiirlerine kadar tesir etmiştir.Mesela,İbrahim Gülşeni’nin  (1426-1533) dörtlüklerinde
ahenkli ve rakseder üslubu görmek mümkündür:
Ben gönlüm alan dilber         Ne sevdadur diyünüz bana
Gider derler gider derler         İşidüp kalmanuz tana
Beni tek o Leyli mecnun         Gönül benden kaçup ana
Eder derler,eder derler         Gider derler,gider derler            
Maniler,bazan da divan şairlerinin aşıkane beyitleri içine sıkıştırılmıştır.
Buna örnek olarak Nahifi’nin (1643-1778) şu beyiti verebilir:

   Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mahım
   Kurbanın olam var mı benim bunda günahım   
          Manide de: Saçımda siyahım var
               Bülbül gibi ahım var
                             Göz gördü gönül sevdi
                             Benim ne günahım var

   Bu hususta ilave edebileceğimiz söz,Ziya Gökalp’ın Türk dili sevgisini anlatan şu mısraları,mani tarzının şekil geleneğinin bir devamı sayılabilir.

Uydurma söz yapmayız             Turan’ın bir ili var
Yapma yola sapmayız            Ve yalnız bir dili var
Türkçeleşmiş Türkçe’dir            Başka dil var diyenin
Eski köke tapmayız            Başka bir emeli var
         
   
   Görüldüğü gibi,bütün bu mısralar en sade ve pürüzsüz söyleyişin en güzel ifadeleridir.

Manilerin Şekil Hususiyetleri:
   
   Maniler,genel olarak 7 hecelidir.Kafiye düzeni aaba’dır.Bazan da aaab olur.Dört mısradan meydana gelir ve hece ölçüsüyle yazılır.Genelde dört mısradan az olan mani olmamakla beraber Prof.Şükrü Elçin,bu tür manilerin,mani atışmalarında ve ‘’karşıberi’’ adı verilen türkülerde ve
Kuzey Bulgaristan’la Romanya’da yaşayan Gagavuz Türkleri’nin eserlerinde görüldüğünü söyler.

   Anadolu halk ağızlarında çok az bir değişiklikle söylenen mani kelimesi,Kars’ta ‘’meni’’,Aydın’da ‘’mana’’,Denizli’de ‘’mana’’,Urfa’da ‘’meani’’,Kırım’da ‘’mane’’,Azerbaycan’da ‘’mahni’’,Doğu Anadolu’da ‘’baytı’’ adını alır.
   
   Manileri yapı bakımından incelerken,1.mısralarındaki hece sayısının eksik olması;mısra sayısının değişik olması ve kafiyelerin cinaslı olmasına göre değişik adlar aldığını görürüz.Bu yüzden manileri:
   
   a-Düz veya Tam Mani.
   b-Yedekli veya Artık Mani.
   c-Cinaslı veya Kesik Mani.
   d-Karşılıklı Mani(Deyiş).
   e-Katar Mani’ler olmak üzere ayırabiliriz.

a-Düz veya Tam Mani
   
Bu mani kafiyesine göre aaba,hece sayısını bütün mısralarda 7 ve 3 /4 veya 4/3 duraklı,dört mısradan meydana gelen kafiyeli,cinassız olan manilerdir.Bu maninin (abab) söylenişleri kolay olduğu için değersiz sayılır.Cinaslı olanları azdır.Bu düz manide çoğu zaman ilk iki mısra konu ve nükteyle ilgisiz ve doldurma laflardır.Bu kusur kabul edilen bir özürdür.Manideki 3. mısra,nüktenin sürprizini,dördüncü mısraın kafiyesiyle birleşerek bir bütünlük sağlar.Esasında,düz maninin güzelliği dört mısrada aynı düşünceyi oluşturması bakımından daha uygun düşer ve tercih edilir.Böylece manicinin ustalığı veya acemiliği bu bütünlük ile ölçülür.Bu türün örnekleri oldukça fazladır:

A benim bahtiyarim                           Bahçelerde baz olur    
        Gönülde tahtı yarim         Gül açılır yaz olur         
Yüzünde göz izi var         Ben sana gülüm demem
Sana kim bahtı yarim         Gülün ömrü az olur
                             (baz:doğan)

   b-Yedekli veya Artık Mani:

   Dört mısralık Düz mani sonuna,aynı kafiyede anlamı tamamlıyan başka mısralar eklenerek (eserde 6 mısralık) yapılan manilere Yedekli veya Artık mani denir.Bunları dörtten fazla olan,Kesik veya Cinaslı manilerle karıştırmamalıdır.Bu tür manilere bilhassa cinaslı kafiye olmadığı için I. Mısraları da anlamlıdır.

   Örnekler:

   Bülbülün yuvasına          Derdim var beller gibi
   Gül girer rü’yasına         Söylemem eller gibi
   Bülbül güle aşıktır            Kalbimin hüsnü var
   Mecnun da Leyla’sına         Yıkılmış iller gibi
   Mecnun Leyla der iken         Gözlerimden yaş akar
   Erişti Mevla’sına            Coşmuş seller gibi

   c-Cinaslı veya Kesik Mani:

   
   1.mısraın hece sayısı yediden az olan (3,4,5,6 heceli) manilerdir.Mısra sayısı en az dörtten başlayıp 6,7-14 arası olabilir.Mısraları cinaslı kafiyelerle kurulur ve bu kafiyeler tam,yarım olabilir.

   Cinaslı manilerde,1. mısra cinaslı ayağı oluşturan kelimedir.Bu kelime veya kelime gurubu anlamlı olsa veya olmasa,düşünceye bir giriş ve kafiyeye başlangıç teşkil ettiğinden maninin yapısında ve anlamında bir değişikliğe yol açmaz.

   Bu mani çeşidinde mana birimi beyittir.Yani her beyitin anlamca,öteki beyitlerle bir ilgisi yoktur.Aradan bir beyit çıkarılmasıyla maninin yapısında ve anlamında bir bozukluk meydana gelmez.

   Fuad Köprülü,bu tür cinaslı manilere ‘’Tuyug’’ adını verir.

   Ayrıca bu Kesik Maniler içinde,1. mısraı yedi heceli olanlarda vardır ki,bunlara ‘’Doldurmalı Kesik Mani veya Ayaklı Mani’’de denir ve 4 veya 5 mısra olabilir.

   Cinaslı Mani Örnekleri:

   Budala             Bağ bana
   Bülbül konar bu dala      Bahçe sana bağ bana
   Ne kadar aklım olsa      Değme zincir kar itmez   
   Yine derler budala      Zülfün teli bağ bana

   Kara tavuk bensiz         Yüz güzel
   Güzel ölemem sensiz      Elli güzel yüz güzel   
   Koynuna yılan girsin      Nice sevmem o yari
   Nice yatarsın bensiz       Gerdan beyaz yüz güzel

   Sürüne            Her gün ah   
   Koyun kuzu sürü ne      Her gün aman her gün ah   
   Çünkü çoban değilsin      Sana gönül vereli
   Arkandaki sürü ne      Etmedeyim her gün ah
   Ben bir körpe kuzuyum       Her günah bizde imiş
   Al kat beni sürüne       Ben sanırdım bir günah
   Beni böyle yandıran      Elbette seni tutar      
   Yüz üstüne sürüne       Eyler isem bir gün ah

   d-Karşılıklı Mani(Deyiş):

   Bu tür maniler karşılıklı iki kişinin söyledikleri manilerdir.Bu manilerde maniyi kimin söylediği ve cevaplıyanın kim olduğu belirtilir.

Ağa-Adilem sen na-çarsın      Adile-Ağam derim na-çarım
La’l ü gevher saçarsın         İnci mercan saçarım
Ben Azrail olunca            Sen Azrail olunca   
Kuzum nere kaçarsın         Ben cennete kaçarım
   
Yine bazı saz ve tekke şairlerinin söylediği mahlaslı maniler vardır ki,bunlarda şair,maninin I.mısraında mahlasını söyler.Mesela Hatayi’nin (1486-1524) şu manisi örnektir:

   Hatayim hal çağında    
   Hak gönül alçağında   
   Bin Kabe’den yegrektir
   Bir gönül al çağında

   e-Katar Mani:

   Bir konu bütünlüğü içinde birbiri ardı sıra gelen manilere Katar Mani denir.

   Bu mani çeşitlerinden başka,Karşılıklı Katar Manileri,Düğün Manileri,Saya Manileri,Şehir Manileri,Ramazan Manileri,Çağatay Manileri,Gagavuz Manileri,Müstezat Gagavuz Manileri ve Kerkük Manileri olmak üzere çeşitleri vardır.
679  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: Mehmet Akif Ersoy : Ekim 03, 2007, 10:24:00 ÖÖ
Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.
2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.


Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.
Akif babasını,
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
diye tasvir eder.
Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.
Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.
Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!
Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.
Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.
Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”
Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya...
Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.
Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.
Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.
Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.

680  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: MEDDAH : Ekim 03, 2007, 10:23:44 ÖÖ
MEDDAH


   Çok öven, metheden manasına gelen kelime dini bir telmih taşır ve Peygamberin övücüsü manasında kullanılır. Daha sonraları taklitlerle hikaye anlatan manasını kazanmıştır.Meddah bugünkü tek kişilik tiyatroların başlangıcı sayılabilir.

   Eski ozanlarla onların devamı saz şairlerini hatırlatan meddah, hikaye anlatıcısı demektir. Meddah, kıssahan şehnamehan ve mukallit kelimeleri ile eş manada kullanılmıştır. Meddahlık, hikaye ve taklit yapma sanatıdır. Meddah, bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikaye anlatır. Bu hikayelerin bir kısmı anonim eserlerdir; bazılarının yazarları bellidir. Karagöz ve Ortaoyunu’nda görüleceği üzere günlük hayat hadiseleri, masallar, destanlar, hikaye ve efsaneler meddahın repertuarına girerler.

   Çok şahıslı bir tiyatro eserinin tek artisti hüviyetindeki meddah, Doğu ve İslam memleketlerinin çok eskiden beri tanıdığı bir şahıstır. Onun sözlü ve yazılı muhtelif  kaynaklardan gelen hikayelerinde irtical ve hikayeciden hikayeciye göze çarpan değişme, halk edebiyatı niteliğini teşkil eder.

   Anadolu ve Rumeli Türkleri’nin eski edebi hayatında meddahlığın çok büyük bir yeri vardır; çünkü, bizde halk hikayeciliğini temsil edenler, asırlardan beri, meddahlar olmuştur. Halk kahvehanelerinden saraylara kadar her sınıf ve seviyede insanlara mahsus toplantı yerlerinde aranan ve sevilen, hikayeler, taklitler, nüktelerle her sınıf halkı eğlendiren bu hikayeciler, edebiyat tarihimiz için çok mühim bir mevzudur.

   Meddah hikayenin kahramanlarını kendi yöresinin dili ve şivesiyle konuşturan insandır. Bu konuşmaları arka arkaya, hata yapmadan ve zaman kaybetmeksizin yürütme kabiliyetine sahip olan meddah, Karagöz ve Ortaoyunu’nda yer alan yerli Türkleri mesela, Kastamonuluyu, Kayseriliyi, İmparatorluğumuza dahil, Arab’ı, Arnavud’u, Ermeni, Rum, Yahudi gibi azınlıkları: İstanbul’un muhtelif tiplerini; mirasyedi, zübbe, muhtekir, fahişe vb. dramatik bir sahne halinde ortaya koyar. Elindeki mendil, sesini değiştirip, çeşitli konuşmaları taklit edebilmek için ağzına istediği şekli vermekte kullanılır. Kısa sopası, kapı çalma veya sert vuruşları ifade için lüzumludur.Okumanın gelişmediği, dinlemenin rağbet gördüğü zamanlarda Osmanlı Sarayında şehirlerde, kasabalarda, ramazan gecelerinde, sünnet düğünlerinde, kahvehanelerde bu sanatı sürdürürdü.

   Bizim sonraları meddah dediğimiz halk hikayecilerine Araplar kussas ve Acemler yine aynı manaya gelen kıssa-han derler ki bu tabir meddah kelimesinin umumileşmesinden önce, Türkler arasında da epey zaman yaşamıştır. Daha İslam medeniyeti tesirinin Türkler arasında yerleşmesinden önce, bilhassa göçebe hayatı yaşayan Türk zümrelerde de halk hikayeciliği vazifesi Ozan’lara aitti.  Ellerinde kopuzlar ile diyar diyar dolaşarak, daha sonra İslam medeniyeti tesiri altında Aşık-saz şairi adını alan bu ozanlar, eski menkıbevi kahramanların hatıralarını terennüm ederlerdi.

   Meddah hiç şüphesiz bütün şark ve İslam memleketlerinin ilk ve iptidai temaşasıdır. Öyle bir temaşa ki perdesi, sahnesi, dekoru, esvapları yani her şeyi ve her şeyinin mükemmeliyeti olan şahsında meddahın zekasına, malumatına ve söz söylemekteki kabiliyetine bağlıdır. Meddahların, yan yana gelmesine münasebet olmayan şeyleri açıkça makul ve münasip bir tarzda yan yana getirerek halkı şaşırtmak ve bu suretle umumi alakayı arttırmak gibi müracaat ettikleri birçok usulleri, vasıtaları vardır.

   Meddahlığın şarka münhasır olmasının en mühim sebebi ise şarklıların yaratılıştan sahip oldukları diğer bir meziyetleri dinlemek kabiliyetleridir.Garp dinlemeyi değil konuşmayı sever. Karşılıklı konuşma tabiat ile hikayenin en büyük düşmanıdır.Garpta herkes söyler. Fakat pek az dinleyen vardır. Samiinden biri duyduğu cümleye cevap hazırlamakla bir diğeri ise edeceği itiraza bir girizgah aramakla meşguldür. Şarkla meddahların halk indinde itibar sahibi olmalarının başlıca sebebi okuyup yazmak bilmeleridir. Zira bu onlara o zaman ekseriyet karşısında daima bir üstünlük temin eder.

   Meddahları görüyoruz ki Yemenlilerin söz söylemelerini en ufak farklara kadar, hiç bir noktayı terk ve ihmal kadar, hiç bir noktayı terk ve ihmal etmeyerek aynı mahreçler üzerinde tamamıyla taklit ediyorlar.

   Ehdazlıları, Zencileri, Habeşistanlıları, Senet ve Horasan ahalisinin söz söylemelerini de tamamıyla taklit ederler. Ve bu hususta o kadar muvaffak olurlar ki kendileri bu saydığım kimselerin lisanlarında daha tabii görülürler.
   Kekeme kimselerin taklidine gelince: denebilir ki bunlar yer yüzünde bulunan kekelerin konuşmalarında ne kadar tuhaflık varsa bunların hepsini bir dilde, kendi dillerinde toplamışlardır.

   Kıssahanların okuduğu ve meddahların anlattığı hikayelerin umumiyetle edebi ve ahlaki kıymetleri vardır.

   Evvelce üsluba ve mevzulara çok itina olunurmuş. Failleri meçhul olan bu gibi eserlerin umumi bir surette zaptı kabil olsa her halde kıymetleri pek kolay meydana çıkar. Mevcutlardan ise, pek perakende olmaları itibariyle ve tabı olundukça lisan yenileştirildiğinden ne yazık ki, büyük bir istifade kabil değildir.
Yalnız bariz olarak göze çarpan bir nokta var. O da bu eserlerin ekserisinde ilhamın doğrudan doğruya Türk menbalarından alınmış olmasıdır.

   Meddahların kahvelerde oyun göstermeleri 16.yüzyılın ikinci yarısında kahvelerin açılmasıyla başlar.

   Bazı belgeler meddahların belirli zümrelere hitap ettiğini göstermektedir. Sarayda musahip ve nedimler bu görevi üstlenmişlerdir. Dördüncü Muradın nedimi Tıflı ilk önemli meddah sayılır. Hikayelerini hep aynı modelle verir. Tıflı meddahların piri olarak tanınır. Gerçekçi ve mahalli oyunları dramatize eder.

   Tıflı Ahmet çelebi, dördüncü Murad devrinin pek dikkate şayan bir simasıdır. Tıflının boyu gayet uzun olduğundan Evliya çelebiye göre kendisinin lakabı leylek imiş.

   İkinci Murad zamanında Hacı kıssahan isminde bir meddahın mevcut olduğu anlaşılıyor.

   Fatihin sarayında da Mustafa adlı bir kıssahan ile Balaban Lal ve Ömer adlı iki nedimin mevcut olduğu 883 senesine ait bir mevacip defterinden anlaşılıyor.Bu devirde kıssahan Ivaz isminde bir meddah daha varmış

   İkinci Selim zamanında ki nakkaş Hasan ve Çok yedi reis isminde iki nedim olduğu bilinmektedir.Üçüncü Murad  devrinde meddahlık pek rağbet bulmuş bir sanattır. Sahte bir tasavvuf kılığı altında saklanarak kerametler taslayan sokak şeyhlerine inanacak kadar saf gönüllü ve aklınca vahdet-i vücut meslekine kail olan Sultan üçüncü Murad, kıssa-han ve meddahlara pek meraklı idi. Kendisinden bahseden tarihçiler, onun bu merakını ehemmiyetle kaydetmişlerdir.

   Meddah Eğlence isminde bir meddah da bu devirde pek şöhret bulmuştur. Hatta bir rivayete göre üçüncü Murad Eğlencenin hikayelerini hemen kamilen dinlemiş olduğundan yeni hikayeler tertibi için münasip birinin bulunmasını ister. Bu suretle Cenani isminde bir şair bu hizmetle tavzif edilir.Cenani  tertip ettiği hikayeleri güzelce yazdırıp tezhip için bir müzehhibe verdiğinde meddah Eğlence müzehhibi ikna ederek hikayeleri öğrenir ve birer birer padişaha nakleder.Bu neticeden bihaber olan Cenani eserini üçüncü Murada takdim ettiği zaman hikayeler naşenide olmadığı için ümit ettiği mükafatı göremez.

   Bu devirde Lalın kaba lakaplı Bursalı Seyyit Mustafa çelebi ve derviş Hasan adlı iki kıssahan daha mevcuttur.Bu devirde meddahlığın halkın her sınıfı arasında büyük bir rağbete mazhar olduğuna, başka bir noktai nazardan, parlak bir delil teşkil eden, ezher cihet dikkate yanaşır, bir fıkra daha kaydedebiliriz.

   1250’de Ceride nazırı olan şair Süleyman Faik efendi mecmuasında bu meddah Tıflı hakkında:
“iptidai zuhuru devleti Osmaniye’den  devri Murad hanı rabia kadar meddah olup olmadığı meçhul olduğuna nazaran meddahların pir ve pişkademi tarihlerin yazışına göre Tıflı efendi olmak iktiza eder” diyor ki bidayetten beri kaydettiğimiz malumattan bu sözlerin ne derece mübalağalı olduğu görülür.

   Görüldüğü gibi halkın temaşa ihtiyacını tatmin eden meddahlar hakkında mevcut bilgiler öneme layık olmakla beraber kafi derecede değildir.Bu zamana kadar olduğu gibi son devir meddahları hakkında da ne yazık ki belli bilgilere sahip değiliz.




   Şimdi eski tarzı takip eden meddahlar umumiyetle iptida ellerini çırparak ve “Hak dostum hak” diye söze başlıyorlar. Hikayede mevcut taklitleri sıraladıktan sonra başlangıçta bir kıta okunuyor:

Sühansazı  gülistanı nezaket
nihali goncesi bağı zarafet

Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet
Dinle imdi bendei acizden bir hoş hikayet

Bu şiirler okunduktan sonra derhal hikayeye başlanıyor. Mebde malum:
raviyanı ahbar ve nakilanı asar ve muhaddisanı ruzgar şöyle rivayet ve buguna hikayet ederki...

Bu sözlerden sonra hikayenin güzeran ettiği yer ve hikaye kahramanlarının ismi söyleniyor. Fakat her türlü iştibahın önünü almak için:
“isim isime, kisip kisbe, semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir yalan gerçek vakit geçer.”

Hikaye bittikten sonra da:
bu kıssadır. Bir mecmua kanarına kaydolunmuş. Biz de gördük söyledik.
Sakıya sohbet kalmazmış baki
her ne kadar sürçü lisan ettikse affola, inşallah gelecek defa daha güzel bir hikaye söyleriz. Tarzında bir hatime ile bitiyor.

   20.yüzyıl meddahları arasında Aşki, Borazan Tevfik, Tevfik Bey, Şükrü Efendi, İsmet Efendi, Kadri, Sururi, Tahsin Efendi en önde gelenleridir. Bu meddahlardan sonra tiyatromuzda daha ziyade taklitlerle meddahlık denemesi yapan aktörleri meddah saymak zordur.

   Meddah gerçek bir mizah ve taklit ustasıdır. Her anlatışında yeni bir oyun çıkarır. Seyirci ile arasında yakın bir münasebet kurulmuştur. Seyirciden gelen tepkiye göre anlatışını derhal değiştirebilir.

   Vakalar ya İstanbul’da geçer veya yolculuklarla istanbula bağlanır. Olağanüstü durumlar, rüya alemi, masal unsurları da zaman zaman bu hikayelerde görülür. Masallar, halk hikayeleri ve karagöz metinleri ile benzerliği açık olan metinlerde devrin idari yolsuzlukları da motif olarak geçer.
 



Meddahlık Olgusu

   Doğu’da meddahların halk arasında önemli bir veri olduğunu izleriz. Bunun en büyük nedeni, Ehl-i Beyt’e hizmet eden kimseler olmalarıdır. Ayrıca onların eğitim görmüş kültürlü kişiler olmaları da halk  arasında saygın kişiler sayılmalarına neden olmuştur.
Sonraları az eğitimli meddahlar da çıkmasına rağmen en tanınmış meddahlar bu kültürlüler arasından çıkmıştır.

   Meddahlarda ne gibi niteliklerin bulunması gerektiğini yazan Fakiri Risale-i Ta’rifat adlı yapıtında, onu şöyle tanıtır.

“Bilir misin nedir alemde meddah
       Birbiriyle halkı ede ıslah
Ola kaddi gibi pür-istikamet
Sözünde olmaya her giz sakamet
Letafet sözlerin derc ide dayim
       Zarafet dürlerin harc ide dayim. “

   Yabancı gözünde, meddah şairdir, tarihçidir, masalcıdır, efsane yazarıdır; o insanın hayal dünyasına giren bütün konulara değinir. O, içinde bulduğu yaşamı canlandıran gerçekçi bir hikayecidir. Bunu yaparken de kendi halkının mizahını, duygularını, özlemlerini ve düşüncelerini dile getirmede ustadır.

   Meddahlarla ilgili yapılmış çeşitli tarifler vardır. Ehl-i beyte hizmet eden kimseler olarak tanınan ve toplumdan saygı gören meddahlar, kültürlü kimselerdir. Kaşifi’nin fütuvetname’sinde dört tür meddahtan bahsedilir. 20. Yüzyıl meddahlarından Şükrü Efendi’nin tasnifinde ise:
1.    kitaptan okuyarak veya ezberden yiğitlerin menkıbesini söyleyenler. Hamzaname, Battalgazi.
2.    destan ve hikayelerini saz eşliğinde söyleyenler ki, halk hikayecileridir ve Doğu Anadolu’da hala devam etmektedir.
3.    taklitli hikaye veya menkıbe söyleyenler.

   Meddahlığın nitelikleri üzerinde geniş bilgi ve yoruma Kaşifi’de rastlarız. Peygamber soyunun meddahları, şeriata aykırı olmayan her şeyi giyebilirlerdi; özel giysileri yoktu, her kılığa girebilirlerdi. Meddahların başlangıçta bazı simgeleri vardı ve bunlar değişik biçimlerde çağımıza kadar sürdü. Bu kimselerin yanlarında süngü, tuğ (yaygı, lamba, şedde) ve teberzin (küçük balta) bulunurdu. Meddahın lambasının yanması üç anlam taşır: 1.aydın yürekli olmasının ve insanların sevgi ışığı yüreğinin köşesini aydınlatmalıdır. 2. kendin yanıp toplantıyı aydınlatmalısın. 3. topluluğa karşı iyi niyetli davranmalısın.
   Kaşifi’ye göre, meddahların, olması gereken yirmi, olmaması gereken otuz özelliği vardır.
Olması gereken yirmi özellik şunlardır:
 
1.Doğruluk,
2.Sabır,
3.Şükretme,
4.Zühd,
5.Boyun eğme,
6.Yetinme,
7.Hesap görme,
8.Denetim,
9.Alçak gönüllü olma,
10.Kendini tanrıya bırakma,
11.Açık yüreklilik,
12.Akıllı söz söyleme ve hareket etme,
13.Eli açıklık,
14.Çalışkanlık,
15.Düşünceli hareket etmek,
16.Tedbirli olma,
17.Her şeyi Tanrıya bırakma,
18. Az yemek,
19.Az uyumak,
20.Sevecenlik.





Olmaması gereken otuz özellik de şunlardır:
 
1.Gaflet                                 
2. Kendini beğenmişlik 
3.Şaşkınlık 
4.İki yüzlülük 
5.İçki içmek 
6.Faiz almak 
7.Zina 
8.Huysuzluk 
9.Azarlayıcı olmak 
10.Çok yemek 
11.Uygunsuz sözler söylemek 
12.Sözünde durmamak 
13.Alay etmek
14.Yersiz çıkışmak
15.Yalan söylemek
16.Yalan yere yemin etmek
17.Müslüman kardeşin dedikodusunu yapmak
18.İftira etmek
19.Söz getirip götürmek
20.Gammazlık etmek
21.İnsanları yalan yere övmek
22.Yersiz öfkelenmek
23.Kıskanmak
24.Hile yapmak
25.İnsan dedikodusunu yapmak
26.Varlık konusunda eli sıkı olmak
27.Pintilik yapmak
28.Eziyette bulunmak
29.Pisboğazlık
30.Çok uyumak
 







Meddahların teknikleri ve tavırları:

Genellikle güldürücü, ahlaki ve debi sonuçları çıkarılacak hikayelerine klişeleşmiş “raviyan-ı anbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar şöyle rivayet eder ki “ şeklinde sözbaşı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikayesini anlatır.

   Omzunda asılı duran mendili onun en çok kullandığı bir alettir. Taklit yaparken onunla ağzını kapar. Rahatça bir nefes alabilmek, bir kaç saniye olsun dinlenebilmek için onu muhtelif bahanelerle alır, kullanır ve gene omzuna atar. Bu müddet zarfında da sözlerinin samiin üzerinde uyandırdığı alakayı dinlemiş ve onların heyecanına bir kaç saniyelik bir merak ilave etmiş olur.

   Meddahlıkta hikaye anlatmanın yarar, onu anlatanın bilgisine, bilincine ve yeteneğine bağlı bir şeydir. Meddahlığın topluma bir katkısı vardır. Bunun için de anlatanın tavrı ve tekniği bunda büyük rol oynar.

   Türk meddahının bir özelliği toplum yaşamından kesitleri gerçekçi biçimde dinleyici önüne getirmesidir. Arap meddahları hikayelerini ya manzum ya da uyaklı düzyazı ile getirirken, Türk meddahı hikayeyi canlı konuşmaları, şive taklitleri ve dramatizasyonu ile günlük yaşayışın görünümü içinde verir.

   Büyük ve usta meddahların içinde yaşadıkları toplumu, çevrelerini ve gördükleri kişileri inceledikleri biliniyor. Onların inandırıcılığı ve gerçekçiliği bir açıdan da bu gözlemlerinden ileri gelir. Sokakta, vapurda, kahvede, eğlence yerlerinde çeşitli insanları, karakterleri ve konuşmaları ile inceleyen yazar, bir çeşit fotoğraf çekmekte ve gördüklerini belleğine yerleştirdikten sonra yeteneği ile bunları bir bir yansılamaktadır.
   
   Meddahın incelediği olaylar ve kişiler bir hikaye konusunu ortaya çıkarabildiği gibi, geleneksel hikayelerin yeni baştan söylenmeleri ya da yeni bir biçimde dinleyiciye aktarılmaları için yararlıydılar. O zaman bu hikayeler güncel bir renk kazanıyor ve anlatıldığı dönemin seyircisi için daha ilgi çekici olabiliyordu. Konular hangi döneme ait  olursa olsun hikayeyi anlatanın kendi döneminin özelliklerinin etkisini taşımaktadır. Buradaki meddah senaryolarını saptayan kişi, hikayeleri öyle bir yolda özetlemiştir ki, her meddah bu senaryoları kendi yeteneği ve hayal gücü ile süsleyebilir, taklitler ekleyip çıkarabilir.

   Osmanlı İmparatorluğu’nda hikaye anlatanlar eleştirilerini, doyumsuzluklarını ve protestolarını üstü kapalı bir biçimde dile getirmişlerdir.Meddahın teknik ve tavrını birleştiren bir başka özellik, hikaye sırasında, olayın dışına çıkarak çeşitli biçimlerde bir uzaktan bakışı sağlamaktır.meddahın anlattığı hikayeye “yabancılaşarak” araya bir fıkra ya da kısa bir hikaye,çeşitli açıklamalar ya da bir yemek tarifi sokuşturması o meddahın ustalığı oranında başarılı veya yaban olabilir.Meddahların, dinleyicilerden para toplamaları da onların tavırlarının kapsamına giren özelliktir. Araştırmalar çoğunun parayı, hikayeyi en meraklı yerinde keserek topladıklarını göstermektedir.

BİR MEDDAH HİKAYESİ

İkinci Osman dönemi. Teması aşk ve uçarılık ile işlenmiş bir senaryo, mirasyedilik, işret, hile yapma, İstanbul’dan Mısır’a gitme ve sonunda da Bedesten’de dükkan sahibi olma gibi durumlarla gelişen olaylar dizisinde sevdiği kadını hile ile kocasının elinden alan kişi hikayenin kahramanıdır. Bu hikayede de kahramana sevdiği kızı vermezler, o da Mısır’a kaçıp para pul sahibi olup İstanbul’a döner ve bir hileyle sevdiği kadını kocasından ayırır.

EBE, HALLAÇ, ABDULLAH AĞA

      Hotun Fatihi Osman  Han zamanında, İslamboli Abdullah Ağa pederi Haci Ali vefat. Mal-ı pederi tüketti, iflas. Pederinin karındaşlığı hem-cıvarı Hacı Veli’nin Emeti nişanlısı iken,
         “Böyle sefihe kız vermem,”
demiş idi. Terk-i diyarına sebeb budur. Bu parasız Mısır’a vusul. Zen-i mükellefeye harf-endaz; hanesine vusul buldu. Fail mef’ul, mef’ul fail.
         “Zira seni ben sayd eyledim.”
Kaide üzre olur mu? Cariye ile zevk-i vafir-germ.
         “Ne zaman gelürsün?”
        “Eski nazarla istimal ederim,”
der. Vusul ila İslambol. Sultan  Hamamı. Ebe kadına sual.
        “Oğul Abdi, ölüler dirilür mi?”
Kızı sual.
        “Ayasofya kurbunda bir hallaca verdiler. Misbahı belinde, dükkanı zir-hane,”
der.
        “Canım, Ebe Hanım!”
Ebe:
        “Hele bir kerre bakayım,”
dedi. Mürekkebi sof ferace, kemik başlı hizran asa, ol semte varub ilk muhibbesine verdi.
        “Biz de istedik mi idi, oğlum!”
Seyr eden güğümbaşılıktan ekmek aldı.
        “Eli dedik, avuçla cevahir, ev ister. Kızlar Aydın Ağa’nın sarayı, odalığı andıran düz, bekçi bile odalar. Müezzin Çelebi evi karanlıktır, gündüz mumla oturmalı, dağlara,taşlara ölüsü çarşıda yıkanur. Ah, büyük kadın, dört ay evvel olsa! Rüstem Ağa evi , deriz; sonra İvaz Çelebi aldı, sonra Derviş Hoca aldı. Şimdi dört aydır bu hallaç aldı. Mezadda gezdi, yattı. Kelimatından üç,dört sahibin haber aldı, oğul. İbtida Rüstem, sonra Müezzinzade Hacı Çelebi , sonra Derviş Hoca, oğul.”
        “Kadın, niçün ağlarsın?”
        “Üsküdarda olurum.”
        “Pek söyle, arkadan işitdirmezler.”
        “Dergehde şeyh değildim, şimdi öksüzüm!”
Biri de onlar gibi açdı elile,içeri,dükkanda bekler. Yüzün bile yumdu; sonra evine. Hasta.
        “Evvel dil, ağız verme, karınız gündüz de duysun,”
der, gider.
        “Abdi, başlankıçın yaptım; sandık amade. Akşam namazı sine,” “hay kara saplı bıçak hamleye kan düşürme!”
Sultan Hanımı’nda Ebe:
        “Hin-i sehre dek gidemem, bre zalim adam. Eyi mi olacak? Sevdayı mehenklidir. Ahşama dak ta’viz, ta’vik, sandıkla erhandır, deyü hallaca tahmil geldi. Tabirat-ı garibe ile ilaç nakli. Hasta-ciğerim, kokum tiryaktır, kurdularbürüncekli. İki bardak balıklı ayazma, sulu manastır, kalfa kapusu murad savmaktır. Ertesi, Üsküdar’da Eski Çamlıcadan yedi kozalak, yalnız selviden, toprak alem dağından bir karış Koca Yemişi. Çubuğunu kocası kendi eline kesmelidir. Abdi’yi duyrurmalıdır,”
der.
   Bi-vakt Ayasofya, Et Meydanı, Firuz Ağa,Acı Hamam, Asmalı Mescid,Dikilitaş, Sedefciler, Irgat Pazarı,Keresteciler aşub Kadın Çeşmesi, Okcularbaşı,Eski Darphane, Simkeşhane önü, Sultan Bayezid Hamamı, Kıymacılar Kol. Tabanı yassı yeniçeri ağası tuttular. Bulunmak kabil değil.
        “Haseki Bostancısıyım,”
diye düştü.
        “Eve gönder!Tövbekar hanım villada ihtifa’acaiben. Garaib ademdir, kukladır.”
   Villada da acaib oynadılar. Zarafetle kaçdılar. Oyun tamam, bahşiş.
        “Bir dahi artık olmaz,”
mırıldandı.
   Anlattı: nakl-i macera. Eve geldi.
        “Yetmiş yaşımda, elime daire aldım da oynadım, duydun mu?”
        “ne zaman kavga olsa bunu söylersin.”
   Murad da ayrıldı, Abdi Ağa’ya vardı. Pederinden kalan, Abdi Çelebi’nin Mısır’dan fazladan getirdiğiyle zam, bedesten, dolap. Evleri durur kirada idi.
        “Bir miktar akarat da kazan var,”
der. Baki ömürlerin itmam.
 































































681  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: meddah : Ekim 03, 2007, 10:23:30 ÖÖ
MEDDAH


   Çok öven, metheden manasına gelen kelime dini bir telmih taşır ve Peygamberin övücüsü manasında kullanılır. Daha sonraları taklitlerle hikaye anlatan manasını kazanmıştır.Meddah bugünkü tek kişilik tiyatroların başlangıcı sayılabilir.   Eski ozanlarla onların devamı saz şairlerini hatırlatan meddah, hikaye anlatıcısı demektir. Meddah, kıssahan şehnamehan ve mukallit kelimeleri ile eş manada kullanılmıştır. Meddahlık, hikaye ve taklit yapma sanatıdır. Meddah, bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikaye anlatır. Bu hikayelerin bir kısmı anonim eserlerdir; bazılarının yazarları bellidir. Karagöz ve Ortaoyunu’nda görüleceği üzere günlük hayat hadiseleri, masallar, destanlar, hikaye ve efsaneler meddahın repertuarına girerler.   Çok şahıslı bir tiyatro eserinin tek artisti hüviyetindeki meddah, Doğu ve İslam memleketlerinin çok eskiden beri tanıdığı bir şahıstır. Onun sözlü ve yazılı muhtelif  kaynaklardan gelen hikayelerinde irtical ve hikayeciden hikayeciye göze çarpan değişme, halk edebiyatı niteliğini teşkil eder.
   Anadolu ve Rumeli Türkleri’nin eski edebi hayatında meddahlığın çok büyük bir yeri vardır; çünkü, bizde halk hikayeciliğini temsil edenler, asırlardan beri, meddahlar olmuştur. Halk kahvehanelerinden saraylara kadar her sınıf ve seviyede insanlara mahsus toplantı yerlerinde aranan ve sevilen, hikayeler, taklitler, nüktelerle her sınıf halkı eğlendiren bu hikayeciler, edebiyat tarihimiz için çok mühim bir mevzudur.
   Meddah hikayenin kahramanlarını kendi yöresinin dili ve şivesiyle konuşturan insandır. Bu konuşmaları arka arkaya, hata yapmadan ve zaman kaybetmeksizin yürütme kabiliyetine sahip olan meddah, Karagöz ve Ortaoyunu’nda yer alan yerli Türkleri mesela, Kastamonuluyu, Kayseriliyi, İmparatorluğumuza dahil, Arab’ı, Arnavud’u, Ermeni, Rum, Yahudi gibi azınlıkları: İstanbul’un muhtelif tiplerini; mirasyedi, zübbe, muhtekir, fahişe vb. dramatik bir sahne halinde ortaya koyar. Elindeki mendil, sesini değiştirip, çeşitli konuşmaları taklit edebilmek için ağzına istediği şekli vermekte kullanılır. Kısa sopası, kapı çalma veya sert vuruşları ifade için lüzumludur.Okumanın gelişmediği, dinlemenin rağbet gördüğü zamanlarda Osmanlı Sarayında şehirlerde, kasabalarda, ramazan gecelerinde, sünnet düğünlerinde, kahvehanelerde bu sanatı sürdürürdü.

   Bizim sonraları meddah dediğimiz halk hikayecilerine Araplar kussas ve Acemler yine aynı manaya gelen kıssa-han derler ki bu tabir meddah kelimesinin umumileşmesinden önce, Türkler arasında da epey zaman yaşamıştır. Daha İslam medeniyeti tesirinin Türkler arasında yerleşmesinden önce, bilhassa göçebe hayatı yaşayan Türk zümrelerde de halk hikayeciliği vazifesi Ozan’lara aitti.  Ellerinde kopuzlar ile diyar diyar dolaşarak, daha sonra İslam medeniyeti tesiri altında Aşık-saz şairi adını alan bu ozanlar, eski menkıbevi kahramanların hatıralarını terennüm ederlerdi.

   Meddah hiç şüphesiz bütün şark ve İslam memleketlerinin ilk ve iptidai temaşasıdır. Öyle bir temaşa ki perdesi, sahnesi, dekoru, esvapları yani her şeyi ve her şeyinin mükemmeliyeti olan şahsında meddahın zekasına, malumatına ve söz söylemekteki kabiliyetine bağlıdır. Meddahların, yan yana gelmesine münasebet olmayan şeyleri açıkça makul ve münasip bir tarzda yan yana getirerek halkı şaşırtmak ve bu suretle umumi alakayı arttırmak gibi müracaat ettikleri birçok usulleri, vasıtaları vardır.

   Meddahlığın şarka münhasır olmasının en mühim sebebi ise şarklıların yaratılıştan sahip oldukları diğer bir meziyetleri dinlemek kabiliyetleridir.Garp dinlemeyi değil konuşmayı sever. Karşılıklı konuşma tabiat ile hikayenin en büyük düşmanıdır.Garpta herkes söyler. Fakat pek az dinleyen vardır. Samiinden biri duyduğu cümleye cevap hazırlamakla bir diğeri ise edeceği itiraza bir girizgah aramakla meşguldür. Şarkla meddahların halk indinde itibar sahibi olmalarının başlıca sebebi okuyup yazmak bilmeleridir. Zira bu onlara o zaman ekseriyet karşısında daima bir üstünlük temin eder.

   Meddahları görüyoruz ki Yemenlilerin söz söylemelerini en ufak farklara kadar, hiç bir noktayı terk ve ihmal kadar, hiç bir noktayı terk ve ihmal etmeyerek aynı mahreçler üzerinde tamamıyla taklit ediyorlar.

   Ehdazlıları, Zencileri, Habeşistanlıları, Senet ve Horasan ahalisinin söz söylemelerini de tamamıyla taklit ederler. Ve bu hususta o kadar muvaffak olurlar ki kendileri bu saydığım kimselerin lisanlarında daha tabii görülürler.
   Kekeme kimselerin taklidine gelince: denebilir ki bunlar yer yüzünde bulunan kekelerin konuşmalarında ne kadar tuhaflık varsa bunların hepsini bir dilde, kendi dillerinde toplamışlardır.

   Kıssahanların okuduğu ve meddahların anlattığı hikayelerin umumiyetle edebi ve ahlaki kıymetleri vardır.

   Evvelce üsluba ve mevzulara çok itina olunurmuş. Failleri meçhul olan bu gibi eserlerin umumi bir surette zaptı kabil olsa her halde kıymetleri pek kolay meydana çıkar. Mevcutlardan ise, pek perakende olmaları itibariyle ve tabı olundukça lisan yenileştirildiğinden ne yazık ki, büyük bir istifade kabil değildir.
Yalnız bariz olarak göze çarpan bir nokta var. O da bu eserlerin ekserisinde ilhamın doğrudan doğruya Türk menbalarından alınmış olmasıdır.

   Meddahların kahvelerde oyun göstermeleri 16.yüzyılın ikinci yarısında kahvelerin açılmasıyla başlar.

   Bazı belgeler meddahların belirli zümrelere hitap ettiğini göstermektedir. Sarayda musahip ve nedimler bu görevi üstlenmişlerdir. Dördüncü Muradın nedimi Tıflı ilk önemli meddah sayılır. Hikayelerini hep aynı modelle verir. Tıflı meddahların piri olarak tanınır. Gerçekçi ve mahalli oyunları dramatize eder.

   Tıflı Ahmet çelebi, dördüncü Murad devrinin pek dikkate şayan bir simasıdır. Tıflının boyu gayet uzun olduğundan Evliya çelebiye göre kendisinin lakabı leylek imiş.

   İkinci Murad zamanında Hacı kıssahan isminde bir meddahın mevcut olduğu anlaşılıyor.

   Fatihin sarayında da Mustafa adlı bir kıssahan ile Balaban Lal ve Ömer adlı iki nedimin mevcut olduğu 883 senesine ait bir mevacip defterinden anlaşılıyor.Bu devirde kıssahan Ivaz isminde bir meddah daha varmış

   İkinci Selim zamanında ki nakkaş Hasan ve Çok yedi reis isminde iki nedim olduğu bilinmektedir.Üçüncü Murad  devrinde meddahlık pek rağbet bulmuş bir sanattır. Sahte bir tasavvuf kılığı altında saklanarak kerametler taslayan sokak şeyhlerine inanacak kadar saf gönüllü ve aklınca vahdet-i vücut meslekine kail olan Sultan üçüncü Murad, kıssa-han ve meddahlara pek meraklı idi. Kendisinden bahseden tarihçiler, onun bu merakını ehemmiyetle kaydetmişlerdir.

   Meddah Eğlence isminde bir meddah da bu devirde pek şöhret bulmuştur. Hatta bir rivayete göre üçüncü Murad Eğlencenin hikayelerini hemen kamilen dinlemiş olduğundan yeni hikayeler tertibi için münasip birinin bulunmasını ister. Bu suretle Cenani isminde bir şair bu hizmetle tavzif edilir.Cenani  tertip ettiği hikayeleri güzelce yazdırıp tezhip için bir müzehhibe verdiğinde meddah Eğlence müzehhibi ikna ederek hikayeleri öğrenir ve birer birer padişaha nakleder.Bu neticeden bihaber olan Cenani eserini üçüncü Murada takdim ettiği zaman hikayeler naşenide olmadığı için ümit ettiği mükafatı göremez.

   Bu devirde Lalın kaba lakaplı Bursalı Seyyit Mustafa çelebi ve derviş Hasan adlı iki kıssahan daha mevcuttur.Bu devirde meddahlığın halkın her sınıfı arasında büyük bir rağbete mazhar olduğuna, başka bir noktai nazardan, parlak bir delil teşkil eden, ezher cihet dikkate yanaşır, bir fıkra daha kaydedebiliriz.

   1250’de Ceride nazırı olan şair Süleyman Faik efendi mecmuasında bu meddah Tıflı hakkında:
“iptidai zuhuru devleti Osmaniye’den  devri Murad hanı rabia kadar meddah olup olmadığı meçhul olduğuna nazaran meddahların pir ve pişkademi tarihlerin yazışına göre Tıflı efendi olmak iktiza eder” diyor ki bidayetten beri kaydettiğimiz malumattan bu sözlerin ne derece mübalağalı olduğu görülür.

   Görüldüğü gibi halkın temaşa ihtiyacını tatmin eden meddahlar hakkında mevcut bilgiler öneme layık olmakla beraber kafi derecede değildir.Bu zamana kadar olduğu gibi son devir meddahları hakkında da ne yazık ki belli bilgilere sahip değiliz.




   Şimdi eski tarzı takip eden meddahlar umumiyetle iptida ellerini çırparak ve “Hak dostum hak” diye söze başlıyorlar. Hikayede mevcut taklitleri sıraladıktan sonra başlangıçta bir kıta okunuyor:

Sühansazı  gülistanı nezaket
nihali goncesi bağı zarafet

Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet
Dinle imdi bendei acizden bir hoş hikayet

Bu şiirler okunduktan sonra derhal hikayeye başlanıyor. Mebde malum:
raviyanı ahbar ve nakilanı asar ve muhaddisanı ruzgar şöyle rivayet ve buguna hikayet ederki...

Bu sözlerden sonra hikayenin güzeran ettiği yer ve hikaye kahramanlarının ismi söyleniyor. Fakat her türlü iştibahın önünü almak için:
“isim isime, kisip kisbe, semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir yalan gerçek vakit geçer.”

Hikaye bittikten sonra da:
bu kıssadır. Bir mecmua kanarına kaydolunmuş. Biz de gördük söyledik.
Sakıya sohbet kalmazmış baki
her ne kadar sürçü lisan ettikse affola, inşallah gelecek defa daha güzel bir hikaye söyleriz. Tarzında bir hatime ile bitiyor.

   20.yüzyıl meddahları arasında Aşki, Borazan Tevfik, Tevfik Bey, Şükrü Efendi, İsmet Efendi, Kadri, Sururi, Tahsin Efendi en önde gelenleridir. Bu meddahlardan sonra tiyatromuzda daha ziyade taklitlerle meddahlık denemesi yapan aktörleri meddah saymak zordur.

   Meddah gerçek bir mizah ve taklit ustasıdır. Her anlatışında yeni bir oyun çıkarır. Seyirci ile arasında yakın bir münasebet kurulmuştur. Seyirciden gelen tepkiye göre anlatışını derhal değiştirebilir.

   Vakalar ya İstanbul’da geçer veya yolculuklarla istanbula bağlanır. Olağanüstü durumlar, rüya alemi, masal unsurları da zaman zaman bu hikayelerde görülür. Masallar, halk hikayeleri ve karagöz metinleri ile benzerliği açık olan metinlerde devrin idari yolsuzlukları da motif olarak geçer.
 



Meddahlık Olgusu

   Doğu’da meddahların halk arasında önemli bir veri olduğunu izleriz. Bunun en büyük nedeni, Ehl-i Beyt’e hizmet eden kimseler olmalarıdır. Ayrıca onların eğitim görmüş kültürlü kişiler olmaları da halk  arasında saygın kişiler sayılmalarına neden olmuştur.
Sonraları az eğitimli meddahlar da çıkmasına rağmen en tanınmış meddahlar bu kültürlüler arasından çıkmıştır.

   Meddahlarda ne gibi niteliklerin bulunması gerektiğini yazan Fakiri Risale-i Ta’rifat adlı yapıtında, onu şöyle tanıtır.

“Bilir misin nedir alemde meddah
       Birbiriyle halkı ede ıslah
Ola kaddi gibi pür-istikamet
Sözünde olmaya her giz sakamet
Letafet sözlerin derc ide dayim
       Zarafet dürlerin harc ide dayim. “

   Yabancı gözünde, meddah şairdir, tarihçidir, masalcıdır, efsane yazarıdır; o insanın hayal dünyasına giren bütün konulara değinir. O, içinde bulduğu yaşamı canlandıran gerçekçi bir hikayecidir. Bunu yaparken de kendi halkının mizahını, duygularını, özlemlerini ve düşüncelerini dile getirmede ustadır.

   Meddahlarla ilgili yapılmış çeşitli tarifler vardır. Ehl-i beyte hizmet eden kimseler olarak tanınan ve toplumdan saygı gören meddahlar, kültürlü kimselerdir. Kaşifi’nin fütuvetname’sinde dört tür meddahtan bahsedilir. 20. Yüzyıl meddahlarından Şükrü Efendi’nin tasnifinde ise:
1.    kitaptan okuyarak veya ezberden yiğitlerin menkıbesini söyleyenler. Hamzaname, Battalgazi.
2.    destan ve hikayelerini saz eşliğinde söyleyenler ki, halk hikayecileridir ve Doğu Anadolu’da hala devam etmektedir.
3.    taklitli hikaye veya menkıbe söyleyenler.

   Meddahlığın nitelikleri üzerinde geniş bilgi ve yoruma Kaşifi’de rastlarız. Peygamber soyunun meddahları, şeriata aykırı olmayan her şeyi giyebilirlerdi; özel giysileri yoktu, her kılığa girebilirlerdi. Meddahların başlangıçta bazı simgeleri vardı ve bunlar değişik biçimlerde çağımıza kadar sürdü. Bu kimselerin yanlarında süngü, tuğ (yaygı, lamba, şedde) ve teberzin (küçük balta) bulunurdu. Meddahın lambasının yanması üç anlam taşır: 1.aydın yürekli olmasının ve insanların sevgi ışığı yüreğinin köşesini aydınlatmalıdır. 2. kendin yanıp toplantıyı aydınlatmalısın. 3. topluluğa karşı iyi niyetli davranmalısın.
   Kaşifi’ye göre, meddahların, olması gereken yirmi, olmaması gereken otuz özelliği vardır.
Olması gereken yirmi özellik şunlardır:
 
1.Doğruluk,
2.Sabır,
3.Şükretme,
4.Zühd,
5.Boyun eğme,
6.Yetinme,
7.Hesap görme,
8.Denetim,
9.Alçak gönüllü olma,
10.Kendini tanrıya bırakma,
11.Açık yüreklilik,
12.Akıllı söz söyleme ve hareket etme,
13.Eli açıklık,
14.Çalışkanlık,
15.Düşünceli hareket etmek,
16.Tedbirli olma,
17.Her şeyi Tanrıya bırakma,
18. Az yemek,
19.Az uyumak,
20.Sevecenlik.





Olmaması gereken otuz özellik de şunlardır:
 
1.Gaflet                                 
2. Kendini beğenmişlik 
3.Şaşkınlık 
4.İki yüzlülük 
5.İçki içmek 
6.Faiz almak 
7.Zina 
8.Huysuzluk 
9.Azarlayıcı olmak 
10.Çok yemek 
11.Uygunsuz sözler söylemek 
12.Sözünde durmamak 
13.Alay etmek
14.Yersiz çıkışmak
15.Yalan söylemek
16.Yalan yere yemin etmek
17.Müslüman kardeşin dedikodusunu yapmak
18.İftira etmek
19.Söz getirip götürmek
20.Gammazlık etmek
21.İnsanları yalan yere övmek
22.Yersiz öfkelenmek
23.Kıskanmak
24.Hile yapmak
25.İnsan dedikodusunu yapmak
26.Varlık konusunda eli sıkı olmak
27.Pintilik yapmak
28.Eziyette bulunmak
29.Pisboğazlık
30.Çok uyumak
 







Meddahların teknikleri ve tavırları:

Genellikle güldürücü, ahlaki ve debi sonuçları çıkarılacak hikayelerine klişeleşmiş “raviyan-ı anbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar şöyle rivayet eder ki “ şeklinde sözbaşı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikayesini anlatır.

   Omzunda asılı duran mendili onun en çok kullandığı bir alettir. Taklit yaparken onunla ağzını kapar. Rahatça bir nefes alabilmek, bir kaç saniye olsun dinlenebilmek için onu muhtelif bahanelerle alır, kullanır ve gene omzuna atar. Bu müddet zarfında da sözlerinin samiin üzerinde uyandırdığı alakayı dinlemiş ve onların heyecanına bir kaç saniyelik bir merak ilave etmiş olur.

   Meddahlıkta hikaye anlatmanın yarar, onu anlatanın bilgisine, bilincine ve yeteneğine bağlı bir şeydir. Meddahlığın topluma bir katkısı vardır. Bunun için de anlatanın tavrı ve tekniği bunda büyük rol oynar.

   Türk meddahının bir özelliği toplum yaşamından kesitleri gerçekçi biçimde dinleyici önüne getirmesidir. Arap meddahları hikayelerini ya manzum ya da uyaklı düzyazı ile getirirken, Türk meddahı hikayeyi canlı konuşmaları, şive taklitleri ve dramatizasyonu ile günlük yaşayışın görünümü içinde verir.

   Büyük ve usta meddahların içinde yaşadıkları toplumu, çevrelerini ve gördükleri kişileri inceledikleri biliniyor. Onların inandırıcılığı ve gerçekçiliği bir açıdan da bu gözlemlerinden ileri gelir. Sokakta, vapurda, kahvede, eğlence yerlerinde çeşitli insanları, karakterleri ve konuşmaları ile inceleyen yazar, bir çeşit fotoğraf çekmekte ve gördüklerini belleğine yerleştirdikten sonra yeteneği ile bunları bir bir yansılamaktadır.
   
   Meddahın incelediği olaylar ve kişiler bir hikaye konusunu ortaya çıkarabildiği gibi, geleneksel hikayelerin yeni baştan söylenmeleri ya da yeni bir biçimde dinleyiciye aktarılmaları için yararlıydılar. O zaman bu hikayeler güncel bir renk kazanıyor ve anlatıldığı dönemin seyircisi için daha ilgi çekici olabiliyordu. Konular hangi döneme ait  olursa olsun hikayeyi anlatanın kendi döneminin özelliklerinin etkisini taşımaktadır. Buradaki meddah senaryolarını saptayan kişi, hikayeleri öyle bir yolda özetlemiştir ki, her meddah bu senaryoları kendi yeteneği ve hayal gücü ile süsleyebilir, taklitler ekleyip çıkarabilir.

   Osmanlı İmparatorluğu’nda hikaye anlatanlar eleştirilerini, doyumsuzluklarını ve protestolarını üstü kapalı bir biçimde dile getirmişlerdir.Meddahın teknik ve tavrını birleştiren bir başka özellik, hikaye sırasında, olayın dışına çıkarak çeşitli biçimlerde bir uzaktan bakışı sağlamaktır.meddahın anlattığı hikayeye “yabancılaşarak” araya bir fıkra ya da kısa bir hikaye,çeşitli açıklamalar ya da bir yemek tarifi sokuşturması o meddahın ustalığı oranında başarılı veya yaban olabilir.Meddahların, dinleyicilerden para toplamaları da onların tavırlarının kapsamına giren özelliktir. Araştırmalar çoğunun parayı, hikayeyi en meraklı yerinde keserek topladıklarını göstermektedir.

BİR MEDDAH HİKAYESİ

İkinci Osman dönemi. Teması aşk ve uçarılık ile işlenmiş bir senaryo, mirasyedilik, işret, hile yapma, İstanbul’dan Mısır’a gitme ve sonunda da Bedesten’de dükkan sahibi olma gibi durumlarla gelişen olaylar dizisinde sevdiği kadını hile ile kocasının elinden alan kişi hikayenin kahramanıdır. Bu hikayede de kahramana sevdiği kızı vermezler, o da Mısır’a kaçıp para pul sahibi olup İstanbul’a döner ve bir hileyle sevdiği kadını kocasından ayırır.

EBE, HALLAÇ, ABDULLAH AĞA

      Hotun Fatihi Osman  Han zamanında, İslamboli Abdullah Ağa pederi Haci Ali vefat. Mal-ı pederi tüketti, iflas. Pederinin karındaşlığı hem-cıvarı Hacı Veli’nin Emeti nişanlısı iken,
         “Böyle sefihe kız vermem,”
demiş idi. Terk-i diyarına sebeb budur. Bu parasız Mısır’a vusul. Zen-i mükellefeye harf-endaz; hanesine vusul buldu. Fail mef’ul, mef’ul fail.
         “Zira seni ben sayd eyledim.”
Kaide üzre olur mu? Cariye ile zevk-i vafir-germ.
         “Ne zaman gelürsün?”
        “Eski nazarla istimal ederim,”
der. Vusul ila İslambol. Sultan  Hamamı. Ebe kadına sual.
        “Oğul Abdi, ölüler dirilür mi?”
Kızı sual.
        “Ayasofya kurbunda bir hallaca verdiler. Misbahı belinde, dükkanı zir-hane,”
der.
        “Canım, Ebe Hanım!”
Ebe:
        “Hele bir kerre bakayım,”
dedi. Mürekkebi sof ferace, kemik başlı hizran asa, ol semte varub ilk muhibbesine verdi.
        “Biz de istedik mi idi, oğlum!”
Seyr eden güğümbaşılıktan ekmek aldı.
        “Eli dedik, avuçla cevahir, ev ister. Kızlar Aydın Ağa’nın sarayı, odalığı andıran düz, bekçi bile odalar. Müezzin Çelebi evi karanlıktır, gündüz mumla oturmalı, dağlara,taşlara ölüsü çarşıda yıkanur. Ah, büyük kadın, dört ay evvel olsa! Rüstem Ağa evi , deriz; sonra İvaz Çelebi aldı, sonra Derviş Hoca aldı. Şimdi dört aydır bu hallaç aldı. Mezadda gezdi, yattı. Kelimatından üç,dört sahibin haber aldı, oğul. İbtida Rüstem, sonra Müezzinzade Hacı Çelebi , sonra Derviş Hoca, oğul.”
        “Kadın, niçün ağlarsın?”
        “Üsküdarda olurum.”
        “Pek söyle, arkadan işitdirmezler.”
        “Dergehde şeyh değildim, şimdi öksüzüm!”
Biri de onlar gibi açdı elile,içeri,dükkanda bekler. Yüzün bile yumdu; sonra evine. Hasta.
        “Evvel dil, ağız verme, karınız gündüz de duysun,”
der, gider.
        “Abdi, başlankıçın yaptım; sandık amade. Akşam namazı sine,” “hay kara saplı bıçak hamleye kan düşürme!”
Sultan Hanımı’nda Ebe:
        “Hin-i sehre dek gidemem, bre zalim adam. Eyi mi olacak? Sevdayı mehenklidir. Ahşama dak ta’viz, ta’vik, sandıkla erhandır, deyü hallaca tahmil geldi. Tabirat-ı garibe ile ilaç nakli. Hasta-ciğerim, kokum tiryaktır, kurdularbürüncekli. İki bardak balıklı ayazma, sulu manastır, kalfa kapusu murad savmaktır. Ertesi, Üsküdar’da Eski Çamlıcadan yedi kozalak, yalnız selviden, toprak alem dağından bir karış Koca Yemişi. Çubuğunu kocası kendi eline kesmelidir. Abdi’yi duyrurmalıdır,”
der.
   Bi-vakt Ayasofya, Et Meydanı, Firuz Ağa,Acı Hamam, Asmalı Mescid,Dikilitaş, Sedefciler, Irgat Pazarı,Keresteciler aşub Kadın Çeşmesi, Okcularbaşı,Eski Darphane, Simkeşhane önü, Sultan Bayezid Hamamı, Kıymacılar Kol. Tabanı yassı yeniçeri ağası tuttular. Bulunmak kabil değil.
        “Haseki Bostancısıyım,”
diye düştü.
        “Eve gönder!Tövbekar hanım villada ihtifa’acaiben. Garaib ademdir, kukladır.”
   Villada da acaib oynadılar. Zarafetle kaçdılar. Oyun tamam, bahşiş.
        “Bir dahi artık olmaz,”
mırıldandı.
   Anlattı: nakl-i macera. Eve geldi.
        “Yetmiş yaşımda, elime daire aldım da oynadım, duydun mu?”
        “ne zaman kavga olsa bunu söylersin.”
   Murad da ayrıldı, Abdi Ağa’ya vardı. Pederinden kalan, Abdi Çelebi’nin Mısır’dan fazladan getirdiğiyle zam, bedesten, dolap. Evleri durur kirada idi.
        “Bir miktar akarat da kazan var,”
der. Baki ömürlerin itmam.
 



682  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: MASAL TEKERLEMELERİ : Ekim 03, 2007, 10:23:05 ÖÖ
Masal Tekerlemeleri
   Masallarda tekerleme, bütünüyle sözcük oyunlarından, birbiriyle pek ilgisi olmayan ama, dinleyicinin ilgisini masala çekmek için bir araya getirilmiş sözlerden meydana gelir. Olayın anlatıldığı – masala tekerlemeden sonra başlanır.
   Pertev Naili Borotav’ın “Zaman Zaman İçinde” adlı kitabından tekerlemeler, konuları ve görünüşleri bakımından 2 gruba ayrılırlar.
1)   Masalın başında  söylenmesi adet olan “giriş klişeleri”
2)   Masalcının kendi başından geçmiş gibi – birinci şahısla – anlattığı garip maceralar. Bu bölümdeki tekerlemelerin bazıları 3. Şahısla anlatılarak, bağımsız masal halinde görülür.
Mehmet Yardımcı’nın “Çocuk Edebiyatı” kitabında ise masallarda 3 çeşit tekerleme vardır.
1. Masal başı tekerlemeleri : Masala başlamadan önce söylenen tekerlemelerdir. Masal başı tekerlemelerine giriş tekerlemeleri de denir.
“Bir varmış bir yokmuş.............”
“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bağdan üzüm bekler, derede odun yüklerken; alem uykuda ben pusudayken, adem oğulları pek çokmuş.”
“Pireye vurdum palanı, kırdı kaçtı kalanı, masalcı masal anlattı, bal ile kaymağı birbirine kattı. Dinledim coştum, sıçradım denize düştüm. Tuttum denizde balık. Şimdi bir masalda ben anlatayım gardaşlık”
“Bir varmış bir yokmuş, insanoğlunun başından geçenler dağdan taştan, kurttan kuştan daha çokmuş. Zamanın birinde ........” gibi tekerlemeler giriş yani masal başı tekerlemeleridir.
Masal başı tekerlemeleri masalcının ve dinleyicilerin isteklerine – ama asıl masalcının ustalığına – göre uzun veya kısa şekilleriyle masal başlamadan söylenir.
Tekerleme günlük hayatımızın ölçülerine sığmayan, olmayacak işleri olağan sayan bir masal dünyasına ayak basacak dinleyici gerçek – üstü ve gerçek – dışı havaya alıştırmak için bir giriştir.
Masalcı bununla, daha baştan masalı tarif edecek, onun niteliğini, amacını belirtecektir.
Asıl masalın metninde rastlanacak olanları çok geride bırakan şaşırtıcı hayal oyunlarıyla yalanın perdesi arkasından gerçeği görmeye, tekerleme bir davet gibidir.
Masalcı, yer yer yaptıklarının bir oyun olduğunu açıkça söyler :
“Sineğe vurdum palanı, dinlettim mi sana bu koca yalanı, o yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan ? gerçeğe çevirelim bu düzdüğüm yalanı hikayedir bunun adı, söylemekle çıkar tadı” gibi sözler bu maksadı belli eder.
Giriş tekerlemeleri arasında, sadece masalın malı olan “Var varanın sür sürenin, destursuz bağa girenin hali yaman olurmuş” biçiminde olanları bulunduğu gibi :
“Kaş kara kirpik kara, ağzında diş incidir.
Geldi girdi rüz – ı kasım, dağları kar  incidir.”
gibi manzumelerden alınan ya da :
   “Bir gemi yaptırdım ayrık kökünden”
gibi mizahi kalıplar üzerine kurulan :
   “O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan....”
   “Sineğe vurdum palanı, dinlettim mi sana bu koca yalanı .....” gibi tekerlemelerin ve masalın yalan özelliklerini ima eden, böylece masal havasına dinleyiciyi alıştırmayı gözeten biçimleri de vardır.
   Masalcı gerçek – dışı bir dünyaya giren dinleyicisini sade anlatmasına başlamadan hazırlamakla yetinmez, masalın içinde ve sonunda çeşitli kalıp – ifadelerle, bazı da zemin ve zamana uygun düşürerek kendi uydurduğu söz oyunlarıyla, sanatın niteliğini tekrar tekrar hatırlatır.
   Masalın içinde konuyu canlı tutmak için söylenen : - yer ve zaman değişimlerindeki çabukluğu anlatan :
   “Manisa’dan Tire’den geldi geldi geçti buradan ........”
   “Tepelerden yel gibi, derelerden sel gibi ....” biçiminde – yolların uzunluğunu belirmek için :
   “Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, altı ay bir gün gittim, bir de baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim”
   “Gittik gittik, gide gide gittik, göründü Çini maçin Padişahının bağları. Girdik birine ....” biçiminde
 Normal yolculukları belirmek için de :
   “Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek.....” biçiminde söylenen tekerlemelerdir.
   Bir de masalın sonun da söylenen masal sonu tekerlemeleri vardır. Bunlar masalın sonunda söylenen bir çeşit dua niteliğindeki tekerlemelerdir.
   “Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara olsun”, “Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine”, “Kırk gün kırk gece düğünden sonra muratlarına ererler” ya da “Ben de oradayım, hepsinin sizlere selamı var.” gibi masal sonu tekerlemeleri vardır.
   Tekerleme, dinleyicisini hazırlarken, ona masal dünyasının bir çeşit kılavuzluğunu yaparken