Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 04:21:03 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
661  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: milli edebiyat : Ekim 03, 2007, 01:09:13 ÖS

                                MİLLİ EDEBİYAT

                        Milli Edebiyat;yirminci yüzyıl Türk Edebiyatı'nın 1908'le 1923 yılları arasında gelişen;İkinci meşrutiyet'in milliyetçilik hareketleri ile başlayan edebiyatımız milliedebiyat adını alır.Bu edebiyat akımı,Cumhuriyet dönemine kadar sürer.Mehmet Emin Yurdakul,Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı,Faruk Nafiz Çamlıbel vb... şairler şiir alanında;ÖmeSeyfettin,Halide Edip Adıvar,Yakup Kadrri Karaosmanoğlu,Reşat Nuri Güntekin,Nurullah Ataç,Falih Rıfkı Atay,Memduh Şevket Esendal vb... yazarlar nesir alanında,milli edebiyatımızın en önemli kişileridir.Milli edebiyatımızın en büyük fikir adamı Ziya Gökalp ile Fuat Köprülü'dür.
                    Milli Edebiyat Akımı,Birinci Dünya Savaşı yıllarında güçlenip yayılarak hemen her türde birçok eser yazılmasına yol açmış;aydınlar ve sanatçılarda izleyecekleri yol için şu ilkeleri kabul etmişlerdir:
                   1-Yazýlým Dili sade olmalıdır.
                   2-Ulusal kaynaklara ve yurt sorunlarına eğilmek gereklidir.
                   3-Şiirde yalnız"hece"ölçüsü kullanılmalıdır.
                    Bu konuda,Genç Kalemler dergisinin görevi büyük olmuştur.
                    Milliyetçilik,ulusçuluk,toplumsal yaşamın en önemli olgularından sayılır.Toplumsal yaşamda bireyin gelişmesi,toplumun gelişmesiyle,toplumun gelişmesi bireylerin gelişmesiyle sıkı sıkıya bağlaşıktır.1911'den sonra,milliyetçilik düşüncesi Türk aydınları arasında yayılmaya başlar.Çok geçmeden Genç Kalemler,Türk Yurdu,Yeni Mecmua ve diğer yayımlarla bu düşüncenin sonucu olan Türkçülük,dil ve edebiyatta birakım haline gelir.
                    GENÇ KALEMLER
                    Selanikte 11 Nisan 1911 de Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin'in "Yeni Lisan"başlıklı bir makalesiyle başlıyan bu eylem,İstanbul1da ve Türk Milli Edebiyatı'nda hızlı bir gelişmeye neden oldu.Yeni Lisan'cılarda amaç yazı dilinde Türkçe kuralları üstün kılmaktı.Bu çığırın ilk kesin adımını atan Ömer Seyfettin'dir.
                    Ziya Gökalp,toplumcu görüşlerine,dil anlayışına uygun bulduğu için ancak Genç Kalemler döneminde onlara katılır.Genç Kalemler dergisin yazı kurulu dergide dilcilik konusunda çıkan yazıların özetini"Yeni Lisa"ve"Bir İstimzaç" adıyla yayınlar.Bu küçük kitabı bir mektupla birlikte tanınmış yazarlara göndererek,yazarlardan şu soruları yanıtlamalarını ister:
                    1-Yazýlým Dili yenileştirmek isteyenlerin dilin doğal gidişini hızlandırmaya yetkileri var mıdır?
                    2-Bir dil başka dillerden sözcük olabilir;kural da olabilir mi?
                    3-Üç dilin kurallarında meydana gelme bir dil olabilir mi?Başka deyişle Türkçe'ye Osmanlıca denilebilir mi? Denilmezse dilimizi bu sayrılıktan kurtarmak bizim için bir ödev olmayacak mıdır?
                    4-Türçeyi özleştirmek için şimdiye kadar tasfiyecilerin yaptıkları gibi dilimizde kullanılan Arapça,Acemce sözcükleri atarak Çağatayca'dan,Türkmence'den sözcük almak doğal gelişmeye uyar mı?
                    5-Dilin arınmasında ve yenileşmesinde Arapça ve Acemce tamlamalar,çoğullar ve eklerin kullanılmamasını temel olarak dilin doğal evrimi için en uygun yol değil midir?
                    6-Kalıplaşmış tamlamaları olduları gibi bırakmak menekşe,kavga kalabalık gibi türkçeleşmiş Arapça ve Acemce sözcükleri  söylendikleri gibi yazmak ve onları benimsemek doğru değil midir?
                    Bu soruları Hamdullah Suphi,Raif Necdet,İzzet Ulvi,sehabettin Süleyman gibi yazarlar yanıtlamışlardır.
                    GENÇ KALEMLER DERGİSİ
                    Genç Kalemler Dergisi,Selanik'te 1911 yılında Ömer Seyfettin,Ali Canip Yöntem,Akil Koyuncu,Rasim Haşmet,Ziya Gökalp'le Fecr-i Ati'vileerden bazılarının katılmasıyla   yayın alanına girer.Milli Edebiyat deyimini ilk ortaya atan Genç Kalemcilerdir.Ömer Seyfettin,Ziya Gökalp,Ali Canip Yöntem dilimizin sadeleşmesi için bu dergide şu düşünceleri ileri sürdüler:
                    1-Bir dil,bir dilden sözcük olabilir ama,kural olamaz konuşma diliyle yazı dili ikiliğinin önüne geçmek gerekir.
                    2-Arap herfleri Türkçe'yi yazmaya elverişli değildir.Ddelerimiz Arapça uygarlığı karşısında kendilerini küçük görerek aşağılık duygusuna kapılmışlar.Arabın dilini ve kurallarını almakta bir sakınca bulmamışlardır.
                    3-Arapça,Farsça tamlama ve çoğul kuralları hiç kullanılmamalı.Şayet,amma,lakin konuşma diline geçmiş Arapça,Farsça kelimeler kullanılabilir.
                    4-Konuşma dili,bütün türkler tarafından anlaşılan İstanbul Türkçesi olmalıdır.
                    5-Güneş varken şems,ay varken kamer denmemeli.Arapça,Farsça kelimeler halkın söylediği gibi yazılmalı;Kalabalık,harca,menekşe,kavga gibi...
                    6-Yazı diline yalnız milli dil bilgisi hakim olmalı.,
                    DERGAHÇILAR     
                    Dergahçılar; 15 Nisan 1921-1923 tarihleri arasında İstanbul'da yayınlanan,42 sayı çıkabilen yazıyla onbeş günlük,derginin çevresinde toplananlardır.Sorumlu yönetici Musatafa Nihat Özön'dür.Dergah'ı çoğu Yahya Kemal'in öğrencisi olan üniversite gençleri çıkarmışlardır.
                    Dergahçılar;Yahya Kemal Beyatlı'nın manevi yönetimi altındadırlar.Ahmet Hamdi Tanpınar'ın söylediği gibi:"Dergah aralarında büyük birlikleri olan yazarların dergisi değildi".En fazla beraber yaşayan üç büyük rüknü arasında bile Milli Mücadele'nin ve Balkan Savaşı'nın da ardı arkası kesilmeyen felaketler getirdiği siyasi görüş yakınlıklarından zevk üstünlüğünden bir evvelkine karşı tabii aksülamelden,nihayet dil meselesindeki anlaşmadan başka bir bağ yok gibiydi.Yahya Kemal,Haşim ve Yakup o zaman çok dosttu.Bununla beraber üçünün de düşünceleri birbirinden çok ayrı alemlerde gelişmiştir."     
MİLLİ EDEBİYAT GÖRÜŞÜ
                    Ali Canip Yöntem'le,Ömer Seyfettin'in 1911'de Selanik'te yayımlamaya başladıkları"Genç Kalemler" dergisiyle gelişen"Milli Edebiyat" akımı genellikle şu görüşler çevresinde toplanır.Türkçe bağımsızlığını kazanmak,yabancı sözcüklerle kurallar dilimizden atılırken,sadeliğe,yalınlığa gidilmelidir.Yerli,ulusal değerlerimiz işlenmeli,ne Doğu'nun ne de Batı'nın öyküncülüğüne düşülmelidir.Ulusal ölçümüz hece kullanılmalı,toplumca sanata gidilmeli,"Sanat toplum için"olmalıdır.
                    Milli Edebiyat genellikle 1908-1940 yılları arasında edebiyatımızın yaşadığı görüşleri,duyuşları,sanatları kapsarken,memleket gerçeklerini dile getirme yolunu benimser.Türkçülük akımının öncüsü Ziya Gökalp,milli edebiyatın da yaratıcısı sayılır.
ÜÇ ANA KAYNAK
                    Milli Edebiyat;1908-1923 tarihleri arasında yoğunlaşmasına karşı,1940'lara ve daha sonraki yıllara kadar,toplumsal değişimlere uyarak gelişirken,ulusal kaynaklarımıza daha etkin bir yönelme gösterir.Yirminci Yüzyıl Türk Edebiyatı'nın başlarında gelişen Fecr-i Ati edebiyatı'ndan sonra,ulusal kaynaklar dönme düşüncesi doğdu.
                    Yüzyıllar boyunca,çeşitli fikirlerle şekillerin,kültür emperyalizminin altında gerçek varlığının gösteremeyen Türk Edebiyatı yavaş yavaş tüm olanaklarıyla etkisini duyurmaya başlar.Cumhuriyet Edebiyatımızın doğumunu hazırlar.Tür Milli Edebiyatı;1911-1923 tarihleri arasında gelişen etkileriyle tepkileri bugüne kadar uzanan köklü bir akımdır.Bu akımın üç ana kasynağı,Milli Edebiyatımızın oluşmasını sağlar.
                    1-Osmanlıcılık,2-İslamcılık,3-Türkçülük
                    OSMANLICILIK
                    Osmanlıcılık,Osman Gazi'nin 13.yüzyılda kurduğu,Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dağılan Türk İmparatorluğu'na ve bunun uyruklarına verilen Osmanlı sözcüğünden gelir.Osmanlılık ilkesini kabul edenlerin yolu anlamında kullanılmıştır.Osmanlı İmparatorluğu,otuzsekiz ulustan kurulu uyruklar topluluğudur.
                    Osmanlı İmparatorluğunun kullandığı Osmanlıca;Arap ve Fars kültürlerinin etkisi altında yapısına bu dillerden aşırı derecede sözcük,hatta dilbilgisi özellikleri giren,o dönemin şair ve yazrlarının çoğunca kullanılan Türkçe'ye Tanzimat'tan verilen isimdir.
İSLAMCILIK
                    İslam,selamdan gelir;tanrı'ya teslimiyet;Hz.Muhammed'çe kurulmuş ve yayılmış din,Muhammed peygamberin ümmetinden olan kimse,Müslüman,Müslümanlık,İslam anlamında kullanılır.İslamcılık buradan gelir.Pan İslamizm de denilir.Osmanlı İmparatorluğu'nda Osamnlıcılık'tan sonra en güçlü akımdır.
                    Osmanlığı İmparatoru bütün müslümanların dinsel başkanıydı.Bu nedenle politika ve dinsel gücü kendinde birleştiriyordu.Düşünce adamları,sanatçılar,hep bu yünde düşünmek ve eser vermek zorundaydılar.Mehmet Akif,özlediği yeni düzeni belli bir ulus için değil,yine imparatorluğun bir başka türlü ifadesi olan"İslam Ümmeti"içinde düşünüyordu.Milliyetçi düşüncelerin babası sayılan Zİya Gökalp bile,ideolojisini hem ümmet kavramına,hemde ırk gibi vatan sınırlarını aşan verilere bağlamakla yine imparatorluk düzeni içinde düşünmüş oluyordu.İslamcılara göre milliyetçik'le,Türkçülük akımlarını savunmakla,İmparatorluğun birliği sağlanamazdı.
TÜRKÇÜLÜK
                    Türkçü;Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarda Osmanlıcılık,İslamcılık akımları karşısında Türklük duygusunu savunanlara denirken;Türkçülük,Türkçülerin ilkelerine dayanan akım,"Pantürkizm"anlamlarında kullanılmıştır.20 yüzyıl edebiyatımızı hemen bütünüyle etkileyen Türkçülük akımı,ulusal edebiyatımızın doğup gelişmesini sağlar.Fransız devriminin yarattığı ulusçuluk düşüncesi,Osmanlı İmparatorluğu'ndaki,yabancı toplumları ayaklandırırken,türk aydınlarınıda uyandırır.Genç Kalemler,Yeni Mecmua,Türk Yurdu dergilerindeki yayınlarla Türkçülük akımı türk dili ve edebiyatında geniş yankılar bırakır.Ziya Gökalp'e göre
                    "Türkçülük,Türk Milletini yükseltmek demektir.O halde,Türçülüğün mahiyetini anlamak için,millet adı verilen zümrenin mahiyetini tayn etmek lazımdır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR,
1-Türk Edebiyatı Tarihi-Seyit Kemal Karaalioğlu
    İnkilap Kitapevi.
2-Türk Edebiyatı Tarihi-Vasfi Mahir Kocatürk.
    Edebiyat Yayınevi.
                     
662  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: MEVLANANıN MESNEVISI : Ekim 03, 2007, 01:08:26 ÖS
MEVLANA'NIN MESNEVİSİ
 MESNEVİ NASIL YAZILDI
 NE ZAMAN VE KAÇ YILDA YAZILDI
 Yazma, Basma ve Beyit Sayıları
 KONULARI, KAYNAKLARI VE AMACI
 
TERCÜME VE ŞERHLERİ
 ETKİLERİ
 DİĞER DİLLERDEKİ TERCÜME VE ŞERHLER
 MESNEVİDEN SEÇMELER
 MESNEVİDEN NASİHATLER
 
 
 

MESNEVİ

Yard.Doç.Dr. Nuri Şimşekler

S.Ü.Fen-Edebiyat Fak.Öğ.Ü.

   Mesnevî Kelimesinin Anlamı ve Mesnevî Nazım Türü

 “Mesnevî” kelimesi Arapça olup, sözlük mânâsı “ikişer ikişer” demektir. Edebiyatta ise; her beyti kendi arasında kafiyeli manzum söz söylemek olup; beyit sınırı olmadığı için uzun eserlerde tercih edilen bir nazım türü olmuştur.

İslâmî edebiyatlarda (özellikle Fars Edebiyatı, ve XV.yy’dan sonra Türk Edebiyatı) şairlerin, uzun aşk hikayelerini ve destanımsı konuları işlerken kullandıkları Mesnevî tarzı, Mevlâna’nın dönemine gelindiğinde bir hayli mesafe kaydetmiş; tasavvufî eserlerin hemen hemen tamamı bu nazım türünde kaleme alınmıştır. Mevlâna’nın da etkilendiği, Senâî’nin (ö.1180) Hadîkatü’l- Hakîka’sı, Attâr’ın (ö.1193-1234 arası)  Musîbetnâme ve Mantıku’t-tayr’ı gibi eserler tasavvufî mesnevî geleneğinin ilk ve en güzel örneklerinden sayılmıştır.

Mevlâna’nın zamanına gelinceye kadar bu şekilde edebî  bir terim olarak çağrışım yapan “Mesnevî” kelimesi, Mevlâna’nın mesnevî nazım türünde yazdığı ve bizzat adını Mesnevî olarak kendisinin koyduğu eseri, günümüzde de olduğu gibi yazıldıktan hemen sonra bile mânâ değiştirip, tereddütsüz Mevlâna’nın Mesnevî’sini akla getirmiştir.

Mevlâna’nın Mesnevîsi                                                                 <YUKARI>

Adı, Mevlâna’nın da eserinin birçok yerinde belirttiği gibi Mesnevî’dir. VI. cildin ikinci beytinde Hüsâmeddin Çelebi’ye ithafen “Hüsâmînâme” olarak zikredilse de, hemen bir sonraki beyitte “Mesnevî’nin son cildi...” ibaresinden anlaşıldığı üzere eserin isminde bir tereddüt yoktur. Kaldı ki Mevlâna, Mesnevî’sinin I. cildinin henüz başında “Bu kitap Mesnevî kitabıdır...” diyerek eserinin ismini koyar.

Mesnevî Nasıl Yazıldı?                                                                   <YUKARI>

Daha önce belirtildiği gibi herhangi bir eser yazma endişesinde olmayan Mevlâna, özellikle; Şems ve Selâhaddin-i Zerkûb’un ardından kendisine halife seçtiği Hüsâmeddin Çelebi’nin ısrarlarına dayanamayarak Mesnevî’yi söylemeye, Çelebi de yazmaya başlar. Mevlâna’nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî (ö.1360), Mesnevî’nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin’in dilinden şöyle anlatır:

“Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna’ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı’nın her tarafını kapladı. Allah’a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî’nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku’t-tayr’ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.

Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz’î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin’in eline verdi. Bunda Mesnevî’nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi:

                                Bi’şnev în ney çun şikÂyet mî-koned

                          Ez-cüdâ’îhâ hikÂyet mî-koned

                          ...

                          Der-ne-yâbed hâl-i puhte hîç hâm

                          Pes suhen kûtâh bâyed ve’s-selâm

                          Bu neyi dinle, nasıl şikayet ediyor;

                          Ayrılıkların macerasını nasıl anlatıyor.

                          ...

                          Ham kişiler, hiç olgunların halinden anlar mı?

                          O halde sözü kısa kesmek gerektir, vesselâm.”

         Mevlâna da Çelebi Hüsâmeddin’e cevapla, böyle bir eser yazmasının Allah’ın gayb âleminden kendisine ilham olunduğunu belirtir; ve böylece Mesnevî’nin söylenmesi ve Çelebi vasıtası ve ricasıyla yazılmasına başlanmış olur.

Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?                                               <YUKARI>

Mevlâna’nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî’nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi’nin eşi vefat etti ve Mesnevî’nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah-akşam, semâ-sohbet, otururken-ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.

Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna’nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî’nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde  tamamlandı.

Yazma, Basma ve Beyit Sayıları                                                   <YUKARI>

Mesnevî’nin her cildi bittikten sonra, Çelebi bunları gözden geçirerek Mevlâna’ya okur, kontrol ettirirdi. İşte  bu şekilde VI cilt halinde meydana getirilen Mesnevî’nin beyit sayısı  çeşitli yazmalara göre değişiklik göstermekte, 25585 ila 26660 arasında değişmektedir. Hindistan bölgesindeki yazmalarda 30 bin beyte kadar çıkan Mesnevî’nin beyit sayısı en güvenilir neşir olarak değerlendirilen Nicholson’un hazırladığı metinde ise 25632 dir. Şu ana kadar tespit edilebilen en eski nüsha özelliğine sahip 677/1278 tarihli, Mevlâna Müzesi teşhir salonunda sergilenen Mesnevî ise 25668 beyit olup, Nicholson metnini hazırlarken kısmen, Abdülbaki Gölpınarlı ve Veled Çelebi (İzbudak) da tercümelerinde bu nüshadan faydalanmışlardır. Bu nüsha, tıpkı basım olarak, 49x32 cm ve 32x23 cm olmak üzere iki boyutta Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.(Ankara, 1993, XIV s.+325vr.) Aynı nüsha 1371 hş./1992 yılında İran’da da tıpkı basım olarak neşredilmiştir.( Zîr-i nazar-ı Nasrullah Pur- Cevâdî, Tahran, 28,5x22 cm; 7+610 s.)

Konuları, Kaynakları ve Amacı                                                    <YUKARI>

Mesnevî’nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî’de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır.

“Kur’ân’ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna’ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. İşte Mevlâna bu amaç doğrultusunda hikmetli sözleri ve gizli sırları açarken sıkça hikâyelere başvurur; bu hikayelerin arasında başka bir konuya girer, sonra tekrar başladığı hikayeye geri dönerek öğütler içeren beyitleri sıralar; bununla da yetinmez, Âyet ve Hadis-i şeriflerden delil getirerek vermeye çalıştığı fikirlerin iyice anlaşılmasını amaçlar. Bütün bunlarla birlikte Mesnevî’yi anlamanın öyle kolay olmadığını da belirten Mevlâna, eserini “vahdet dükkânı” olarak nitelendirir ve okuyanlara şöyle der:

Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

Bu sözün (Mesnevî’nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .

Mevlâna Mesnevî’sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirir ve Mesnevî’nin konularını anlama hususunda şu öğütleri dile getirir:

“Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun  (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî’yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.” (Eflâkî, II, 182 vd.)

Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled (ö.1312) de babasının Mesnevî’sine nazire olarak yazdığı İbtidânâme adlı eserinin girişinde Mesnevî hakkında «Mevlâna, Mesnevî’sinde geçmiş erenlerin kıssalarını zikretmiş; onların kerametlerini, makamlarını beyan buyurmuştur ki bunları anlatmaktan maksadı da kendi keramet ve makamlarını belirtmekti...» diyerek Mevlâna’nın amacının eskiden meydana gelen bu olayların kendi zamanında da olduğu ve bunlardan dersler çıkartmak gerektiğini belirtir.

Mevlâna’ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de O’nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir :

Sevgili, benim sözüme darılsaydı, susardım; bana bir lâhzacık mühlet verseydi, sükût ederdim;

Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

         Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”

...

Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah’ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;

Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.

Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?

Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî’nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:

Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere  vardır.

Tercüme ve Şerhleri                                                                      <YUKARI>

Mevlâna, yaşadığı dönemde «Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.» demişti. İşte, Mevlâna’nın ölümünden yüzyıllar geçmesine rağmen bu söz hâlâ geçerliliğini devam ettirmekte; Mesnevî yüzyıllar boyu Mevlevîlerin el kitabı, başvuru kaynağı olarak vazifesini idame ettirmekteydi. Selçuklular döneminde resmî ve edebî dil olarak benimsenen Farsça, Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bilhassa gelişmesiyle geçerliliğini yitiriyor, yerini Türkçe’ye (Osmanlıca) bırakıyordu. XVI.yy’dan itibaren Mevlevîhânelerin yaygınlaşması Mevlevî derviş ve muhiplerinin Farsça’yı tam olarak bilmemeleri ve Mesnevî’den gerektiği gibi istifade edememelerinden dolayı Mesnevî’nin Türkçe’ye tercüme edilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Bu dönemden itibaren sadece Mesnevî’yi anlayabilmek için Farsça-Türkçe sözlükler dahi yazılıyor; Mevlâna’nın döneminden üç yüz yıl geçtiği için Farsça bilinse dahi tercümenin yanında bu derin fikirler içeren eserin tam anlaşılması için onu şerh etmek (açıklamak) ihtiyacı duyuluyordu. İşte bu ihtiyaçlar doğrultusunda Mesnevî, Türkçe’ye tercüme edilmeye ve hakkında şerhler yazılmaya başlandı.

Şu ana kadar ki tespitlere göre Mesnevî’nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem’î’nin (ö.1600’den sonra) ve Sûdî’nin (ö.1596) eserleridir.

İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü’l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî’yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır’da (1836) ikinci defa da İstanbul’da (1872) basılmıştır.

XVI.yy’dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :

1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî’nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871

2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu’l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî’nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870

3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî’nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906

4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi’nde bulunmaktadır.

5-Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî’nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî’nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen’in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü’l-Mevlevî’nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.

6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî’nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)

Mesnevî’nin tercüme ve şerhini kapsayan bu eserler haricinde Muînî’nin, Sultan II. Murad’a (ö.1451) sunduğu Mesnevi-yi Murâdî (1436, Mesnevî hikayelerinin bir bölümünün manzum tercümesi) ilk Mesnevî tercümesi olarak kayıtlara geçer. Ayrıca Nahîfî (ö.1738) Mesnevî’yi aynı vezinde manzum olarak tamamını tercüme etmiştir. En son ve günümüzde en çok ilgi gören Mesnevî tercümesi ise Veled Çelebi (İzbudak, ö.1953) tarafından mensur olarak yapılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında VI cilt olarak defalarca basılmıştır. Bunların haricinde eski tercümelerden de yararlanılarak Mesnevî’nin bazı bölümleri ya da hikayeleri mensur yada manzum olarak tercüme edilmekte ve sık sık yayınlanmaktadır.

Oldukça hacimli bir eser olan Mesnevî’den, XVI.yy’dan başlayarak çeşitli seçmeler de yapılmış ve tercüme ve şerh edilmiştir. Buna ilk örnek de Yusuf Sîneçâk’ın (XVI.yy) Cezîre-i Mesnevî’sidir. Oldukça ilgi gören bu eser İlmî Dede (ö.1661) ve Şeyh Gâlib (ö.1799) tarafından Türkçe’ye tercüme ve şerh edilmiştir. Ayrıca XVI.yy Mevlevî şairlerinden Muğlalı Şâhidî Dede (ö.1550) de Mesnevî’nin her  cildinden 100’er beyit seçerek her bir beyiti 5 beyitle Farsça manzum olarak şerh etmiş (1530) bu şerh de Türkiye (İstanbul, 1880) ve İran’da (Meşhed,1372 hş./1993) birer defa basılmıştır. Şâhidî’nin Gülşen-i Tevhîd adlı bu eseri Mithat Bahari Beytur tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul, 1967).

Etkileri                                                                                                            <YUKARI>

Mesnevî, birçok âlim, edip ve şair tarafından tercüme edilmekle birlikte Mevlevî olsun olmasın birçok şaire de ilham teşkil etmiş ve adeta bir “Mevlevî Edebiyatı”nın doğmasına sebep olmuştur. Hayli tafsilatlı olan bu konuya burada girilmeyecek ve en önemlilerinden birkaç örnek verilecektir:

Şüphesiz Mesnevî’nin ilk tesiri Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.

Mesnevî’yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te’lif tarihi de şu şekildedir:

1-     Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku’t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)

2-     Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330

3-     Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782

         Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.

Diğer Dillerdeki Tercüme ve Şerhleri                                                  <YUKARI>

Mesnevi’ye başta Farsça olmak üzere Arapça, Fransızca, İngilizce ve Almanca tercüme ve şerhler yazılmış ve hâlâ da yazılmaktadır. Ayrı bir makale konusu olacak bu sahaya da burada girilmeyecek; temel teşkil etmesi bakımından bu dillerde yapılan ilk tercüme ve şerhlerin önemlileri sunulacaktır:

1- Kemâleddin Hüseyin b. Harezmî (ö.1436), Künûzu’l- Hakâyık, I-III c., Mesnevî’nin tamamının Farsça şerhidir.

2- Sürûrî (ö.1561-62), Şerh-i Mesnevî, I-IV c., Mesnevî’nin tamamının Farsça şerhidir.

3- Molla Fenârî (ö.1431), Mesnevî’nin mukaddimesini Arapça olarak şerhetmiştir.

4- Yusuf Ahmed el-Mevlevî(ö.1650), Menhecü’l-Kavî li-tullâbi’l-Mesnevî, I-VI c., Arap mevlevîleri için yazılan bu şerh de Arapça’dır.

5- J.D.Wallenbourg, Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi olan bu zât, Mesnevî’yi Fransızca’ya tercüme etmiş, 1799 yılında yayınlamak üzere iken İstanbul Beyoğlu’ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.

6- E.H.Vhinfield, Mesnevî’nin VI cildinden seçtiği 2500 beyti 1887 yılında İngilizce’ye tercüme etmiştir.

7- S.James Redhouse, 1881 yılında Mesnevî’nin I.cildini manzum olarak İngilizce’ye çevirmiştir.

8- R.A.Nicholson (ö.1945), Mesnevî’nin tamamını İngilizce’ye tercüme ve şerh ederek orijinal metniyle birlikte VIII cilt halinde yayınlamıştır.(1925-1940, Leiden - Cambridge Univercity Press)

9- George Rosen, Mesnevî’nin üçte birini Almanca’ya tercüme etmiş ve 1849 yılında yayınlamıştır. (Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî)

10- Eva de Vitray Meyerovitch et Djamchid Mortazavi, Mesnevî’nin tamamını Fransızca’ya tercüme etmişlerdir. (Djalâl-od-Dîn Rûmî, Mathnawî, La Quéte de l’Absolu, 1990,1705 s.)

MESNEVÎ’ DEN SEÇMELER, ÖZLÜ SÖZLER, NASİHATLAR

I. Cildin Önsöz’ünden:                                                                  <YUKARI>

Bu kitap Mesnevî kitabıdır. Mesnevî, hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. Allah’ın en büyük fıkhı, Allah’ın en aydın yolu, Allah’ın en açık delilidir...

Şüphe yok ki Mesnevî, gönüllere şifadır; hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar; rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir...

         Ekmek! Ama hem az, hem de helâlinden!

Sen gözyaşı zevkini nereden bilirsin? Gök görmedikler gibi ekmeğe âşıksın.

Karnından ekmeği boşaltırsan, ululuk incileriyle doldurursun.

Nur ve kemâli, artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

Hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?

                                      (I,1638,1639,1642,1646)

         Balık baştan kokar!..

Yöneticilerin huyu halkına da tesir eder...

Yönetici bir havuza benzer; halk da bu havuza bağlı bu boruları gibidir.

Eğer havuzdaki su pis olursa, borulardan da aynı bu su akar.

Sen bu sözün mânâsına dal, adamakıllı dikkat et, iyice düşün bakalım!..

                                                                          (I,2820,2821,2823,2824)

         Gerçek makam bizim makamımız

İnsanlar makam ve derece için aşağılıklara katlanır, bayağı hallere düşer; yücelik ümidiyle aşağılık şeylerden lezzet alır.

On günlük makam için alçaklığa katlanırlar; gam ve kederle boyunlarını ip gibi ipince bir hale sokarlar

Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikle, aydın bir güneş olduğum mekâna gelmiyorlar?

Bana yapışın da doğan olun; eğer baykuşsanız bile doğan kesilin!

                                                                         (II,1104-1106,1165)

         Şekilden geç, mânâya ulaş!..

Ne güzel ibadet ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor; fakat bir parçacık bile tat yok.

İbadet kabuktan ibaret, içi yok; cevizler çok, ama içleri boş.

İbadetin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için iç gerek!

                                                                                     (II,3394-3396)

         Kuşkudan vazgeç, emin ol!

Yerde yarım arşınlık genişlikte bir yol olsa, insan hiç kuşkuya düşmeden rahatça yürür;

Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen, yolun genişliği de iki arşın olsa, yine eğri-büğrü gidersin;

Hatta içindeki kuşku yüzünden belki de düşersin. İşte kuşkudan gelen bu korkuya iyice dikkat et de kuşkunun kötülüğünü anla!

                          (III,1559-1561)

         Mal-mülk, makam; ama sonuç!..

Sığır, kasapların ne yapacağını bilseydi, hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi?

Veya kasapların elinden kepek yer miydi? Yahut da onların gülücüğüne aldanıp, onlara süt verir miydi?

Hatta ot yese bile, niçin beslendiğini bilseydi, hiç otu hazmedebilir miydi?

Şu halde bu âlemin direği gafletten, bilmezlikten ibarettir. Devlet (maddî manevî zenginlik) “Dev” (koş) kelimesiyle “let” (dayak) kelimesinden meydana gelmiştir.

Önce koş; koş da sonundaki dayağa bak! Bu yıkık yerde (dünyada) devlet sahibine eşekcesine ölümden başka bir şey yoktur.

                                      (IV,1327-1331)

         Hâlâ şekilcilik mi?

Birisi şehâdet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptımı dış görünüşe önem verenler, o adamın mümin olduğuna hükmederler.

Bu şekilde nice münafıklar şekle, gösterişe sığınmışlar; böylece de yüzlerce gerçek iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.

                          (IV,2176-2177)

         Doğruyu söyle; ama gereği gibi!

Kaynayan yağın üstüne su dökersen ocağı da yıkarsın tencereyi de.

Söyle; ama yumuşak söyle, sakın doğrudan başka da bir şey söyleme; yumuşak sözlerle de vesveseler satmaya kalkışma!

               (IV,3816, 3817)

         Herkesin doğrusu kıyamette ölçülür!

Tüm insanlar bir hayale kapılmış, bir bucağı eşelemekte. Biri define bulmak için bir köşeyi kazmakta;

Bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış; bir başkası da hırs içinde ekine, tarlaya koşmuş,

Bir diğeri cin çağırmakla meşgul, gönlünü aklını kaybetmiş; öbürü yıldız bilgisine kapılıp nalı yıldızın üzerine koymuş, fal bakmada.

Bunların her biri, bir diğerine bakıp “Ne iş yapıyor bu” diye hayret etmede; her biri bir diğerinin işini boş bulmada.

Bunların hepsi can kıblesini kaybetmişlerde onun için herkes bir tarafa yönelmiş;

Nitekim bir bölük insan da kıble nerede, diye arar; bir hayale kapılıp her tarafa döner, durur.

Sabah olup da Kâbe göründü mü gerçekten kimin yolunu kaybettiği anlaşılır.

Bu şuna benzer: Hani, dalgıçlar denize dalar, denizin dibinde aceleyle ellerine ne geçerse toplarlar ya!

İnci bulurum ümidiyle onu bunu torbalarına doldurur;

Fakat o koca denizin dibinden çıktılar mı iri ve kıymetli inci kimin torbasındaysa meydana çıkar.

Birinin küçük bir inci, diğerinin sadece taş parçaları veya boncuk olduğu anlaşılır.

İşte, kıyamet günü de buna benzer; onları bu gaflet uykusundan uyandırıp, iyiyi, kötüyü, kimin ne topladığını ortaya çıkarır.

         (V,319,322,324,326,328-335)

         Ölüm gelmeden yoldaşını iyi seç!

Zamanede sana üç yoldaş vardır. Biri vefâkârdır, diğer ikisi ise gaddar :

Biri dostların, öbürü malın-mülkün, üçüncüsü ise iyi işlerin ki, vefalı olan budur.

Öldüğün vakit, malın seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkamaz; dostun gelir, ama sadece mezarının başına kadar.

Fakat yaptığın işler vefakârdır; onlara iyice sarıl ki mezarının içine kadar seninle gelen onlardır.

Ama!.. Eğer amelin iyiyse, orada sana dost olur; kötüyse yılan kesilir.

                                                              (V,1045-1047,1050,1052)

         Koyacaksan iyi adet koy!

Yiğidim! Kim kötü bir gelenek koyarsa, ondan sonra halk cahilliğinden bu geleneğe uysa,

Bütün bu adeti işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o baştır, diğerleri kuyruk. (V,1956,1957)

         Ne ekersen onu biçersin...

Yiğidim! Kadere az bahane bul; nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun? Kendini araştır, kendi suçunu kendin gör!..

Gündüz vakti çalışıyorsun da, akşam ücretini başkası mı alıyor?

Neye çalıştın da zararını yada faydasını görmedin? Ne ektin de zamanı gelince onu devşirmedin?

Sen de bilirsin ki elde ettiğin şey, yaptığının karşılığıdır. Yoksa âdil olan Allah’ın takdiri, insana yaptığına uygun olmayan cezayı nasıl olur da verir?

Suçu kendine bul! Çünkü o tohumu sen kendin ektin.

                                      (VI,413,415,417,418,423,427)

         Evlâdın hayırlısı

Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır.

Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.

Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir...

Kaynak (oğul) kötü olursa o ağacın dalları, yaprakları da kurur;

Çünkü o, oğlun vücut kaynağından sulanıp, gıdalanıyordu.

Ey gafil insanlar! Nice, canınıza eklenmiş böyle su kaynakları var, bilir misiniz?

                                                                              (VI,3586-3591)

Mesnevî’den Nasihatler-Özlü Sözler                                       <YUKARI>

-Ey oğul, bağı çöz; özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın? (I,19)

-Merhamete nâil olmak istersen, zayıflara merhamet et! (I,822)

-İçinde pusu kurmuş olan nefis, kibir ve kin bakımından bütün insanlardan beterdir (I,906)

-Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey koyunun kurda gönül vermesidir. (I,1292)

-İnsan dostunu göremiyor, ayırt edemiyorsa kör olsun daha iyi. (I,1407)

-Sözün faydası yoksa söyleme! (I,1524)

-Söz söylemek için önce dinlemek gerekir. (I,1627)

-Şekilde-surette kalırsan putperestsin; her şeyin dış yüzünü bırak, mânâya bak!(I,2893)

-İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer; hepsi de anlamsız ve saçmadır.(I,3435)

-Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil! Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir. (I,4003)

-Türk sağ oldukça mutlaka kendine bir otağ(ülke) bulur, hele bu Türk Hak kapısının değerli bir kulu olursa? (II,455)

-Çalışıp, kazanmak define bulmaya engel değil ya! Sen çalışmana devam et; eğer nasibin varsa define de arkandan gelsin. (II,735)

-Ben, bu çalışıp-çabalama dünyasında iyi huydan daha üstün bir şey görmedim.(II,810)

-Akılsız dost zaten düşmandır. (II,1734)

      -Zafer için yardımcısı Allah olmayan kişiye tavşan bile aslan gibi görünür.(II,2298)

-Ey rüşvet alan! Sen fil yavrusu yemektesin; düşmanın olan o fil sonunda kökünü kazır, mahveder seni. (III,159)

-Nefis üç köşeli dikendir; nasıl koyarsan koy yine sana batar; ondan kurtulmanın imkânı var mı?(III,375)

-Buğday için, gökyüzünden buğday gönderenden ayrıldın ha!(III,431)

-Yer, gökyüzüyle düşmanlığa kalkışırsa çoraklaşır, ölü haline gelir.(III,,936)

-Adımımı nereye atacaksam bakar da öyle atarım; işte bu yüzden yanlıştan da kurtulurum, düşmekten de.(III,1753)

-Bütün bilimlerin özü “Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim” ilmini bilmektir. (III,2654)

-Vay o kişiye ki nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir. (III,3246)

-Helva kime nasipse o yer; parmakları uzun olan değil! (III,4532)

-Evlilikte iki kişinin birbirine denk olması lâzım; yoksa iş bozulur, geçim kalmaz.(IV,197)

-İyi huylu, kötü huylulara tahammül edip, onların kötülüğünü söylemeyendir. (IV,774)

-Belâların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek zaten bir belâdır.(IV,2009)

-Otu ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın ne fark eder? Ayağı toprağa çakılmış kalmıştır. (IV,2896)

-Kim işin sonunu görürse, yolda hiçbir zaman ayağı takılmaz. (IV,3371)

-Demircilik sanatını bilmeyen kişi, demirci ocağına yaklaşırsa sakalını, bıyığını yakar.(V,1381)

-Rızkı Allah’tan ara; ondan bundan değil!(V,1496)

-Allah sana bir el vermişse, bir iş yap, kazan da dostlarına yardımın dokunsun.(V,2420)

-Gönlün nâmertlikle dolu olduktan sonra sakalına ve bıyığına gülünür ancak!(V,2511)

-Tilki bir eşeği baştan çıkarıyorsa bırak çıkarsın. Sen eşek olma da üzülme! (V,2537)

-İyilik aradımı insanda kötü şey kalmaz ki! (VI,124)

-Allah için hizmette bulun; halkın kabul edip etmemesiyle ne işin var senin! (VI,845)

-Söz, dinleyene göre söylenir; terzi elbiseyi adamın boyuna göre diker. (VI,1241)

-Adaleti bilmeyen, kurt yavrusunu emziren keçiye benzer. (VI,1576)

-Kıyamet kurban gününe benzer; Mü’minlere bayram, öküzlere ise helâk olma günü. (VI,1876)

-Kurt çok zalimdir; ama hiç değilse hilesi yoktur. (VI,2472)

-Aynada çirkinliğini görünce aynaya kızma! (VI,3154)

-Evin içindeki acı su çeşmesi, dışarıdaki tatlı su ırmağından daha üstündür. (VI,3603)

-Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti! (VI,3689)

-Hazırlığın olmadan bir madene bile girersen bir kuruş elde edemeden geri çıkarsın. (VI,4425)

-Sen ört ki, senin de ayıbını örtsünler. (VI,4526

663  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: mevlana sözleri : Ekim 03, 2007, 01:01:58 ÖS
 Mevlana Celaleddin-i Rumi - Sözleri
 
Gel, gel...
Yine gel.
Kafir, mecusi, putperest olsan da yine gel...
Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
 
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol,
Sahavet ve cömertlikte akarsu gibi ol,
Tevazu ve maluliyette toprak gibi ol,
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...
 
Aslen Türkest egerçi Hindu guyem.
( Her ne kadar Farsça söylüyorsam da aslım Türk'tür.)
 
Kamil odur ki; koya dünyada bir eser,
Eseri olmayanın, yerinde yeller eser.
 
Kimin aşka meyli yoksa, o kanatsız bir kuş gibidir; vah ona
Kim benlikten kurtulursa, bütün benlikler onun olur.
Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir.
 
Duy, şikayet etmede her an bu ney,
Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.
Der ki feryadım kamışlıktan gelir,
Kim işitse gözlerinden kan gelir.
Ayrılıktan parçalanmış bir yürek,
İsterim ben; derdimi dökmem gerek.
Kim uzak tuttuysa yardan canını,
Öyle bekler, öyle vuslat anını.
Her mekanda ağladım, ah eyledim,
Kim ki gördüm, cümleyi dost belledim.
Herkesin zannında dost oldum ama,
Kimse talip olmadı esrarıma.
Hiç değil feryadıma sırrım uzak,
Aşina ol nura, nerde göz, kulak.
Ten canın aynasıdır, hem can tenin,
Lakin olmaz can gözü her kimsenin.
Aşk ateş olmuş dökülmüştür ney'e,
Cezbesi aşka karışmıştır mey'e.
Yardan ayrı dostu ney dost kıldı hem,
Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.
Mesnevi'den
664  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: mevlana : Ekim 03, 2007, 01:01:27 ÖS
Hz. Mevlâna (C.R.)

Hayatı:

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.


Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.


Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.


Eserleri:

Mesnevi

Mesnevi klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım türüne Mesnevi adı verilmiştir. Uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi.

Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir türü ise de, "Mesnevi" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevi'si" gelmektedir.

Mevlâna Mesnevi'yi Hüsameddin Çelebi'nin isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre, Mevlâna, Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, oturuken, yürürken, hatta semâ ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin de yazarmış.

Mesnevi'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre beyit sayısı 25618 dir.

Mesnevi'nin Vezni:
Fâ i lâ tün - fâ i lâ tün - fâ i lün 'dür.

Mevlâna 6 ciltlik Mesnevi'sinde tasavvufi fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.


Dîvân-ı Kebir

Divân şairlerinin şiirlerini topladıkları deftere denir. "Divân-ı Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divân" manasına gelir.

Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divân-ı Kebir'in dili Farsça olmakla beraber, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer verilmiştir.

Divân-ı Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divânının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Divân-ı Kebir'in beyit sayısı 40.000'i aşmaktadır.

Mevlâna Divân-ı Kebir'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divâna Divân-ı Şems de denmektedir. Divânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.


Mektûbât

Mevlâna'nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.

Mevlâna bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, ben deniz"gibi kelimelere hiç yer vermemiştir.

Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa, onu kullanmıştır.


Fîhi Mâ Fih

Fîhi Mâ Fih "Ne varsa içindedir" manasına gelmektedir. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetleri içermektedir. Bunların oğlu Sultan Veled tarafından bir kitapta toplandığı sanılmaktadır. Eser 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da değinilmiştir. Bu nedenle bu eser tarihi açıdan da büyük bir önem taşımaktadır.

Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret mürşid ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir.


Mecâlis-i Seb'a (Yedi Meclis)

Mecâlis-i Seb'a adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisinin, yedi vaazının toplanmasından meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra, Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği hadisleri şu konulara ayırmıştır:


1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı
2. Suçtan kurtuluş, akıl yolu ile gafletten uyanış
3. İnanç'daki kudret
4. Tövbe edip doğru yolu bulanların Allah'ın sevgili kulu olacakları
5. Bilginin değeri
6. Gaflete dalış
7. Aklın önemi

Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadiselerle beraber 41 hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her hadis içtimaidir. Mevlâna, yedi meclisinde her bölüme "hamd-ü sena" ve "münacat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

Kardeşim

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin,
Geriye kalan et ve kemiksin,
Gül düşünür gülüstan olursun,
Diken düşünür dikenlik olursun,

Mevlana Celaleddin Rumi

MENKIBELER

Mevlâna, yaşadığı dönemlerde sadece eserleriyle değil yaşayış tarzı, hal ve hareketleri ve karşılaştığı olaylardaki beyan ettiği fikirleriyle de insanlara doğru yolu göstermiş ve onlara örnek olmaya çalışmıştır.

Bilindiği gibi Mevlâna sadece üst düzey insanlarla bir arada bulunmamış, mürit ve yakın dostlarını genellikle farklı kesimlerin oluşturduğu insanlardan seçmiştir. İşte bundan dolayıdır ki O, çok farklı olaylarla karşılaşmış ve Müslim-gayr-i Müslim, zengin-fakir, padişah-hizmetçi, her tür insanlarla birlikte olmuş ve davranışlarıyla onlara örnek olmaya çalışmıştır.

İşte, Mevlâna’nın yukarıda belirginleştirilmeye çalışılan bu hayat tarzı ölümünden sonra çeşitli vesilelerle kitaplara aktarılmış ve bu eserler de Mevlâna ve Mevlevîlik tarihi açısından “ilk kaynaklar” olarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla yazılmış kaynaklara örnek olarak Mevlâna’nın hizmetinde de bulunmuş olan Feridun b. Ahmed-i Sipehsâlâr’ın (ö.1312 civarı) Risâle’si ve Ahmed Eflâkî Dede’nin(ö.1360) Menâkıbu’l-ârifîn adlı eserini saymak mümkündür. Yine Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’in (ö.1312) İbtidânâme’si (Velednâme) de içerdiği bilgiler açısından bu tür kaynaklara örnek olarak verilebilir. Zaten yukarıda anılan iki eserin ana kaynaklarından birini de Sultan Veled’in bu mesnevîsi oluşturur. Her üçü de Farsça olan bu eserler Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Yine Mevlâna’nın ölümünden sonra bir araya getirilen ve sohbet ve vaazlarını kapsayan kendi eserlerini de (Fîhi mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât) bu kaynaklar arasında telâkki etmek yanlış olmaz.

(Yard.Doç.Dr. Nuri Şimşekler
S.Ü.Fen-Edebiyat Fak.Öğ.Ü.)



Hz. MEVLÂNA'dan
ÖZLÜ SÖZLER

Sevgide güneş gibi ol,

dostluk ve kardeşlikte
akarsu gibi ol,

hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,

öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,

ya göründügün gibi ol.



Mesnevi'den bir Özdeyiş:

İYİLİK VE KÖTÜLÜK

Ben, bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha güzel bir ehliyet görmedim.

Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa kırılmıştır.

İyilikle gelmenin şartı iyilik etmektir; bu güzelliği, bu iyiliği huzura götürmektir.

Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu aç!

Güzel ve iyi sûret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akçe bile etmez!

Çirkin ve hakir bir sûreti olanın huyu güzel olursa, ona kurban ol!

Testinin sûreti ile ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.

(Güzel) huy peşinde yürü, iyi huyla düş kalk. Gül yağına bak, nasıl gülün huyunu almış.

Zahmetin sebebi kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör; talihimden deme.

İyilik ettiğin müddetçe görürsün ki iyi yaşamaktasın, gönlün rahat.

Fakat bir kötülükte bulundun, bir fenalık ettin mi o yaşayış, o zevk gizleniverir.

Kötülükte bulundun mu kork, emin olma; çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!

Dünya dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir.

Kendinize gelin! Hakk’ın gayreti, pusudan çıkmayagörsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.

Kim fena bir âdet koyarsa ona da her an lânet gider durur.

İyiler giderler, (güzel) âdetleri kalır; alçaklardan geriye ise zulüm ve lânetler.

Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden kim vücuda gelse yüzü o kötülüğedir.

Aşağılık, kötü kişilerin huyu şudur: Sen ona iyilik ettin mi, o sana kötülük eder.

Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar (secdeye varıp Allah’tan istesinler)! Ver kerem sahiplerine ki, ihsanına mazhar oldukça şükretsinler!

Mayası kötü olan kimseye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkıyânın eline kılıç vermeye benzer!

Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir.

Kötü düşünceyi zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.

665  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: metal fırtına : Ekim 03, 2007, 01:01:10 ÖS
Metal Fırtına

Karanlık doğanın örtüsü haline gelmişti sessizliğin içinde böcek çığırtıları bile     duyulmuyordu..
Bu donmuş an önce hafif bir titreşimle bozuldu.On iki askerden oluşan öncü gözetme timinin başındaki Üst Teğmen Alper en önde hızla aşağıya doğru koşuyordu.Çok büyük bir askeri birimin karargah merkezine bakan bir tepeden gözlem yapmışlardı.
Askerlerin sessizliğe alışmış kulakları derinden gelen sesin varlığını algıladı bu bir bu bir helikopter sesiydi.
Yine helikopter sesleri gelmeye başlamıştı bu sefer sesler birden çoktu aniden irkildi Üsteğmen .Serdar G3 ünü alarak helikopterlere ateş açmaya başlamıştı üsteğmen de silahına sarılıp ateşlemeye başladı ve biraz sonra sesler kesildi ve oradan ayrıldılar.
Harekete geçen zırhlılarsa çok uzakta amerikan  JSTAR gözetleme uçakları tarafından anında tespit edilmişti.
En baştaki zırhlıda Binbaşı Haşim ERALP vardı.Telsizden emir verdi zırhlılar harekete geçti bombardıman başlamıştı siperlerin üstünden hızla geçtiler.
Daha sonra karşıdan düz bir ışık gibi görülen bomba içinde Binbaşı nın bulunduğu zırhlıya çarptı ve onu paramparça yapmıştı.,
Başbakan içindeki sızıyı bastırmaya çalışarak “Binler cemi paşam Allah aşkına söyleyin” diyerek sordu.
“Zırhlı tugayımıza saldırı düzenlendi tankların neredeyse hepsi gitti” diye cevap verdi.
Günler geçmişti artık Genel Kurmay Harekat Merkezi ana baba günüydü.
ABD Savunma Başkanı “Donalt Rumsfeld” bakan la konuşmak istiyordu derken kapıda Genelkurmay Başkanı “Howord Strike” göründü.Yüzünde karanlık bir ifade vardı.
“Sayın Başkan; şu an itibariyle Metal Fırtına operasyonu başlamış bulunuyor” dedi.

Ve  Büyük Savaş Başlamıştı

Iraktan başlayarak ülkemize girmişlerdi yavaş yavaş tüm şehirlerimizi etkileri altına almışlardı başkentimiz olan Ankara’ya kadar ulaşmışlardı Anıtkabiri bombalamışlardır.

İstanbul’a kadar ulaştılar…

Ersin sıska bir çocuktu yaşı yirmi üç olmasına r1ağmen son dört yıldır hiç dışarı çıkmıyordu kendisinin bir karabasanın içinde olduğunu zannediyordu.Kendilerini korumak için girdikleri boduruma kadar geliyordu silah sesleri ersinin beyni patlayacakmış gibi oluyordu.Ya bir şeyler yapacaktı yada kendi kendisini yok edecek yada bir girdabın içine atacaktı kendisini.

82. hava indirme tümeni komutanı Tümgeneral Josep Reed savaş kıyafetlerini giymişti.Helikopterler çalışmıştı pervane seslerinden başka bir ses duyulmuyordu.Askerlere helikopterlere binme emrini verdi tam tamına yüz elli dört helikopter vardı komutanda kendisi için ayrılmış helikoptere binip yola çıktılar.

İstanbul’a ulaşmışlardı helikopterler boğaz köprüsünü ortadan vurarak Asya ve Avrupa’yı ayrıldılar ve sonunda İstanbullu ele geçirdiler…
   
666  cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: memleket şiirleri : Ekim 03, 2007, 12:59:41 ÖS
Memleket
Bazan bir türküdür okursun
Uzaklarda bir dosta dair
Bazan bir şiirdir yazarsın
Ciğerine sılayı çeken şair
Sonra sevdiğine kavuşursun
Gün gelir de bitende hasret
Ne acı kalır sende, ne dert
Yanında dostun, kardeşin, sıladasın
Gayrı yoktur sana gurbet
Hasılı güzel şey şu memleket!
Özcan Günergök

Memleket
terk edilmiş bir şehri özlemek
ve yeniden terk etmek kendini
unutamamak ya da çilesiz sanmak geçmişi
böyle bir hikaye senden ayrılığım
sende doğdum sende büyüdüm
ilk kez sende aşık oldum ben
sen sevemediğim
ama vazgeçemediğim sen
meğerse ne de güzelmişsin gözümde
ayrılınca anladım
kopamadığımı senden
ilk ayrılık bu sokaklarından
ilk defa ağladım otogarında
elini öperken anamın
babamın umursamaz bakışları
hiç veda tatmayan bacımın
gözyaşı dolu uğurlamaları
ne de zor meğer ayrılmak senden
tatmamıştım
ben hiç böyle ağlamamıştım
ne zaman aklıma gelse anam
ne zaman düşümde yüzüme baksa
iç çekerim kendimi tutamam...
ya anladın mı şimdi,
seni neden sevmediğimi?
çünkü ayrılığın ağlattı beni.
Samet Kocaoğlu





Memleket Düşmanları
Düşmanlarım sarmış dört bir yanımı
İçmek istiyorlar masum kanımı
Sokakta mı buldum ben bu canımı
Dökmek istiyorlar masum kanımı

Alçakça, kalleşçe her tür işleri
Herkese de batar azı dişleri
Sinsice, usulca hep gelişleri
Dökmek istiyorlar masum kanımı

ALLAH'tan bile hiç mi hiç korkmazlar
Azgındır bunlar hiç mi hiç doymazlar
Dört kitaba da hiç mi hiç uymazlar
Dökmek istiyorlar masum kanımı

Gözlerini bürür hep para pul hırsı
Kapalı onlara cennet kapısı
Bitişik cehennem ile arası
Dökmek istiyorlar masum kanımı

Timur söyler sözü bilinir özü
Düşmanın vatanda her daim gözü
Özüne hiç uymaz başkadır sözü
Dökmek istiyorlar masum kanımı

Timur İlikan











Memleket Hasreti
Giderim buralardan
Giderim bir gece vakti
Umurunda olmaz bilirim

Ya beni sararsa
Memleket hasreti

Bağırsan duyamam ki
İstanbul'da değilim ki
Çağırsan gelemem ki
Varna'da değilim ki
Uzaklardayım
Ben bende değilim ki

Ya beni sararsa
Memleket hasreti
Ahmet Kaya

Memleket Hasreti
Ah hasret!
İçin için ağlatır, ağladıkça kanatır
kor gibi yakar yüreği,
hoyrattır, dağdan esen azgın mı azgın yeli
ovaları var doyuran, ana gibi, bereketli
çatlayan toprağına yetişir
yağmurunun açık eli.
Dağında bayırında çalışan insanı
elleri nasırlı kadını, erkeği, kızı, kızanı
sofrasında bir tas çorbası, bir baş soğanı.
Ya ağlayan,
ezilen kadınlar, analar, bacılar
gözleri hep nemli.
Yiğittir evlatları anaların
can'dır, yar'dır, sevgisi sonsuz
Memleketim, ah memleketim!
İnsanı, havası, dağı taşı, her şeyi benim.
Necla İlhan



Memleket Hikâyeleri
meşhur bir çarşı
hallaçtan kalma
çardağa karşı
kucaklar arşı

elinde file
memur Salih Bey
yoğundur epey
üstü, nargile

çarşının gülü
Deli Can elbet
Gülden sevgili
eh biraz afet

Pakize Nine
dar zaman dostu
ağartmış postu
yâr u kemine
Çeşmeli Çarşı
Bülbül doluymuş
bir karga gelip
suyunu soymuş...


Mehmet Şahin Kaçar













Memleket Hırsızları
Tüyü bitmemişin hakkını yiyenlere
hem kış hem de yazları
yolun siz bu kazları
itibarınız artar
memleket hırsızları
oyun içinde oyun
oyunda kimdir koyun
gelin milleti soyun
memleket hırsızları
vergi mergi götürün
el altından yürüyün
masum postu bürünün
memleket hırsızları
bu millet sizi duymaz
duysa bile tınlamaz
kulağınız çınlamaz
memleket hırsızları
namuslu pozlar verin
kulağı yoktur yerin
halkın gözüne girin
memleket hırsızları
aşırın da aşırın
kesenizi taşırın
hırsız dersek şaşırın
memleket hırsızları
paradır bu aklanır
isviçrede saklanır
siyasetle paklanır
memleket hırsızları
vekil de olursunuz
başkanlık bulursunuz
var mı başka arzunuz
memleket hırsızları


İbrahim Yüksel








Memleket Türküleri
...bak şimdi duraklar
kızdan geçilmiyor
albenisiz yasaklar
gibi mor
...boş geçse de arabam
illâ da: gül! diyor
bu memleket bizim babam
dikeninden bile geçilmiyor...

Mehmet Şahin Kaçar




Memleket Türküsü
El gibi dolaşma Anadolu'nda,
Arkadaş, yurdunu içinden tanı.
Dinle bir yosmayı pınar yolunda,
Dinle bir yaylada garip çobanı.

Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt,
Yıllarca döktürür sana gözyaşı,
Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt,
Turnanın özlemi yakar Maraş'ı...

Bir gölü andırır bil ki dört yanın,
Bağrını delmezse yanık türküler.
Varlığı bu korla tutuşmayanın,
Kirpiği yaşarsa, gözleri güler.

Faruk Nafiz Çamlıbel




Memleket İsterim
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.
Cahit Sıtkı Tarancı

Memleket Özlemi
bir gün ölüp gideceğiz
toprağa gömüleceğiz
biz ne zaman güleceğiz
mümkün değil şu gurbette
çekilmiyor kahrı kolay
yaşaması binbir olay
ediyorlar bizle alay
yabancısın şu gurbette
türlü derde göğüs gerip
sınırları delip delip
bir kaçını yere serip
döneceğiz şu gurbetten
hayal edip vatanını
emdiler senin kanını
sık dişini ve canını
bırakma sakın gurbette
biz elele vermeliyiz
beraberce gülmeliyiz
yar vatana dönmeliyiz
kalmayalım şu gurbette
hesap edip üçü beşi
vurmasın kardeş kardeşi
demesinler bitti işi
ölmeyelim şu gurbette...
Hamza Kılıç







Memleket Şiiri

dağ yankısı ırmaklarda eğleşir
leylâ dinmeyen sızı, çile yazgılı
yanımda halden bilir türküler
bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
düze inmiş ak alınlar, yiğitler

garipliğin tarihidir aşk ile
kalbi kırılmış da sazı inler
bize dost toprak ezelden beri
neredesin sen derken can yangını

ırak yer yakın, yayla kokuşlu
yanık yüzlerde insanlığımız
turnalardan gelir muştulu haber
yaban’dır buralar yakup kadri’ye

çözemez bilmeceyi aciz kitaplar
pınar dilinde aşikâr gül dilinde
gönül dağından gidilir memlekete.

Murat Soyak














Memlekete Destan Oldum
Memlekete destan oldum
Karım beni beğenmedi
Eşten oldum dosttan oldum
Yarim beni beğenmedi
Ne söylesem "deli" dedi
"Meyva vermez çalı" dedi
"Açma bana kolu" dedi
Sarım beni beğenmedi
Ben gönlümün valisiyim
Altı çocuk velisiyim
Bir güzel delisiyim
Durum beni beğenmedi
Yine düştüm dilden dile
Gözyaşlarım sile sile
Attı beni gurbet ele
Yarim beni beğenmedi
Geçti güzelliğin çağı
Gölköy'e kurdum otağı
Güz geldi döktü yaprağı
Dalım beni beğenmedi
Veysel yönüm yare döndüm
Lodos değmiş kara döndümYeşillenmiş yare döndüm
Pirim beni beğenmedi.

Aşık Veysel Şatıroğlu

Memleketim

Yaramdır sende kalan yarım ekmeğim,
Benim canım, cananım memleketim,
Sende yetiştim sende filizlendim,
Benim canım, cananım memleketim.

Cananımı bastın sen bağrına,
Koymadın anamı darda sıkıntıda,
Kurban olam toprağına taşına,
Benim canım, cananım memleketim.

Gül kokardı bahçem rüzgarınla,
Şükürler olsun Allaha verdi bu toprağı bana,
Ben kırlarda coşardım solmayan sevdanla,
Benim canım, cananım memleketim.

Nice sultanlar barındırdın bağrında,
Peygamberler diyarı oldun yüce şanınla,
Yaylanla, ovalarınla bütün topraklarınla,
Benim canım, cananım memleketim.

Seni sevdim ben vatanımsın diye,
Kimseler sana el sürememiş diye,
Gerektiğinde düşmanı dize getirdin diye,
Benim canım, cananım memleketim.

Dalgalansın bayrağın göklerde heybetiyle,
Sen doyma zaferlere, ezgilere güzelliğinle,
Sana dokunan elleri kırarım kerpetenlerle,
Benim canım, cananım memleketim.

İslamın yolunda koştuğun müddetçe,
İstese de dokunamaz düşmanın bir nebze,
Rabbimiz bizi koruyacaktır elbette,
Benim canım, cananım memleketim...

Semih Ünal

Memleketim
Yağ be yağmur, sana hasret bostanım var, bağım var,
Kuraklıktan bağrı yanık, çatlamış toprağım var,
Dereleri kumla dolmuş, su bekleyen dağım var.
Yağ ki vatan, baştanbaşa yeşillensin, şenlensin,
Sesin ninni olsun bana, yorgun gönlüm dinlensin.

Gönlünce es deli rüzgar, dört yandan koku gelsin,
Yüreğimden selam yüklen, bekleyen senden alsın,
Yanan yüreklere git, serinlet, huzur bulsun.
Es de okşa saçlarımı, anamın eli gibi,
Dost eliyle uzatılan, bir yaban gülü gibi.

Doğ be güneş, karanlıklar parçalansın, dağılsın,
Dağdaki kar çağlayarak, ovalara yığılsın,
Bereket ol, ağaç dalı bol meyveden eğilsin.
Yüzü gülsün toprağını, tırnağıyla kazanın,
Tan yerinle tadı başka, sabah vakti ezânın.

Müezzinim ezân oku, gök tekbirle çınlasın,
Tan yerinde herşey sussun, varlık seni dinlesin,
Yanık sesin müminleri, saf tutmaya ünlesin,
Huzur doldur yüreğimi, sabah güneş doğmadan,
Yeni günün dertlerini, omuzuma yığmadan.

Büyü fidan gür ağaç ol, başın göğe uzansın,
Boz dağlarım tepelerim, ormanlarla bezensin,
Meyve verip doyuransın, kalem olup yazansın.
Ağaç ol ki dallarında, kuş sesleri şakısın,
Çoban Hasan yaslanarak, ağ gelini okusun.
Okut hocam gençlerimi, en son bilgiyi anlat,
Taptazecik beyinleri, ilim sesiyle çınlat,
Resulümün hutbesini, Bilge Hakanı dinlet,
Bu temeller üzerine çıkan bina yıkılmaz,
Özdeki cevher bilinse, yâd ışığa bakılmaz.
Büyü bebek, yarınlarım seninle yükselecek,
Esir Türkün gözyaşını, minik elin silecek,
Azap çeken yorgun ruhum, senle huzur bulacak,
Haydi bebek, prangasız bir bozkurt ol göreyim,
Göreyim de rahatlıkla, mezarıma gireyim...

İlhan Esen












Memleketim

Göğsünü ayır gölgenden,
Yine ayrılık var bugün.
Son kez bir anlık uyku ol gözpınarlarımda,
Kirpiklerim bir bahar dalı kalsın.
Her mevsim ayrı bir düş sunsun göz bebeklerime.
Ağlama yine.
Asırlık gözyaşı bırakma mendilime.
Bir çocuğun ilk ıslığı gibi heycanlı ol.
Bir destanın son noktası kadar gururlu.
Göğsünü ayır gölgenden.
Yine ayrılık var bugün.
Bu son şafak değil,
İlk değil bu ayrılık.
Yine çocuklar misket oynayacak,
toprak damında.
Cırcır böcekleri ötecek senin dilinde.
Harman vakti hüzünler savrulacak sevinçlerin içinden.
Bir başağa bağlanacak beyaz gelinin duvağı.
Ağlama memleketim.
Bilirsin dayanamam gözyaşlarına...
Erkan Başok

Memleketim
Korkularla çevrili memleketim
Bir yudum özgürlüğe muhtaç
Ve memleketimin insanları aç
Çocuklarım gezerken yetim
Ne kral kaldı ne de bir taç
Oyuncak oldu hürriyetim
Şimdi yürek yerine bir taş
Gelecek nesile emanetim
Soyutlarken sevgiyi yürekler
Bir idam mahkumu gibi
Darağacında müebbetim
Gürsel Şahin




Memleketim
Memleketim Erciş'e
Şimdi saçlarına
Gül takılıdır
Aylardan Mayıs
Bilirim çiçekleri
Nasıl da sevdiğini
Bilmeni istediğim
Bir şey daha var
Bilmelisin ki
Senden uzaklarda
Baharın hiç gelmediğin 
Münir Atakul

Memleketim İmamsız Kalmasın

ey insanlar, kerbela döndü kan gölüne
nolursunuz tükürün o yezid dölüne
bir su serpin haydar-ı kerrarın gönlüne
memleketim imamsız kalmasın

ey ali çek zülfikarı Allah aşkına
izin verme nolursun bu zalim taşkına
koru evladını Resulullah aşkına
memleketim imamsız kalmasın

okların çıkarın nolur o civanmerdin karnından
zeyneb ağlamasın o esedullahın ardından
asıl galib belli olacak bu dünyanın ardından
memleketim imamsız kalmasın.

Fatih Bağmancı









Memleketimden İnsan Manzaraları

İkinci Bölüm
I
Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,
Atlantiğin dibinde
dirseğime dayanmış.
Bakıyorum yukarıya:
bir denizaltı gemisi görüyorum,
yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,
yüzüyor elli metre derinde,
balık gibi, efendim,
zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.
Orası camgöbeği aydınlık.
Orda, efendim,
orda yeşil, yeşil,
orda ışıl ışıl,
orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.
Orda, ey demir çarıklı ruhum,
orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,
orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,
orda bir hamam tasının mahrem şehveti,
mahrem şehveti efendim,
gümüş kuşlu bir hamam tasının
ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.
Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları
kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,
orda hayat, tuz, iyot,
orda başlangıcımız, Hacıbaba,
orda başlangıcımız
ve orda hain, çelik ve sinsi
bir denizaltı gemisi.
400 metroya kadar sızıyor ışık.
Sonra alabildiğine derin
alabildiğine derin karanlık.
Yanlız ara sıra
acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde
ışık saçarak.
Sonra onlar da yok.
Artık dibe kadar inen
kat kat kalın sular kati ve mutlak
ve en dipte ben.
Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,
upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin
dirseğime dayanmış,
bakıyorum yukarlara.
Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır
dibinde değil.
Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.
Omurgalarının altını görüyorum,
omurgalarının altını.
Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.
Dümenleri ne tuhaf suyun içinde
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.
Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,
karınlarını gördüm
ağızları da orda.
Gemiler şaşırdılar birdenbire,
herhalde köpekbalıklarından değil.
Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim
bir torpil.
Gemilerin dümenlerine baktım:
telaşlı ve korkaktılar.
Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,
gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini
karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.
Gazgemileri düşmana ateş açarak
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak
batmaya başladılar.
Mazot, gaz, benzin,
tutuştu yüzü denizin.
Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,
yağlı ve yapışkan
bir alev deryası efendim.
Kıpkızıl, gömgök, kapkara,
arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.
Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.
Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.
Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:
lunatik.
Geçti kargaşalığı,
girdi deniz dünyasının cennetine.
Fakat durmadan iniyor.
Kayboldu ıslak karanlıkta.
Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.
ve direği, efendim, bacası yahut
nerdeyse yanıma düşer.
Yukarda insanla dolu denizin içi.
Bir tortu gibi dibe çöküyorlar
tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.
Baş aşağı, baş yukarı,
uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.
Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan
onlarda iniyorlar dibe doğru.
Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası
ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.
39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce
Münihli Hans Müller
Hitler hücum kıtası altıncı tabur
birinci bölük
dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.
Münihli Hans Müller
üç şey severdi:
1-Altın köpüklü arpa suyu
2-Şarkı Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.
3-Kırmızı lahana.
Münihli Hans Müller için
vazife üçtü:
1-Çakan bir şimşek
gibi mafevke selam vermek.
2-Yemin etmek tabancanın üzerine.
3-Günde asgari üç çıfıt çevirip
sövmek sinsilelerine.
Münihli Hans Müller'in
kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:
1-Der Führer.
2-Der Führer.
3.Der Führer.
Münihli Hans Müller
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla
39 ilkbaharına kadar
bahtiyar
yaşıyordu.
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli
Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli
Anna'nın
tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine
şaşıyordu.
Diyordu ki ona:
-Bir düşün Anna,
yepyeni bir manevra kayışı takacağım,
pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.
Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,
balmumundan çiçekler takacaksın başına.
Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.
Ve mutlak
hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.
Bir düşün Anna,
tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye
top, tüfek yapmazsak eğer
yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler
çünkü doğamadılar,
çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce
bizzat harbe girdi Hans Müller.
Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında
dibinde Atlantiğin
benim karşımda durmaktadır.
Seyrek sarı saçları ıslak,
kırmızı sivri burnunda esef,
ve ince dudaklarının kıyılarında keder.
Yanı başımda durduğu halde
yüzüme çok uzaklardan bakıyor,
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.
Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,
ve artık bir daha arpa suyu içip
yiyemeyecek kırmızı lahanayı.
Ben bütün bunları biliyorum, efendim,
ama o bütün bunları bilmiyor.
Gözü bir parça yaşlı,
silmiyor.
Cebinde parası var,
çoğalıp eksilmiyor.
Ve işin tuhafı
artık ne kimseyi öldürebilir
ne de kendisi ölebilir bir daha.
Şimdi şişecek birazdan,
yükselecek yukarıya,
sular sallayacak onu
ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

Ben
Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken
yanımızda peyda oluverdi
Liverpul Limanından Harri Tomson.
Gazgemilerinden birinde serdümendi.
Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.
Gözleri sımsıkı kapalıydı.
Şişman ve matruştu.
Bir karısı vardı Tomson'un:
tavan süpürgesi gibi bir kadın,
tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz
ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.
Bir oğlu vardı Tomson'un:
altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,
tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.
Tuttum Tomson'un elinden.
Açmadı gözlerini.
"-Vefat ettiniz" dedim.
"-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:
Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti
ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,
harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.
Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.
Adalet: ihtilalsiz.
Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.
Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:
buna Kenterburi başpiskoposu
bizim tredünyonun reisi
ve karım razı değil.
Ay bek yur pardın.
İşte bu kadar,
nokta, son."
Sustu Tomson.
Ve ağzını açmadı bir daha.
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,
hele hümoru seven ölü İngilizler.

Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.
Şiştiler yan yana,
yan yana yükseldiler yukarı doğru.
Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,
fakat dokunmadılar ötekisine,
Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.
Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,
sen de hayvansın ama
akıllı bir hayvan...

Nazım Hikmet Ran




















Memleketin Hâli

Batı kambur gibi binmiş sırtına,
Memleketin hâli iyi gitmiyor.
Senelerce evvel kopmuş fırtına,
Memleketin hâli iyi gitmiyor.

Terör bu, vahşet bu, bebek ölüyor,
Binlerce mâsum da şehit oluyor,
Avrupalı cânî, buna gülüyor,
Memleketin hâli iyi gitmiyor.

Temel atılıyor orda kalıyor,
İşçi, memur, esnaf avuç yalıyor,
Baştakiler ayrı telden çalıyor,
Memleketin hâli iyi gitmiyor.

Konuşan yetkili serti bilmiyor,
Kantar hassas, tartan, tartı bilmiyor,
Başbakan, kırmızı kartı bilmiyor,
Memleketin hâli iyi gitmiyor.

Mehmetçik koruyor, düşmedi sancak,
Yurdumu düşmanım bölemez, ancak,
İnsanımı bölmüş, ayırmış alçak,
Me