|
|
|
646
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: Nasrettin Hoca
|
: Ekim 03, 2007, 07:41:22 ÖS
|
|
Nasreddin Hoca (1208 - 1284)
Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.
Sivrihisar'ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü. Babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi. İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır.
Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.
Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir.
Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma, gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur.
Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.
Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar genellikle halk arasında geçer. Hoca, soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur.
Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak kendini toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.
Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez. Onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar.
Bu konuda başka bir çelişki sergilenir. Gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.
Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret" le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.
Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın, Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.
Bizim Tekir Nerede?
Hoca’nın canı bir gün etlice bir yahni ister...
Kasaba gidip bir okka et alır, eve gönderir.
Hoca’nın karısı yahniyi pişirirken komşuları çıkagelir. Gözü gönlü tok, eli açık olan kadıncağız komşularına yahni ikram eder. Komşular, yemeğin tamamını yiyip bitirir ve dönerler evlerine.
Bütün gün yahni özlemiyle akşamı zor eden Hoca evine döner. İştahla oturur sofraya. Biraz sonra karısı önüne bir tabak bulgur aşıyla bir kaşık koymaz mı? Hoca hiddetlenerek sorar ne olup bittiğini.
“Efendi,” der karısı, “Eti bizim Tekir yedi.”
Bu sözü duyan Hoca sinirlenerek eline bir sopa alır ve Tekir kediyi aramaya koyulur. Bir süre sonra Tekir görünür, bir deri bir kemik... Yürüyecek gücü yok, iskelet gibi...
Hoca şaşkın: “Hatun, yahnilik eti şu bizim Tekir mi yedi?” diye sorar. Karısı da “Evet Efendim, o hınzır yedi.” diye cevap verir. Bunun üzerine Hoca alır eline el terazisini ve tartar Tekir kediyi... Tam bir okka çeker Tekir. Bunun üzerine karısına şöyle çıkışır
Hoca: “Hatun! Şu gördüğün bizim Tekir tam bir okka geldi. Öyleyse, yahnilik et nerede? Şayet et bu ise bizim Tekir nerede?”
|
|
|
|
|
647
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: namik kemalin hayati ve tiyatro gorusleri
|
: Ekim 03, 2007, 07:41:12 ÖS
|
|
NAMIK KEMAL
Osmanlı, şair ve yazar. Batı edebiyatının yazın türlerini ilk kez Türk toplumsal yaşamına sokmuştur.
21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü. 1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867'de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamaması üzerine Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü. Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbul'a geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuârâ'ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi'yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan "hürriyet kavgası", "esaret zinciri", "vatan", "kalb-i millet" gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür "manzum nesir" oluşturmuştur. Bosna-Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında "Vâveyla", "Vatan Mersiyesi", "Vatan Şarkısı" ve "Hürriyet Kasidesi" yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıda bulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır.
Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistire yalnız ülke için değil, Avrupa'da da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. Magosa'dayken yazdığı Gülnihal'de baskıya ve zulme karşı duyduğu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiştir. Oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansür tarafından çıkarılmıştır. Namık Kemal yine Magosa'da yazdığı Akif Bey'de, yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir. Zavallı Çocuk'ta görücü yoluyla evlenmeye karşı çıkar. On beş perdelik Celaleddin Harzemşah, Namık Kemal'in en beğendiği yapıtı olarak bilinir. Oyun, Moğollar'a karşı İslam dünyasını koruyan Celaleddin Harzemşah'ın kişiliği çevresinde gelişir. Bu yapıtta Namık Kemal, İslam birliği düşüncesini kapsamlı bir biçimde sergilemiştir. Namık Kemal'in ilk romanı olan İntibah 1876'da yayımlanmıştır. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılabilir. Eleştirmenler Namık Kemal'in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı görüşünde birleşirler. Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım Şehzadesi Adil Giray'ın yaşadığı aşk ve Cezmi'nin onu kurtarmak isterken geçirdiği serüvenlerle gelişen romanda, Namık Kemal'in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi'nin etkisinde olduğu izlenir. Namık Kemal'in yaşamı boyunca ilgi duyduğu alanlardan birisi de tarihtir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlattığı Devr-i İstila yayımlandığında büyük ilgi görmüştür. 1872'de çıkan Evrak-ı Parişan'da, Selahaddin Eyyubi, Fatih gibi tarihi kişilikleri, Barika-i Zafer'de İstanbul'un alınışını anlatır. Ahmed Nâfiz takma adıyla yayımladığı Silistire Muhasarası ve Kanije, yine Osmanlı tarihine ilişkin kahramanlık olaylarını ele alan kitaplardır. Namık Kemal'in, tarih konusunda en kapsamlı çalışması olan Osmanlı Tarihi'nde, Hammer'in etkisinde kaldığı, yapıtın bilimsel olmaktan çok, eğitici değer taşıdığı konusunda görüşler ileri sürülmüştür. Yarım kalan bu yapıtın ilk basımı II. Abdülhamid tarafından yasaklanmıştır. 1975'te yayımlanan Büyük İslam Tarihi adlı yapıtındaysa Namık Kemal, İbn Haldun, İbn Rüşd gibi yazarlardan yararlanmış olduğunu belirtmiştir. Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur. En önemli eleştiri yapıtları Tahrib-i Harâbât ile Takip'dir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanmıştır. Tahrib-i Harâbât, Ziya Paşa'nın Harâbât adlı güldestesine karşı yazılmış sert bir eleştiri niteliğindedir. Takip de yine aynı güldestenin ikinci cildini eleştirir. Mukaddeme-i Celal eleştirisinde Namık Kemal, Batı edebiyatı ile Doğu edebiyatını karşılaştırmış, tiyatro, roman türleri üstünde durmuştur. Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadardır. Bunlarda düzyazıdaki üstün yeteneğini ortaya koyduğu ve çok etkili bir üslup yarattığı kabul edilir. NAMIK KEMAL'IN TIYATRO GORUSLERI
Namik Kemal'den 'Aile Üzerine' yazilmis bir yazisinin orijinal Osmanlica metni Bati etkisi altinda gelisen Türk Edebiyat'inda tiyatro sahasinda 1870-1900 arasi icinde 400'den fazla tiyatro eseri yazilmis, cevrilmis ve oynanmistir. Bu donemde Avrupai tarzda tiyatro eseri yazanlardan biri olarak bildigimiz Namik Kemal ayni zamanda tiyatronun kuramini yapmaya calisan edebiyatcilarimizin basinda gelir.Dusuncelerinin gerceklesmesinde tiyatroyu bir arac olarak gorur. Sosyal konulari, halka aktarmak ve halki kendi dusuncelerinin ortagi kilmak dusuncesi O'nun butun edebiyat turlerine sosyal fayda acisindan bakmasina yol acmistir.Namik Kemal, alisilmis sekillerin disinda sahneyi bir kursu olarak kullanir.Bu bakimdan Kemal'in tiyatro eserleri, diger eserlerinde isledigi fikirler ve sahsiyet goz onunde bulundurulmadan tam anlamiyla anlasilamaz. Namik Kemal'in tiyatro ile olan ilgisi; tiyatro seyri, oyun okumasi, tiyatro ile ilgili bazi gorusler ileri surmesi, bizzat oyun yazmasi ve gencleri oyun yazmaya tesvik ederek yonlendirmesi seklinde ozetlenebilir.Paris ve Londra'da Namik Kemal'in tiyatroyla ne kadar mesgul oldugunu gosteren intibalari mektuplarinda yer almaktadir. Namik Kemal tiyatroyu butun diger edebi turlerin uzerinde gormektedir.Avrupa'dan buna ornek vererek Victor Hugo ve Shakespeare tiyatrolarindan bahseder.Namik Kemal tiyatro hakkindaki goruslerinden soz ederken, tiyatroyu esasen marifet ya da ahlak mektebi degil adeta bir eglence yeri olarak gormektedir.Insan fikrinin eseri olan eglencelerin hepsinden ustun, hepsinden faydali oldugunu belirtir.Tiyatro nedir? sorusuna Adeta taklit,neyi taklit ediyor? sorusuna ise Beserin halini diye cevap vererek tiyatronun faydali bir eglence oldugunu vurgular. Tiyatroyu aska benzeten Kemal, tiyatro huzun verse dahi verdigi huzunde bir lezzet buludugunu ifade eder."Dunyanin guzelliklerini, cirkinliklerini, dogrularini gozler onone seren tiyatrodur.Tiyatro cihanin aynidir.Insani doya doya guldurur." der. Namik Kemal'in tiyatroyla ilgili olarak yazdigi iki makalesi bulunmaktadir."Tiyatrodan Bahseden Arkadaslara" baslikli ilk yazisinda fikirlerin islendigi onemli bir tur olarak tiyatroyu degerlendirir.Romantik tiyatroyu ve hitabet tiyatrosunu tercih ettigini ortaya koyar. Namik Kemal icin edebiyat bir davaya yararli oldugu oranda deger kazanir.Tiyatro konusunda da durum aynidir.Bu bakimdan Namik Kemal'in Tiyatrosu bir dava tiyatrosudur diyenler haklidir.O eserlerinde vatanperverlik, Islam Ittihadi, Insan Haklari gibi inandigi belli basli seylerle cemiyetin kalkinmasi icin luzumlu gordugu fikirlerini veya geleneklere karsi tenkidlerini ortaya koymaktadir. Bir edebiyatin gelismesinde cevirinin oynadigi rol aciktir.Ancak Namik Kemal surekli bir tercume faaliyetini tavsiye etmemektedir.O'nun arzusu ihtiyaclara cevap verebilecek eserleri Türkce'ye nakletmekten ibarettir. Namik Kemal'in tiyatroya dair ikinci makalesi O'nun tiyatro turunu ne kadar sevdigini aciklamaktadir."Eglencelerin en edebisi, en faydalisi tiyatrodur" diye baslayan bu makalede de tiyatronun oneminden soz eder.Fakat O'nun tiyatro hakkindaki butun goruslerini toplayan yazisi "Celal Mukddimesi"dir. Namik Kemal ortaoyunu ve benzeri seyirlikleri tiyatro olarak kabul etmez. 1867'de Istanbul'dan uzaktaki bir dostuna yazdigi mektupta:"Ortaoyunlarinin halini bilirsiniz.Bunlar olsa olsa halkin bozuk bir ahlaka sahip oldugunun gostergesi olabilir.Ne derece edebe aykiri olduklari da meydandadir..." demektedir. Namik Kemal'in tiyatro eserlerine gecmeden once tiyatro hakkindaki gorusleri su sekilde ozetlenebilir: 1)Tiyatro eglencelidir ve eglencelerin en faydalisidir. 2)Edebiyatin en guc ve en buyuk turu olan tiyatro kitap, gazete ve benzeri basin organlarindan daha tesirlidir. 3)Halkin egitilmesinde tiyatrolar bir arac olarak kullanilabilir. 4)Tiyatrolarin dili halkin anlayabilecegi sekilde olmalidir. 5)Baska milletlerin edebiyatlarindan tiyatro tercume etmenin bir sakincasi yoktur. 6)Bati; musiki, tiyatro gibi sanatlarla gelismektedir. 7)Tiyatro goze, kulaga hitap ettigi icin diger edebi turlerden daha tesirlidir. NAMIK KEMAL'IN TIYATROLARI Namik Kemal bir reformcu ve idealist olarak yazdigi 6 tiyatro eserini de bu anlayis etrafinda ortaya koymustur.Vatan Yahut Silistre, Akif Bey, Gulnihal ve Celaleddin Harzemsah'ta buyuk romantikler kadar idealist olan 19.yy. yazari, Zavalli Cocuk ve Karbela'da devrinin sosyal konularina el atan bir reformcu karakteri cizmektedir.Yazmis oldugu tiyatrolardan en unlusu Vatan Yahut Silistre'dir. VATAN YAHUT SILISTRE Kemal bu ilk piyesiyle vatanperverlik ve kahramanlik duygularindan ise baslamistir. Halkta bu duygulari harekete gecirmek isteyen bu dram, 1853 Türk-Rus Savasi'nda gonullu olarak cepheye giden sevgilisinin ardindan, cephede O'nunla beraber bulunmak ve onunla ayni kaderi paylasmak icin asker kiyafetine girip, Silistre mudafasina istirak eden genc bir kiz ile genc bir adamin aski etrafinda geliserek, Türk askerinin vatan ugruna gosterdigi fedakarligi canlandirir.Icindeki vatani siir ve hitabetler ile devrinde muazzam bir heyecan yaratan bu eser Türk Tiyatrosu'nu bulundugu seviyeden cok ileri goturmustur. Piyes mevzuundaki basitlige ragmen cok sevilmis, Avrupa'da alaka uyandirmis, temsilinden uc yil bile gecmeden Rusca'ya, daha sonra da baska dillere tercume edilmistir.Kemal'in en fazla munakasa ve elestiriye maruz kalmis piyesi budur.Vatan Yahut Silistre, Namik Kemal'in sagliginda sahnelenisini gordugu tek oyundur.Kemal'in kisiligi ve tiyatro tarihi acisindan onemlidir.Namik Kemal'in Magusa'ya surulmesine sebep, bu oyunun oynatilmasidir.Dogurdugu ilgi dolayisiyla, tiyatro eseri yazmak hevesini uyandirmistir. GULNIHAL Kemal'in ihtilalci ruhunun yarattigi bir tiyatro eseridir.Intikam fikri esasini olusturur.Gulnihal ihtiva ettigi fikirler bakimindan oldukca onemlidir.Esasen ilk adi Raz-i Dilin, Gulnihal'e cevirilmesi devrin sansurunun Namik Kemal'e karsi hassasiyetini gostermesi olarak yorumlanabilir.Rumeli ayanlarinin, kendi baslarina buyruk hareket etmeleriyle adeta birer despot kesilmelerini anlatan eserin kahramanlari, sevilen Muhtar Bey ile nefret edilen Kaplan Pasa ve onlarin cevresinde yer alanlardir.Ancak Namik Kemal'in halkin kendisini idareci olarak sectigi Muhtar Bey'i son derece pasif, her turlu siyasi ihtirastan uzak cizmek istemesi, bu mucadelenin bir tarafini kirmaktadir.Muhtar Bey'i, adeta halk adina savunan ve mucadeleye iten Gulnihal'dir.Namik Kemal, Gulnihal tipiyle iktidar mucadelesini sadece iki kisinin mucadelesi olmaktan cikarir.Halk adina konusan yeni tipler belirler.Gulnihal ve Zulfikar bunlarin ikisidir.Gulnihal, idarecilerin yanindaki bir esirdir.Namik Kemal Gulnihal tipinde sadece mazlum insani degil, ayni zamanda bir mal gibi alnip satilan insani da canlandirmistir.Boylece sahsi hurriyet icin mucadele, ayni zamanda rejim ugrundaki politik mucadeleyle birlestirilmistir. Burada Kaplan Pasa, Abdulaziz'in, Muhtar Bey de 5.Murat'in birer timsali durumundadir. Zulum ve baskiya hedef tutmasi dolayisiyla, sansur piyesin en muhim parcalarini cikarmis, Kemal'in belirttigine gore, onu taninmayacak hale getirmistir.Namik Kemal'in ihtilalci hayatinin hayallerini canlandiran bu oyun, entrikasi digerlerinden daha kuvvetli oldugu halde, o kadar sohret olamamistir. CELALEDDIN HARZEMSAH AKIF BEY Once Danis Bey yahut Fahise Naibe adiyla hikaye olarak tasarladigi bu eseri Kemal, Magusa'da "Akif Bey" adiyla tiyatro eserihaline getirmistir.Piyesi Kirim Harbi'nde, cok sevdigi karisine birakarak kendisini bekleyen vatani vazifeye kosmakta tereddut etmeyen bir Bahriye zabitinin vatanperverligi ile, karisinin sadakatsizligi teskil eder.Eser vatan duygulariyla baslayip bir aile faciasiyla sona erer.Akif Bey, Namik Kemal'in sahneye en uygun, entrikasi en duzgun oyunu kabul edilir.Akif Bey'de beseri unsur ihmal edilmemistir.Namik Kemal bunda da bir firsat bularak Türk kahramanligini ele alir ve Sinop baskinini anlatir. KARA BELA Nesrini istedigi halde hayatinda basilamayan bu eser, piyeslerinin en zayifi ve kendisinin esas meseleleri ile irtibati en gevsek olanidir.Magusa'da yazilan bu eser, saray hizmetindeki bir harem agasinin, bir sehzadeyi seven ve babasi Hint hukumdari olan bir kiza olan aski ile bunlarin olumlerine yol acan facianin hikayesidir.Bu bakimdan konusu itibariyle Kara Bela diger tiyatrolardan ayrilmaktadir. Kara Bela'da padisahlara ders verilmek istenmis, saraylarin ic yuzu halkin gozleri onune serilmistir. ZAVALLI COCUK Namik Kemal'in son oyunudur.Abdulhamit'in ilk senelerinin hissi hayatina tesir etmektedir.Recaizade'nin Vuslat'i ile Abdulhak Hamit'in Icli Kizi'ndan, Usakzade'nin Bir Olunun Defteri'ne kadar butun bir edebiyatta bu kucuk piyesin havasini buluyoruz.Piyesin asil konusunu,19.asrin en moda mevzularindan biri olan ana-babanin cocuklarini kendi menfaatlerini dusunerek evlendirmelerinin felaketle neticelendigi davasi olustur. Bu anlatimli basit oyunun etkisi oldukca buyuktur.Zavalli Cocuk ciktigi zaman o donemin butun kalem sahiplerine bir ornek olmustur. SONUC Namik Kemal toplumun cesitli meseleleri uzerinde dusunmus ve yazi yazmis bir sahsiyettir.Milli ve Islami degerleri korumak sartiyla kuvvetli bir sekilde Avrupalilasma davasini gutmustur.Namik Kemal insanin dogustan hur olduguna ve yok edilmek istense de, sonunda hurriyetin ustun olacagina inanmistir.Bu davaya atildigindan beri omru surgunlerde gecen Namik Kemal, topluma hayatini bir dava icin harcayan fikir adami ornegini vermis, makaleleriyle toplumu memleket meseleleri uzerinde dusunmeye alismistir. Namik Kemal'in tesiri; devri ve soraki nesiller uzerinde derin ve devamli olmustur.Getirdigi toplumsal ve siyasi fikirleri, yeni devrin sartlarina gore bir milliyetcilik anlayisi getiren Ziya Gokalp'e kadar hemen hemen tek basina devam etmistir. Namik Kemal, tiyatroya da buyuk hamle getirmis bir sahsiyettir.Halk tiyatrosunu reddetmis ve halki egitmek amaciyla tezli tiyatroyu benimsemistir.Boylece gazete sutunlarinda yaydigi fikirlerini, kisilerin agzindan bir kere daha sahnade duyurmak imkanini aramistir.Namik Kemal genclerin tiyatro yazmalarini desteklemistir. Hasan Bedrettin, Mehmet Rifat, Abdulhak Hamit, Recaizade Mahmut Ekrem bunlarin basinda gelir.Romantik tiyatroyu benimsemis, klasik tiyatro uzerinde hic durmamis olmasi, O'nun tiyatro teknigini ogrenmesini engellememistir.Namik Kemal'in tiyatrolarini bugunun tiyatro teknigine aykiri bulmak, onlari su veya bu yonden elestirmek mumkundur;ancak bu gercegi tek tarafli gormek ve zamanin payini dikkate almamak olur.Aradan gecen yillara ragmen Namik Kemal'in yazarligi ile birlesen sahsiyetinin tiyatro eserlerine de yansidigi gorulmektedir.O, bugunden bakinca eserlerinin teknik degerleri ne olursa olsun, yine de Türk Tiyatro Tarihi'nin bir safhasinin baslangici durumundadir.
|
|
|
|
|
648
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: namık kemalin hayatı
|
: Ekim 03, 2007, 07:40:50 ÖS
|
|
Namık Kemal (1840-1888) Osmanlı, şair ve yazar. Batı edebiyatının yazın türlerini ilk kez Türk toplumsal yaşamına sokmuştur. 21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü. 1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867'de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamaması üzerine Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü. Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbul'a geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuârâ'ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi'yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan "hürriyet kavgası", "esaret zinciri", "vatan", "kalb-i millet" gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür "manzum nesir" oluşturmuştur. Bosna-Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında "Vâveyla", "Vatan Mersiyesi", "Vatan Şarkısı" ve "Hürriyet Kasidesi" yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıda bulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır. Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistire yalnız ülke için değil, Avrupa'da da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. Magosa'dayken yazdığı Gülnihal'de baskıya ve zulme karşı duyduğu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiştir. Oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansür tarafından çıkarılmıştır. Namık Kemal yine Magosa'da yazdığı Akif Bey'de, yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir. Zavallı Çocuk'ta görücü yoluyla evlenmeye karşı çıkar. On beş perdelik Celaleddin Harzemşah, Namık Kemal'in en beğendiği yapıtı olarak bilinir. Oyun, Moğollar'a karşı İslam dünyasını koruyan Celaleddin Harzemşah'ın kişiliği çevresinde gelişir. Bu yapıtta Namık Kemal, İslam birliği düşüncesini kapsamlı bir biçimde sergilemiştir. Namık Kemal'in ilk romanı olan İntibah 1876'da yayımlanmıştır. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılabilir. Eleştirmenler Namık Kemal'in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı görüşünde birleşirler. Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım Şehzadesi Adil Giray'ın yaşadığı aşk ve Cezmi'nin onu kurtarmak isterken geçirdiği serüvenlerle gelişen romanda, Namık Kemal'in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi'nin etkisinde olduğu izlenir. Namık Kemal'in yaşamı boyunca ilgi duyduğu alanlardan birisi de tarihtir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlattığı Devr-i İstila yayımlandığında büyük ilgi görmüştür. 1872'de çıkan Evrak-ı Parişan'da, Selahaddin Eyyubi, Fatih gibi tarihi kişilikleri, Barika-i Zafer'de İstanbul'un alınışını anlatır. Ahmed Nâfiz takma adıyla yayımladığı Silistire Muhasarası ve Kanije, yine Osmanlı tarihine ilişkin kahramanlık olaylarını ele alan kitaplardır. Namık Kemal'in, tarih konusunda en kapsamlı çalışması olan Osmanlı Tarihi'nde, Hammer'in etkisinde kaldığı, yapıtın bilimsel olmaktan çok, eğitici değer taşıdığı konusunda görüşler ileri sürülmüştür. Yarım kalan bu yapıtın ilk basımı II. Abdülhamid tarafından yasaklanmıştır. 1975'te yayımlanan Büyük İslam Tarihi adlı yapıtındaysa Namık Kemal, İbn Haldun, İbn Rüşd gibi yazarlardan yararlanmış olduğunu belirtmiştir. Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur. En önemli eleştiri yapıtları Tahrib-i Harâbât ile Takip'dir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanmıştır. Tahrib-i Harâbât, Ziya Paşa'nın Harâbât adlı güldestesine karşı yazılmış sert bir eleştiri niteliğindedir. Takip de yine aynı güldestenin ikinci cildini eleştirir. Mukaddeme-i Celal eleştirisinde Namık Kemal, Batı edebiyatı ile Doğu edebiyatını karşılaştırmış, tiyatro, roman türleri üstünde durmuştur. Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadardır. Bunlarda düzyazıdaki üstün yeteneğini ortaya koyduğu ve çok etkili bir üslup yarattığı kabul edilir. YAPITLAR (başlıca): Oyun: Vatan Yahut Silistire, 1873 (yeni harflerle, 1940); Zavallı Çocuk, 1873 (yeni harflerle, 1940); Akif Bey, 1874 (yeni harflerle, 1958); Celaleddin Harzemşah, 1885 (yeni harflerle, 1977); Kara Belâ, 1908. Roman: İntibah, 1876 (yeni harflerle, 1944); Cezmi, 1880 (yeni harflerle, 1963). Eleştiri: Tahrib-i Harâbât, 1885; Takip, 1885; Renan Müdafaanamesi, 1908 (yeni harflerle, 1962); İrfan Paşa'ya Mektup, 1887; Mukaddeme-i Celal, 1888. Tarihsel Yapıt: Devr-i İstila, 1871; Barika-i Zafer, 1872; Evrak-ı Perişan, 1872 (yeni harflerle, 1973); Kanije, 1874; Silistire Muhasarası, 1874 (yeni harflerle, 1946); Osmanlı Tarihi, (ö.s.), 1889 (yeni harflerle, 3 cilt, 1971-1974); Büyük İslam Tarihi, (ö.s.), 1975. Çeşitli: Rüya, 1893; Namık Kemal'in Mektupları, Ö.F. Akün (yay.), 1972.
|
|
|
|
|
649
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: namık kemal cezmi
|
: Ekim 03, 2007, 01:24:57 ÖS
|
HÜCRENİN YAPISI Hücre canlıların yapısını oluşturan en küçük canlı birimidir. ilk defa 1665 yılında İngiliz bilim adamı Robert Hook, mantar dokusunda gözleyerek, boşluk anlamına gelen "hücre" sözcüğünü kullanmıştır. Görülen, esasında hücrenin yalnız ölü çeperiydi. Bohemyalı fizyolog Purkinje, hücrenin iç kapsamına protoplazma adini vermiştir. Hücre bilimine ilişkin ilk yayşnlar, bitkilerde Schleiden (1838) ve hayvanlarda Schawann (1838) île baslar. Bu iki araştırıcı "Hücre Kuramı"nın kurucuları olarak kabul edilirler. ilk doku kültürünü ise Amerikalı Rass Harrison (1907) semender hücreleriyle yapmayı başarmıştır. Bir canlıyı oluşturan hücrelerinde büyük çoğunluğu canlıdır. Bazı canlılar tek bir hücre yapısındadırlar (bakteriler ve tek hücreliler). Diğer bütün canlılar ise çok hücrelidir. Canlıların vücut büyüklüğü arttıkça hücre sayısı da artar. Canlılardaki hücreler çekirdek yapıları bakımından ikiye ayrılır. Prokaryot hücrelerde; çekirdek zarı olmadığından belirgin bir çekirdek gözlenemez. Ayrıca bu hücrelerde mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum gibi zarla çevrili organellerde bulunmaz. Bakteriler ve mavi-yeşil alg’ler bu şekildedir. Ökaryot hücreler; gerçek hücreler olup, çekirdek ve diğer organcıkları belirgin olarak vardır. Hücre denince çoğu zaman kastedilende ökaryot bir hücredir. Protistler ve bütün çok hücrelilerin hücre yapısı böyledir. Hücre genellikle gözle görülemeyecek kadar küçük (10-15 mikron) olup, mikroskoplarla büyütülerek incelenir. Hayvanların döllenmemiş yumurtaları ve bazı su yosunları gözle görülebilen (makroskobik) büyük hücrelerdir. Her hücrenin, bulunduğu doku ve canlı türüne, yada yaptığı işe göre farklı şekli vardır. Ancak; bitkisel hücreler genellikle köşeli, hayvansal hücreler ise genellikle yuvarlaktır. Hücreler genellikle renksiz olup, bazıları taşımış oldukları renk maddelerine göre farklı renklerde olabilirler. Alyuvarlar kırmızı, yaprak hücreleri yeşil, yağ hücreleri sarı, vs.. Ökaryot hücreler zar, stoplazma ve çekirdek olmaz üzere başlıca üç kısımda incelenir. HÜCRE ZARI Hücreyi dış ortamdan ayıran, dağılmasını önleyen, ona şekil veren ve onu dış etkilerden korumaya çalışan, canlı, esnek, çok ince ve yarı saydam bir zardır. Esas yapı maddesi “protein ve yağ” dır. En önemli özelliği seçici geçirgen olması, en önemli görevi ise, hücreye madde giriş çıkışını düzenlemesidir. Zar çok ince olduğundan ışık mikroskobuyla zor görülür. Zarların Yapısı : Hücre zarı, yaklaşık olarak %60 protein, %35 yağ ve %5 oranında da karbonhidrat içerir. Bu moleküllerin nasıl bir düzende yerleştiğini en üyü açıklayan “akıcı mozaik zar modeli” dir. Daha eski bir görüş olan Danielli Davson modeli cansız bir zar özelliği taşımakta olup, aktif taşımayı izah edememektedir. Akıcı mozaik modeline göre, zarın esas çatısını, çift katlı lipid (yağ) tabakası oluşturur. Büyüklü küçüklü protein molekülleri lipid tabakasına düzensiz olarak gömülmüştür (mozaik görünümü). Karbonhidratlar proteinlerin bazılarına bağlanarak Glikoproteinleri, yağ moleküllerinin bazılarına bağlanarak da glikolipidleri oluştururlar. Bu moleküller zarın seçici geçirgenliğinde çok önemli rol oynarlar. Hücrelerin birbirini tanıması, hormonlar gibi özel maddelerin hücrelere alınması bunlarla sağlanır. Bu nedenle bir canlının farklı dokularındaki zar yapıları farklı olabilir. Bu modelin en önemli özelliği yağ tabakasının devamlı hareket halinde ve akıcı olmasıdır. Hücre zarının seçici geçirgenliğini sağlayan esas yapı por (delik) denilen açıklıklardır. Zardan girip çıkacak moleküllerin büyüklüğü porlar tarafından belirlenir. Bütün hücrelerde porların büyüklüğü genellikle aynıdır. Ancak her hücredeki por sayısı farklı olabilir. Zardan Madde Geçişi : Hücre zarı seçici geçirgen özelliğinden dolayı, bütün maddelerin girmesini engeller. Seçici geçirgenliğin oluşmasında porların büyüklüğü, zarın kimyasal yapısı ve geçecek moleküllerin durumu etkili olmaktadır. Bunlar dikkate alındığında şunlar söylenebilir: Küçük moleküller büyük moleküllerden daha kolay geçer: Glikoz ve daha küçük moleküller geçebilir, Glikozdan büyükler geçemez. H2O, O2, CO2 çok kolay geçen maddelerdendir. Nört moleküller iyonlardan daha kolay geçer : Çünkü zar üzerinde iyonların geçişini zorlaştıran (+) ve (-) yükler vardır. Yani zarda iyonik yapıdadır. Yağı çözen maddeler kolay geçer : Çünkü zarın ara yapısı yağdır. Bu maddeler zarın seçici geçirgenliğini bozarak geçerler (alkol, eter ve kloroform gibi). Yağda çözünen maddeler de kolay geçer . Yağda eriyen A,D,E,K vitaminleri böyledir. Yukarıda belirtilen özelliklerinde etkisiyle maddeler hücreye başlıca dört yolla girip çıkarlar. DİFÜZYON : Maddelerin yoğun oldukları ortamdan az yoğun oldukları ortama doğru yayılmalarıdır. Difüzyon için maddelerin hareketli olmaları gerekir. Mürekkebin suda, kolonyanın havada, şekerin çay içinde, O2 ve CO2’nin suda dağılmaları birer difüzyondur. Difüzyon iki ortamın yoğunlukları eşit oluncaya kadar devam eder. Canlı ve cansız zarlar, zar olmayan ortamlarda gerçekleşir. 0 santigrat derecede ve daha düşük sıcaklıkta difüzyon durur. Hücreler bu yolla porlarından geçebilen maddeleri alır ve verirler. Difüzyon hızına konsantrasyon farkı, sıcaklık ve molekül büyüklüğü etkilidir. OSMOZ : Su için özel bir geçiş şeklidir. Yarı geçirgen bir zar aracılığı ile, bir ortamdan diğer ortama su geçişine denir. Su oranı fazla olan ortamdan, su oranı az olan ortama su geçişi olur. Kısaca suyun difüzyonuna osmoz denir. Hücreler osmozla su alışverişi yaparlar. Böylece hücre içi su konsantrasyonlarını belirli oranda tutarlar. Hücrenin osmozla ilgili üç değişik durumu vardır. a)Plazmoliz: Hücreler, kendilerinden daha yoğun bir çözelti ortamında kalır veya böyle bir ortama konulursa su vererek büzülürler. Buna plazmoliz denir. Tatlı sularda yaşayan Paramesyum, amip gibi canlılar tuzlu suya konulurlarsa plazmoliz olurlar. Çünkü tuzlu su daha yoğundur. Hücrenin su oranındaki bozulma hayatsal olaylarını aksatarak ölüme sebep olabilir. Sebzelerin tuzlanınca sulanması palzmolizden dolayıdır. b)Deplazmoliz: Plazmolize uğramiş hücrelerin kendilerinden daha az yoğun ortamda su alarak şişmelerine denir. Tohumların çimlenirken ortamdan su almaları, emici tüylerin toprak suyunu emmesi, ince bağırsaktaki fazla suyun kana geçmesi birer deplazmoliz örneğidir. c)Turgor: Hücrelerin saf (arı) suya konulduklarında gereğinden fazla su alarak gerginleşmelerine denir. Hayvan hücreleri turgor sonucu patlayabilirler. Alyuvarların bu şekilde patlamalarına Hemoliz denir. Bitki hücrelerinde selülöz çeper bulunduğundan turgor basıncı hücreyi parçalayamaz. Aksine turgor basıncı taze dal uçlarında ve otsu bitkilerde dikliği sağlar. Küstüm otundaki hareket de turgor basıncından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak difüzyon ve osmoz hem canlı hem de cansız hücreler için geçerlidir. Her iki ortam yoğunluğunu eşitleyinceye kadar geçiş olur. Geçecek moleküller porlardan sığabilen küçük moleküllerdir. Bu iki olay hücrenin müdahalesi olmadan gerçekleşdiğinden enerji harcanmaz. Bunu için difüzyonda osmoz pasif taşıma kabul edilir. AKTİF TAŞIMA : Difüzyon ve osmoz yolu ile hücre, bulunduğu ortamdan istediği kadar madde alamaz. Ya da içindeki maddelerin çoğunluğunu dışarı atamaz. Çünkü ortam yoğunlukları eşitlenince geçiş durur. Bunun için hücreler enerji harcayarak, eşit yoğunluklu ya da az yoğun ortamlardan madde alırlar ve ya içlerindeki bazı maddeleri çok yoğun ortamlara verebilirler. Buna aktif taşıma denir. Harcanan enerji ATP’dir. Olayda enzimlerde kullanılır. Bu olay zarın canlılığını ıspatlar. Aktif taşıma sayesinde hücreler içi ortamlarından dış ortamdan çok fazla oranda madde bulundurabilmektedirler. Suda yaşayan Nitella bitkisinde veya hayvanların birçok dokusunda hücreler bulundukları sıvı ortama göre daha fazla (K) Potasyum, daha az (Na) Sodyum bulundururlar. Aktif taşıma ile en çok iyonlar ve porlardan sığabilen küçük moleküller taşınır. Aktif taşımaya en güzel örnek Sodyum-Potasyum pompasıdır. Aktif taşıma sayesinde hücrelerin iç kısımlarında yüksek oranda Potasyum, dış kısımlarında ise yüksek oranda sodyum bulunur. Sinir hücrelerinin zarlarında impuls uyartıları (impuls) iletilmeside aktif taşıma ile olmaktadır. ENDOSİTOZ VE EKZOSİTOZ : Difüzyon ve aktif taşıma ile porlardan sığabilen maddeler geçebilmektedir. Oysa hücreler büyük moleküllü maddelere de ihtiyaç duymakta ve ya böyle molekülleri dışarı atmak zorundadır. Bu şekilde büyük moleküllü maddeler hücre zarında oluşan bir kesecikle hücreye alınır (Endositoz). Veya hücreden salgılanarak atılır (Ekzositoz). Sıvı maddelerin alınmasında hücre pasiftir. Buna Pinositoz denir. Katı maddelerin alınmasında ise hücre daha aktiftir. Yalancı ayaklar çıkararak maddelerin etrafını sarar. En çok tek hücrelilerde ve akyuvarlarda görülen bu olaya da Fagositoz denir. Her iki olay da daha çok hayvan hücrelerinde görülür. Bitkilerde hücre çeperi bunu etkiler. Hücreye alınan bu büyük maddeler lisozomlardaki hücre içi sindirim enzimleriyle parçalanır. Hücreye endositozla alınan büyük moleküllü besinler lizozom tarafından sindirilir ve sindirim ürünleri sitoplazmaya dağılır. Kalan artıklar ise boşaltım kofulu halinde dışarı atılır. Ekzositoz: hücre içerisinde oluşturulan enzim, hormon, çeşitli proteinler, bitkilerde reçine ve eterik yağlar, hayvanlarda mukus ve diğer büyük moleküllü salgı maddelerinin golgi organcılığı yardımıyla, küçük kesecikler halinde dışarı atılmalarına denir. Salgı hücrelerinde daha çok oranda gerçekleştirilir. Aynı şekilde hücre içi sindirim artıkları da boşaltım kofulları ile zardan dışarı atılır. Bitkilerde salgı maddeleri çeperdeki geçitlerden geçebilecek büyüklüktedirler. Endositoz ile hücre zarını yüzey alanı azalırken ekzositozla hücre yüzeyi artar. Hem endositoz hem de ekzositozda canlı zar görev yapar ve enerji harcar. HÜCRE STOPLAZMASI Hücre zarı ile çekirdek zarı arasını dolduran, organeller ve plazmadan meydana gelmiş bir karışımdır. Organeller ve plazma olarak iki kısımda incelenir. A)Hücre organelleri : Çok hücreli, gelişmiş yapılı canlılarda organ ve sistemlerle gerçekleştirilen hayatsal olaylar (solunum, sindirim, dolaşım, üreme vs.) tek hücreli canlılarda ve çok hücrelilerin her bir hücresinde “organel” denilen hücre içi yapılarıyla gerçekleştirilir. O halde her hücre organeli bir organ ya da sisteme karşılık gelmektedir. Her hücrenin tek başına canlılık özelliği gösterebilmesi organellerle mümkün olmaktadır. Sentrozom ve Ribozom dışındaki organeller zarla çevrilidir. Hücreleri, yapı ve fonksiyon olarak mükemmel işleyen bir devlete benzetebiliriz. 1-Endoplazmik Retikulum: Çekirdek zarına kadar uzanan , hücreyi ağ gibi örmüş, hücre içi kanallar sistemidir. Üzerinde Ribozom bulunduranlara granüllü Endoplazmik Retikulum, bulundurmayanlara granülsüz Endoplazmik Retikulum denir. E.R’ lar hücre içine ve dışına madde taşınmasında, bazı maddelerin depolanmasında görev alırlar. Ribozomlarda sentezlenen maddeleri de golgi’ye taşırlar. 2-Ribozom: Işık mikroskobuyla görülemeyen çok küçük organellerdir. Çekirdek zarı, E.R., stoplazma sıvısı, kloroplast ve mitokondride bulunurlar. Hücrede her türlü protein ve enzim sentezinin yapıldığı yerlerdir. Protein ve RNA’dan yapılmışlardır. Büyük ve küçük alt birimlerden oluşurlar. Protein, enzim ve hormon sentezi hızlı olan hücrelerde daha çok bulunur. Birçoğu yan yana gelerek Polizomları oluştururlar. Virüs hariç bütün canlı hücrelerde bulunan temel organeldir. 3-Mitokondri: Çift katlı zarla çevrili büyük organellerdir. Oksijenli solunumun yapıldığı yerlerdir. ATP’yi sentez ve depo ederler (hücrenin enerji santralleridir). Hücredeki enerji gerektiren reaksiyonların büyük çoğunluğu ATP’yi mitokondriden sağlar. En çok protein ve Lipid’den yapılmışlardır. Az. Miktarda, kendilerine has DNA, RNA ve ribozomları vardır. İç zar kıvrımlar yaparak krista’ları oluşturmuştur. Mitokondri enerji gereksinimi fazla olan (karaciğer, kalp kası, v.s) hücrelerde daha çok bulunur. Bakteri, mavi yeşil alg ve alyuvarlarda bulunmaz. Bölünerek çoğalabilirler.O halde, mitokondriler ; Glikozun harcandığı (parçalandığı), O2’nin (Oksijenin) kullanıldığı, CO2’nin (karbondioksidin) üretildiği H2O’nun (suyun) oluştuğu, ATP’nin üretilip depolandığı yerlerdir.Bunlardan O2’nin kullanılması başka hiçbir yerde gerçekleşmez. 4-Golgi: E.R.’den oluşmuştur. Birbirine paralel uzanmış kanalcık ve kesecikler şeklindedir. Salgı maddelerinin oluşturulması, paketlenmesi ve salgılanmasından sorumludurlar. Pankreas, süt bezi, hipofiz gibi salgı bezlerinde, bitkilerin nektar bezlerinde, salgı dokusunda bol bulunur. Değişerek lizozomları meydana getirirler. 5-Lisozom: Hücre içi sindirim enzimlerini taşıyan keseciklerdir. Hücreye fagositoz ve pinositozla alınmış ya da hücre içerisinde oluşturulmuş her türlü büyük moleküller lisozomlar tarafından hidroliz edilir. Hücre yaşlanınca lisozomlar patlar ve hücre kendi kendini sindirir. Buna otoliz denir. Kurbağa larvalarında kuyruğun kaybolması, ölmüş cesetlerin daha çabuk çürümesi bu intihar kesecikleriyle mümkün olmaktadır. 6-Koful (Vakuol): Bitki hücrelerinde ve tek hücrelilerde daha çok ya da daha büyük olarak bulunurlar. Hücrede oluşan artık maddelerin ve fazla sıvıların depolandığı keseciklerdir. Bitkilerde hücre yaşlandıkça koful büyür. Çünkü tuzlu artıklar kofullarda biriktirilir. Kofullar plazmolizde (su kaybetme) küçülür. Deplazmoliz ve turgor’da (su alma) büyür. Bitkilerde salgılanan bir çok koku maddesi koful öz suyundan dışarı atılır. Kofullar fagositoz ve pinositozdan, E.R.’den, golgiden ve çekirdek zarından oluşabilirler. 7-Sentrozom: Sadece hayvansal hücrelerde ve bazı basit yapılı alg ve mantar hücrelerinde bulunur. Silindir şeklindeki iki sentriolden oluşur. Hücre bölünmesi sırasında eşlenerek hücrenin kutuplarına çekilir ve iğ ipliklerini oluştururlar. Bu sayede kromozom takımlarının ayrılması sağlanır. Her sentriol 9 adet protein yapıdaki tüp demetinden meydana gelmiştir. Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı takdirde iğ iplikleri stoplazmadaki proteinlerden doğrudan oluşturulur. 8-Plastidler: Yalnız bitkisel hücrelerde bulunan renk maddeleridir. Hücre genç iken renksizdirler. Zamanla gelişen hücreye göre kendi renklerini alırlar. Kloroplast, kromoplast ve lökoplast olarak üç çeşittir. Kloroplast : Yeşil renklidirler. Klorofil demetleri (Granum) ve bunlar arasını dolduran sıvıdan (stroma) oluşurlar. Yaprak ve genç gövde hücrelerinde bulunurlar. Bazı bakteriler ve mavi yeşil alg’lerde kloroplast buunmayıp, klorofil molekülleri, stoplazma sıvısına dağılmıştır. Mantarlarda klorofil yoktur. Kloroplast fotosentezle organik besinlerin ve serbest oksijenin üretildiği yerlerdir. Bu sayede güneşin ışık enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülmüş olur. Bütün canlı organizmalar enerjilerini fotosentezle üretilen organik besinlerden sağlarlar. Buna göre kloroplastlar: • Işığın kullanıldığı (soğurulduğu) • CO2’nin tutulup kullanıldığı (indirgendiği) • H2O’nun kullanıldığı (parçalandığı) • O2’nin oluşturulduğu • Glikoz ve nişastanın sentezlendiği yerlerdir. Bunlardan ışığın kullanılması ve suyun parçalanması klorofilden başka hiçbir yerde gerçekleşmez. Kloroplast’ların da mitokondri gibi kendine ait DNA, RNA ve ribozomları vardır. Kromoplastlar : Yeşilin dışındaki renkleri oluşturan pigment maddelerini taşıyan taneciklerdir. Çiçek ve meyvelere renk verirler. Karoten (turuncu), kasantofil (sarı) ve likopin (kırmızı) başlıcalarıdır. Bitkilerdeki diğer birçok renk, koful öz suyunun asitlik veya bazlığına göre renk değiştirebilen, “antokyan” maddesi tarafından oluşturulur. Lökoplast : Renksiz plastidlerdir. Nişasta, yağ ve protein depo ederler. Bu sebepten en çok depo organlarında bulunurlar. Bütün plastidler ışık ve sıcaklık etkisiyle birbirlerine dönüşebilirler. Tohumların ve patates yumrusunun yeşermesi, domatesin kızarması, sonbaharda yaprakların sararması gibi. 9-Hücre Çeperi (Hücre duvarı): Sadece bakteri ve bitki hücrelerinde bulunur. Bir hücre organeli olmayıp hücreyi dıştan saran koruyucu bir yapıdır. Genellikle bir karbondihrat olan selülozdan meydana gelmiştir. Bitki türüne göre çeper üzerinde kütin, lignin, süberin, kalsiyum ve silisyum gibi farklı maddeler birikir. Hücre çeperi cansız ve serttir. Üzerindeki delikler hücre zarındaki porlardan daha büyük olduğu için tam bir geçirgendir. Bitkilere dayanıklılık ve esneklik verir. Bitkilerin çeperi selülozdan değil başka maddelerden yapılmıştır. b)Hücre Plazması : Organcıklar agrasını dolduran kolloid bir sıvı karışımıdır. Büyük oranını su oluşturur (%60-90). Bu oran su bitkilerinde %98, spor ve tohumlarda %10, insan hücrelerinde %65’dir. Yalandıkça su oranı azalır. Su ile beraber enzimler, hormonlar, nükleotidler, tRNA’lar, mRNA’lar, ATP, aistler, iyonlar, mineraller, sindirilmiş (amino asit, glikoz, yağ asiti, gliserol) ve sindirşmemiş (protein, yağ, nişasta, glikojen) besin maddeleri plazmayı oluşturur. ÇEKİRDEK (NUKLEUS) Bakteri, mavi-yeşil alg ve memelilerin alyuvarları hariç bütün canlı hücrelerde bulunur. Çekirdeği olmayan canlılarda çekirdek maddesi (DNA’lar) stoplazmaya dağılmış olarak bulunur. Çekirdek hücrenin bütün hayatsal olaylarını kontrol eden (yöneten) merkez ve genetik maddenin koruyucusudur. a)Yapısı ve özellikleri : Çekirdek zarı çift katlıdır. Üzerindeki porlar hücre zarındakilerden daha geniştir. Çünkü mRNA ve tRNA’ların geçmesini sağlamalıdır. Bazen çekirdek zarının dış kısmında ribozomlar bulunur. Ayrıca çekirdek zarı kromozomların stoplazmaya dağılarak bozulmasını önler. Hücre bölünürken eriyerek kaybolur. Çekirdekçik, kromatin ipliğin yoğunlaşmış şeklidir. Protein ve RNA yönünden de zengindir. Hücre bölünmesi esasında kaybolur, sonra yeniden oluşturulur. Çekirdek plazması (karyoplazma) ise su, nükleotidler, RNA, ATP ve enzimlerden meydana gelmiştir. Kromatin iplikler, çekirdeğin en önemli kısımlarıdır. Bunlar hücre bölünmesi anında kısalıp, kalınlaşarak belirginleşir ve kromozom adını alırlar. Kromozomların görevleri, hücrenin yönetimi ve kalıtımı sağlamaktır. Her canlı türünde belli sayıda olup, zamanla değişmez. Bazı türlerin kromozom sayıları aynı olabilir. Bu çok önemli değildir. Önemli olan kromozomlar üzerindeki şifrelerin benzer olmasıdır. İnsanda 46, kurtbağı bitkisinde 46 ve moli balığında 46 kromozom vardır. Ancak görüldüğü gibi üçüde birbirinden çok farklı canlılardır. Bir tür bağırsak kurdunda 2 adet, bir tür eğreltiotunda ise 1500 adet kromozom vardır. Ancak bağırsak kurdu hayvan olmakla daha mükemmel sayılır. Bölünme sırasında ışık mikroskobuyla görülen ve incelenen kromozomlar eşlenmiş halde bulunurlar. DNA ve proteinden oluşurlar, DNA’ların stoplazma sıvısı içinde mutasyondan koruyan bu protein yapıdır. Eşlenmiş iki kardeş kromozomu bir arada tutan bağlantı noktasına Sentromer denir. İğ iplikleri de bu kısımlara bağlanır. Sentromerin bulunduğu bölgeye göre kromozomlar farklı görünüm kazanırlar. 2n kromozomlu (diploid) hücrelerde kromozomlar çift çift bulunur (cinsiyet kromozomları hariç). Şekil ve görev bakımından birbirine benzeyen bu kromozom çiftlerine homolog kromozomlar denir. Homolog kromozomların karşılıklı bölge (lokus)’lerinde bulunan Gen’ler aynı karakterler üzerine etkilidir. b)Çekirdeğin Yöneticiliği: Çekirdeğin hücre hayatı için ne kadar önemli olduğu ve hücrenin yönetim merkezi olduğu çeşitli deneylerle ispatlanmıştır. Bu konuda en meşhur deney tek hücreli bir su yosunu olan Acetebularia türleriyle yapılan deneylerdir. Bu su yosununun şemsiye kısmı yuvarlar ve yıldız biçimli olmak üzere iki türü vardır. Her iki türden kesilen çekirdekli ve çekirdeksiz parçaların aşılanıp gelişmesi incelenmiş ve şemsiye şeklini çekirdeğin belirlediği ortaya çımıştır. Bitki ve hayvan hücresinin karşılaştırması Görüldüğü gibi bitki ve hayvan hücreleri arasında bazı organel ve yapılar farklıdır. Plastidler, hücre çeperi ve büyük koful sadece bitki hücrelerinde bulunur. Sentrozom ve Lisozom sadece hayvan hücrelerinde bulunur. Farklardan bir diğeri de stoplazmada bulunan besin maddeleridir. Nişasta, maltoz ve sükroz bitkisel hücrelerde bulunur. Glikojen ve Laktoz ise genellikle hayvansal hücrelerde ve bakterilerde bulunur. Ayrıca hücre bölünmesi yapılırken, hayvan hücreleri “boğumlanmak” suretiyle, bitki hücreleri ise “ara lamel” oluşturarak stoplazma bölünmesini gerçekleştirirler. Şekil 1 Kaynak : http://egitek.meb.gov.tr/dersdesmer/son_deney/deneyler/deney03.htm Hayvan Hücresi Bitki Hücresi Şekil 2 Kaynak : http://www.bilkent.edu.tr/~tcan/hucre.htm Hayvan Hücresi Bitki Hücresi Şekil 3
|
|
|
|
|
650
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: NAMIK KEMAL
|
: Ekim 03, 2007, 01:24:18 ÖS
|
|
NAMIK KEMAL YAŞAMI : Namık Kemal 21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal. Namık adını ona şair Eşref Paşa verdi. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü. 1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın nedeniyle 1867'de kapatıldı.Namık Kemal, İstanbul'dan uzak olması için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek Mustafa Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamadı, Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısıyla İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete 4 ay kapatıldı. İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı.Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendi. Oyunu izleyenler galeyana gelip olay çıkardı. Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi.1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca Meclis-i Mebusan kapatıldı, Namık Kemal tutuklandı. Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü. Şiirlerini küçük yaşlardan itibaren yazdı. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilendi. En önemli özelliklerinden biri, Türk şiirini Divan şiirinin etkisinden kurtarmaya çalışması. Vatan Şairi diye de isimlendirildi. Tiyatroya özel bir önem verdi, altı oyun yazdı. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistre, Avrupa'da da ilgi uyandırdı ve beş dile çevrildi. İlk romanı İntibah 1876'da yayımlandı. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılır. Romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri oldu. En önemli eleştiri eserleri Tahrib-i Harâbât ile Takip'tir. Gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yeri vardır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazıları yayımlandı. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadar. ESERLERİ: OYUN: Vatan Yahut Silistre (1873, yeni harflerle 1940) Zavallı Çocuk (1873, yeni harflerle 1940) Akif Bey (1874, yeni harflerle 1958) Celaleddin Harzemşah (1885, yeni harflerle 1977) Kara Bela (1908) ROMAN: İntibah (1876, yeni harflerle 1944) Cezmi (1880, yeni harflerle 1963) ELEŞTİRİ: Tahrib-i Harâbât (1885) Takip (1885) Renan Müdafaanamesi (1908, yeni harflerle 1962) İrfan Paşa'ya Mektup (1887) Mukaddeme-i Celal (1888) TARİHİ KİTAPLAR: Devr-i İstila (1871) Barika-i Zafer (1872) Evrak-ı Perişan (1872, yeni harflerle 1973) Kanije (1874) Silistire Muhasarası (1874, yeni harflerle 1946) Osmanlı Tarihi (1889, ölümünden sonra, yeni harflerle 3 cilt, 1971-1974) Büyük İslam Tarihi, (1975, ölümünden sonra)
|
|
|
|
|
651
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: nabi
|
: Ekim 03, 2007, 01:24:07 ÖS
|
|
NÂBÎ
1642'de Urfa'da doğdu. Asıl ismi Yusuf. İyi bir öğrenim gördü. Farsça ve Arapça öğrendi. 24-25 yaşında İstanbul'a geldi. Muhasip Mustafa Paşa'nın öhce divan katibi, sonra kethüdası oldu. Mustafa Paşa ile birlikte 1671'daki Lehistan seferine katıldı. Yazdığı "Fetih-nâme-i Kamançina" adlı risaleyle padişahın ilgisini çekti. 1678'de hacca gitti. Dönüşündü sunduğu "Tuhfet-ül Haremeyn" adlı eseriyle padişahtan samur kürk armağanı aldı. Mustafa Paşa'nın ölümünden sonra Halep'e yerleşti. Sadrazam Baltalı Mehmet Paşa'nın yardımını aldı. Paşanın samzaram olmasından sonra onunla birlikte İstanbul'a geldi. "Şeyh-üş-şuara" ünvanıyla itibar gördü. 6 padişah devri gördükten sonra 10 Nisan 1712'de yaşamını yitirdi. Eserlerinde daha çok hikmet ve derb-i mesel tarzını seçti. Şiirlerinde duygulardan çok düşünceler hakimdir. Çağının acı, çirkin, aksak yanlarını akıcı, zarif ve sade bir dille eleştirir. Türkçe divanının yanısıra Farsça bir divançesi var. Hayrî-nâme adlı eseri, oğlu Ebu'l-hayr Mehmed Çelebi için yazılmış öğretici, ahlai bir öğütler kitabı. Diğer eserleri şöyle: Hayr-âbâd (Mesnevi), Terceme-i Hadîs-i Erbâin, SÛr-nâme, Zeyl-i Siyer-i Veysî, Münşeât.
KIT'A Erzân metâ'-ı fazl ü hüner tâ o denlü kim Bin ma'rifet zemânede bir âferînedir Ebnâ'yı dehr her hünere âferîn verir Yâ Râb bu âferîn ne tükenmez hazinedir
(Mef'ûlü fâilâtü mefâîlü fâilün)
GAZEL Bir devlet içün çehre temennâdan usandık Bir vasl içün ağyâra müdârâdan usandık
Hicrân çekerek zevk-ı mülâkaatı unutduk Mahmûr olarak lezzet-i sahbâdan usandık
Düşdük katı çokdan heves-i devlete ammâ Ol dâiye-i dağdağa-farmâdan usandık
Yazýlým Dili gamla dahi dest ü giribândan usanmaz Bir yâr içün ağyâr ile gavgaadan usandık
Nâbi ol âfetin ahvâlini nakl it Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'dan usandık
(Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü faûlün)
GAZEL Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz Bir neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz
Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine Kişver-i câhın nice sengin hisârın görmüşüz
Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz
Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır ser-mâyesi Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz
Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı i'tibârın görmüşüz
Kâse-i deryûzeye tebdil olur câm-ı murâd Biz bu bezmin Nâbiyâ çok bâde-hârın görmüşüz
(Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün)
|
|
|
|
|
652
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: MUSTAFA ÖZEL
|
: Ekim 03, 2007, 01:23:55 ÖS
|
|
MUSTAFA ÖZEL yazar Ağrı’da doğdu (1956). Naci Gökçe Lisesi (1974) ve Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi (İktisat 1980) mezunu. Bankacılık, dış ticaret ve sanayi sektörlerinde yönetici ve danışman olarak çalıştı. Dergâh, İzlenim, Kayıtlar, İlim ve Sanat, İslam, Yedi İklim, İktisat ve İş Dünyası dergilerinde yazı ve çevirileri yayımlandı. Halen çeşitli kuruluşlara danışmanlık yapmakta ve muhtelif yayın organlarında köşe yazarlığı yapmaktadır. ESERLERİ:Amerikan Yüzyılının Sonu, Piyasa Düşmanı Kapitalizm, Küresel Rekabet (editör), Stratejik Yönetim ve Liderlik (editör), İktisat Risaleleri (editör), İktisat ve Din, Tarih Risaleleri (editör), Devlet ve Ekonomi, Değişim ve Kriz, İstikbal Köklerdedir, Yöneticilik Dersleri, Refahlı Türkiye, Müslüman ve Ekonomi, Liderlik Sanatı.
|
|
|
|
|
653
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: MUSTAFA MiYASLIOğLU
|
: Ekim 03, 2007, 01:23:43 ÖS
|
|
MUSTAFA MiYASLIOĞLU Mustafa Miyasoğlu; 1946 yılında Kayseri'de doğan şair, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudu. On yıl liselerde öğretmenlik, on iki yıl da üniversitede okutmanlık yaptı. Bu arada, 1988-92 yılları arasında Pakistan'ın İslamabad şehrindeki yabancı diller enstitüsünde yardımcı profesör ünvanıyla görevlendirildi. 1966 yılından beri şiir yanında deneme, hikâye, tiyatro ve roman türlerinde de eser veren sanatçı, pek çok dergi ve gazetede kültür ve sanat yazıları yayınladı, şiir ve romanlarıyla armağanlar kazandı. T. Millî Kültür Vakfı özel armağanını kazanan Hicret Destanı adlı şiiri Dr. Muhammed Harb tarafından arapçaya çevrildi. Ayrıca başka şiir ve hikâyelerinin de İngilizce, Arapça ve Urduca çevirileri yurtdışında yayınlandı. Samsun, Ankara ve Kahire üniversitelerinde eserleri üzerine tezler hazırlandı.İlk şiiri Filiz dergisinde çıktı (Kayseri, 1966). Şiir ve yazıları Hisar, Türk Edebiyatı, Edebiyat, Mavera, Millî Gençlik, Yeni Sanat, Sedir dergilerinde yayınladı. Suffe Yayınlarını kurarak Suffe Kültür Yıllığı'nı yayınlamaya başladı (1982). Şiir, hikâye ve romanlarında millî kimlik arayışına yöneldi, toplumda değer çatışmalarını işledi. Bazı araştırmalarında Semih Güngör imzasını kullanmıştır.Şiirleri: Rüya Çağrısı (1993), Devran (1978), Hicret Destanı (1981), Şiirler (Toplu şiirleri, 1983), Bir Gülü Andıkça (1997). Hikâyeleri: Geçmiş Zaman Aynası (1976). Romanları: Kaybolmuş Günler (1975), Dönemeç (1980), Güzel Ölüm (1982), Bir Aşk Serüveni (1995). Biyografileri: Necip Fazıl Kısakürek (1985), Asaf Halet Çelebi (1986), Ziya Osman Saba (1987), Haldun Taner (1988). Antoloji: Çağdaş İslâmî Şiirler Antolojisi (1988). Denemeleri: Edebiyat geleneği (1975), Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981), Roman Düşüncesi ve Türk Romanı (1998). ESERLERi: PANCUR Mustafa Miyasoğlu, romanları ve romana dair yazıları yanında, her biri bir roman çekirdeği taşıyan hikâyeleriyle de dikkati çekmiştir. Beş hikâyeden oluşan Pancur onun ilk hikâye kitabıdır.İlk baskısı Geçmiş Zaman Aynası (1975) adıyla yayınlanan ve romanları kadar ilgi gören bu hikâyelerde Mustafa Miyasoğlu, Anadolu'dan İstanbul'a gelen insanımızın aşklarını, aile içi çatışmalarını ve sosyal değişimin doğurduğu acıları anlatmaktadır. Pancur, içinde taşıdığı geleneksel motiflerle yüklü aşk duygusuyla edebiyat çevrelerinde büyük alaka uyandırmış, dergi ve gazetelerde yeniden yayınlanmış, 22 yıl sonra da yazarının Bir Aşk Serüveni adlı roman dizisine başlangıç olmuştur. Tesbih ve Kaybolan Ev ise, antolojilere girmiş ve yabancı dillere çevrilmiştir.Mustafa Miyasoğlu, hikâye ve romanlarının herbirinde kullandığı farklı dil ve anlatım tarzıyla edebiyatımızda kendine özgü bir yer edinmiştir. Hikâyelerinde de hayatımızın bugüne kadar anlatılmayan dönemlerinden çeşitli kesitleri ele almakta, okuyucularına yeni bakış açıları sunmaya çalışmaktadır. KAYBOLMUŞ GÜNLER Bu roman, dünya gömlek değiştirirken hesaplaşmanın sancısını yaşayan nesillerin hikâyesidir. Ferdî meselelerle sosyal ve tarihî olayların iç içe yaşandığı 1960 sonrasında ortaya çıkan iki-üç nesli anlatır. Kaybedilmiş dönemler ve yanlış esen rüzgârlar arasında yaşamaya ve tutunmaya çalışan gençler, romanın asıl konusudur.Kaybolmuş Günler, üniversiteli gençlerin hayatını, aşklarını ve acılarını, "Alternatif 68 Kuşağı"nın farklı bakış açısıyla ortaya koyar. Beşir Güner'in kararsız ve tedirgin kişiliğinde, baştan sona bir huzur arayışını anlatan roman, Cumhuriyet döneminde yaşayan insanımızın iç dünyasındaki parçalanmışlığı ve değerler karmaşasını da ele alır.Kaybolmuş Günler, konusu, kişileri, roman dili ve farklı anlatımıyla, orjinal ve yeniliğini her zaman koruyacak nitelikte, çağdaş edebiyatımızın klasiklerinden biridir. BiR AŞK SERÜVENi Aşkı bütün boyutlarıyla ve kültürel değerleriyle anlatan bu roman, edebiyatımızda yepyeni bir anlayışın öncüsü olan gençlerin dünyasını ortaya koyar. Geleneksel olanla çağdaş hayatın dinamikleri, değişenle değişmeyenin kesişme noktaları ve kültürle politika ilişkileri bu romanın odağında yer alan bir aşk hikâyesinin çevresinde ele alınır. Bu roman yalnızca çarpıcı bir aşk hikâyesi değildir. Toplumun son otuz yılda geçirdiği değişimleri ve kimlik arayışlarını da, ele aldığı gençler çevresinde ortaya koyar. Çünkü gençler aşk duygusunda olduğu kadar, kültür ve inanç konularında da pazarlıklara ve sahte çözümlere her zaman karşı çıkmayı bilmişlerdir. Kaybolmuş günler romanıyla Türk Millî Kültür Vakfı, Dönemeç romanıyla Türk Yazarlar Birliği armağanları kazanan Mustafa Miyasoğlu, Güzel Ölüm romanıyla ilk kez farklı bir aşk anlayışını ortaya koymuştu. Bu anlayışı daha da zenginleştirerek Doğu ve Batı kültüründeki ilâhî aşk görüşlerine de yer veren Bir Aşk Serüveni, Türk romanında benzersiz bir yeniliğin de öncüsü olacaktır.Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'taki olaylar için söylediği bu roman için de tekrarlanabilir: Evet, özge bir maceradır bu. Yani bizim olan ve fakat bugüne kadar anlatılmamış bir serüvendir bu... DÖNEMEÇ Dönemeç, Anadolu insanının tarihî bir dönüm noktasındaki tavırlarını, değişen durumlar karşısındaki değişmeyen özelliklerini ortaya koyan bir romandır. Bir güz mevsimindeki aşk, ölüm ve düğün çevresindeki olaylar, bu insanların mizaçlarını en çarpıcı yanlarıyla anlatmaya imkân vermektedir. Bu bakımdan konusu ve anlatımıyla bize özgü bir romancı tavrını yansıtmaktadır.Cumhuriyet'in 50. yılındaki sosyal ve kültürel hareketliliği Anadolu şehirlerinden seçilmiş gençlerle geleneksel yapısı parçalanan aileler çevresinde ele alan bu roman, insanımızın toparlanma çabalarıyla ülke ve dünya şartlarına karşı tavır alışlarını anlatmaktadır. Bir yönüyle de bir şuurun alttan alta geliştiğini ortaya koymaktadır: Roman kahramanlarından Şakir bey de Yunus gibi "şehre varam feryâd ü figân koparam" demektedir...Dönemeç, romancıların ısrarla ihmal ettikleri Anadolu insanının umutlarını, sevinçlerini, korkularını ve geleneksel değerlere sığınışlarını ustalıkla dile getirir. Bugüne kadar çok az hikâye ve romana konu olan Orta Anadolu insanı için şimdiden klasikleşmiş edebî ve sosyolojik bir metindir.Kaybolmuş Günler (1975)'den Bir Aşk Serüveni (1975)'ne kadar yazdığı her romanda farklı bir roman dili kullanan ve konularını kendine has bir üslûpla ele alan Mustafa Miyasoğlu, her eseriyle alâka uyandırdığı gibi bu romanıyla da 1980 yılında Yazarlar Birliği'nin "yılın romancısı" armağanını kazanmıştır. BİR GÜLÜ ANDIKÇA Bir Gülü Andıkça, Mustafa Miyasoğlu'nun Şiirler (1983) adlı kitabından sonra ikinci toplu şiirleridir. Daha önce pek çok baskısı yayınlanan Rüya Çağrısı (1973), Devran (1978) ve Hicret Destanı (1981) adlı kitaplarındaki şiirlerin yeni bir düzenlemesiyle ilk defa bu kitapta yer alan Kalbimin Coğrafyası bölümündeki 25 yeni şiirden oluşmaktadır. 100 kadar şiirle çağdaş duyarlığımızın imkânları ve şiir diliyle keşfedilebilen gerçekler ortaya konmaya çalışılmaktadır. Edebiyatımızdaki en köklü gelenekten yola çıkarak yeniliğin imkânlarını araştıran ve kendine özgü bir şiir dünyası kuran Mustafa Miyasoğlu, Şiir Anlayışım adlı önsözde otuz yıllık şiir macerasını da anlatmaktadır. Şiiri ve genel olarak sanatı, anlatılamayanı kavramak ve insanî olguları keşfetmek şeklinde değerlendiren şair, aşk, ölüm, tabiat, şehir kültürü, hasret, gurbet ve kimlik arayışı gibi temalarda yoğunlaşan şiirleriyle dikkati çekmiş, eleştirmen ve edebiyat tarihçileri tarafından incelemelere konu edinilmiştir. Bazı şiirleri İngilizce, Arapça ve Urducaya çevrilmiş, üniversite tezlerinde de incelenmiştir. ROMAN DÜŞÜNCESİ VE TÜRK ROMANI Romanları kadar roman üzerine yazdığı denemelerle de dikkati çeken Mustafa Miyasoğlu, Roman Düşüncesi ve Türk Romanı adıl kitabıyla romana dair görüşlerini ve önemli romanlar üzerindeki değerlendirmelerini bir bütün halinde ortaya koymaktadır. Bu kitap, roman türünün imkânlarını, geçmişten geleceğe taşıdığı değerleri ve kültür mirasımızın romandaki yansımalarını sistematik bir tarzda ele almaktadır.Kültürümüz açısından yeni bir tür olan roman hakkında çok ve çelişkili görüşler ortaya konmuş, belli başlı romanlar hakkındaki farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Kültür çevrelerinin değer yargılarına bağlı olarak bazıları için büyük ve önemli sayılan eserler, başkaları için yok sayılabilmekte, görmezden gelinebilmektedir. Çoğu zaman eleştiri ve değerlendirme yazıları da objektif kriterden mahrum görünmektedir.Roman Düşüncesi ve Türk Romanı ölçüleri ve değer yargıları ortaya konmuş bir bakış açısının eseridir. Bize özgü romanın imkânlarını, çok sesli ve çeşitliliği esas alan yaklaşımları ve kültür mirasımızı kendine dert edinen bir romancının değerlendirmeleridir. Romanımızın 120 yıllık geçmişiyle geleceğine ilişkin dikkate değer görüşleri bir araya getirdiği için de genç okuyucuların başvuru kitabı olacak niteliktedir. Bu kitapla Türk romanına farklı bir gözle bakacaksınız.
|
|
|
|
|
654
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: Murathan Mungan - Üç Aynalı Kırk Oda Kitap Özeti
|
: Ekim 03, 2007, 01:21:50 ÖS
|
|
ÜÇ AYNALI KIRK ODA -DIŞ YAPISI- Eserin Adı: Üç Aynalı Kırk Oda Yazarın Adı: Murathan Mungan Tarihi : Mayıs 1999 Yayınevi : Metis Yayınları Basılış Adedi: 1. Basım Mayıs 1999 / 25000 2. Basım Haziran 1999 / 25000 Sayfa Sayısı: 390 Boyutları : 19cm-13cm -İÇ YAPISI- Yazar Hakkında Bilgi : 21 Nisan 1955 İstanbul doğumlu . Ankara Üniversitesi Yazýlým Dili ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünü bitirdi. Bir süre devlet tiyatrolarında dramaturg olarak çalıştı. İlk kitabı 1980 yılında yayınlanan " Mahmut ile Yezida " ile Türkiye İş Bankası'nın açtığı oyun yarışmasında ikincilik ödülü, "Osmanlı'ya dair Hikayat (1981)" adlı şiir kitabıyla Akademi Kitabevi Şiir Başarı ödülü , Sahtiyan adlı şiir kitabıyla (1981) Gösteri dergisi şiir ödülü birinciliğini aldı. Taziye (1982) adlı oyun kitabıyla Sanat kurumu tarafından 1984 yılının en iyi tiyatro yazarı seçildi. Yazarın şiirleri: Sahtiyan, Yaz Geçer, Omarya Hikayeleri : Cenk Hikayeleri , Kırk oda , Kafdağı'nın önü Oyunları: Taziye, Bir Garip Orhan Veli, Geyikler Lanetler Çeşitli alanlara dağılmış yirmi yıllık çalışmalarından yaptığı özel bir seçmeyi Murathan '95 'te topladı. Şiirlerinden yapılan bir seçme Kürtçe'ye çevrildi: Li Rojhilate dile min (kalbimin doğusunda). Dünya Edebiyatı'ndan resim konulu öyküleri biraraya getirdiği "Ressamın Sözleşmesi" adlı bir seçkisi yayımlandı. Eserin türü: Hikaye Eserin Kahramanları: 1. hikaye : ALİCE STAR Teksas'lı , inatçı ve asi bir genç kızdır. Fiziksel özellikleri ; tombul, kısa boylu , sivilceli ve sevimsiz. Ama kimsenin farkında olmadığı güzel yerleri vardır ; daha sonra onu üne kavuşturacağı göbeği, sırtı , omuzları, mermer gibi pürüzsüz duru teni ve bacaklarının düzlüğü. Alice sağduyulu ve dingin biridir . En umutsuz anlarda bir çıkış yolu bulur. Dikkafalı , hayalperest , inanılmaz tembel , yersiz alınganlıklar yapan ve çabuk sıkılan biridir. Dağınık , sebatsız ve sık sık değişen tutkuları vardır.
2.hikaye: ALİYE İyi hoş bir görüntüsü olmasına rağmen farkedilmemiş ve gizli kalmış , evlenme zamanı gelmiş bir genç kızdır. Ayna'lı Pastane'de kasiyerlik yapardı. Uzun biçimli ve cilalı tırnakları vardır. Titiz, dikkatli ve kimseyi bir şeye ikna etmeye çalışmaz. Hiçbir şey için fazladan gayret etmez ve her şeyi zamanın akışına bırakırdı. Çok fazla hayalperest ve zamanının çoğunu düşünerek , kendi ve tanımadığı ama karşılaştığı insanların hayatları hakkında hikayeler uydurarak geçirir. 3.hikaye: ALİ Dünya'ya gelişiyle farklı bir insan olarak tanınan Ali hayal dünyası geniş, kişilik çatışması yaşıyan ve ruhu ile bedenini yakıştıramayan biridir. Fiziksel olarak cılız ve sarışındır. Erkek olmayı hiçbir zaman kabullenenmemiştir. Aile yapısı çok farklı olan Ali; annesi ile babası, babası ile başka erkeklerle olan ilişkileri yüzünden erkek olmaktan nefret etmiştir. Kendini hep kadın olarak hayal etmiştir. Olayın geçtiği çevre: 1.hikaye: Teksas'lı Alice ordan kaçıp Amerika, Los Angeles'a gidiyor . mekan olarak bir de uzaydan Votoroxqua Gezegeni'nden bahsediliyor. 2.hikaye: Hikayenin tamamı İstanbul'da geçiyor. 3.hikaye: Diyarbakır'da geçiyor. Önce bir köyde daha sonra da il merkezinde.
Hikayenin Özeti: 1.hikaye: Alice Texas'lı bir genç kızdır. Annesi barlarda bulaşıkçılık ve garsonluk yapan Köpek Kathy, babası ise hiçbir iş yapmayan biridir. Alice film seyretmeyi çok sever ve daha sonra bu filmler hakkında hayaller kurar. En önemli özelliği de izlediği filmlerdeki yerlere kaçmasıdır. Evden birçok defa kaçmasına rağmen her defasında da geri dönmüştür. Alice bulunduğu yerden uzaklaşarak ünlü bir yıldız olmayı hayal eder durmadan. Bir gün yine evden kaçar ve bu sefer daha farklı olduğunu hisseder. Yolda yine hayaller kurar. Amerika da Eddie d'Ascanto ile tanışır ve onunla aşk yaşamaya başlar. Eddie onu ünlü yapmaya kararlıdır. Ona plaklar çıkarır ama hiç fayda etmez,başarılı olamaz. En sonunda son çare bir kırkbeşlik çıkarmaya karar verirler. Çalışmalar sonucu kırkbeşlik hazırlanır ve bunun ile beklenilen ilgiye ulaşılır. Pasaklı Alice, artık tüm Dünyaca tanınan pop yıldızı Alice Star olmuştur. Alice 'in saç modeli , her yerde çalan şarkıları, tüm genç kızların üzerindeki göbeği açık bırakan Alice badileri. Her şey bir anda inanılmayacak derecede göz kamaştırıcı olmuştur. Büyük organizasyonlardan biri olan LA Stadyumunda muhteşem bir konserin hazırlıkları başlar. Bunun için milyonlarca dolar masraf yapılır. Işıklar , ses düzeni, dev ekran her şey mükemmeldir ve o an gelir. İnanılmaz kalabalığın tek ses olup "Alice! Alice!" bağırışları ile Alice Star sahneye çıkar. En hit parçasını söyledikten sonra birden gökyüzünde kocaman bir ışık yumağı belirir. Tam stadın ortasında durur ve göz kamaştırıcı bir ışık vakumlar gibi Alice 'i içine alır. Herkes bunun şovun bir parçası olduğunu düşünür. Eddie d'Ascanto kendini parçalarcasına bağrınarak sahnenin ortasına gelir ve yardım ister. Bunun karşısında halk daha bir coşar. Her yerden sesler gelmeye başlar " Mükemmel bir şov, şu adama bir bakın , tıpkı gerçek gibi" . Görevliler bile Eddie'ye inanmazlar. Bu sırada Alice kendine gelir ve kendini bir uzay gemisinin içinde bulur. Karşısında da hayallerini süsleyen son derece yakışıklı bir erkek vardır. Daha sonra kendisinin Adam adında bir uzaylı olduğunu öğrenir. O anda bir uzay gemisi ile Votoroxqua Gezegeni'ne doğru gittiklerini öğrenir. Adam tüm dünya kanallarına bağlanarak açıklamada bulunur. Bu açıklamada kendisinin Alice'e aşık olduğunu söyler ve eğer istemezse onu geri getireceğini anlatır. Gezegeninin kurallarını ihlal ettiğini ve kötü bir şekilde cezalandırılacağını ; ama duygularına engel olamadığını anlatır. Ayrıca dünyalılar hakkında herşeyi bildiklerini, inanılmayacak kadar gelişmiş teknolojilerinin olduğunu anlatır. Bütün bu olanlar karşısında Alice hayretler içinde kalmıştır. Her şeye rağmen Adam ile mükemmel bir aşk yaşar ve çok mutlu olur. Çok ilginç yerlerden geçerler ve gezegene ulaşırlar. Orada bir binaya yerleşirler , her şey Alice'in zevkine göre düzenlenmiştir. Alice gizli bir odada Dünya ve Votoroxqua Gezegeni hakkında birçok şey okur ve izler. Gördüklerine inanamaz. Günün birinde uzaylılardan biri apar topar onu alır ve uzay gemisine bindirir. Bütün yalvarıp yakarmalarına rağmen ona hiçbir şeyden bahsetmezler. Ne gitmesine izin verirler , ne de Adam'ı ona gösterirler. Dünya'ya yaklaştıkları sırada ona Adam'ın yaptığından dolayı cezalandırıldığını ve kendisinin de Dünya'ya geri gönderileceğini anlatırlar. Bunun ardından ona bir sıvı enjekte ederler. Dünyaya indiğinde çevresine toplanan kalabalığa şaşkın şaşkın bakar ve insanların ona niye "Adam nerde" diye bağırdığını düşünür. Ama hafızasında son birkaç güne dair hiçbir şey kalmamıştır.
2.hikaye: Aliye Aynalı Pastane'de kasiyerlik yapan bir genç kızdır. Artık evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen bekardır. Günleri kasa başında oturup gelip geçenin hayatı hakkında hikayeler uydurmakla geçer. Hiç görmediği tanımadığı insanları istediği gibi yaşatmak ona büyük bir mutluluk verir. Tabii yalnızca başkaları hakkında değil , kendi hakkında da değişik , olması imkansız hayaller kurar. Giysiler , parfümler, lüks içinde bir hayat, yakışıklı erkekler... Aliye yine bir gün pastanede otururken sürekli gördüğü o bembeyaz takım elbiseli, bir tek burnu beyaz olan topuklu, siyah ayakkabılı , kırmızı gömlekli o adamı görür. Son birkaç günkü gibi pastanenin camının önünde durmuş Aliye'yi izliyordur. İş çıkışında onun yanına yaklaşır ve tanışır. Zamanla arkadaş olurlar. Adamın adı hiçkimse tarafından bilinmez. İnsanlar tarafından hiç hoş olmayan bir şekilde çağrılır. İşi de kadın pazarlamaktır. Aliye ile İstanbul'un en lüks lokantalarını ,en güzel yerlerini gezerler. Bir gün Aliye'ye bu kasiyerlik işinde para olmadığını, kendini harcadığını söyler. Ona daha iyi ve çok zengin olabileceği bir iş teklif eder. Ona hayat kadını olasını , bu konuda ona çok yardımcı olacağını ve onu çok ünlü yapacağını söyler. Aliye ilk duyduğunda buna çok karşı çıkar. Zamanla adam öyle bir anlatır ki Aliye ikna olur. Aliye 'yi Aynalı Pastane'nin aynasından içeri bambaşka bir dünyaya götürür. Aliye burda çok zengin ve ünlü olur. Hayatını şimdiye kadar boşu boşuna geçirdiğini , hatta yaşamadığını düşünür. Zamanla bu iş de ona boş gelmeye başlar. Eski hayatını özler . Onu bu işe atan Müştik asla geri dönüş olmadığını anlatıp durur. Aliye tüm bunlara inanmaz ve aynadan içeri girmenin imkansız olduğunu düşünmesine rağmen girdiğini öyleyse şimdi geri dönebileceğini düşünür. Geceyarısı araba ile yola çıkarlar. Hiç bilmediği yollarda uzun süre ilerlerler. Sonunda Müştik arabayı durdurur ve burdan sonrasının Aliye'nin yalnız ilerlemesi gerektiğini söyler. Aliye sonu belli olmayan kapkaranlık bir yolda saatlerce yürür ve sonunda bir ışık görür. Oraya vardığında bir delikten Aynalı Pastane'yi görür. Şimdi aynanın içinden pastaneyi seyreder. Bağırması , yırtınmasına rağmen kimse sesini duymaz. Aliye de kendi hayalinde kaybolur. 3.hikaye: Ali tehlikeli bir doğum ile dünyaya gelir. Herkes onun lanetli olduğunu düşünür. Babası siyaset ile ilgilenir. Annesi eğitimli ve kibar bir kadındır ve oğlunun her zaman okumasını ister. Çocukluk döneminin büyük bölümünde beraber yaşadıkları halaları okumasının gereksiz olduğunu düşünürler ve karşı çıkarlar. Halaları geri kafalı ve dine aşırı bağlı insanlardır. Ali dedesine çok düşkündür. Dedesi bir gün ortadan kaybolur ve bir daha dönmez. Bundan saonra halaları birer birer bahçedeki kuyularına atlayarak intihar ederler. Yaşı ilerledikçe Ali'nin kadınlığa olan ilgisi de artar. Bir deftere kadın olmanın yolları ile ilgili bulduğu gazete küpürlerini yapıştırır. Bu defteri hep ortada bırakır ama kimse önemsemez. Aşırı sinirli olan Ali her olayda odasına çekilir, yorganının altına girer ve günlerce ordan çıkmaz. Aynaya bakmak hiç hoşuna gitmez . Büyüdükçe , ergenliğe girdikçe kıllanmaya , sesi kalınlaşmaya başlar, bununla yavaş yavaş öldüğünü hisseder. Zaman geçtikçe kadın olması imkansızlaşır ve hayalleri uzaklaşır. Babası ile annesinin ilişkileri çok farklıdır. Babası kendi annesi, kardeşleri ve başka kadınlar ayrıca başka erkeklerle birlikte olur. İçki içtiği zamanlarda büyük bir zevkle bunları Ali'nin annesine anlatır. Annesi de Ali'ye anlatır. Ali annesinin her anlatışında kusar, sapsarı kesilir ve ağlamaya başlar. Annesinin anlatmasındaki amacı Ali'nin onlara benzemesini önlemektir. Ama Ali bunlarla babasından nefret etmeye başlar. Sonra psikoloğa gitmeye başlar. Zamanla durgunlaşır, hiç konuşmaz olur. Herkes onun iyileştiğini sanır. Ama iç dünyası hiçbir zaman değişmez. Babası felç geçirir. Sonunda Ali'yi evlendirirler ve babasının istediği gibi avukat olur. Ama hayatından nefret eder. Bir gün aynaya bakarken kendini bambaşka bir dünyada bulur. Aliye adlı çok güzel , dul ve zengin bir kadın olmuştur. Her gece böyle aynanın öteki yüzündeki odaya geçer. Erkeklerle beraber olur ve bu onun hoşuna gider. Bir gün bir İtalyan gazeteci ile tanışır ve ona aşık olur. Onunla beraber olmak için bütün yolları dener . ama bir gün onun evine gittiğinde onun bir erkekle beraber olduğunu görür ve yıkılır. Çok içki içer ve araba | | | |
|