|
|
|
631
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: NEVZAT KÖSOğLU
|
: Ekim 03, 2007, 08:08:40 ÖS
|
|
NEVZAT KÖSOĞLU (1941-) Yazar, Erzurum'un İspir ilçesinde doğdu. Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir dönem parlamenterlik yaptı. ESERLERi: TÜRK DÜNYASI TARiHi ve TÜRK MEDENiYETi ÜZERiNE DÜŞÜNCELER Asır asır Türk tarihini, Türkiye ve diğer Türk sahalarının tarihleriyle birlikte ele alan eserde, her asrın sonunda geniş ve doyurucu bir değerlendirme ile sosyal meselelere bakılmaktadır. KiTAP ŞUURU Muhtelif makalelerden oluşmaktadır. Bunlar Türk Milleti'nin bugünkü problemlerine derinlemesine bakan bir Türk münevverinin araştırma-inceleme sonuçlarıdır. MiLLi KÜLTÜR ve KiMLiK Yazar, bu kitapta toplanmış yazılarıyla bir tarih ve kültür felsefesinin bakış açılarına istinaden, kültürümüzün dünkü, bugünkü durumlarını açıklamağa ve yarınlarla ilgili ipuçlarını yakalamağa çalışmaktadır. KONUŞMALAR Nevzat Kösoğlu'nun 1977-1980 arasında TBMM'nde yaptığı bazı konuşmaları ve Aralık 1981'de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'ndaki Sorgu'sunu ve Savunma'sını içine almaktadır. TÜRK KİMLİĞİ VE TÜRK DÜNYASI Türkiye bugün, tarihî kıblesine dönük bir iman hamlesi içinde görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında, büyük zamanlar yaşamakta olduğumuz söylenebilir. Türk kültür coğrafyasının bütün alanları, tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar birbirine açılmıştır; çok büyük ve güzel kültürel açılışlarının imkânları doğmuştur. Bu imkânları değerlendirebilmek için, bu iman hareketini alevlendirip genişletmek, böylece, toplumun kendine güvenini sağlayarak, kültürel yaratıcılığı beslemek gerekecektir. Eğer bu iman hamlesi, kıblesini kaybetmeden, zengin ve sağlıklı bir fikir muhtevasına ve çağdaş ve sağlıklı ölçülere sahip olamazsa geleneği, geleceğin malzemesi ve üslûp örneği gibi görmeyip, mukaddeslerimiz arasına alırsa, kaybolmuş zamanları yaşamış olacağız.
|
|
|
|
|
632
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: Nevruz Bayramı
|
: Ekim 03, 2007, 08:05:48 ÖS
|
|
Türk Dünyasının Ortak Bayramı Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır.Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir eden bir olayından doğduğuna inanılır. Genellikle Nevruz, yani Farsça "Yeni Gün" adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır. Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir. Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve ümitleri taşıdığı "Noel Bayramı" bunun farklı bir örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara duyulan özlem "çam ağacı" motifi etrafında şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk' ün kutladığı "bahar bayramı"nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus "baharın başladığı zaman"dır. Türk, bu takvim değişikliğini "toprağın uyandığı gün" ile özdeşleştirmiştir. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar: "... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk'ün Atası) yaradıldın!" Bu bayram İslâmiyet'i kabul etmiş olan ilk Müslüman konar göçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet'le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikâl etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir. Nevruz, eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir. Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'dan Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetnâme'sinden Melikşah'ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk'ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev'î Efendi, Nef'î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa'nın; büyük Azeri şairi Şehriyar'ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu'nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini "Nevruziye" veya "Bahariye" denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz. Ayrıca Nevruz'un Türk musikisinin en eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn Abdulmü'mîn Urmevî (1224-1294) tarafından kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde makam bulunmaktadır. Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır. 1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri'nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı'nı "Milli Bayram" olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye'de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir. Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon'dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak "ortak kültür ocağı"nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya'nın ,Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun, Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın. Nevruz'un Türk Dünyasındaki İsimleri: Türk dünyasında, Hunlardan bazen farklı isimlerle günümüze kadar ulaşan tabiatın ve millî uyanışın birleştirilmesi anlamını taşıyan Nevruz (Yeni Gün) şenliklerinin şu isimlerle kutlandığı biliniyor: Nevruz Navruz Novruz Sultan-ı Nevruz Sultan-ı Navrız Navrez Nevris Naorus Novroz Navrıs Oyıx Nevruz Norus Ulustın Ulu Küni Ulusun Ulu Günü Ulu Kün Ergenekon Bozkurt Çağan Babu Marta Kürklü Marta İlkyaz Yortusu Yeni Gün Yengi Kün Yeni Yıl Nevruz Navruz Novruz Sultan-ı Nevruz Sultan-ı Navrız Navrez Nevris Naorus Novroz Navrıs Oyıx Nevruz Norus Ulustın Ulu Küni Ulusun Ulu Günü Ulu Kün Ergenekon Bozkurt Çağan Babu Marta Kürklü Marta İlkyaz Yortusu Yeni Gün Yengi Kün Yeni Yıl Mart Dokuzu Mereke Meyram Nartukan Nartavan Isıakh Bayramı Altay Ködürgeni Bahar Bayramı Yörük Bayramı Mevris
|
|
|
|
|
633
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: necip fazıl canım istanbul
|
: Ekim 03, 2007, 07:46:37 ÖS
|
|
NECİP FAZIL KISAKÜREK CANIM İSTANBUL Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?.. Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... O manayı bul da bul! İlle İstanbul'da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Camlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir<Katibim>i... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sünbül kokan Türkçe'si bülbül kokan, İstanbul, İstanbul...
|
|
|
|
|
634
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: nazimhikmet ran
|
: Ekim 03, 2007, 07:46:22 ÖS
|
|
NAZIM HİKMET RAN ŞİİRLER :
SEN YOKTUN... Kar kesti yolu sen yoktun. Oturdum karşına diz üstü seyrettim yüzünü gözlerim kapalı. Gemiler geçmiyor uçaklar uçmuyor sen yoktun. Karşında duvara dayanmıştım konuştum konuştum konustum ağzımı açmadım. Sen yoktun, ellerimle dokundum sana ellerim yüzümdeydi. BİR DAKİKA Deniz, durgun göl gibi gitgide genişliyor Sular kayalıklarda nur'dan izler işliyor, Engine sarkan gökler, baştan başa yıldızlı. Şimdi göğsümde kalbim, çarpıyor hızlı hızlı. Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya. Bazen uzunlaşıyor, bazen da kıvranıyor, Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor. Yakın olayım diye bu gökten gelen ize Öyle eğilmişim ki, kayalardan denize Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi. Bilemem nasıl oldu, geldi ki öyle bir an Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim Doğruldum atılırken bir dakika titredim. Bir dakika sonsuzluk doldu, taştı gönlümden Bir dakika, bir ömrü kurtarmıştı ölümden. BUGÜN PAZAR Bugün pazar... Bugün, beni ilk defa Güneşe çıkardılar. Ve ben, ömrümde ilk defa Gökyüzünün Bu kadar benden uzak, Bu kadar mavi, Bu kadar geniş olduğuna şaşarak, Kımıldamadan durdum Sonra, saygıyla toprağa oturdum, Dayadım sırtımı duvara. Bu anda; Ne düşmek dalgalara, Bu anda; Ne kavga, ne hürriyet, ne karim. Toprak, Güneş ve Ben... Bahtiyarım… SEVGİLİM Sevgilim, Yalan söylersem sana, Kopsun ve mahrum kalsın dilim “Seni Seviyorum” Demek bahtiyarlığından... Sevgilim, Yalan yazarsam sana, Kurusun ve mahrum kalsın elim Okşayabilmek saadetinden seni. Sevgilim, Yalan söylersem sana, Gözlerim iki nadim gözyaşı gibi Avuçlarıma aksınlar Ve... Görmesinler seni bir daha... CEVİZ AĞACI Başım kopuk kopuk bulut, içim dışım deniz, ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında, budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında, Yapraklarım suda balık gibi kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril. koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var, Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında, Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan Bu memleket bizim! Bilekler kan içinde, dişler kenetli ayaklar çıplak Ve ipek bir halıya benzeyen toprak Bu cehennem, bu cennet bizim! Kapansın el kapıları bir daha açılmasın Yok edin insanın insana kulluğunu Bu davet bizim! Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine Bu hasret bizim! HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli belini sarmayalı gözünün içinde durmayalı aklının aydınlığına sorular sormayalı dokunmayalı sıcaklığına karnının. yüz yıldır bekler beni bir şehirde bir kadın. aynı daldaydık aynı daldaydık aynı daldan düşüp ayrıldık aramızda yüz yıllık zaman yol yüz yıllık. yüz yıldır alaca karanlıkta koşuyorum ardından. ASYA AFRİKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibinde gölge vermez benim orda sizin oradakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve olunur benim orda ellisine basılmadan sizin oradaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli çengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz SON ŞİİRLERİ 7 senden önce ölmek isterim. Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. İyisi mi,beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. Kavanoz camdan olsun, şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin Fedakarlığımı anlıyorsun vazgeçtim toprak olmaktan, vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. Sonra, sende ölünce kavanozuma gelirsin. Ve orada beraber yaşarız kulumun içinde kulun ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar... Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize, atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Toprağa beraber dalacağız. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak biri sen biri de ben. Ben daha ölümü düşünmüyorum. Ben daha bir çocuk doğuracağım Hayat taşıyor içimden. Kaynıyor kanım. Yaşayacağım, ama çok, pek çok, ama sen de beraber. Ama olum de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. Ben ölünceye kadar da Bu düzelir herhalde. Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde? İçimden bir şey belki diyor. 24 EYLÜL 1945 En güzel deniz henüz gidilmemiş olanıdır... En güzel çocuk henüz büyümedi. En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz henüz söylememiş olduğum sözdür... 25 EYLÜL 1945 Meydan yerinde kampana vurdu. Nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. Bu sefer hapislik uzun surdu biraz 8 yıl... Yaşamak ümitli bir iştir, sevgilim. Yaşamak seni sevmek gibi ciddi bir iştir. YAŞAMAYA DAİR 1 Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından. 1947 2 Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, yani, beyaz masadan, bir daha kalkmamak ihtimali de var. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. Daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Diyelim ki hapisteyiz, yasımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla yani, duvarın ardındaki dışarıyla. Yani, nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 1948 3 Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için... ÇANKIRI HAPİSHANESİNDEN MEKTUPLAR saat dört yoksun Saat beş yok Altı, yedi, ertesi gün, daha ertesi ve belki kim bilir... Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı. Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. Gelirdin, yan yana otururduk, kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde... Kelleci Memedi hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan. Başı dört köşe, bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını. <hanım abla> derdi sana. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı, tepemizde, yukarda, güneşe yakın, bir konserve kutusunun içinde... Bir cumartesi gününü, hapishane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Saban Usta, aklında mı <Beypazarı meskenimiz,ilimiz, <kim bilir nerede kalır ölümüz...?> O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın. Bende yalnız bir fotoğrafın var bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun. Hapishane bahçesinde tavuklar yoktu, fakat pek ala gülebildik ve bahtiyar olmadık değil. Nasıl haber aldık en güzel hürriyete dair, nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin, ne güzel şeyler konuştuk hapishane bahçesinde... ERZURUM VE SİVAS KONGRELERİ Biz ki İstanbul şehriyiz, iste, arz ederiz halimizi Türk halkının yüce katına. Mevsim yazdır, 919'dur. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi, gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. Biz ki İstanbul şehriyiz, Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan bir de Yunan, bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan, bir yandan da kendi köpek döllerimiz Vahdettin Sultan, ve Damat Ferit ve İngiliz muhipleri ve Mandacılar, Biz ki İstanbul şehriyiz, yüce Türk Halkı, malumun olsun çektiğimiz acılar... Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre orda, mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşenlerinden onların. Orda, bir Şurayı Milli'den bahsedildi, İrade-i Milliyeye müstenit bir Şurayı Milli'den. Buna rağmen <<Asi gelmeyelim>> diyenler vardı, <<makamı hilafet ve saltanata.>> Hatta casuslar vardı içerde. Buna rağmen <<Bütün akşamı vatan bir kuldur>> denildi. <<Kabul olunmaz,>> denildi, <<Manda ve Himaye...>> Buna rağmen İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar, Türk halkından kesmişlerdi umudu. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a <<Amerikan mandası altına girelim,>> diye. <<İstiklal, diyorlardı, şayanı arzu ve tercihtir, amma bugün bu, diyorlardı, mümkün değil, birkaç vilayet, diyorlardı, kalacak elde, şu halde, diyorlardı, şu halde, Memaliki Osmaniye'nin cümlesine şamil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nafi bir şekli hal kabul ediyoruz.>> FAKAT BU ŞEKLİ HAKLI KABUL ETMEDİ ERZURUMLU. ERZURUM'UN KIŞI ZORLUDUR, BALAM, BUZ TUTAR YİĞİTLERİN BIYIĞI. ERZURUM'DA KASKATI, DİMDİK OLUR ADAM, KABULLENMEZ YILGINLIĞI... İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar, tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler, çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere <<Bizi bir başımıza bıraksalar, tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. Ne olacak, Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz, sonra Yeni Dünya'nın sayesinde İstiklali kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. Hem artık işi uzatmağa gelmez. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir Türkiye'yi geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.>> Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat. Sivas, mandayı kabul etmedi fakat, <<Hey gidi deli gönlüm,>> dedi, <<Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm, ya İSTİKLAL, ya ölüm!>> dedi. HOŞ GELDİN! Hoş geldin! Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun... Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü. Özledik. Gözledik... Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta... Hoş geldin. Yerin hazır. Hoş geldin. Dinleyip diyecek çok. Fakat uzun söze vaktimiz yok. YÜRÜYELİM... OTOBİYOGRAFİ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış Madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabiri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Sarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçe'mle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filan olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım başımdan neler geçer daha kim bilir İSTİKLAL Bu zırhları, bu orduları tanırım, benim de sularım girdiler, benim de toprağıma asker çıkardılar geceleyin. Kanıma susamıştılar. Çalmak istiyorlardı gözlerimin nurunu, hünerini ellerimin. Doktuk denize onları 1922'ydi yıllardan... Mısırlı kardeşim; şarkılarımız kardeştir, isimlerimiz kardeş, yoksulluğumuz kardeştir, yorgunluğumuz kardeş. Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa insan, cadde, çınar, savaşında senin yanındalar. Köylerimde Kelam-i Kadim okunuyor senin dilinle, senin zaferin için... Mısırlı kardeşim, biliyorum, biliyorum, istiklal otobüs değil ki birini kaçırdın mı, öbürüne binesin... İstiklal sevgilimiz gibidir aldattın mı bir kere zor döner bir daha. Mısırlı kardeşim, kanalın sularına karıştı kanın. İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur toprağına, suyuna karıştıkça kanı. Yaşanmış sayılmaz zaten yurdu için ölmesini bilmeyen millet... ONLAR Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Onlar ki uyup hainin igvasına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtede hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Demir, kömür ve şeker ve kırmızı bakir ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilicimle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir sabah vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. Asırda onlar yendi, onlar yenildi. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi. İYİMSERLİK Şiirler yazarım basılmaz basacaklar ama Bir mektup beklerim müjdeli belki de öldüğüm gün gelir mutlaka gelir ama Ne devlet ne para insanın emrinde dünya belki yüz yıl sonra olsun mutlaka bu böyle olacak ama BÜYÜK TAARRUZ Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birden bire beş adım sağında onu gördü. Paşalar onun arkasındaydılar. O, saati sordu. Paşalar `üç' dediler. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun kenarına kadar, eğildi durdu. Bıraksalar ince uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı. KADINLAR Ve kadınlar, bizim kadınlarımız korkunç ve mübarek elleri, ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız MASALLARIN MASALI Su başında durmuşuz, çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor, çınarla benim. Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana. Su başında durmuşuz, çınarla ben, bir de kedi. Suda suretimiz çıkıyor, çınarla benim, bir de kedinin. Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana, bir de kediye. Su başında durmuşuz, çınar, ben, kedi, bir de güneş. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, bir de günesin. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, bir de güneşe. Su başında durmuşuz, çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze . Su başında durmuşuz. Önce kedi gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim, kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak; sonra o da gidecek... Su başında durmuşuz. Su serin, Çınar ulu, Ben şiir yazıyorum. Kedi uyukluyor Güneş sıcak. Çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.. MAVİ LİMAN Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. Seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. Beni o limana çıkaramazsın... MEMED'E SON MEKTUBUMDUR Bir yandan cellatlar girdi araya, Bir yandan, oyun etti bana bu mendebur yürek, Nasip olmayacak Memed'im yavrum, seni bir daha görmek. Biliyorum, buğday başağı gibi delikanlı olacaksın, ben de öyleydim gençliğimde, kumral, ince, uzun; gözlerin ananınkiler gibi kocaman, bazen de bir parça bir tuhaf mahzun; alnın alabildiğine aydınlık; herhalde sesin de olacak - berbattı benimkisi - türküler döktüreceksin yanık mı yanık... Konuşmasını mı bileceksin - ben de becerirdim o isi sinirlenmediğim zamanlar - bal damlayacak dilinden. Vay, Memet, kızların çekeceği var senin elinden. Müşküldür babasız büyütmek erkek evladı. Ananı üzme oğlum, ben güldürmedim yüzünü, sen güldür. Anan, ipek gibi kuvvetli, ipek gibi yumuşak; anan, nineliğinde bile güzel olacak onu ilk gördüğüm günkü gibi, Boğaziçi'nde, on yedisinde ay ışığı, gün ışığı, can eriği, dünya güzeli. Anan, ayrıldık bir sabah, buluşmak üzre, buluşamadık. Anan, anaların en iyisi en akillisi, yüz yıl yaşar inşallah... Ölmekten, oğlum korkmuyorum, ama ne de olsa iş arasında bazen irkilip ansızın, yahut yalnızlığında uyku öncesinin günleri saymak biraz zor. Dünyada doymak olmuyor, Memet, doymak olmuyor... Dünyada kiracı gibi değil, yazlığa gelmiş gibi de değil, yaşa dünyada babanın eviymiş gibi... Tohuma, toprağa, denize inan. İnsana hepsinden önce. Bulutu, makineyi, kitabı sev, insanı hepsinden önce. Kuruyan dalın sönen yıldızın sakat hayvanin duy kederini, hepsinden önce de insanın. Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin sevindirsin seni karanlık ve aydınlık, sevindirsin seni dört mevsim. ama hepsinden önce insan sevindirsin seni. Memet, memleketler içinde bir şirin memlekettir Türkiye, bizim memleket, insanı da, su katılmamışı, çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir, ama dehşetli fakir. Memet, ben dilimden, türkülerimden, tuzumdan, ekmeğimden uzakta, anana hasret, sana hasret, yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim, ama sürgünde değil, gurbet ellerde değil, öleceğim rüyalarımın memleketinde, beyaz şehrinde en güzel günlerimin. M E M E T Yürek değil be Çarıkmış bu manda gönlünden Teper hababam teper Paralanmaz Teper taşlı yolları Teper hababam teper Teper taşlı yolları Bir vapur geçer Varna önünden Uyy Karadeniz'in gümüş telleri Bir vapur geçer Boğaz'a doğru Nazım usulcacık okşar vapuru Yanar elleri Yanar elleri Karşı yalı memleket Sesleniyorum Varna'dan İşitiyor musun Memet Memet... Karadeniz akıyor durmadan durmadan Deli hasret Deli hasret Oğlum, sana sesleniyorum İşitiyor musun Memet Memet... Bir vapur geçer Varna önünden Uyy Karadeniz'in gümüş telleri Bir vapur geçer Boğaz'a doğru Nazım usulcacık okşar vapuru Yanar elleri Yanar elleri MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI'NDAN Vagonlar geliyorlar sallanarak. "-Usta!.." Alaeddin döndü kömürcü İsmail'e "-Ne var İsmail?" "-Usta ne olacak bu harbin sonu?" "-İyi olacak." "-Nasıl yani?" "-Yemekli vagonda rakı içeceğiz." "-Biz mi?" "-Biz." "-Kömürü kim atacak? Kim sürecek makineyi?" "-Onu da biz." "-Alayı bırak usta, Kim Kazanacak?" "-Biz." İsmail hiçbir şey anlamadıysa da üstelemedi. Çok siyah ve çok kalın kaşlarıyla oynadı biraz sonra "-Ustam" dedi, "Bir sualim daha var. Şu gördüğün raylar dolanır mı bütün dünya yüzünü?" "-Dolanır." "-Demek ki harp olmasa, ama yalnız harp değil, hudutlarda sorgu sual sorulmasa, rayların üzerine saldık mı makineyi dünyanın bir ucundan obur ucuna varır." "-Deniz dedi mi durur." "-Gemilere binersin." "-Tayyare daha iyi." İsmail güldü. Kırıktı ön dişlerinden biri. "-Ben tayyareye binemem usta, anamın vasiyeti var." "-Tayyareye binme, diye mi?" "-Hayır karıncayı bile incitme, diye." Alaeddin kocaman elini vurdu çıplak uzun ensesine İsmail'in "-Sen ne hafız oğlusun! Zararı yok ulan, yine de bineriz tayyareye, adam öldürmek için değil gökyüzünde püfür safa sürmek için... Şimdi sen hele ateşi bir süngüle." Vagonlar geliyorlar sallanarak. MEMLEKETİMİ SEVİYORUM Memleketimi seviyorum Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tutunu gibi. Memleketim Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya, kursun kubbeler ve fabrika bacaları benim o kendi kendimden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir. Memleketim Memleketim ne kadar geniş dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye utanıyorum. Memleketim develer, tiren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak , söğüt ve kırmızı toprak. Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarim kiloluğu pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer. Memleketim Ankara ovasında keçiler kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un Al yanakları mis gibi kokan Amasya Elması, zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra kara saban ve sonra kara sığır ve sonra ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinci ile kabule hazır çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir... NEREDEN GELİP NEREYE GİDİYORUZ BAŞLANGIÇ Nereden gelip nereye gidiyoruz? Belimizi doğrultup kalktığımızdan beri iki ayak üstüne, kolumuzu bir sopa boyu uzattığımızdan beri, taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da yaratan da biziz yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada. Nereden gelip nereye gidiyoruz? Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı, arkamızda kalan yollarda ulu uyumları ellerimizin, aklımızın, yüreğimizin, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte. Nereden gelip nereye gidiyoruz? Kanlı ayak izlerimiz midir önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mi sona erecek önümüzdeki yollar? Nereden gelip nereye gidiyoruz? Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler, günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. çocukların avuçlarında yeşerecekler. Çocuklar ölebilir yarın, hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından, düşerek de değil kuyulara filan; çocuklar ölebilir yarın, çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında, ne bir santim kemik, ne bir damla kan, çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında, arkalarında bir avuç kul bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında Krematoryum, krematoryum, krematoryum. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında; yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. Bir şehir vardı. Yeller eser yerinde, Beş şehir vardı, Yeller eser yerinde, Yüz şehir vardı, Yeller eser yerinde, Şiirler yazılmayacak yok olan şehirlere, Şiir kalmayacak ki. Pencerende bir sokak bulvarlı, Odan sıcak, Ak yastıkta üzüm karası, saçlar, Adamlar paltolu, ağaçlar karlı, Penceren kalmayacak, ne bulvarlı sokak, ne ak yastıkta üzüm karası saçlar, ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar. Ölülere ağlanmayacak, ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki. Eller kalmayacak. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. Güneye götürmeyin beni, ölmek istemiyorum. Ölmek istemiyorum, kuzeye götürmeyin beni. Doğuya götürmeyin beni, ölmek istemiyorum. Ölmek istemiyorum. batıya götürmeyin beni. Beni burda bırakmayın, götürün bir yerlere. Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum. O bulutlardır geçen yok olmuş dalların üstünden. Tahta, beton, teneke, toprak damlarımızla iki milyardan artığız kadın, erkek, çoluk, çocuk. Ekmek hepimize yetmiyor, kitap ta yetmiyor, ama keder dilediğin kadar, yorgunla da göz alabildiğine. Hürriyet hepimize yetmiyor. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi, hastalık kederi, ayrılık kederi, kocalmak kederinden gayrisi almayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim. NİKBİNLİK Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı mavilikler süreceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikuladedir 160 kilometre giderken öpüşmesi... Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katli yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap açılır kara kaplı kitap zindan.. kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir.. Hani şimdi biz... İnanın güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göreceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar ışıklı maviliklere süreceğiz..... TÜRK KÖYLÜSÜ O, topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Ferhat'tır, Keremdir ve Keloğlandır... Yol görünür onun garip serine, analar, babalar umudu keser, Kahpe felek ona eder oyunu Çarşambayı sel alır, Bir yar sever, el alır, kanadı kırılır çöllerde kalır, ölmeden mezara koyarlar onu. O " Yunus-u biçaredir Baştan ayağa yaredir", Ağu içer su yerine. Fakat bir kere dert anlayan düşmeye görsün önlerine ve bir kere vakit erişip " Gayri yeter!..." demesinler. Bunu dediler mi, " İsrafil surunu ürür, mahlukat yerinde durur ", toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa, Ne kendi nefsini korur ne düşmanı kayırır, " Dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmağa... " VERA'YA Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm YAŞAMAK KASİDELERİ Dağıldı birdenbire alnına düsen saçlar. Birdenbire toprakta bir şeyler kımıldadı. Bir şeyler konuşuyor karanlıkta ağaçlar. Çıplak kolların üşüyecek. Uzaklarda göremediğimiz bir yerde ay doğuyor demek. O daha yapraklardan inip senin omuzunu aydınlatarak gelmedi bize kadar. Rüzgar çıkar ay doğarken. Ağaçlar konuşuyor. Kolların üşüyecek. Yukardan karanlıkta kaybolan dallardan bir şey düştü ayağının dibine. Sokuldun bana. Çıplak etin tüylü bir yemiş kabuğu gibi elimin altında. Ne bir yürek türküsü, ne <<aklı selim>>, ağaçların, kuşların, böceklerin önünde, karımın eti üstünde düşünüyor elim. Bu gece elimin okuyup yazması yok. Ne sevgisiz, ne sevgili... Su başında bir parsın dili bir asma yaprağı bir kurt pençesi gibi o. Kımıldamak, nefes almak, yemek, içmek. Toprağın altında çatlayan bir çekirdek gibi elim. Ne bir yürek türküsü, ne <<aklı selim>>, ne sevgisiz, ne sevgili. Karimin eti üstünde düşünen ilk insanın eli. Toprakta suyu bulan bir kok gibi o diyor ki bana <<Yemek, içmek, soğuk, sıcak, kavga, koku, renk, ölmek için yaşamak değil, yaşamak için ölmek...>> Ve şimdi ben yüzümde dolaşırken dişi kırmızı saçlar, toprakta bir şeyler kımıldanır bir şeyler konuşurken karanlıkta ağaçlar ve uzaklarda göremediğimiz bir yerde ay doğarken, elim, karımın eti üstünde, ağaçların, kuşların, böceklerin önünde, yaşamak denen şeyin, su başındaki parsın, çatlayan çekirdeğin, ilk insanın hakkını istiyorum. GÜNEŞTE Denizin sonunda mavi bir duman gibi gözümde tütüyorsun. Yeşil bir erik dalı yüreğim sen altın tüylü bir yemiş sallanıyorsun. Fakat ben seni böyle bir yemiş ve bir duman gibi görmenin yerine sahiden görmek istiyorum çıplak ayaklarını sahiden dokunmak istiyorum uzun parmaklı ellerine YİNE MEMLEKETİM ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR Memleketim, memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, şile bezindendi. Sen simdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin, alnımın çizgilerindesin memleketim, memleketim, memleketim... seni düşünmek güzel şey seni düşünmek ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey fakat artık ümit yetmiyor bana ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum seni düşünmek güzel şey ..Ve sevda ve zulüm ve hayat Ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından Onlar ki ağır ve naşirli ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.." Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, akar suyun, meyve cağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına - çürüyen diş, dökülen et-, bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler. Ve elbette ki, sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle isçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.... Bursa'da havlucu Recebe, Karabük fabrikasında tesviyeci Hasan'a düşman, fakir-köylü Hatçe kadına, ırgat Süleyman'a düşman, sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman, vatan ki bu insanların evidir, sevgilim, onlar vatana düşman... ŞEYH BEDREDDİN DESTANI 4. Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburun'da. Bedreddin'in kelamını söylemiş köylünün huzurunda. Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup piri pak olsun diye, on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti, ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkar beylerinin tımarı zeameti.» Duyduk ki... Bu itler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken, Haymana ovasında bir garip kuş öterken, sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. «Varalım, dedik. Görelim dedik. Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim, dedik.» Düştük dağlara dağlara, aştık dağları dağları... Dostlar, ben yolculuk etmem bir başıma. Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki geldik. Dedim ki bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak. Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir, kütükler zor taşıyor kehribar salkımları. Saz sepetlerde oynayan balıkları gör ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri. Dedim ki bak, burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi bereketli, Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak.. 5. Arkamızda hünkarın ve hünkar beylerinin tımar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklüce'nin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpare ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musa'nın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemicisiymiş. O da Börklüce müritlerinden. Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yol paracılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyleyen Hüseyin'e benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış. İlk sözü söyleyen Aydınlı oldu - Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoş geldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. - Dostuz, dedik. Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sisman'ın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkar beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburun'un dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. Yine, o yal paracılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benzeyeni dedi ki - Buradan ta Karaburun'un dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. Müjde büyüktü. Rehberim - Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddin'e iletelim, dedi. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastas'ı da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Al Osman oğullarının karanlığına daldık. 9. Sıcaktı. Sıcak. Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı sıcak. Sıcaktı. Bulutlar doluydular, bulutlar boşanacak boşanacaktı. O, kımıldanmadan baktı, kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya. Orda en yumuşak, en sert en tutumlu, en cömert, en seven en büyük, en güzel kadın TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Sıcaktı. Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip pekinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp. Bu gelen Şehzade Murat'tı. Hükmü hümayun sadır olmuştu ki şehzade Murad'ın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafa'nın başına ine. Sıcaktı. Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı, baktı köylü Mustafa. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. Baktı dimdik dosdoğru. Baktı O. En yumuşak, en sert en tutumlu, en cömert, en seven en büyük, en güzel kadın TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Baktı. Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar. Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. Oysa ki onlar bu toprağı, bu kayalardan bakanlar, onu, üzümü, inciri, narı, tüyleri baldan sarı, sütleri baldan koyu davarları, ince belli, aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar Sıcaktı. Baktı. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka.. En yumuşak, en sert en tutumlu, en cömert, en seven en büyük, en güzel kadın TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Sıcaktı. Bulutlar doluydular. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. Birden - - bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi, bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalınayak ve yalın kılıçtılar. Mübalağa cenk olundu. Aydın'ın Türk köylüleri, Sakızlı Rum gemiciler, Yahudi esnafları, on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa'nın düşman ormanına on bin balta gibi daldı. Bayrakları al, yeşil, kalkanları kakma, tolgası tunç saflar pare pare edildi ama, boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı, demiri oya gibi itleyip hep beraber, hep beraber sürebilmek toprağı, ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, yarin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini... Yenildiler. Yenenler, yenilenlerin dikişsiz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle itlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla. Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, «hey gidi kambur felek, hey gidi kahpe devran hey», der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlupları.
|
|
|
|
|
635
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: nazim hikmet- biyografi
|
: Ekim 03, 2007, 07:45:54 ÖS
|
|
NAZIM HİKMET RAN YAŞAMI : Selanik'te doğdu. Heybeliada Harbiye Mektebi'ni bitirdi. Hamidiye Kruvazörü güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten çıkarıldı. Bolu'da bir süre öğretmenlik yaptı, daha sonra Trabzon üzerinden Batum'a, oradan da Moskova'ya geçti. Kutv Üniversitesi'nde ekonomi politik öğrenimi gördü. 1924'te yurda döndü. Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince Moskova'ya kaçtı. 1928 Af Kanunu'ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1932'de yeniden dört yıl hapse mahkum olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı'ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı. 1938'de Harp Okulu'ndaki aramalarda ele gecen şiir ve kitaplarıyla orduyu kışkırttığı ileri sürüldü ve 28 yıl 4 aya hüküm giydi. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı. Askere alınması kararlaştırılınca tekrar Moskova'ya kaçtı. 25 Temmuz 1951'de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı. Bunun üzerine Nazım, Polonya uyruğuna geçti. 1963'te öldü. Moskova'da toprağa verildi. Mezarı oradadır. Şiir Kitapları: 853 Satır (1929), Jokand ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (Nail V. ile birlikte, 1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932), Gece Gelen Telgraf (1932), Taranta Babu'ya Mektuplar (1935), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş Savaşı Destanı (1965), Saat 21-22 Şiirleri (1965), Rubailer (1966), Dört Hapishaneden (1966), Yeni Şiirler (1966), Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967), Son Şiirleri (1970).
|
|
|
|
|
636
|
cellotin genel / EDEBİYAT-TÜRKÇE / Ynt: nazım şekilleri
|
: Ekim 03, 2007, 07:45:40 ÖS
|
|
NAZIM ŞEKİLLERİ ve TÜRLERİ NAZIM ŞEKLİ ve TÜRÜ Şiirler nazım birimlerine, kafiyeleniş şekillerine, vezinlerine ve mısra sayılarına göre nazım şekillerine; işledikleri konulara ve ilgili oldukları alanlara göre de nazım türlerine ayrılırlar. HALK ŞİİRİ NAZIM BİÇİMLERİ ve TÜRLERİ I. HECE ÖLÇÜSÜYLE YAZILAN HALK ŞİİRİ NAZIM BİÇİMLERİ ve TÜRLERİ A. ANONİM HALK ŞİİRİ NAZIM BİÇİMLERİ 1. MANİ Sözlü/anonim edebiyat ürünlerindendir. Dört mısradan meydan gelir. Yedili hece ölçüsüyle söylenir. Sevgi, tabiat, övgü, yergi, evlât sevgisi, ayrılık, hasret ve aşk konularını işler. İlk iki mısra doldurmadır, konuya giriş için söylenir. Son iki mısrada ise asıl söylenmek istenen verilir. Maniler, düz mani ve ayaklı (cinaslı, kesik) mani olarak iki grupta incelenir. Cinaslı manilerde mısra sayısı dörtten fazla olabilir. Söyleyeni belli olmayan, genellikle 7'li hece ölçüsüne göre söylenen dörtlüklerdir. Doğu Anadolu'da mani yerine bayatı sözü de kullanılmaktadır. Uyak düzeni aaba şeklindedir. 2. TÜRKÜ Türkiye'nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeşitlemesine göre ninni, ağıt, deyiş, hava adları da kullanılmaktadır. Çağdan çağa ve yöreden yöreye içerik ve şekil olarak değişiklikler gösterebilir. Aşk, doğa, güzellik, kahramanlık, sosyal konular türkülerin konusunu oluşturur. Türküler aynı zamanda aşık edebiyatı nazım şeklidir. Yani söyleyeni belli türküler de vardır. Kendine özgü bir ezgiyle söylenir. 8‘li ve 11’li hece kalıbıyla söylenir. Bent ve kavuştak olmak üzere iki bölümden oluşur. Hecenin sekizli ve on birli ölçüleriyle yazılır. Türküler ezgilerine göre divan, usulsüz, bozlak, koşma, hoyrat, kayabaşı, Çukurova gibi çeşitlere ayrılır. Ninni Anonim/sözlü ürünlerdendir. Türkü çeşitlerinden biridir. Çocuğun uyumasının sağlanması ya da ağlamasının durması için, sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen türkülerdir. Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluşur. B. ÂŞIK EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ Âşık edebiyatı nazım tür ve çeşitleri çoğunlukla sözlü ürünlerdir. Ancak şehirde yaşamış, okumuş yazmış olan âşıklarla günümüzde yaşamakta olan âşıklar şiirlerini yazarlar. 1. Koşma Âşık edebiyatında en çok sevilen ve kullanılan nazım şeklidir. Dört dizeli bentlerden oluşur. Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır. 11’li hece ölçüsüyle (6+5 ya da 4+4+3 duraklı olarak) yazılır/söylenir. 4+3 ve 4+4 kalıbıyla söylenmiş koşmalar da vardır. Şair son dörtlükte mahlâsını söyler. Uyak düzeni abab cccb dddb... Şeklindedir. İlk dörtlüğün uyak düzeni xbxb ya da aaab şeklinde de olabilir. Koşmalar genellikle lirik konularda söylenir. Aşk, güzellik, tabiat, sevgi vb konular işlenir. Koşmalar konularına göre güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt gibi nazım türleri içerir. Karşılıklı konuşma (dedim-dedi) biçiminde olan koşmalar da vardır. Ziyadeli koşmalara ayaklı koşma denir: ab(b)ab(b) cccb(b) dddb(b) ... Önemli koşma şairleri Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Gevherî, Erzurumlu Emrah, Âşık Ömer. 2. Semai Aruzla ve heceyle yazılan olmak üzere iki türlü semai vardır. Heceyle yazılanlar koşmaya benzer. Tek fark dizelerin hece sayısıdır. Semai sekizli kalıpla yazılır. Kendine özgü bir ezgiyle söylenir. Dörtlüklerden oluşur. Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır. Uyak düzeni aynıdır. Sevgi, güzellik, ayrılık ve doğa konularını işler. Karacaoğlan ve Erzurumlu Emrah bu alanda meşhurdur. 3. Varsağı Toroslardaki Varsak (Avşar) boyunun özel bir ezgiyle söylediği türkülerden geliştirilmiş bir nazım biçimidir. Kendine özgü bestesi vardır. Epik şiirlerdir. Sert, yiğitçe bir söyleyişi vardır. Hayattan ve talihten şikâyet gibi konular da işlenir. Hecenin 8’li kalıbıyla yazılır. Genellikle “bre, bre hey, hey, be hey” gibi ünlem sözcüklerine yer verilir. Kafiyelenişi koşmayla aynıdır. Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır. Dadaloğlu ve Karacaoğlan varsağılarıyla ünlü iki şairdir. 4. Destan Âşık şirinin en uzun nazım biçimidir. (Anonim destanlardan farklıdır.) Dörtlüklerden oluşur. Dörtlük sayısı konuya göre değişir. Kimi destanlarda yüzü geçer. Savaşlar, kahramanlıklar, ayaklanmalar, kıtlıklar, doğal afetler, salgın hastalıklar, eşkıya ve ünlü kişilerin serüvenleri, gülünç olaylar, toplumsal taşlama ve eleştiri, atasözleri, hayvanlar destanlara konu olur. Destan koşma gibi kafiyelenir: abab cccb dddb... İlk dörtlüğün uyak düzeni: xbxb şeklinde de olabilir. Hecenin daha çok on birli kalıbıyla yazılır/söylenir. Sekizli kalıpla söylenenler de vardır. Destanların kendine özgü bir ezgisi vardır. Destanda da şair son dörtlükte mahlâsını söyler. Seyranî ve Âşık Ömer bu alanda ünlüdür. C. ÂŞIK EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ Âşık edebiyatı nazım türleri genellikle koşma ve semai nazım şekilleriyle söylenir. Konuları bakımından koşma ve semaiden ayrılır. 1. Güzelleme İnsan, tabiat, aşk, sevgi sevgilinin güzelliklerinden bahseden şiirlerdir. Koşma nazım şekliyle yazılır. Lirik şiirlerdir. En önemli şairi Karacaoğlan’dır. 2. Koçaklama Coşkun ve yiğitçe bir üslûpla yiğitlik, kahramanlık ve savaş konularını işler. Epik şiirlerdir. Koşma şeklinde söylenir. Edebiyatımızda Köroğlu ve Dadaloğlu koçaklama şairi olarak tanınır. 3. Taşlama Bir kimseyi veya toplumun bozuk yönlerini eleştirmek için yazılan şiirlerdir. Koşma nazım şekliyle yazılır. Aşık Dertli, Bayburtlu Zihni, Ruhsati ve Develili Seyrani önemli taşlama şairleridir. Divan edebiyatındaki adı hicviye’dir. 4. Ağıt Sevilen bir kişinin ölümünden duyulan üzüntüyü dile getirmek amacıyla ve koşma nazım şekliyle yazılan şiirlerdir. İslamiyet öncesindeki adı sagu, Divan edebiyatındaki adı “mersiye”dir. Anonim halk edebiyatında da ağıtlar olmakla birlikte ağıtlar âşık tarzı Türk edebiyatına aittir. Doğal afetler, ölüm, hastalık vb. Çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili ürünlerdir. Ağıt söyleme işine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir. Koşma nazım şekliyle söylendiğine göre dörtlüklerden oluşur. Kafiye şeması koşmadaki gibidir. D. TEKKE EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatına Tekke edebiyatı da denir. Tekke Edebiyatı nazım türleri şunlardır: 1. İlâhî Allah aşkını konu edinen, Tanrıyı övmek, ona yalvarmak için yazılan/söylenen şiirlerdir. Özel bir ezgiyle okunur. İlâhîler tarikatlere göre türlü adlar alır: Mevlevîlerde âyin, Bektaşîlerde nefes, Alevilerde deme (deyiş, deme), diğer tarikatlerde de cumhur yada ilâhî denir. Deme, Alevî ve Kızılbaş şairlerine aittir. Bestelenir. 8’li kalıpla söylenir. İlâhîleriyle en çok Yunus Emre (XIII. Yy.) Ünlenmiştir. İlâhî, yedili, sekizli ve on birli hece ölçüsüyle yazılır. Dörtlük sayısı 3-7 arasındadır. Kafiye düzeni koşmaya benzer: abab cccb dddb... İlk dörtlüğün uyak düzeni xbxb ya da aaab şeklinde de olabilir. 2. Nefes Bektaşî şairlerinin yazdıkları tasavvufî şiirlerdir. Nefeslerde genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücut (varlığı birliği) kavramı anlatılır. Bunun yanı sıra Hz. Muhammet ve Hz: Ali için övgüler de söylenir. Nefeslerde kalenderane ve alaycı bir üslûp göze çarpar. Edebiyatımızda Pir Sultan Abdal nefesleriyle ünlüdür. 3. Nutuk Tekke önderlerinin tarikate yeni giren dervişlere tarikatin ilkelerini öğretmek macıyla söyledikleri didaktik şiirlerdir. 4. Devriye İlâhîye benzer. Ezelden beri var olan insan ruhunun Allah’tan gelip tekrar Allah’a dönmesi düşüncesini işleyen şiirlerdir. 5. Şathiye (Şathiyat-ı Sofiyane) Dinin ilkelerinden, inançlardan teklifsizce ve alaycı bir dille söz ediyormuş gibi söylenen şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu şiirler aslında toplumun ve insanların eleştirisini yapmakta ve tasavvuf kavramlarını anlatmaktadır. Bunlara genellikle Bektaşî şairlerinde rastlanır. DİVAN ŞİİRİ NAZIM BİÇİMLERİ ve TÜRLERİ Divan şiiri nazım şekil ve türleri -şarkı ve tuyuğ hariç- Arap ve Fars edebiyatlarından alınmıştır. Genellikle beyit ve dörtlük, nazım birimi olarak kullanılmıştır. A. NAZIM BİÇİMLERİ Mısra Sözlük anlamı “çift kanatlı bir kapının kanatlarının her biri”dir. Şiirdeki anlamı, “ölçülü ve anlamlı, bir satırlık nazım parçası”dır. Divan şiirinde bir şiire bağlı olmayan, başlı balına bir anlamı olan mısralara “azade mısra” denir. Vecize düzeyine yükselmiş mısralara “mısra-ı berceste” denir. Hâlini bilmez perişanın perişan olmayan (Ahmet Paşa) O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler. (Hayalî) Beyit Sözlük anlamı “ev”dir. Aynı ölçüde ve anlamca birbirine bağlı iki dizeden oluşan nazım birimidir. Divan edebiyatında öncelikle kullanılır. Beyit nazım birimiyle yazılan şiirlerde her beyit başlı başına anlam bütünlüğü arz eder. Beyitte dizeler birbiriyle kafiyeli olabildiği gibi kafiyesiz de olabilir. Bu, beytin, şiirin neresinde kullanıldığına ve kullanıldığı şiirin türüne göre değişir. Bu şehr-i Sitanbul ki bî-misl ü bahadır Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedadır (Nedim) O gül-endam bir al şala bürünsün yürüsün Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün. (Enderunlu Vasıf) I. BEYİTLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ 1. Gazel Sözlük anlamı “kadınlarla âşıkane sohbet etmek”tir. Divan şiirinde en çok kullanılan nazım şeklidir. Aşk, sevgi, güzellik ve içki konularını işleyen şiirlerdir. Lirik bir nazım biçimidir. Konularına göre adlandırılırlar: âşıkâne (garamî, lirik; Fuzulî), rindâne (Bâkî), şûhâne (Nedimâne; Nedim), hikemî (Nâbî) Beyitlerle yazılır. Beyit sayısı 5-15 arasındadır (tek sayılar). Beyitler arasında genellikle konu bütünlüğü olmaz. Ama beyitler arasında anlam bakımından bir uyum olmalıdır. Bunu kafiye ve redif sağlar. Gazelde bütün beyitler aynı konuyu işliyorsa bu tür gazellere “yek-ahenk” denir; bütün beyitler aynı söyleyiş güzelliğindeyse bu tür gazellere de “yek-avaz” denir. İlk beytine “matla” (doğuş yeri) denir. Son beytine “makta” (kesme yeri, sonuç) denir. Şairin mahlâsını söylediği beyte (genellikle son beyit) “mahlâs beyti” denir. Gazelin en güzel beytine de “beytül-gazel” ya da “şah beyit” denir. Kafiye düzeni: aa xa xa xa xa xa Divan edebiyatında Fuzuli, Baki, Nedim, Necati, Taşlıcalı Yahya, Naili ve Şeyh Galip önemli gazel şairleridir. 2. Kaside Kelime anlamı “kastetmek, yönelmek”tir. Terim anlamı, “belli bir amaçla yazılmış manzume”dir. Arap edebiyatından alınmıştır. Beyitlerle yazılır Bölümlerden oluşur. Nesib/Teşbib (giriş), girizgâh, tegazzül, methiye, fahriye dua. (Aşağıda anlatılacak) Türk edebiyatında, din ve devlet büyüklerini övmek için yazılan şiirlerdir. Beyit sayısı genellikle 33-99 arasındadır. Ama daha az veya çok da olabilir. Kafiyelenişi gazeldeki gibidir: aa xa xa xa xa xa ... Türüne, giriş bölümünün konusuna veya redifine göre isimlendirilebilir. Rediflerine göre: Su Kasidesi (Fuzulî), Güneş Kasidesi (Ahmet Paşa)... Konularına göre tevhit, münacat, naat, methiye olmak üzere türlere ayrılabilir. (Nazım türleri başlığı altında anlatılacak.) İlk beytine matla; son beytine makta; en güzel beytine beytülkasid; mahlâs beytine de tac beyit denir. Nefi, kasideleriyle meşhurdur. Kasidenin Bölümleri A. Nesib (teşbib) Kasidenin giriş bölümüdür. Şiir yönünden en ağır basan bölümdür. Bir tabiat tasvirinin yapıldığı veya sevgilinin güzelliklerinin anlatıldığı bölümdür. Bu bölümün konuları bahar, kış, yaz, Ramazan, bayram, nevruz, hamam, gül, sünbül, güneş, söz ustalığı, kalem, gece, savaş, at veya bir güzel olabilir.Kasideler bu bölümde ele alınan konuya göre adlandırılır. B. Girizgâh (giriz) Asıl konuya giriş yapmak üzere düzenlenmiş en fazla iki beyitlik bölümdür. C. Medhiye Kasidenin sunulduğu kişinin, yani padişahın veya bir devlet büyüğünün övüldüğü bölümdür. Bu bölümde abartılı ve sanatlı bir övgü vardır. D. Tegazzül Şairin, genellikle medhiyeden sonra bir gazel söylediği bölümdür. Her kasidede bulunmaz. E. Fahriye Şairin kendini övdüğü bölümdür. Burada da şair abartılı bir ifade kullanır. F. Dua Şairin, kendisi ve övdüğü kişi için Allah’tan yardım dilediği bölümdür. Bu bölümde şairin mahlâsı geçer ve bu mahlâs beytine “taç beyit” ya da “şah beyit” denir. Kasidenin en güzel beytine beytü’l-kasid denir. 3. Mesnevi Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir. İran edebiyatından alınmıştır. İran edebiyatında Firdevsî’nin Şehname’si ünlüdür. Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir Konu ne olursa olsun olaylar masal havası içinde anlatılır. Konularına göre sınıflandırılırlar: aşk, din ve tasavvuf, ahlâk ve öğreticilik, savaş ve kahramanlık, şehir ve güzelleri, mizah. İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir. Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir (beyit sayısı sınırsızdır). 20-25 bine kadar çıkabilir. Mesnevi de bölümlerden oluşur: Önsöz, tevhit, münacat, naat, miraciye, 4 halife için övgü, eserin sunulduğu kişiye övgü, yazış sebebi, asıl konu, sonsöz. Mesnevide her beyit kendi içinde kafiyelidir: aa bb cc dd ee ... Divan şiirinde beş mesneviden oluşan eserler grubuna (bugünkü anlamıyla setine) “hamse” denir. Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir. Bizde Leylâ vü Mecnun (aşk; Fuzulî), Hüsrev ü Şirin, Harname (hiciv; Şeyhî), Yusuf ü Züleyha, İskendername (tarihî, destanî; Ahmedî), 4. Kıta İki beyitten oluşur. Kelime anlamı “parça, bölük, cüz”dür. Terim anlamı “kafiye düzeni ‘xaxa’ şeklinde olan nazım biçimi”dir. Dörtlük de denir. Değişik konularda yazılır: önemli bir düşünce, hikmet, nükte, yergi. Mahlâs bulunmaz. 5. Müstezat Kelime anlamı “artmış, çoğalmış”tır. Gazelin özel biçimidir. Uzun dizelere kısa bir dize ekleyerek yazılır. İki kısa dize de eklenebilir. Matla beyti yoktur. Uzun mısralara eklenen kısa mısralara ziyade denir. Konu bakımından gazelden farkı yoktur. Uzun mısraların ölçüsü “mefûlü / mefâîlü / mefâîlü / feûlün”, kısa mısraların ölçüsü “mefûlü / feûlün”dür. Kafiye düzeni farklı farklıdır: A(a) a(a) – b(b) a(a) – c(c) a(a) – d(d) a(a) - ... A(b) a(b) – c(c) a(b) – d(d) a(b) – e(e) a(b) - ... A(b) a(a) – x(x) a(b) – x(x) a(b) – x(x) a(b) - ... Diğer özellikleri gazelle aynıdır. II. BENTLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ A. TEK DÖRTLÜKLER 1. Rubai İran edebiyatından geçmiş bir nazım biçimidir. Tek dörtlükten oluşur. Kafiye şeması: “aaxa” şeklinededir. Kendine özgü aruz ölçüleriyle yazılır. Bu kalıplar “mef û lü” ile başlar, “fa’ul” ya da “fa” ile biter. Rubailerde şair, dünya görüşünü, felsefesini, tasavvufi düşüncesini, maddi ve manevi aşkını özlü bir biçimde işler. Az sözle çok şey söylemek esastır. İran edebiyatında Ömer Hayyam; edebiyatımızda ise Mevlânâ, Nabi, Nedim, Yahya Kemal ve Arif Nihat Asya önemli rubai şairleridir. 2. Tuyuğ (tuyuk) Türklerin yaratıp Divan şiirine kazandırdığı nazım şeklidir. Maninin karşılığı sayılabilir. Tek dörtlükten oluşur. Kafiyelenişi rubaiyle aynıdır. Aaxa Manide olduğu gibi cinaslı uyak kullanılır. Halk şiirinde 11’li kalıpla söylenen mani biçimindeki şiirlere de tuyuğ denir. Aruzun yalnız “fâilâtün fâilâtün fâilün” kalıbıyla yazılır. Rubaide işlenen konular tuyuğda da işlenir. Edebiyatımızda Kadı Burhaneddin, Nesimi ve Ali Şir Nevai önemli tuyuğ şairleridir. Aaba B. MUSAMMATLAR Musammatlar dört ya da daha fazla mısralı bentlerden oluşan şiirlerdir. A. DÖRTLÜLER 1. Murabba Bent denilen dört mısralık bölümlerden meydana gelen bir nazım şeklidir. En az üç en fazla yedi bentten oluşur. Aruzun her ölçüsüyle yazılabilir. Her konu işlenebilir. Özellikle felsefî konular ve aşk... Aaaa bbba ccca ... Ya da bbba ccca ddda ... Bazen dördüncü mısralar nakarat olabilir. Nedim, Fuzuli 2. Şarkı Türklerin Divan edebiyatına kattığı nazım şeklidir. Aşk ve güzellik konularını işler Bestelenmek üzere yazılmış şiirlerdir. Bu yüzden bent sayısı azdır. Konu genellikle aşk, sevgi, sevgili, içki ve eğlencedir. Kafiye düzeni murabbaa benzer. Ama farklı da olabilir: Aaaa bbba ccca ... Ccca ddda eeea ... Aaxa bbba ccca ddda Aanaan bbban cccan ... Aaxan bbban cccan dddan Nedim bu nazım şeklinin en önemli şairidir.Enderunlu Vasıf ve End. Fazıl da şarkı yazmışlardır. Yahya Kemal’in de şarkıları vardır. 3. Terbi Kelime anlamı “dörtleme, dörtlü duruma getirme”dir. Bir gazelin beyitlerinin üstüne başka bir şair tarafından aynı ölçü ve uyakta ikişer dize eklenerek yazılan murabbaa denir. Kafiye şeması: (aa)aa (bb)ba (cc)ca (dd)da (ee)ea ... B. BEŞLİLER 1. Muhammes Her bendi beş dizeden oluşan nazım biçimidir. Her konuda yazılabilir. Aruzun her kalıbıyla yazılır. Bu biçimde şarkılar da yazılabilir. Kafiye şeması: Aaaanan bbbanan cccanan dddanan Aaaaaan bbbban ccccan ddddan Bbbaa cccaa dddaa eeeaa Aaaaa bbbba cccca dddda 2. Tardiye Muhammesin özel bir biçimidir. Sadece “mefûlü mefâilün faûlün” kalıbıyla yazılır. Bbbba cccca dddda eeeea. Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ta kullanmıştır. 3. Tahmis Kelime anlamı “beşleme, beşli hâle getirme”dir. Bir şairin gazelinin beyitlerinin üstüne aynı ölçü ve kafiyede üçer mısra ilâve edilerek yazılmış muhammese denir. Kafiye düzeni (aaa)aa (bbb)ba ... 4. Taştir Tahmisin başka bir biçimidir. A(aaa)a b(bbb)a c(ccc)a ... C. ALTILILAR 1. Müseddes Bentleri altı dize olan nazım biçimidir. Çeşitli konularda yazılır. Aaaaaa bbbbba ccccca ddddda ... Aaaaaa bbbbcc ddddee ffffgg ... Bbbbca ddddca eeeeca ffffca ... Aaaaanan bbbbanan ccccanan ... 2. Tesdis Tahmis gibidir. (aaaa)aa (bbbb)ba (cccc)ca (dddd)da ... D. Müsebba Bentleri yedi dizelidir. E. Müsemmen Bentleri sekiz dizelidir. Aaaaaaaa bbbbbbba cccccccca ... Aaaaaabb cccccccdd ... F. Mütessa Bentleri 9 dizelidir. G. Muaşşer Bentleri 10 dizelidir. H. Terkib-i Bend Bentlerle kurulan uzun bir nazım biçimidir. Yaşamdan, talihten şikayet; felsefi düşünceler, dini, tasavvufi konular ve toplumsal yergilerin işlendiği şiirlerdir. En az beş en fazla on bentten oluşur. Her bent de beş ila on beyitten oluşur. Bentlerin kafiye düzeni gazele benzer. Her bendin (terkib-hane, kıta) sonunda vasıta beyti denen bir beyit vardır. Her bendin sonunda farklı vasıta beyitleri kullanılır. Bunlar bentlerden ayrı olarak kendi aralarında uyaklanır. Bentlerin kafiyelenişi gazeldeki gibidir. Aa xa xa xa xa xa bb cc xc xc xc xc xc dd ... (aa aa aa aa aa aa bb cc cc cc cc cc cc dd) Edebiyatımızda Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa bu türün iki önemli şairidir. İkisi de toplumsal konularda yazmıştır. İ. Terci-i Bend Biçim ve uyak bakımından terkib-i bende benzer. Farklardan biri vasıta beyitlerinin her bendin sonunda aynen tekrarlanışıdır. Konu bakımından da fark vardır: Genellikle Tanrı’nın gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları işlenir. Ziya Paşa. B. NAZIM TÜRLERİ 1. Tevhid Allah’ın birliğini ve yüceliğini konu edinen ve kaside nazım biçimiyle yazılan şiirlerdir. Tevhit ve münacat divanlarda en başta yer alır. En tanınmış tevhit Nabi’nindir. 2. Münacat Allah’a yalvarıp yakarılan ve ondan af dilenen şiirlerdir. Genellikle kaside nazım şekliyle yazılırlar. Tevhit ve münacat divanlarda en başta yer alır. 3. Naat Hz. Muhammed’ı öven ve kaside şekliyle yazılan şiirlerdir. Hz. Muhammed’in türlü vasıfları ve mucizeleri anlatılır. En tanınmış naat Fuzuli’nin Su Kasidesi’dir. 4. Mersiye Ölen kişilerin ardından söylenen yas şiirleridir. İslamiyet öncesi edebiyattaki adı sagu, halk edebiyatındaki adı ise ağıt’tır.Genellikle terkib-i bend ve kaside nazım şekliyle yazılır. 5. Medhiye Ünlü bir kişiyi övmek için kaside şekliyle yazılan şiirlerdir. Ya padişah, vezir, şeyhülislâm gibi yaşayan devlet büyüklerine ya da 4 halife ve başka din-tarikat ulularına yazılır. 4 halife için yazılanlara “med
| | | |
|