Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 05:26:29 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
31  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet'in anlamı : Ekim 09, 2007, 08:41:45 ÖS
CUMHURİYET'İN ANLAMI , ÖNEMİ VE MİLLETİMİZE KAZANDIRDIKLARI
Kurtuluş Savaşı'mızın zaferle sonuçlanmasını ve Lozan Antlaşması'yla bağımsızlığımızın onaylanmasını takiben, artık mevcut devlet yönetiminin daha açık biçimde isim alması gerekiyordu. Gerçi, Milli Mücadele'yi Büyük Önder Atatürk'ün başkanlığında başarıyla yürüten "Türkiye Büyük Millet Meclisi" ve bu meclisin içinden çıkan "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti", yapısı ve işleyişi yönünden, ismi konmamış bir cumhuriyet yönetiminden farksızdı. Ancak, bu yönetime, çağdaş dünyanın gözünde daha belirgin bir nitelik kazandırma amacıyla 29 Ekim 1923 günü yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhuriyet ilan edildi.
Cumhuriyet,egemenliğin kaynağının millete ait olduğunu kabul eden devlet şekli demektir; bir diğer ifade ile devletin temel organlarının seçimle iş başına geldiği bir yönetim biçimidir.Bu rejimde Devlet Başkanı olan Cumhurbaşkanı da milletçe ya da milletin temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Cumhuriyet yönetimi bu niteliği ile, şüphesiz ki demokrasi ilkesinin en gelişmiş şekli, demokrasi ilkesinin en iyi uygulanmasını sağlayan bir siyasi rejimdir.
Cumhuriyet yönetiminin birinci özelliği, seçim esasına dayanan bir yönetim oluşudur. Söz konusu seçim, gerek seçme gerekse seçilme hakkı açısından belli bir kişiye, belli bir gruba, belli bir sınıfa ait değildir; bütünüyle millete aittir. Cumhuriyetle yönetilen bir devlette bir görevin, ilahi bir kuvvete dayanması ya da babadan oğula geçmesi gibi bir usul de yoktur ve olmaz. Cumhuriyet yönetiminde seçimle iş başına gelenlerin görev süresi belli bir dönemi kapsar; yani cumhuriyet rejiminde ömür boyu bir görev söz konusu olamaz.
Cumhuriyet rejiminin ikinci bir özelliği, bu rejim her şeyden önce kamu yararını ön planda tutan, kamu yararına dayanan bir yönetim şeklidir. Çünkü Cumhuriyet rejimi, gücünü dayanağını kişi, grup ve sınıf egemenliğinden değil, geniş halk kitlesinin bütününden, millet iradesinden almaktadır.
Bu yıl 80. yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyet rejimi, memleketimize, milletimize sayılamayacak kadar çok şeyler kazandırmıştır. Bir kere Cumhuriyet yönetimi, devlet yaşantımıza, siyasi yaşantımıza egemenliğin bir kişiye, bir gruba, bir sınıfa değil, doğrudan millete ait olduğu gerçeğini kazandırmıştır. Çünkü bundan evvel, Osmanlı Devleti'nde egemenliğin kaynağı ilahi iradeye dayanıyor, bunu da Sultan-Halife sıfatıyla bir kişi temsil ediyordu. Millet haklarını yok eden, milli iradeyi geçersiz kılan bu çağ dışı anlayış, memleketimizde ancak Cumhuriyet rejimi ile ortadan kaldırılmıştır.
Cumhuriyet rejiminin bütün vatandaşları yasa önünde eşit sayması, onlar arasında hiçbir ayrıcalık tanımaması, onların devlet yönetimine eşit olarak katılımını sağlaması, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini devlet teminatı altına alışı, milli birlik ve beraberliğimiz açısından da birleştirici ve pekiştirici olmuş, milli sınırlarımız içinde hiçbir ayrıcalık yapmaksızın bütün vatandaşlarımızın paylaştığı, yararlandığı, bu nedenle korumaya ve yaşatmaya kararlı olduğu bir yönetim haline gelmiştir.
Cumhuriyet rejimi aynı zamanda insan unsuruna verdiği değer, insan hak ve özgürlüklerine gösterdiği saygı nedeniyledir ki çağdaşlaşmayı, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı en iyi şekilde gerçekleştiren bir ortam oluşturmuştur. Diyebiliriz ki Türkiye'nin çağ atlaması, milletimizin Atatürk'ün önderliğinde her türlü engeli aşarak uygar bir toplum haline gelişi, laik ve demokratik cumhuriyet rejimi sayesinde mümkün olabilmiştir.
İşte bize kazandırdığı bu değerler nedeniyle laik ve demokratik Cumhuriyet rejimi, memleketimizin ve devletimizin geleceği bakımından o derece önemlidir ki, Anayasamızda "Türkiye Cumhuriyeti'nin idare şeklinin Cumhuriyet olduğu" hükmünün değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği ayrı bir anayasa maddesiyle teminat altına alınmıştır.
Gençlerimiz ve her gelecek kuşak bilmelidir ki, bu vatanda kurduğumuz Cumhuriyet yönetimi, Atatürk'ün önderliğinde bir ölüm kalım savaşından sonra gerçekleştirilmiştir. Bu büyük başarının arkasında binlerce şehidin, binlerce gazinin harcı vardır. Bu bakımdan, kurulan bu büyük eserin her yönü ile gelişmesi, geliştirilmesi, doğabilecek her türlü tehlikeden titizlikle korunması, Cumhuriyet kuşaklarının Atatürk'e ve onun devrim arkadaşlarına borçlu olduğu kaçınılmaz bir görevdir. Şüphesiz ki Cumhuriyet kuşakları, bu görevin bilinci içinde kendilerine bırakılan emaneti sürekli koruyacaklar, Türkiye Cumhuriyeti'ni Büyük Önder'in çizdiği yolda sonsuza dek yaşatacaklardır.

32  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet sonrası türkiyede eğitim : Ekim 09, 2007, 08:41:35 ÖS
CUMHURİYET SONRASI TÜRKİYE'DE EĞİTİM
Cumhuriyet öncesinde 1919-1922 Kurtuluş Savaşı yıllarında eğitim bu ulusal mücadelenin içinde yer almıştır. Bazı yazar ve öğretmenler, özellikle miting ve konferanslardaki konuşmalarıyla, gazete ve dergilerdeki yazılarıyla ve bizzat cephede bulunarak bu mücadeleye destek vermişlerdir. Anadolu'nun işgal edilmesi, eğitimi olumsuz bir biçimde etkilemiştir. Ancak bu güçlükler arasında 1921'de Ankara'da bir Maarif Kongresi toplanabilmiştir. M. Kemal Atatürk- bu kongreyi açış konuşmasında milli eğitimle ilgili temel görüşlerini de açıklamış, öğretmenleri de gelecekteki kurtuluşun saygıdeğer öncüleri olarak nitelendirmiştir. Onun öngördüğü eğitimin temel ilkeleri, öncelikle Türkiye'nin bağımsızlığına ve geleneklerine düşman öğelerle mücadele gereğinin öğretilmesi, eğitimin milli olması, bilime dayanması, yararlı, üretici, erdem, düzen ve disiplin sahibi insanlar yetiştirmesi, toplumu cehaletten kurtarması, bilgi ve ahlak seviyesini yükseltmesi, yetenekleri ortaya koymasıdır. 1924'te Samsun'da öğretmenlere hitaben yaptığı bir konuşmada da "Cumhuriyet sizden, fikren, ilmen, fennen, bedenen güçlü ve yüksek kişilikli muhafızlar; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" demiştir.
Cumhuriyet sonrası dönemde eğitim, öncelikli bir alan olarak ele alınmıştır. Cumhuriyet sonrası Türkiye'de halkın %10'u bile okuryazar değildi. 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm okullar Maarif Nezareti'ne bağlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim alanında da bir dizi adımlar atılmıştır. Bunlar arasında eğitimle ilgili yapılan bazı toplantılar (heyet-i ilmiyeler), okuma-yazma seferberliği ve millet mekteplerinin açılması, latin, alfabesinin kabulü, eğitimde demokratikleşme ve laikleşme, kadın eğitimine önem verilmesi, milli dil ve tarih anlayışının gelişmesi, dil ve tarih kurumlarının kurulması sayılabilir.
Bu dönemdeki önemli bazı atılımlar, Maarif Vekili Mustafa Necati zamanında gerçekleştirilmiştir. Amerikalı eğitimci John Dewey de Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelerek kendisine Türkiye eğitim sistemiyle ilgili bir rapor hazırlatılmıştır. Bakanlık merkez örgütü bu dönemde yeniden yapılandırılmış, öğretmenliğin cazip bir meslek olması için çalışmalar yapılmış, eğitim ve öğretmenlik mesleğiyle ilgili yayınlara ağırlık verilmiştir.
Cumhuriyet sonrasında ilk planda "yaygın eğitim" kapsamında bir okuma-yazma seferberliği başlatılmış, bu amaçla 1928'de millet mektepleri açılmıştır. Harf inkılabını yerleştirmek ve halka siyasal eğitim vermek amacıyla açılan millet mekteplerine 15-45 yaş arasındaki vatandaşlar devam etmiştir. Bunlar, sabit yada gezici; öğleden sonra yada akşamları hizmet veren dört ay süreli kurslar niteliğindeydi. Bu kurslarda temel okuma-yazma ve vatandaşlık bilgileri verilmekteydi.
1930'lardan itibaren köylerde Halk Okuma Odaları açılmıştır. 1932'de kurulan Halk Evleri de çeşitli konularda CHP'nin ilke ve politikalarını halka anlatmak için çeşitli konularda faaliyetler yürütmüştür. Bunların sayısı da 1938'de 209'a ulaşmıştır. Cumhuriyet sonrası dönemde ilk, orta ve yükseköğretimde önemli; sayısal gelişmeler sağlanmıştır. 1933'te bir üniversite reformu yapılmış, İstanbul Darülfünunu'nun adı İstanbul Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Açılan yeni okullarla eğitimde nicel artışlar sağlanmıştır.

CUMHURİYET DEVRİNDE MODERN EĞİTİMİN KURULMASI
Yeni Türkiye devletinin kurulması eğitimin gelişmesi için uygun bir zemin hazırlamıştır. 13 yıldan beri sürüp gelen savaşlar zinciri son bulmuş, memleket uzun sürecek bir barış devrine girmişti. Farklı kültürler üzerine kurulmuş bir imparatorluğun çökmesi, eğitimin üzerindeki ağır politik baskıyı kaldırmıştı. Yeni kurulan hükümet her istediğini yaptıracak kadar kuvvetli idi. Savaş yılları Ankara'ya idealist bir hava getirmiş, her şeyi kırtasiyeciliğin çarkları içinde ezen, neme lâzımcı Eğitim Bakanlığı, İstanbul'da kalmıştı. Büyük güçlükler içinde yürütülen bir savaşın başarısı, halka umut ve güven vermişti. Millet zorlukların artık yenilebileceğine inanıyordu. Yeni liderler eğitim ve öğretimi hararetle destekliyorlardı :
“Öğretmenler! ordularımızın kazandığı zafer sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz kazanacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir imanla sizi takip edeceğiz. Sizin karşılaştığınız her engeli kıracağız”.
Büyük Millet Meclisi eğitim için yapılan her ciddi teklifi kabul ediyor, gerekli ödeneği, çok defa fevkalâde ödeneklerle, ayırmaktan çekinmiyordu. Genel bütçenin Milli savunma ve iç işlerinden sonra en büyük giderlerini Milli Eğitim Bakanlığı alıyordu. Halkın okumaya karşı duyduğu ilgi büyüktü: evlerinin kerestelerini sökerek okullarını yapan köyler görülüyordu.
Bununla beraber daha önceki devirlerde eğitimin ve eğitimcilerin karşılaştığı güçlüklerin çoğu, hemen aynen Türkiye Cumhuriyeti'ne de geçmişti. Bunlar yalnız okul ve öğretmen eksikliği ve mali imkânsızlıklar değildi. Memlekette kurulmuş olan eğitim sistemi ve ona temel teşkil eden görüşler de aynı düşünürler ve aynı idareci kadro tarafından yeni devre taşınmıştı. Osmanlı imparatorluğunun eğitim sistemi en iyi ifadesini bazı kanunlarda bulmuştur. Bunların önemlileri sıra ile 31 Temmuz 1910 tarihli Orta Öğretim Kararnamesi, 1913 tarihli Geçici ilk Öğrenim Kanunu ve gene aynı yıl kabul edilmiş olan il idare kanunudur. Bu kanunlara hâkim olan görüş öğretim ve eğitimi memlekette şu kuvvetlerin tesirine ve kontrolüne bırakmıştı : 1- Dini Makamlar, 2- Soy ve toprak zenginliğine dayanan yerli eşraf, 3- Dış işleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı. Bunlardan, eğitim ve öğretimle ilgili bakanlık asıl sonuncu olduğu halde, yukardaki kanunların tetkiki gösteriyor ki eğitim hareketlerine yön veren kuvvetler öteki üçüdür. Medreseler ve Vakıf ilk okulları dini makamlara bağlıdır. Milli Eğitim Bakanlığının bunlar üzerinde idare ve kontrol hakkı yoktur. Adı geçen kanunlar, yalnız bu dini okullarda değil, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı diğer öğretim kurumlarında da din temsilcilerine söz hakkı tanımaktadır. İllerde orta öğretimin idaresi ile görevli “Yüksek Öğrenim Kurulları” nın iki üyeliği “Bâb-ı Meşihat” a ayrılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk okulların idaresi ile görevli ilk Öğrenim Kurulları arasında, doğrudan doğruya “Bâb-ı Meşihat” in temsilcileri yoktur ama, bu kurulların kontrolü fiilen il idare Kurullarının elindedir. Bu kurullar ise, büyük ölçüde, ya medrese mezunlarından veya medrese düşünüşü ile yetişmiş yerli eşraftan meydana gelmektedir. Valilerin başkanlık ettiği bu idare kurulları ilk okulların yapımı, idaresi il Eğitim bütçelerinin hazırlanması, öğretmenlerin tayini, alacakları maaşların tesbiti, okulların teftişi konularında tam yetki sahibidir. Bu yetki sebebi ile ilk öğrenim kurullarının öğretmen ve müdür gibi eğitimci üyeleri, bu kurullarda serbest hareket edememektedir. Başkan vali, iç İşleri Bakanlığının memurudur. Milli Eğitim Bakanlığının valilere 'emir verme hakkı yoktur. O kadar ki, İl İdare Kurulları tarafından hazırlanan eğitim bütçelerini İç işleri Bakanlığı kontrol ve tasdik etmektedir. Milli Eğitim Bakanlığının kendi bütçesini tetkik yetkisi yoktur.
İmparatorluk eğitim anlayışının en dikkate değer tarafı eğitim masraflarının toplanmasında görülmektedir. 1913 tarihli kanun, ilk öğretimin bütün masraflarını yerli idarelere bırakmıştır. 1914 değişikliği, öğretmen okullarını ve liva idarelerini de buna eklemiştir, iller bu okulların giderlerini iki 'kaynaktan karşılamaktadır, 1- Aşar vergisinden alınan eğitim payı, 2- Halktan toplanan özel eğitim vergisi “Masarif-i Mecbure”. Uzun savaş yılları, aşar vergisinin ödeme yeteneğini tüketmişti. Üstelik Genel Savaşın son yıllarında, bu vergi dış borçlanmaların ödenmesine ayrılmıştı. Bu sebeplerle iller, aşar, vergisinin gelirinden eğitime, ya birşey ayıramıyorlar veya pek az ayırabiliyorlardı. Geriye, eğitim ve okul giderlerini karşılamak için yalnız, “masarif-i mecbure”, halktan alınan eğitim salması kalıyordu. Bu vergi, her köyün, kasabanın veya mahallenin kendi okulunun giderlerini ödemesi esasına dayanıyordu. Bölgedeki okulun yıllık masrafı ve öğretmenin aylığı hesaplanıyor o bölgenin nüfûsuna bölünerek, vergi biçiminde toplanıyordu. Kimin ne kadar vergi ödeyeceğini İl idare Kurulları hesaplıyordu. Köy küçükse herkese düşen vergi payı büyük oluyordu. Okulun bulunduğu bölge büyük bir merkezse, nüfusu kalabalıksa, aile başına düşen okul vergisi küçülüyor ve ödenmesi kolaylaşıyordu. Okul giderleri ile ödenecek vergi arasındaki bu ters orantı yüzünden küçük merkezlerde halk okul ve öğretmen istemiyordu.
Türkiye Cumhuriyeti eğitim alanındaki gayretlerinin en büyüğünü bu mali güçlüğü ortadan kaldırabilmek içtin harcamıştır. 1924 yılından başlayarak her Eğitim. Bakanı İmparatorluktan kalan eğitim ve öğretim sistemini tamamile. değiştiren, yeni görüşlere dayalı bir Genel Eğitim kanunu hazırladığını açıklamış, fakat hiçbir Bakan eldeki eğitim sistemini tamamiyle değiştirecek böyle bir kanunu getirememiştir. Geçici ilk Öğrenim Kanunu'nun çeşitli maddeleri zaman zaman değiştirilmiş ve eski'nin eğitim anlayışı ancak parça parça ortadan kaldırılabilmiştir.

TÜRKİYE'DE CUMHURİYETİN İLK YILLARINDAN
GÜNÜMÜZE KADAR YÜKSEKÖĞRETİMDE GÖRÜLEN ÖNEMLİ GELİŞMELERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ
Türkiye'de yükseköğretimin Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar olan gelişimini, yeni Türk Devletinin çağdaş eğitim-öğretime verdiği önemin bir halkası olarak ele alıp değerlendirmek gerekmektedir.
Ulu önder Atatürk Kurtuluş Savaş, kazanıldıktan.sonra, Türk ulusu için mücadelenin bitmediğini, eğitim-öğretimde ve bilimde yeni bir savaşın başladığını her fırsatta dile getirerek yeni Türk Devletinin, eskinin bozulmuş ve yozlaşmış kurumları üzerine değil, her alanda çağdaş bir anlayışla köktenci temeller üzerine kurulacağını vurgulamıştır. Bu amaçla Atatürk daha Kurtuluş Savaşı devam ederken Sakarya Savaşı öncesinde 15 Temmuz 1921 tarihinde, Ankara'da 180'e yakın üyenin katılması ile gerçekleştirilen Maarif Kongresinde, Türk millî eğitiminin felsefe hedef ve politikalarının nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.
Cumhuriyetle birlikte, eğitimin diğer kademelerinde olduğu gibi yükseköğretim alanında da yeni düzenleme çalışmalarına girişilmiş ayrıntılarına sonraki bölümlerde değinileceği gibi zamanının, üniversiteler nitelikte tek yükseköğretim kurumu olan İstanbul Darülfünununun çağdaş bir kurum haline gelebilmesi için hiçbir özveriden kaçınılmamıştır. Ancak aradan geçen 10 yıllık süre sonunda İstanbul Darülfünununun yeni Türkiye Cumhuriyetine yaraşır bir yükseköğretim kurumu haline gelemediği anlaşılmış ve Cumhuriyet tarihinin ilk üniversite reform hareketi olan 1933 Üniversite Reformuyla İstanbul Darülfünunu kaldırılarak çağdaş anlamda İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.
1933-1946 yılları arası, Türkiye'de yükseköğretim alanında önemli gelişmelerin   yaşandığı,   yükseköğretim   kurumlarının   yavaş   yavaş   yurt düzeyine yayılmaya başladığı yıllardır.
1946 yılı Türkiye'de hem tek partililikten çok partililiğe, hem de tek üniversitecikten çok üniversiteciğe geçişin başlangıcı olmuştur. Bu tarih, aynı zamanda üniversitelerin ortak bir kanun çerçevesinde düzenlenmesinin zorunluluğunun duyulduğu tarihtir.
Ayrıntılarına yine ilgili bölümlerde değinileceği gibi, 1946 Üniversite Reform Hareketi, ülkemiz yükseköğretim yaşamındaki ikinci önemli dönüm noktasıdır.
1946'dan sonra yükseköğretim kurumlan, ülkenin değişik yörelerine yayılmaya başlamış ve sayılarında sürekli bir artış gözlenmiştir.
Hemen her dönemde yükseköğretim, ülkemizdeki siyasal, toplumsal gelişme ve değişmelerin de etkisiyle sürekli olarak ülke sorunlarının başında yer almış, 1960 askerî rejimi ve 1971 askerî müdahaleleriyle birlikte bu alanda yeni düzenlemelere gereksinim duyulmuştur.
1970'li yıllarda Türkiye'de yükseköğretim, sayısal olarak önemli gelişmeler göstermekle birlikte, dönemin siyasal huzursuzluklarının da etkisiyle yapısal olarak bir hayli dağınık, tutarsız, boşluk içinde bir duruma girmiştir.
Ülkemizde yeni bir siyasal dönemin kapısını açan 12 Eylül 1980 askerî yönetimi, yükseköğretim yaşamında da üçüncü bir dönemi başlatmıştır.
1981 Yükseköğretim Reformundan bugüne kadar geçen 12 yıllık süre, yurdumuzda yükseköğretimin ülke düzeyine yaygınlaşması ve nicelik yönünden de en hızlı aşama kaydettiği bir dönemdir.
Bu dönemin göze çarpan diğer bir özelliği de yükseköğretimin her zamankinden daha fazla tartışma konusu edilmesidir.
Türkiye'de yükseköğretimin halen devam eden birçok sorununa karşın Cumhuriyetten bu yana geçen 70 yılda sayısal olarak önemli aşamalar kaydettiğini söylemek olanaklıdır.
1923-1924 eğitim-öğretim yılında bir üniversite, 307 öğretim elemanı ve 2914 öğrencisi bulunan yükseköğretimimiz, bugün için 54 üniversite, 35.132 öğretim elemanı ve 854.950 öğrenciye sahip bulunmaktadır.
Yükseköğretimimizin Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadarki bu üç önemli dönüm noktasına genel bakıştan sonra, araştırmanın bundan sonraki bölümlerinde her reform hareketi ayrıntılı bir şekilde ele alınarak işlenecektir.

Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimde Sayısal Gelişme
YILLAR   ÖĞRETİM ELEMANI   ARTIŞ %   ÖĞRENCİ   ARTIŞ %
1923-1924   307      2,914   
1927-1928   451   46.90   3,918   34.40
1935-1936   743   64.70   7.277   8570
1940-1941   967   30.10   12,844   76.50
1945-1946   1,388   4350   19,273   50.00
1950-1951   1,950   40.40   24,815   28.70
1955-1956   2,453   25.80   36,998   49.00
1960-1961   4,071   65.90   65,297   76.40
1965-1966   5,806   42.60   97,309   49.00
1970-1971   8,931   53.80   159,231   63.60
1975-1976   14,445   61.70   321,568   74.60
1980-1981   20,917   44.80   237,369   14.60
1985-1986   22,968   9.80   449,414   89.30
1989-1990   31,007   35.00   635,829   41.60
1990-1991   33,647   8.50   695,710   9.20
1991-1992   34.275   10.10   748,850   7.60
1992-1993   35,132   2.50   854,950   14.17

TÜRKİYE’DE HALK EĞİTİMİN GELİŞİMİ
Bir ülkenin eğitim sistemini ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel yapısından soyutlamak olası değildir. Bugünkü eğitim sistemimiz, bir yandan tarihi gelişim süreci içerisindeki değişkenlerin, bir yandan da toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasi yapılarla ilgili değişkenlerin bir sonucudur. Halk eğitimi etkinliklerinin tarihsel gelişimi örgün eğitime paralel bir gelişme göstermiştir.
Türkiye'deki halk eğitimin tarihsel gelişimi, cumhuriyet öncesi ve cumhuriyet sonrası olmak üzere iki ana başlık altında ele almadan önce ülkemizde halk eğitimi gerektiren nedenleri açıklamakta yarar vardır.

Türkiye'de Halk Eğitimi Gerektiren Nedenler
Türkiye'de halk eğitimin gerekliliğini ortaya koyan koşullan ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişmelerden soyutlamak olası değildir. Ancak, örgün eğitim kurumlarının bu gelişmelere uygun olarak bireylerin eğitim gereksinmelerini tek başına karşılaması olanaklı olmadığı gibi, bu örgün eğitimin ilkelerine ve yapılanmasına da ters düşmektedir.

Türkiye'de halk eğitimin gerekliliğini ortaya koyan koşullar şunlardır (MEB, 1992, s. 61-62):
1.   Nüfusun %41'ini meydana getiren küçük köy toplumları, ekonomik ve sosyal yönlerden yeterince gelişmemişlerdir.  Bu toplumlar ilerlemek ve durumlarını iyileştirmek için gereken bilgi ve beceriden yoksundur.
2.   1985-1990 nüfus sayımlarına göre 6 ve daha yukarı yaşlardaki nüfusun %22.5'i okuma-yazma bilmemektedir. Bunların çoğu zorunlu öğretim çağı sınırının dışında kalmaktadır.
3.   Bir bölüm yurttaşlarımızın yalnız okuma-yazma bilmelerine karşın, bir mesleki ve teknik öğretimden geçmemişlerdir. Bunların değişen ve gelişen yaşam koşullarına kolayca uyum sağlamalarını olanaklı kılacak bir eğitim sistemine gereksinme vardır.
4.   İnsana yaşamı boyunca gerekli bütün bilgi, beceri ve alışkanlıkların okul yıllarında ve yalnız okul eğitimiyle kazandırılması olanaklı değildir. Birey ve topluluklara, gerekli bilgi ve becerilerin iş içinde, gereksinme duyuldukça, sürekli olarak verilmesi daha etkin ve verimli bir yoldur.
5.   Yaşamda geçerli bütün sanat ve mesleklerin ayrı birer okulu yoktur ve bunlar için mutlaka okul açmak  gerekmez. Ancak, bütün iş  ve  sanatlarda  çalışacak  insanlara  ve  bunların  yetiştirilmesine gereksinme vardır.
6.   Küçük toplum birimleri, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından izleyememektedir. Buralara henüz modern teknolojinin gerektirdiği örgütlenme ve iş bölümü girememiştir. Halk geri ve ilkel yöntemlerle çalışmaktadır. Halk sağlığını koruyacak ve ulusal gücü sağlam tutacak önlemler yeterince alınamamıştır. Her yeni doğan çocuğun %0.120'si aynı yıl içinde ölmekte, nüfusun yaklaşık %3'ü sürekli hastalıklardan rahatsız bulunmaktadır. Beslenme şekli bozuk, sağlık bilgileri yetersizdir.
7.   Halkımız  genellikle   kadercilik  anlayışına   göre  yaşamını   sürdürmektedir.  Çeşitli  olaylar onlarda güvensizlik   uyandırmıştır,   şüpheciliği   geliştirmiştir.   Halkı   DÖŞ   ve   yanlış   inançlardan   kurtarmak, toplumun   doğru   düşünme  ve   iyiyi,   güzeli   bulma,  ayırma   yeteneklerini   beslemek  ve  geliştirmek gerekmektedir.
8.   Bütün  vatandaşlar güzel  sanatlardan,  spor etkinliklerinden  ve eğitsel  eğlencelerden gereği  gibi yararlanamamaktadır.
9.   Vatandaşlar toplumsal sorunlardan çok, kişisel mesleklere yönelmekte, kendi aralarında ve devletle sıkı bir işbirliği yapmamakta ve toplumsal dayanışmayı geliştirememektedir.
10.   Devlet kavramını,  hukuk düzenini, Atatürk devrimlerini ve demokratik yönetimin ana ilkelerini vatandaşlara anlatmak, benimsetmek, ulusal birlik ve dayanışmayı güçlendirmek, bireyleri birbirlerine saygılı hoşgörülü bir düzeye ulaştırmak zorunludur.
11.   Toplumun yapısını ve değer yargılarını kalkınma amaçlarına uygun bir ortam yaratacak şekilde yönlendirmek, özellikle köy ve kasabalarda yaşayan bireyleri;  kendi güçleriyle devletin olanaklarını birleştirmek suretiyle sorunlarına çözüm yolu bulabilen ve kendi kendilerine karar verebilen insanlar haline getirmek gerekir.

CUMHURİYET ÖNCESİNDE HALK EĞİTİMİ
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Medreseler ile Fatih zamanında kurulan Enderun Okulları en eski örgün eğitim kurumlan olmakla birlikte, halk eğitimi alanında sınırlı da olsa etkinlik göstermişlerdir. Bunların yanısıra esnaf kuruluşları, ordu ve gönüllü kuruluşlar tarafından bugünkü anlamda olmamakla birlikte yetişkinlere yönelik eğitim verilmekteydi. Cumhuriyet öncesinde halk eğitimi etkinliklerini yürüten kurum ve kuruluşlar aşağıda kısaca açıklanmıştır.

Medreseler
Medreseler, Selçuklu döneminden başlayarak toplumun gereksinimi olan öğretmen, kadı, imam, tıp doktoru, matematikçi ve din bilgini (ulema) yetiştiren, ilköğretimden yükseköğretime kadar kademeli eğitim veren dini temele dayalı örgün eğitim kurumları özelliğine sahipti. Ders programlarında, dini bilgiler yanında; dilbilgisi, mantık, matematik, metafizik, astronomi, tıp ve diğer konuları yer verilmiştir. Medreselere bağlı olan kitaplıklar, bakımevleri, hastaneler halka yönelmiş birer eğitim ve yardım kurumu işlevini görmüştür,

Enderun Okulları
Enderun (Saray) okulları 1455 yılında yönetici ve devlet adamı yetiştirmek amacıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulmuştur. Dünyada kamu yönetimi alanında eğitim veren ilk kuruluş olan Enderun okullarının bir özelliği de dini temele dayalı olmamasıdır.

Ahilik
Bir esnaf kuruluşu olan ahilik örgütü 13. ve 18. yy arasında etkin bir rol oynamıştır. Ahilik Anadolu esnafı arasında dayanışmayı, birliği kardeşliği geliştirmede öncülük rolünü üstlenmiştir. Toplumsal kurumlar halinde etkinlik gösteren ahilik örgütü, Ahi adını verdikleri başkanlarının yönetiminde zorbaları yok etmek, yabancılara, gezgin ve konuklara ziyafetler verme ve toplumsal yardımlar da bulunma işlevlerini gerçekleştirmiştir.

Loncalar
18. yy'dan itibaren Ahilik örgütünün yerini alan loncalar, esnaf arasında birlik ve dayanışmayı sağlama işlevleri yanında, ticaret ahlakını koruyan, çırak, kalfa, usta yetiştiren, onlara işyeri açan bir eğitim kuruluşu kimliğini de kazanmıştır.

Ordu
Selçuklulardan itibaren ordu; gençleri, Acemi Oğlan Ocakları'nda yetiştiren bir kurum olarak da çalışmış ve Osmanlılar döneminde Acemi Oğlan Ocakları'ndan seçilen gençler Enderun okullarına aday gösterilmiştir.

Düzenli İlk Halk Eğitimi Etkinlikleri
Cumhuriyet öncesinde düzenli ilk halk eğitim etkinlikleri 19.yy'ın ikinci yarısında yapılmaya başlanmıştır. Bu gelişmeler şu şekilde özetlenebilir.


Üniversitelerde Serbest Dersler
Türkiye'de ilk resmi halk eğitimi etkinlikleri üniversitelerce başlatılmıştır. 1862'de Üniversitelerde fizik, kimya, genel tarih ve diğer konularda halka açık dersler verilmeye başlanmıştır. Dersler, bilim adamları ve yüksek dereceli kamu görevlileri ile eğitimciler tarafından verilmiştir. "Kimyahane" ve "Numunehane" adlı konularda sabahlan halka açık olarak verilen bu dersler yoluyla halk bilinçlendirilmeye çalışılmıştır.

Gönüllük Derneklerin Çalışmaları
Bu dönemde çok sayıda gönüllü kuruluş çeşitli eğitsel etkinliklerde bulunmuştur. Bu gönüllü kuruluşlar şunlardır:

İslam öğretim derneği (1864)
Halkı okutmak toplumsal yönden geliştirmek amacıyla aydınlar tarafından kurulmuş olan çıraklık okulu, esnaf çocukları ile çevre halkına okuma-yazmaya, aritmetik, din bilgisi öğreten ve mesleki beceri kazandıran bir halk eğitimi kurumu olarak hizmet vermiştir. 1874 yılına kadar okulda yılda 500-600 kişi yararlanmıştır. Darul Şafaka'da aynı dernek tarafından kurulan ve bugüne kadar varlığını sürdüren tek kurumdur.Çıraklık okulu 1908 de Darul Şafaka mezunları derneğince tekrar açılmış ve 1928 de bu görevi devletin yüklenmesi ile kapanmıştır.
Osmanlı bilim derneği (1860) Beşiktaş Bilim Derneği(1868) İttilaf ve Teraki Fıkrası (1910), Türk Ocağı (1911) :Bu dönemde gece kursları konferanslar ve toplantılar yoluyla halk eğitimi alanında etkili görevler gerçekleştirilmiştir. Bu kurslarda Kur'an hesap, okuma yazma, muhasebe, tarih, coğrafya, konularında dersler verilmiştir. Türk ocakları Osmanlı İmparatorluğundaki çeşitli etkin gruplar arasında milliyetçilik hareketler başladığı bir dönemde imparatorluğun kurucusu ve yöneticisi olan Türkler arasında Türklük bilincini geliştirme yayma görevini yerine getirmeye çalışmıştır.

Ethem Nejat'ın Broşürü (1911)
İzmir Öğretmen okulu müdürü Ethem Nejat'ın halk eğitimine ilişkin önerilerin açıklandığı broşürde şu görüşlere yer verilmektedir. “Halkın eğitimi ile çocuğun eğitim arasında bir ilişkinin bulunduğu belirterek, halkın cahil ve kültürsüz olması, boş inançlara bağlı bulunması nedeniyle çocuğun iyi yetişmesinde olağanüstü ilerleme için uygun bir çevrenin yaratılmayacağı” görüşü ileri sürülmüştür. Bu ilişki II.Dünya savaşından sonra da Avrupa da araştırma konusu olmuş eğitimde olanak ve fırsat eşitliğinin sağlanmasında bugün de üzerinde durulan bir konudur. (Bülbül, 1991 s.227).
Günümüzde ana- babanın aydınlatılması yoluyla çocuğun okuldaki başarısını artırmak, önemli yaklaşımlardan buruşudur. Ethem Nejat, halkı aydınlatmak için düzenlenecek halk eğitimi etkinliklerini şu şekilde sıralamaktır. (1978, s.258):
1.   İlköğretim müfettişlerine konferanslar verdirmek,
2.   Sinemadan yararlanmak,
3.   Gezici halk okulları açmak,
4.   Çeşitli eğitsel ve sosyal etkinlikler düzenlemek.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE HALK EĞİTİMİ
Eğitimin toplumsal kalkınmadaki öncü rolünü üstlenmesi için, Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa, 1923 tarihinde 7971 / 3655 sayılı bir Genelge yayınlanmıştır. Genelgede "Yurdun her köşesinin cehalet ve irfansızlığın acısı altında ezildiği; halk ile okullar ve öğretmenler arasında yakın ilişkiler kurulması; eğitimin her yaştaki ve sınıftaki halkın gereksinmesi durumuna getirilmesi; toplumsal, ekonomik ve ulusal sorunlar konusunda öğretmen ve halktan ortak kurullar oluşturularak çalışmaların sürekli izlenmesi ve yerel yayınlara önem verilmesi" belirtiliyordu. Bu genelge halk eğitimi etkinliklerinin başlatılmasında önemli bir role sahiptir.
3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Eğitim Birliği Kanunu (Tevid-i Tedrisat) ile Türk Eğitim sistemi laik ve bütünsel bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu kanun ile eğitim sistemi dağınık bir yapıdan kurtarılarak Milli bir özellik kazandırılmıştır.
25 Mart 1926 da çıkarılan 789 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı örgüt kanununda İlköğretim çağını geçmiş ve hiç öğretim görmemiş olan bireylerin işe alan kuruluşların bunlara İlköğretimde vermeye zorunlu oldukları belirtilmiştir. Özel kuruluşlarda halk eğitimiyle ilgilenmek zorunda bırakılmışlardır.
Cumhuriyet döneminde halk eğitim alanındaki tarihsel gelişme şöyle özetlenebilir.

Halk Eğitimi Şubesi (1926)
Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde ilk halk eğitim birimi 1926 da "Halk Terbiyesi Şubesi" adıyla İlköğretim Genel Müdürlüğünde Talim ve Terbiye dairesine bağlı olarak kurulmuştur. Bu şube daha sonradan kapatılmış, ancak 1952'de Yükseköğretim Genel Müdürlüğüne bağlanmıştır. Ardından tekrar ilköğretim Genel Müdürlüğü birimi olarak hizmet vermiştir. 1960 yılında ise genel müdürlük haline getirilmiştir.

Halk Derslikleri (1927)
1927de Halk Derslikleri ve Halk Konferansları için çıkarılan yönetmelik, çeşitli nedenlerle hiç okuyamamış veya istediği öğretim derecesine erişememiş olanları, bir Cumhuriyet vatandaşının bilmesi gereken temel yurttaşlık bilgileriyle donatmak, ulusal kültür ve bilinci güçlendirmek görevini bu dersliklere yüklüyordu.

Millet Mektepleri (1928)
1928 yılında yeni harflerin kabul edilmesiyle Atatürk'ün önderliğinde Millet Mektepleri açılmıştır. Bu konuda çıkarılan yönetmeliğe göre; köylerde 12-45, kentlerde 16-45 yaşlan arasındaki herkesin okuma yazma belgesi alması zorunlu kılınmıştır. Bu okullar gezici ve durağandı. Okulu olmayan yerlere gezici millet mektepleri gönderilmiştir. Bu okullar iki tür derslikten oluşmuştur. A Dersliklerinde, yalnızca yeni harflerle okuma-yazma öğretimi;         B Dersliklerinde ise okuma, yazma, hesap, sağlık bilgileri ile yurttaşlık eğitimi verilmiştir. Bu süre 4 aydan oluşmuştur. 1928-65 yılları arasında yaklaşık 2 milyon kişi bu dersliklere devam etmiştir.

Halk Okuma Odaları (1930)
Yurttaşların öğrendiklerini unutmamaları, okuma alışkanlığı kazanmaları amacıyla 1930 yılında Halk Okuma Odaları açılmıştır. Bu Odalardan önceleri yalnızca Millet Mekteplerine gidemeyenlerin yararlanmaları öngörülmüşse de sonradan herkese açık tutulmuştur. Bu dönem oda sayısı 1936'da 500'e ulaşmıştır.

Halkevleri (1932)
Devrimleri yaymak ve kökleştirmek halkı toplumsal ve kültürel açıdan geliştirmek amacıyla 1932 yılında Halkevleri kurulmuştur. Halkevleri, halk dershaneleri, kurslar, kitaplıklar, yayım, köycülük, dil ve yazım, tarih, müzik, sosyal yardım, spor ve güzel sanatlar konularında etkinlik göstermişlerdir. 1933 yılında yürürlüğe giren 2287 Sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Merkez Örgütü ve Görevleri ile ilgili Kanunla Halkevlerinin yürüttüğü etkinlikler İlköğretim Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.

Köy Eğitmen Kursları (1936) ve Köy Enstitüleri (1940)
Köy eğitmen ve öğretmenlerine okuldaki görevlerinin yanısıra, halkı eğitmek ve yetiştirmek görevi de verilmiştir.
Köyü, köy kökenli önderlerin öncülüğünde kalkındırmaya yönelen Köy Enstitüleri, halk eğitimi alanında da etkili olmuştur. Öğretmen, köy halkının mutluluğunu artırmak, mutsuzluğunu gidermek için önlemler almakla görevli kılınmıştır.
Köylerin ortaklaşa tarım araçlan ye taşıtlarını edinmelerine, her türlü kooperatif kurup işletmelerine önderlik etmesi öngörülmüştür. Öğretmen, salt okul içi çalışma yapmakla sınırlandırılmamış, aksine çevreye, yetişkinlere de yönelmekle görevlendirilmiştir. Köy Enstitüsü kökenli öğretmenler, köylerde halk eğitimi ve toplum kalkınması alanında önemli çalışmalarda bulunmuşlardır.


















KAYNAKLAR

•   ŞİŞMAN, M. Öğretmenliğe Giriş, Pegem A Yayıncılık, Ankara 2000.

•   BAŞGÖZ, İ. ve Wilson H.E. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk.

•   ATAÜNAL. A. Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimdeki Gelişmeler. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü. Ankara 1993.

•   http://www.antalyahem.com/hem/tr/halkegitim/gelisme.htm

•   Cumhuriyetin 50. yılında Milli Eğitimimiz. T.C. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul 1973.



















T.C.
OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ
EĞİTİM FAKÜLTESİ



ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNE GİRİŞ



CUMHURİYET SONRASI TÜRKİYE’DE EĞİTİM


Prof. Dr. Ayhan AYDIN


Hazırlayan
Elif ÇOLPAN


Eskişehir, 2003
33  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet oncesi buluslar : Ekim 09, 2007, 08:41:15 ÖS
CUMHURİYET DÖNEMİ BULUŞLARI

Onsekizinci yüzyılda, önce İngiltere'de daha sonra da tüm Avrupa'da dönen fabrika çarkları, yeni bir dönemi haber veriyordu. İnsanlık tarıma dayalı kültürden endüstri çağına geçmeye başladı. Toplum yaşamının her alanını etkisi altına alan endüstri çağı, kendine hizmet edecek küçük buluşları da getirdi. 19 Ağustos 1839'da Fransa'dan bulunuşu resmen dünyaya duyurulan fotoğraf, yirminci yüzyılın en önemli buluşlarından biri oldu. 28 Ekim 1839'da Osmanlı halkı Takvim-i Vekayi Gazetesi'nden"Fransalı Daguerre"in fotoğrafı bulduğunu öğrendi. Bugünkü Türkiye topraklarının ilk fotoğrafları ise, Fransız Frederick Goupil Fesquet tarafından İzmir'de 4 şubat 1840'da çekildi. Ve gezginlerle başlayan fotoğraf serüveni, yerli stüdyoların açılmasıyla daha da gelişti. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul, dünya fotoğrafında söz sahibi şehirlerden biri olmuştu.


Fahreddin Türkan Portresi Bu yıllarda Osmanlı Darphanesi'nde çalışan hakkak ve modelci İngiliz James Robertson (1813-1888), İstanbul'da fotoğraflar çekmekteydi. 17 Temmuz 1842 günlü Ceride-i Havadis gazetesi, Bay Daguerre'in öğrencilerinden Bay Kompa'nın İstanbul'a geldiğini ve bütün gün Beyoğlu Belle Vue'de dolaşarak çekimler yaptığını bildiriyordu. 8 Haziran 1845'de yine aynı gazete, İtalyan ressam ve fotoğrafçı Carlo Naya (1816-1882)'nın Beyoğlu Doğruyol'da Moskof Sarayı (Rusya Sefareti) karşısındaki fotoğraf atölyesinde çalıştığını bildiriyordu.

Bu stüdyo, Osmanlı İmparatorluğu'nda açılan ilk ticari fotoğrafhaneydi. 1850 yıllarında ise ilk yerli stüdyo, Basile Kargopoulo tarafından Péra'da açıldı. Kargopoulo, başarılı çalışmaları nedeniyle de Sultan Abdülmecid'den "Padişah Hazretleri'nin Fotoğrafçısı" ünvanını aldı.


Daha sonraki ünlü fotoğrafhaneler de, imparatorluğun bu batılı anlayışa en yakın yeri olan olan Grande rue de Péra'da yerlerini aldılar. Pascal Sébah'ın, 1857 yılında Péra Postacılar caddesinde açtığı "El Chark" fotoğraf stüdyosunun adı daha sonra Sébah & Joaillier olarak değiştirildi. 1873'de Viyana'da açılacak sergi için hazırlanan Osmanlı giysileri ile ilgili albümün tüm fotoğrafları Pascal Sébah tarafından çekildi. Pascal Sébah, bu albümdeki çalışmalarından dolayı 3. dereceden Mecidi nişanı ile ödüllendirildi.

Nargile İçen Kadınlar


Beyazıd Yangın Kulesi ve Seraskerlik Binası

İstanbul'da Bir Sokak

Viçen, Hovsep ve Kevork kardeşler, Beyazıd'daki stüdyolarını 1867 yılında Péra'ya taşıdılar. Artık stüdyonun adı Abdullah Frères'di. Sultan Abdülaziz'den "Ressam-ı Hazret-i Şehriyar-i" ünvanını da alan fotoğrafhane yurt içinde ve dışında büyük ün kazandı. Péra'lı fotoğrafçılara daha sonra Beyazıt'taki stüdyosunu bu bölgeye taşıyan Nikolai Andriomenos, İsveçli Guillaume Berggren, Gülmez Kardeşler, şehirde tanınmış ressamlar arasında olup, özellikle portre resmi üzerine çok başarılı çalışmalar yapan, çektiği fotoğrafları pastel renklere boyama konusunda da büyük usta olan "Phebus" fotoğrafhanesinin sahibi Bogos Tarkulyan da katıldı.

Mühendishane-i Berri-i Hümayun'un ressam sınıfından mezun olan Yüzbaşı Hüsnü Bey, Servili Ahmed Emin, Üsküdarlı Ali Rıza Bey, Ali Sami Aközer, Harbiye Mektebi mezunu Kolaağası Mehmet Hüsnü, Fahreddin Bey, Üsküdarlı Hasan Rıza, Kenan Bey, Mekteb-i Bahriye-i Şahane ve Leylî Tüccar Kaptan Mektebi'nin İnşaiye sınıfından mezun olan Bahriyeli Ali Sami, II. Abdülhamid'in olayları izlemek için görev verdiği asker fotoğrafçılardandı. Anıtlar, tarihi çevre, çarşılar, sokaklar, seyyar satıcılar, törenler, dönemin tanınmış kişilerinin portreleri, İmparatorluğu ziyarete gelen yabancı hanedan mensupları, Osmanlı Donanmasının amiralleri, yabancı donanmalar, açılan hastaneler ve okullar, resmi törenler, Péra'nın ünlü fotoğrafçılarının çalışmalarında yeniden hayat buldu.


34  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet halk fırkası : Ekim 09, 2007, 08:40:56 ÖS
Cumhuriyet halk fırkası (1919-1950)
1. Kurultay (4 Eylül 1919) : Sivas Kongresi'nde, ulusun kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinde Anadolu'nun çeşitli yörelerinde kurulmuş bulunan dernekler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştiler. Amaç, kurtuluş savaşını örgütlemek ve yönetmektir. Mustafa Kemal başkanlığında 16 kişilik bir "Heyet-i Temsiliye" oluşturuldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi, aynı zamanda CHP'nin de ilk kongresi olarak kabul edilmektedir. CHP'nin kuruluşu, bu kongre ile filizlenmişti. Bu nedenle, CHP için "Devlet kuran parti" tanımlaması yapılmaktadır.
9 Eylül 1923 : Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından, "Halk Fırkası" adıyla 9 Eylül 1923’de kuruldu. Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti"nin devamıdır. 20 Kasım 1923'de, "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti" Halk Fırkası'nın bünyesine katıldı. Partinin adı 10 Kasım 1924'de "Cumhuriyet Halk Fırkası", 1935 yılında da (4. Kurultay)  "Cumhuriyet Halk Partisi" oldu. Halk Fırkası'nın kuruluş dilekçesi 11 Eylül 1923 tarihinde İçişleri Bakanlığı'na verildi.
29 Ekim 1923 : Cumhuriyet ilan edildi.
2. Kurultay: 15 Ekim 1927.  Atatürk'ün "Büyük Nutuk"unu okuduğu kongre. Mustafa Kemal Atatürk, 15 Ekim'de başladığı konuşmasını 20 Ekim'de tamamladı. "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik", "Laiklik" CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsendi. Bu kurultayda, partinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, partinin değişmez genel başkanı olarak belirlendi. 
[ 2. Kurultay Bildirisi ]
3. Kurultay: 10 Mayıs 1931. Bu kurultayda ilk kez tüzükten ayrı olarak bir de yazýlým yapıldı. "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik", "Laiklik" ilkelerinin yanı sıra "Devletçilik" ve "Devrimcilik" ilkeleri de parti tüzüğü ve yazýlýmına girdi. Böylece partinin simgesi haline gelen "Altı Ok" ile ilgili altı ilke belirlendi. 
[ Atatürk'ün 3. Kurultayı açış konuşması ]
4. Kurultay: 9 Mayıs 1935. Partinin adının "Cumhuriyet Halk Fırkası"ndan "Cumhuriyet Halk Partisi"ne dönüştürüldüğü bu kurultay, aynı zamanda parti genel başkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün katıldığı son kurultay oldu.
Parti tüzüğüne konulan maddelerle parti ile devletin kaynaştırılması yoluna gidildi. 18 Haziran 1936'da Parti Genel Başkanı Vekili İsmet İnönü'nün yayınladığı genelge ile parti ile hükümetin birleştirilmesi kararı uygulamaya sokuldu. Genelge ile, İçişleri Bakanı'nın parti yönetim kurulu üyeliğine alındığı ve genel sekreterlik görevinin verildiği, illerde parti il başkanlıklarına il valisinin getirildiği belirtildi. 13 Şubat 1937 tarihinde de, "Türkiye Devletinin resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir" şeklindeki anayasanın (1924 Anayasası) 2. Maddesine de,  "Türkiye devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir"  şeklindeki CHP'nin altı ilkesi eklendi. 
[ Atatürk'ün 4. Kurultay konuşması ]
10 Kasım 1938 :  Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk vefat etti.
11 Kasım 1938: TBMM Cumhurbaşkanlığı'na İsmet İnönü'yü seçti. [Cumhurbaşkanları ve nasıl seçildiler]
1. Olağanüstü Kurultay: 26 Aralık 1938. Atatürk'ün vefatı üzerine toplanan olağanüstü kurultayda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, "değişmez genel başkanlığa" seçildi. Kurultay ayrıca, Atatürk'ü "Ebedi Şef" ilan ederken, İnönü'ye de "Milli Şef" unvanını verdi. Partinin Genel Başkan Yardımcılığına Başbakan Celal Bayar, Genel Sekreterliğine İçişleri Bakanı Refik Saydam getirildi.
[ İnönü'nün 1. Olağanüstü Kurultay konuşması ]
5. Kurultay: 29 Mayıs 1939. 417 mebus ve 211 delegenin katılımıyla yapılan kurultayda, CHP tüzüğünde değişikliklere gidildi. Kabul edilen yeni tüzük ile parti genel başkan vekilinin değişmez genel başkan tarafından atanması hükme bağlandı. Böylece başbakanın aynı zamanda parti genel başkanı olması uygulamasına son verildi. Yeni tüzük ile parti müfettişlikleri ve kurultayın seçeceği 21 milletvekilinden oluşan, parti içinde denetim yetkisine sahip "Müstakil Grup" oluşturuldu. Ayrıca, 1936'da başlatılan parti devlet işbirliği uygulamasından da vazgeçildi; İçişleri Bakanı'nın parti genel sekreteri, valilerin il başkanı olması uygulaması terkedildi.  Parti üyeliği yaş sınırı 18'den 22'ye çıkarıldı, memurların partiye üyeliği yasaklandı.
6. Kurultay: 8 Haziran 1943. Bu kurultay, CHP'nin tek parti döneminde yaptığı son kurultay olarak tarihe geçti.  Kurultayda, "genel sekreterin parti hükümetine üye olarak girmesini" öngören parti tüzüğünün 29. Maddesi, "bugüne kadar uygulanmadığı" gerekçesiyle kaldırıldı. 5. Kurultay'da oluşturulan "Müstakil Grub"un üye sayısı 21'den 35'e çıkarıldı. 2. Dünya Savaşı'nın sürdüğü bir sırada toplanan kurultayda, parti yazýlýmının beşinci bölümü "Cihan Harbi İçinde İdare", altıncı bölümü de "Cihan Harbinden Sonraki İhtimaller" başlıkları altında yeniden düzenlendi;  ulusal savunma ile dış ilişkiler konularına ağırlık verildi. 
2 Ocak 1946: Demokrat Parti kuruldu. Celal Bayar, partinin kuruluşunu basın toplantısıyla açıkladı.
2. Olağanüstü Kurultay: 10 Mayıs 1946. Parti Genel başkanı ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, kurultay konuşmasında, yeni seçim kanununun yasalaşmasından sonra seçimlere gidileceğini açıkladı, "serbest seçim hedefimizdir" dedi. Olağanüstü kurultayda, tüzük değişikliğine gidildi ve "değişmez genel  başkan" ifadesi, "genel başkan" olarak düzenlendi; genel başkanın 4 yıl süre için parti milletvekilleri arasından seçilmesi ilkesi getirildi. Bu çercevede yapılan genel başkanlık seçiminde, İnönü, 708 oy alarak tekrar genel başkan oldu. 5. Kurultay'da kurulan "Müstakil Grup" da, çok partili yaşamda artık işlevini yitirdiği gerekçesiyle kaldırıldı.
21 Temmuz 1946: Çok partili dönemin ilk genel seçimi yapıldı. Seçimlere, 5 Haziran'da kabul edilen yeni seçim yasası ile gidildi; tek dereceli seçim ve "açık oy, gizli sayım" esası uygulandı. CHP 396, DP 62 milletvekili çıkardı, 7 milletvekili de bağımsız olarak meclise girdi. Seçim sonuçlarının ilanından sonra DP, seçimlere hile karıştırıldığını iddia etti. Bu tartışma yıllarca sürdü.
7. Kurultay: 17 Kasım 1947. 19 gün süren bu kurultayda, önemli kararlar alındı. Genel Başkanlık Divanı kaldırılarak yerine kurultayca seçilen 40 üyeli "Parti Divanı" getirildi. 12 kişilik Genel Yönetim Kurulu'nun Parti Divanı arasından seçilmesi uygulamasına gidildi. Cumhurbaşkanlığı ile CHP Genel Başkanlığı'nın aynı kişide birleşmesi uygulamasına yeni bir biçim verildi; parti genel başkanı Cumhurbaşkanı kaldığı sürece, başkan olarak bütün yetkileri kurultay tarafından seçilen genel başkan vekiline devretmesi hükmü tüzüğe  konuldu. Böylece Genel Başkan Vekilliği parti içinde çok önemli bir konuma geldi; yapılan seçimde İnönü'nün adayı Hilmi Uran 646 delegeden 328'inin oyunu aldı. Recep Peker 159 oyda kaldı. Kurultayda ayrıca, yıllarca uygulanan merkezden atama yönteminden vazgeçilerek tüm parti örgütlerinin seçimle işbaşına gelmesi ilkesi benimsendi. Partinin milletvekili adaylarının yüzde 70'inin yerel örgütlerce belirlenmesi ilkesi getirildi. Partiye girme yaşı 22'den 18'e indirildi. Kurultayda, Altı Ok da yeniden ele alındı. Devletçilik ilkesi yeniden tanımlanırken, özel girişime önem veren bir anlayış benimsendi. Bu kurultayda İnönü ilk kez "oybirliği" olmaksızın genel başkan seçildi. İnönü, 645 delegeden 595'inin oyunu aldı. Seçimde, resmen aday olmamasına karşın Recep Peker'e 25 oy çıktı. 40 kişilik Parti Divanı seçimleri gizli oy ile yapıldı. Seçimlere 18 liste ile gidildi. Belirlenen Parti Divanı, genel sekreterliğe Tevfik Fikret Sılay'ı getirdi.  Gazeteci-Yazar Hikmet Bila'ya göre, 7. Kurultay'da CHP, yeni tüzüğüyle "demokratikleşti", yeni yazýlýmıyla "demokrat"laştı... (Hikmet Bila, CHP 1919-1999 - Doğan Kitap - sayfa 128)
14 Mayıs 1950: 14 Mayıs seçimleri CHP'nin 27 yıllık iktidarının sonu oldu. Demokrat Parti (DP) oyların yüzde 53,3'ünü (4.241.393) alarak 408 milletvekili çıkardı ve tek başına iktidara geldi. CHP, 3 milyon 176 bin 561 oy ile 69 milletvekilliğinde kaldı. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden  sonra 22 Mayıs'ta Celal Bayar Cumhurbaşkanlığına, Refik Koraltan Meclis Başkanlığına seçildi. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Adnan Menderes de aynı gün kabinesini açıkladı. 3 Eylül 1950'de yapılan yerel seçimlerde de 600 belediye başkanlığından 560'ını DP, 40'ını CHP adayları kazandı. 14 Mayıs seçimlerinin hemen ardından 16 Mayıs'ta CHP parti örgütüne Genel Başkan Vekili Hilmi Uran imzasıyla gönderilen genelgede, "CHP'nin iktidarı kaybetmesinin bir vakıa olduğu"  belirtilmiş, "muhalefette çalışarak memlekete bu sahada da hizmet sağlamanın şerefli örneğini vereceğiz" denildi.
8. Kurultay: 29 Haziran 1950.  14 Mayıs sonuçlarının etkisi altında gerçekleşen bu kurultayda, parti tüzüğünde önemli değişiklikler yapıldı. Genel başkan vekilliği kaldırıldı. İnönü'nün önerisiyle, genel sekreterin kurultayca seçilmesi, Parti Divanı üyesi sayısının 40'dan 30'a indirilmesi benimsendi. Kurultay'ta İnönü, 488 oydan 487'sini alarak tekrar genel başkan seçildi. 7 aday ile girilen genel sekreterlik seçimini de 2. Turda 485 oydan 224'ünü alan Kasım Gülek kazandı.
35  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet döneminde eğitim : Ekim 09, 2007, 08:40:45 ÖS
CUMHURİYTET DÖNEMİNDE EĞİTİM

29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye’de cumhuriyet resmen ilan edildikten hemen sonra bütün toplumsal yapılar ve kurumları yeni baştan düzenleme çalışmaları hızla başlatılmıştır. Çağdaş değerlerin toplum ve insan yaşamına yansıması için başta hukuk sanat, bilim ve eğitimin yeniden yapılandırılması yoluna gidilmiştir. Özellikle toplumsal değişmede eğitimin yerini ve önemini çok iyi kavrayan, algılayan ve bilen Atatürk; eğitime büyük değer ve önem vermiştir. Cumhuriyet eğitiminin temel özellikleri şöyle özetlenebilir.

1.   Dönemin siyasal, ekonomik, hukuki, kültürel, değişmeleri gerçekleştirildiğinde toplumun % 10’u bile okur yazar değildir. Bu yüzden eğitim stratejik bir önem taşımaktadır.
2.   Atatürk, bizzat kendisi “Başöğretmen ünvanı ile, eline tebeşiri alarak öğretmen ve eğitimcilere çok değerli bir manevi destek sağlamıştır.
3.   Eğitimde genel olarak sayısal bakımdan önemli gelişmeler sağlanmıştır.
4.   3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat diğer adıyla öğretim birliği yasası ile tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır.
5.   Eğitim laikleşmiştir.
6.   Eğitim demokratikleşmiştir.
7.   Özellikle tarih ve dil konularında milli amaca yönelme başlamıştır.
8.   Latin harfleri kabul edilmiştir.
9.   Kadın eğitimine önem verilmiş, bu alanda ciddi gelişme sağlanmış ve karma eğitim kesinlikle gerçekleşmiştir.
10.   İlkokul öğretmenlerinin maaşları 1948’de Devlet bütçesinden ödenmeye başlamıştır.
11.   Bir süre, köy için eğitim ve öğretmen konusunda önemle durulmuş ve bazı uygulamalara gidilmiştir.
12.   Laik ve Atatürk ilkelerine bağlı, yeni bir insan tipi yetiştirmek eğitimin amaçlarından biri olmuştur.
13.   Özellikle 1940’lara kadar halk eğitimine önem verilmiştir.
14.   Eğitim bilimlerindeki gelişmeler, 1945’lerden başlayarak ABD’deki eğitim görüşlerinin ve uygulamalarının etkisine girmiştir.
15.   Eğitim ve öğretimde, “şekilsel” tutum ve davranışlara fazla yer verilmiş, bu da bazen “özü” unutturmuştur. İstikrarlı bir milli eğitim politikası kurulamamıştır.
16.   Çok partili döneme geçildikten sonra değişik yerlerde pek çok okul açılmıştır.
17.   Öğretmen yetiştirmede, zaman zaman nitelik gözetilmemiş; bundan eğitim-öğretim zarar görmüş ve öğretmenlik mesleği toplumda istenen düzeye yükselmemiştir.
18.   Kitle iletişim araçları eğitim ve öğretime yeterli destek ve katkıda bulunmamıştır.
19.   Öğretim yöntemleri ve öğrenci disiplini konusunda, geçmişten gelen etkiler kısmen sürüp gitmiştir.
20.   Siyasal etkenler, bozuk kentleşme, kaynak yetersizliği, umursamazlık, şekle önem verme vs. nedenlerle eğitimde nitelik yeterince sağlamamıştır.
21.   Türk eğitim tarihinin geniş deneyim ve düşünce birikiminden asıl günümüzde ders alınması gerekirken, ilgililerde ve aydınlarda bu konuda yeterli bilinçlenme ve çaba görülmemektedir.

Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği Devrimi)

   1 Mart 1924 tarihinde TBMM açılış söylevinde cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, 1934’e kadar çıkartılacak ve hayata geçirilecek “İnkılap Kanunlarının” başlama işaretini verirken, öncelikle eğitim birliğini vurguladı. Bunu şu sözlerle dile getirdi:
   “Türkiye’nin eğitim ve öğretim politikasının tam ve hiçbir kuşkuya yer vermeyen bir açıklıkla belirtilip uygulanması gereklidir. Bu politika, her anlamda Milli bir kapsamda olmalıdır... Memleket evladının birlikte ve eşit olarak edinmeye mecbur oldukları bilimler ve fenler vardır. Yüksek meslek ve ihtisas erbabının ayrılabileceği eğitim dereceleri kadar eğitim ve öğretimde birlik sağlanması, sosyal yaşantının gelişmesi ve yükselmesi için önemlidir...
   2 Mart 1924 günü Cumhuriyet Halk Fırkası Meclis Grubunda görüşülen yasa ertesi günkü Genel Kurul’da kabul edildi.
   Saruhan Mebusu Vasıf Çınar ve 57 arkadaşının önerdiği Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gerekçesi özetle şöyleydi:
“Bir devletin genel eğitim siyasetinde, milletin düşünce ve duygu bakımından birliğini sağlamak gereklidir. Bu da öğretim birliği ile olur. Tanzimat’ın ilan edildiği sıralarda öğretim birliğine geçilmek istenmişse de başarılı olunamamıştır. Tam tersi ikililik çıkmıştır. Bu ikililik eğitim ve öğretim birliği bakımından birçok kötü ve sakıncalı sonuçlar doğurmuştur. İki türlü eğitimle memlekette iki tip insan yetişmeye başlamıştır. Önerimiz kabul edildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki bütün eğitim kurumlarının tek mercii maarif vekaleti olacaktır. Böylece bütün eğitim yuvalarında, Cumhuriyet’in irfan siyaseti, ortak bir eğitim yolu izlenecektir.

Cumhuriyetin ilk beş yılında eğitim (1923 – 1928)

   Bu beş yıllık dönemi, önceki ve sonraki dönemlerden ayıran iki önemli özellik, Tevhid-i Tedrisat (1924) ile Harf Devrimidir. (1 Kasım 1928). Ne Osmanlı İmparatorluğu’nu düze çıkartmayı batılılaşmakta gören Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları ne de Atatürk sonrası yöneticileri bu boyutlarda reformları gündeme getirmemiş ve göze alamamışlardır. Ancak, söz konusu iki devrimin de yasal birer düzenleme olduğu dikkate alındığında, denilebilir ki her düzeydeki eğitim kurumlarını çağdaş yapılara, kadro ve örgütlere kavuşturucu, büyük yatırımları gerektiren ve aynı zamanda yasal düzeydeki reformların da gereği olan yeniliklere esaslı biçimde yaklaşılmamıştır.

Milli Şef Dönemi (1938 – 1950)

   Bu dönemde Hasan Ali Yücel’in izleri görülmektedir. Hükümet değişikliğine rağmen, Cumhurbaşkanı ve Milli Şef İsmet İnönü ile olan yakınlığı ve eğitim işlerindeki ortak anlayışları sayesinde 8 yıl görevde kalabilmiş; ne Osmanlı Maarfi Nazırları ne de Cumhuriyetin kendisinden önceki ve sonraki bakanlarından hiçbiri, Yücel kadar uzun süre ve esaslı girişimlere önayak olarak bu mevkide kalamamışlardır. Eğitimci kökenli oluşu öğretmenlikten genel müdürlüğe, müfettişliğe kadar kademelerde görev alması, ozanlığı, yazarlığı onu ötekilerden ayıran özelliğidir. Ama asıl önemli olan döneminin Türk eğitiminde bir altın çağ oluşudur.

Demokrat Parti Dönemi (1950 – 1960)

   Bu dönemde eğitimin yaygınlaşması beklenirken yeni yeni kökleşen eğitim felsefesinin terk edilip, oy kaygılarıyla plansız ve hesapsız okulların açıldığı, buna karşılık iyileştirilmesi yoluna gidilmeyerek Köy Enstitüleri’nin kapatıldığı görülmektedir.
36  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet donemi sanat : Ekim 09, 2007, 08:40:27 ÖS
CUMHURİYET ÖNCESİ SANAT
Türk sanatının 1700’den itibaren Batıya yönelmesiyle birlikte, saraya yabancı sanatçıların yerleştiği bilinmektedir. O dönemlerde, sarayda usta-çırak ilişkileriyle süren sanat eğitimi, babadan oğula, ustadan çırağa devam etmiştir.
1793 yılında, Mühendishane’de ve Harbiye Mektebi’nde, doğa gözlemine bağlı resim derslerinin programa alınmasıyla birlikte sanat eğitimi, gerçek anlamda başlamış oldu. Harbiye ve askeri İdadi Mektebi’ndeki ilk sanat dersleri, daha çok mesleki gaye ile programda yer almış olsalar bile, bugün ulaşılan seviyenin ilk hareketleri olması bakımından önemlidir.
Ülkemizde, Cumhuriyet öncesi ilk sanat eğitimi hareketleri içinde, bugünkü akademik seviyede kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi/bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)’ nin haklı bir yeri vardır. Bu okulun kurulmasıyla birlikte askeri ressamlar yerlerini yavaş yavaş bu okullardan mezun olan sivil sanatçılara bırakmışlardır. Böylelikle ilk defa resim öğrenimi sivillere geçmiştir.
1911 yılında, kız öğrencilerinin de sanat öğrenmelerine imkan sağlayan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi açılmıştır. Bu okuldan bir çok kadın sanatçı yetişmiştir.
 
RESİM
15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet, İtalyan sanatçı Gentile Bellini’yi bugün Londra National Gallery’de sergilenen kendi portresini yaptırtmak üzere çağırmasına rağmen Batı tarzı resim, Osmanlı İmparatorluğu’nda benimsenmemiş bunun yerini genelde minyatür sanatı almıştır. Geçen süre zarfında Osmanlı İmparatorluğu’na gelerek çalışmalarda bulunan Batılı bazı sanatçıların olduğu bilinse de bu sanatçıların saray ve çevresinden büyük destek gördükleri dönem, Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkilerini arttırdığı Batılılaşma dönemi olmuştur. Ayrıca Osmanlı minyatür sanatının geleneksel çizgisinden ayrılmaya başlaması da yine aynı döneme rastlamaktadır.
18. yüzyıl, Osmanlı sanatı açısından bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Bu yüzyılda ülkemizde yabancı sanatçıların resim ve mimari alanında etkinlikleri sürerken III. Selim(1789-1807) dönemi ıslahatları arasında Batı yöntemlerine uygun eğitim yapan askeri okulların kurulması kararlaştırılmıştır. Bunlardan 1794 yılında eğitime başlayan Mühendishane-i Berîi Hümayun adını taşıyan askeri okulda askeri amaçlı ilk resim dersleri verilmeye başlanmış, fakat bu dersler içinde perspektif, ışık-gölge gibi kurallar da yer almıştır. III. Selim’in başlattığı ıslahata II. Mahmud(1808-1839) devam etmiş ve yine çağdaş anlamda eğitim veren Harbiye, Tıbbiye, Bahriye gibi askeri okullar açılmıştır. II. Mahmud, aynı zamanda kendi resmini çoğaltarak devlet dairelerine astırarak yeni bir geleneğin başlatıcısı da olmuştur. Askeri okullarda eğitim gören ve resim yapmaya ilgi duymuş olan sanatçılarımız çağdaş Türk resim sanatının bir bakıma öncülüğünü yapmışlardır. Genel olarak Asker Ressamlar Kuşağı olarak adlandırılan bu dönem ressamları arasında en etkin olanları Kolağası Hüsnü Yusuf Bey, Ferik Tevfik Paşa, Osman Nuri Paşa, Ferik İbrahim Paşa, Hüseyin Zekâi Paşa, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid Bey, Hoca Ali Rıza ve Halil Paşa’dır. Resimlerinde genel olarak peyzaj, natürmort gibi konulara ağırlık veren asker ressamlardan Şeker Ahmet Paşa’nın kendini paleti ve fırçasıyla resmetmiş olduğu Kendi Portresi ise bu dönem için figür alanında yapılmış en önemli çalışmadır. Bu arada İstanbul’da gerçek anlamda ilk resim sergisi Şeker Ahmet Paşa’nın çabalarıyla 27 Nisan 1873 tarihinde açılmıştır.  Etkinlikleri 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürmüş alan asker ressamların çağdaş Türk resim sanatına bir diğer katkıları da Tanzimat(1839) ve Islahat(1856) fermanlarıyla  ortaya çıkan bilim ve sanat alanındaki gelişmeler doğrultusunda müfredata alınan resim derslerini de vermiş olmalarıdır.
Asker ressamların etkinliklerini sürdürdüğü yıllarda bir grup ressamın yapmış olduğu ve aynı fırçadan çıkmış izlenimi veren manzara resimleriyle karşılaşmaktayız. Türk resim sanatı içinde Primitifler olarak da adlandırılan, bir kısmı askeri okul kökenli veya Darüşşafaka gibi sivil okullarda eğitim görmüş Necib, Kasımpaşalı Hilmi, Şefik, Salih Molla Aşkî, Şevki, Lofçalı Ahmed, Ahmet Ragıp, Giritli Hüseyin, Fahri Kaptan, Selâhattin, Cemal, Ahmet Şekür, İbrahim  adlı sanatçıların imzalarına rastladığımız bu resimlerde, Yıldız Sarayı, Yıldız Camii, Kağıthane, Ihlamur Kasrı ve benzeri yapıların çeşitli görünümleri sıkça işlenen konulardır. Bu arada 19. yüzyılın ilk yarısında icat edilen fotoğraf makinesi, icadından kısa bir süre sonra ülkemize girmiş ve özellikle İstanbul’da çok sayıda  fotoğraf atölyesi açılmıştır. Ortak manzara geleneğine dahil tabloların, halen İstanbul Üniversitesi Kitaplığı’nda bulunan Yıldız Fotoğraf Albümleri’nde fotoğrafları saptanmış ve bunların mevcut fotoğraflarından yararlanılarak yapıldıkları belgelenmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından önce güzel sanatlar alanında yaşanan en önemli gelişme 3 Mart 1883 tarihinde Sanayi-i Nefise Mektebi’nin eğitime başlamasıdır. Askeri okullar dışında akademik anlamda ilk resim derslerinin verildiği bu okul, ressam, arkeolog ve aynı zamanda ilk Türk müzecisi olan Osman Hamdi Bey(1842-1910) tarafından kurulmuştur. Osman Hamdi Bey, 1860 yılında Paris’e hukuk eğitimi için gitmiş olmasına rağmen burada hukuk eğitimini bırakarak dönemin ünlü ressamlarının atölyelerinde çalışmıştır. 1869 yılında yurda dönüşünden sonra çeşitli alanlarda önemli görevler üstlendiği de görülen Osman Hamdi Bey’in günümüze ulaşan çok sayıda tablosu bulunmaktadır. Eserlerinde özellikle büyük boy figür kullanımı açısından başarılı olduğu gözlemlenen sanatçının üslubunun Oryantalizm’e yakın olduğunu söyleyebiliriz.
1908 yılında II. Meşrutiyet’ in ilan edilmesinin ardından tüm kurumlarda oluşan özgürlük ortamı sanatta da kendini hissettirmiştir. 1909 yılında büyük bölümü Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu sanatçılarca kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti bu ortamdan etkilenerek oluşturulmuş bir birliktir. Yarı resmi niteliğe sahip birlik üyeleri, ülkemizde resim sanatının gelişiminde önemli rolü bulunan Galatasaray Sergileri’nin 1916-1952 yılları arasında düzenli olarak açılmasını sağlamışlardır. Bunun yanında bu birlikçe yayınlanmaya başlayan fakat yanlızca on sekiz sayısı basılabilmiş olan “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi” ülkemizdeki ilk düzenli sanat dergisi olması açısından önem taşımaktadır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti,  1921 yılında “Türk Ressamlar Cemiyeti”, 1926 yılında “Türk Sanayi-i Nefise Birliği” daha sonra ise “Güzel Sanatlar Birliği” adı altında faaliyetlerini sürdürmüştür.
Aynı yıllarda Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim gören bir kısım sanatçı, bu okulun sınavını kazanarak veya kendi imkanlarıyla Paris’e resim öğrenimi için gitmiştir. 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yurda dönen ve Türk resim sanatına çağdaş akımları getiren bu sanatçılar 14 Kuşağı veya Çallı Kuşağı olarak adlandırılmaktadır. Grubun ilk akla gelen isimleri arasında İbrahim Çallı, Avni Lifij, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Mehmed Ruhi Arel, Ali Sami Yetik, Ali Sami Boyar bulunmaktadır. Genel olarak figürlü kompozisyon ve portre alanında izlenimci tarzda eserler meydana getirdikleri gözlenen bu sanatçılar arasında büyük ölçüde portre ressamlığına yönelmiş olan sanatçımız ise Feyhaman Duran(1886-1970) olmuştur. Feyhaman Duran’ın İstanbul Üniversitesi’ne bağışlamış olduğu Beyazıt’taki evinin 2001 yılında İstanbul Üniversitesi tarafından restorasyonu tamamlanmış ve içindeki eşyalar aslına uygun biçimde düzenlenerek “Feyhaman Duran  Kültür ve Sanat Evi” olarak hizmete açılmıştır. 1914 kuşağı sanatçıları, çağdaş Türk resim tarihi içinde Şişli Atölyesi olarak bilinen ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteği ile Viyana ve Berlin Sergileri için konusu savaş ve kahramanlık olan resimler yaptırmak amacıyla Şişli’de açılan atölyede de çalışmışlardır. Cumhuriyet döneminde de etkinlikleri sürmüş olan bu sanatçılar, toplumsal konulu eserler yanında Atatürk ve devrimlere bağlılığı konu alan resimler yapmışlar, aralarında eğitimci yönleri bulunanlar ise Cumhuriyet dönemi resim sanatçılarının yetişmesinde önemli rol üstlenmişlerdir.
1914 yılında güzel sanatlar alanında yaşanan bir başka önemli gelişme ise kız öğrencilere güzel sanatlar alanında eğitim olanağı sağlamak üzere Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı’nın bir bölümünde(Bugün İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri’nin bulunduğu yer) İnas/Kız Sanayi-i Nefise Mektebi açılmasıdır. Bu okulun müdireliğini de yapan ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik Hanım’ın ilk kez çıplak kadın modelini atölyeye getirmiş olması dönemi açısından önemli bir gelişmedir. Mihri Müşfik Hanım’dan sonra müdür olan Ömer Adil’in yapmış olduğu Kızların Resim Atölyesi adlı tablosu bu okul hakkında önemli bir belge niteliğindedir. İnas/Kız Sanayi-i Nefise Mektebi, Cumhuriyetin ilanından sonra Sanayi-i Nefise Mektebi ile birleştirilmiştir.
HEYKEL
Ülkemizde 19. yüzyıl sonlarına kadar heykel sanatı dinin de etkisiyle mimariye bağlı taş süslemeciliği şeklinde gelişme göstermiştir. Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda resim sanatında Batılılaşma etkisi sonucu yaşanan gelişmeler heykel sanatında karşımıza çıkmamaktadır. Bu dönemde adından bahsedebileceğimiz Türk heykel sanatçısı olmadığı gibi, 19. yüzyılda Osmanlı topraklarında çalışan çok sayıda ressama karşılık heykeltıraşa rastlamayız. Yanlızca yeniliklere açık bir padişah olan Sultan Abdülaziz, Viyana seyahati sırasında gördüğü heykellerden etkilenerek kendi heykelini yaptırmak istemiş ve bunun üzerine C.F. Fuller isimli bir heykeltıraşı İstanbul’a getirterek bugün Beylerbeyi Sarayı’nda yer alan at üzerindeki heykelini yaptırtmıştır. Fakat 1871 tarihli bu heykelin döneminde büyük tepkiler aldığı bilinmektedir. Aynı dönemde açılan askeri ve sivil okullarda da heykel üzerine bir eğitim verildiğine dair bir bilgimiz yoktur.
Ülkemizde heykel sanatının başlaması ve gelişmesi resim sanatında olduğu gibi kuşkusuz 1883 yılında açılan  Sanayi-i Nefise Mektebi ile gerçekleşmiştir. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk heykel hocası ise Roma’da heykel eğitimi almış olan Osgan Yervant(1855-1914)’dır. Cumhuriyet öncesi dönemde Sanayi-i Nefise’ de öğrenim gören heykel sanatçıları arasında hakkında yeterli bilgi sahibi olabildiğimiz başarılı isimler olarak İhsan Özsoy(1867-1944), İsa Behzat(1875-1916) ve Mehmet Mahir Tomruk(1885-1949)’u görmekteyiz. Heykel alanında Cumhuriyet öncesi dönemde yetişmiş önemli bir isim olan Nijad Sirel(1897-1959) ise Sanayi-i Nefise’ de öğrenim görmeden kendi imkanlarıyla Almanya’ya heykel öğrenimi için gitmiş ve eğitimini tamamladıktan sonra yurda dönmüştür. Bu sanatçılardan  Avrupa’da da eğitim almış olan İhsan Özsoy, 1908 yılında Osgan Yervant’ın yerine  Sanayi-i Nefise’de hocalığa başlamıştır. Çağdaş Türk Heykel Sanatı’nın bu ilk öncüleri, genel olarak klasik heykel formlarında natüralist eserler, özellikle büstler meydana getirmişler ve malzeme olarak çoğunlukla alçı, taş ve bronz kullanmışlardır.
 CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRK HEYKEL SANATI
Türk heykel sanatı için Batıda olduğu gibi, ne antikiteye varan bir geçmişten, ne de o noktadan günümüze ulaşan bir gelenekten söz edilemeyeceği açıktır. Zira, Uzakdoğu, Hint, Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan ve Hristiyan Batı gibi dünyanın birçok eski uygarlığı incelendiğinde, görülmektedir ki, bu uygarlıklar heykel alanında zamanları aşıp günümüze ulaşan yapıtlar verdikleri, önemli ilerlemeler kaydederek gelenekler oluşturdukları halde, Türk toplumu -bugünkü Türk heykel sanatının çıkış noktasını oluşturacak anlayışta- heykelle ancak 19. yüzyılda tanışır. 
Türklerin tarihine bakıldığında, her ne kadar Türk heykel sanatı geleneğini oluşturabilecek yoğunlukta bir etkinlikten söz edilemese de, İ.S. 6-8. yüzyılda Orta Asya’da egemen olan Göktürklerin diktikleri Orhun Yazılı Anıtları, yine Göktürk ve Uygurlarda öldürülen düşmanı temsil eden ve mezar üzerine dikilen stilize edilmiş insan figürü veya başı biçiminde yapılmış mezar taşları (Balbal Taşı), koç biçiminde mezar taşları (Tarsus 1986: 81-82), Yunan ve Budist etkilenimli Uygur heykel ve kabartmaları (Okay 1991: 16), Selçuklularda mimari tezyinat içinde görülen stilize figürlü kabartmalar olmak üzere heykele yönelik bazı örneklere rastlanır. Ne var ki, daha önce de belirtildiği gibi, bu verilerin bir toplumun sanatını ve sanat geleneğini oluşturacak evreleri geçirdiği ya da daha sonra oluşacak bir Türk heykel sanatına temel olabileceği söylenemez. 
Türklerin heykelle bu kadar geç tanışması ve özellikle heykelin diğer sanatlara göre Türk toplumuna en son giren sanat dalı olması, birçok araştırmacının da üzerinde hemfikir olduğu gibi başlıca iki toplumsal nedene dayandırılabilir. Bunlardan birincisi, Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’da egemen olan Türk devletlerinin göçebe yaşam tarzları, bir diğeri ise, Türklerin İslâmlaşıp Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleriyle birlikte söz konusu olan İslâmiyet’in figürlü betimleme yasağıdır. 
Yerleşik yaşam tarzı ve bunun doğal sonucu olarak kurulan kentler, insanlığın deneyimlerinin, birikimlerinin, bilgisinin ve bütün etkinliklerinin mekânı olmuştur. İnsanlığın tüm ilerleme, buluş ve yaratılarına sağladığı birikimle, fikirsel ve teknolojik olanaklarla kaynaklık eden kentler, uygarlığın ve sanatın gelişiminde en büyük etkenlerden biri olarak son derece temel bir öneme sahiptir. Tüm sanatlar içerisinde özellikle heykel sanatının varolabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi ise, ancak yerleşik bir yaşam tarzına bağlıdır. Zira, doğası gereği özellikle geleneksel anlamda heykel yerleşik düzenin gerek düşünsel, gerekse teknik olarak çok yönlü olanaklarını kullanmak durumunda olan, çoğunlukla da mimari ve kent yapısıyla birlikte varlık gösterebilen bir sanattır. 
Oysa bilinmektedir ki, İslâmlaşıp Anadolu’ya gelmeden önce Türklerin sahip olduğu göçer yaşam tarzı, yerleşik düzen kent sanatı da denilebilecek heykel sanatının varolup gelişebilmesi için gerekli ortamın yaratılmasından oldukça uzaktır. Ancak yine de bu dönemde, İ.S. 8. yüzyılda Uygur Türk devletinde Budist Türkler Budist inancı doğrultusunda anıtsal mimari ve tapınaklar oluşturmuşlar ve yerleşik düzen gereği kentsel yaşam içinde etkilenimli de olsa heykel alanında varlık göstermişlerdir. (Tansuğ 1986: 81) Kuşkusuz İslâmiyet’in kabulüyle birlikte devamlılığını yitiren bu oluşumda, her ne kadar Budizm’in heykelle barışıklığının etkileri varsa da, sözü edilen anıtsal mimari ve kentsel yaşam tarzının da bir o kadar etkisinin olduğu yadsınamaz.
Her dönemde insanın içgüdüsel olarak biçim yaratma, biçimde kendini ifade etme, yeni boyutlara ulaşma, sanatsal yaratma coşkusunu yaşama gereksinimi vardır. Büyük yaratıcı maceraların temelindeki motif de bu olsa gerektir. İşte bu gereksinim, yapılan kazılarda elde edilen bulgulardan da anlaşılacağı gibi, göçebe Türk toplumunda elde-cepte taşınır nitelikte, küçük boyutlu süs eşyaları ya da göçebe hayatın kullanım nesnelerindeki birtakım süslemeler (kemer tokaları, silah vb.) biçiminde ortaya çıkmıştır. Ne var ki, bunlar içinde figürlü betimlemeye rastlansa da, bu betimlemelerin derin düşünsel boyutlu, oylumsal eserler olmayıp daha çok stilize dekoratif bir niteliğe sahip oldukları görülmektedir. 
Dolayısıyla genel bir bakışın da göstereceği gibi, başlangıçta göçebe yaşam tarzı Türklerin heykel alanında varlık göstermelerinin önündeki en büyük engeli oluşturmuş ve böylece Anadolu’ya gelmeden önce büyük çoğunluğu Şamanlık dininde olan göçebe Türkler, bu dinin yapısı gereği aslında Mustafa Cezar’ın da ifade ettiği biçimiyle, “değil heykel, tapınak bile yapmadan İslâmlaşmışlardır.” (1986: 83) Türklerin İslâmlaşmaları ise, bu kez de onları İslâmiyet’in betimleme (tasvir) yasağıyla karşılaştırmış ve bu yeni dönemle birlikte her ne kadar yerleşik düzene geçilmiş, binalar, dini yapılar yapılmış olsa da, İslâmiyet’in, İslâmiyet öncesiputperestlik karşısında aldığı tavırdan kaynaklı olmak üzere yapılması ve bulundurulması günah sayılan perspektifli resim ve heykelin puta tapınma bağlamında yasaklanması nedeniyle Batılı anlamda figürlü betimlemelere bir türlü geçilememiştir.
Kuşkusuz, -gerek Anadolu Selçukluları, gerekse Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere- tüm kurumlarında ve toplumsal yaşamında İslâmî yasaların egemen olduğu, İslâmî dünya görüşünün yüzyıllar boyu kırılmadan ve herhangi bir değişime uğramadan süregeldiği bir toplumda, böylesi bir yasağın heykel sanatına karşı çok daha olumsuz bir tavrın gelişmesine neden olacağı açıktır. Zira, “yere gölgesi düşen resim” biçiminde algılanan heykelin üç boyutluluğundan kaynaklı olmak üzere puta benzetilmesi onun geleneklerle ve inançla çatışan bir sanat dalı olarak diğer betimlemeci sanatlara kıyasla daha fazla tepki almasını sağlamış ve bu nedenle de puta tapınma biçiminde heykel bulundurulmasına yönelik yasağın zamanla heykele yönelik bütüncül bir yasaklamaya dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur. 
Figürlü betimlemeye bu denli karşı olan İslâm Türk toplumunda, mimarî ve süsleme sanatında bir gelenek ve özgünlüğe ulaşılmasına rağmen figürlü tasvirin gelişememesinin nedenine dair, S. Eyüboğlu ve M. Ş. İpşiroğlu’nun doğu resim sanatını incelerken yapmış oldukları saptamalar, aynı zamanda heykel sanatının İslâm dini karşısındaki durumunu belirtmek açısından da anlamlı olacaktır: 
“İslâm dininin yüksek mefhumlarını her zaman gerçekötesine, zaman ve mekân şartları dışına aşırmasına yormak daha doğru olur. İslâm dininde ibadet hiçbir suretin aracılığına baş vurmamış, yani dünya gerçeğini dini manalarla yükseltmeye lüzum görmemiştir. Camiye suretin girmemiş olması, kudretini mücerretliğinden alan Tanrının suretle bağdaşamamasından ileri geliyor. Böylece dinin sanatkardan istediği, eserini, dünyayı hatırlatan, taklit eden her şeyden yıkamaktı. Bu ise mimari, musiki, yazı ve hendesi nakışla mümkündü. Suret ressamlığı mabette, yerini bulamayınca, ortadan kalkmıyordu. Fakat dünya görüşünü ve düzenini dinin tayin ettiği bir devirde, din dışı kalmak, suretçi ressamı asıl gerçek üzerinde durmaktan, yani devrinin en ciddi konusunu işlemekten alıkoyuyor ve onu hoş vakit geçirtmek, veya faydalı dünya bilgileri vermekten başka gayeleri olmayan kitapların içinde bırakıyordu. Böyle olunca sanatta suret, düşünceyi işe karıştırmayan, bu yüzden de içten içe gelişmeyerek el ustalığında kalan bir renk ve çizgi oyunu olmaktan öteye geçemiyordu. Şarkta sanatın geleneklere her yerden daha fazla bağlı kaldığı, sanatkarın kolay kolay normlar dışına çıkmadığı bir gerçektir.
Yazıda, musikide, minyatürde, halıda, mimaride yüzyıllarca tekrarlanmış, bir sadakatle çoğaltılmış şekiller, renkler ve makamlar hemen göze çarpar, sanatkarlar da kendiliklerinden esere ferdi bir damga vurmaktan kaçınmışlardır. Rönesanstan sonra gittikçe artan ve asıl sanat değerini sanatkar şahsiyetinde bulan tekçi Garp bakışıyla, Şark sanatındaki farklılaşmalar büsbütün silinir. Farklılaşma, geleneklere aykırılık, kendine mahsus bir yol arama, hiçbir zaman Şarkın değer ölçüleri arasında yer bulamamıştır” (S. Eyüboğlu ve M. Sipsiroğlu’ndan aktaran Berk 1973: 14). 
Buradan hareketle denilebilir ki, heykel sanatı ancak dinin heykeli bir etkinlik aracı olarak gördüğü ya da dinsel inançların onu yadsımadığı toplumlarda gelişebilmiştir. Yerleşik yaşam tarzının etkisinin yanı sıra heykel sanatının batı dünyasında gelişmesinin ve bu alanda köklü bir geleneğin oluşturulmasının temel nedenlerinden biri de budur. Zira, putperestlik sonrası İslâm toplumu heykeli yasaklarken özellikle Hristiyanlık, figüratif betimlemeciliğe, diğer dinlere göre daha hoşgörülü yaklaşmış ve yapılan dini betimlemelerin (İsa, Meryem heykellerinin), insanların dine ve tanrıya yakınlaşmasının bir aracı durumuna getirilmesi sonucu Hristiyan mabetleri, mezarları Batı heykel sanatının oluşum ve gelişimine kaynaklık eden önemli örneklerle zenginleşmiştir. 
 Heykelde sanatçıların din dışı konulara yönelmeleri ise, Orta Çağın dogmatizminin ve dinsel zihniyetinin kırılmasıyla, insanı ve doğayı aklın ve bilimin ışığında sorgulayan Rönesansla birlikte başlamış, böylece hümanist bir fikir ve sanat hareketi olan Rönesans, her alanda (teknoloji, bilim, sanayileşme, sosyal devrimler) olduğu gibi sanatta da yeni açılımların başlangıcını oluşturmuştur. Böylece yeni bir dünya görüşünü olduğu kadar, yeni bir sanat anlayışını da beraberinde getiren Rönesansla birlikte önceleri dinsel bir yönelimle, usta-çırak yöntemiyle yetişen heykel sanatçıları Rönesansın bu yeni aydınlanmasına koşut oluşturulan sanat akademilerinden yetişmeye başlamış ve tüm bu gelişmeler sanatın her dalında olduğu gibi heykel sanatının da Batı dünyasında gelişip yaygınlaşmasına olanak tanımıştır.
MİMARLIK
Klasik Osmanlı mimarisi, 18. yüzyıldan itibaren büyük değişim içine girmiş, bu değişim özellikle yapıların süsleme programlarında açıkça hissedilmiştir.
19. yüzyılın ikinci yarısı ise tüm dünyada Milliyetçilik akımlarının önem kazandığı yıllardır. Bu akım kısa süre içinde Osmanlı İmparatorluğu’nda da  benimsenmiş ve 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet’le birlikte giderek güç kazanmıştır. Toplumda etkin olan siyasi ve sosyal yaşantının sanata yansımaları kaçınılmaz bir gerçektir ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında ortaya çıkan bu akım doğal olarak dönemin mimarisini de  etkilemiştir. Genel olarak  I. Ulusal Mimari olarak adlandırılan dönem, yaklaşık olarak 1930 yılına kadar devam eder. I. Ulusal Mimarlık, Klasik Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin plan ve süsleme özelliklerinin günün şartlarına göre yeniden gündeme getirilmesi şeklinde özetlenebilir. Özellikle yapıların cephelerine büyük önem verilmiş, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde uygulanan kemerler, çini süslemeler ve  mermer sütunlar cephe tasarımlarının vazgeçilmez elemanları olmuştur. Yoğun olarak İstanbul, Ankara, İzmir ‘de örneklerine rastladığımız I. Ulusal Mimarlık dönemi yapılarına aynı yoğunlukta olmamakla birlikte Türkiye’nin hemen hemen her eski yerleşme yerinde rastlamamız mümkündür. Başta Mimar Vedat Tek ve Mimar Kemalettin olmak üzere Arif Hikmet Koyunoğlu, Ali Talat, Muzaffer, Mehmet Nihat, Ahmet Kemal, Tahsin Sermet, Necmettin Emre, Fatih Ülkü ve Gulio Mongeri dönemin en önemli mimarlarıdır.
Adı geçen mimarlar arasında Mimar Kemalettin Bey(1870-1927), bu akımın prensipleri dahilinde yoğun biçimde yapı üreterek döneme damgasını vuran mimardır. İstanbul’da yaptığı eserler arasında Bebek Camii(1913), Bostancı Camii(1913), Beyoğlu Kemerhatun Camii(1911), Eyüp Sultan V. Mehmet Reşat Türbesi(1911-1912) dışında  Vakıf Hanları diğer bir önemli grubu oluşturmaktadır. Bunlar  Sultanhamamı Birinci Vakıf Hanı(1918), İkinci Vakıf Hanı, Beyoğlu Üçüncü Vakıf Hanı, Bahçekapı Dördüncü Vakıf Hanı(1916-1926), Şehzadebaşı Vefa Erkek Lisesi Yatakhanesi olan Beşinci Vakıf Hanı’dir. Beyazıt Medreset-ül Kuzat(1913- Bugün İstanbul Üniversitesi Eski Eserler Kitaplığı), İstanbul Guraba Hastanesi, Laleli Harikzedegân/Tayyare Apartmanları(1922) İstanbul’da yaptığı diğer eserleridir. Aynı mimarın Ankara’da yapmış olduğu eserler içinde Ankara Palas( Mimar Vedat Tek ile 1924-1928), Devlet Demir Yolları Baş Müdürlüğü (1928), Vakıf Evleri(A. Hikmet Koyunoğlu ile-1927), Gazi İlk Muallim Mektebi(1927-1930), Vakıf Apartmanı(1928-1930) sayılabilir. Döneme damgasını vurmuş olan diğer bir isim, Mimar Vedat Tek’in(1873-1942) eserleri arasında Sirkeci Büyük Postane(1909), Haydarpaşa Vapur İskelesi, Ankara Eski Büyük Millet Meclisi Binası(İkinci Meclis Binası-1924), Ankara Çankaya Gazi Köşkü(1924) en bilinenleridir. Mimar A. Hikmet Koyunoğlu’nun yapmış olduğu Etnografya Müzesi(1927) I. Ulusal Mimarlık prensipleri dahilinde inşa edilen  diğer bir eserdir.
 EL SANATLARI
Geleneksel Türk El Sanatları, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla, kendi öz değerlerini birleştirerek zengin bir mozaik oluşturmuştur.
Geleneksel Türk El Sanatları: Halıcılık, çinicilik, seramik-çömlek, deri işçiliği, bakırcılık, sepetçilik, ahşap ve ağaç işçiliği vb.
Dokumacılık, Anadolu’da çok eskiden beri süregelen bir el sanatıdır.
Anadolu’da Tunç Çağında bakır kalay karıştırılarak tuncun elde edilmesinden sonraki dönemlerde bakır, altın, gümüş gibi madenler de işlenmiştir.
En çok kullanılan maden bakırdır.
Barınma gereğinden doğan mimari, bölgelerin coğrafi koşullarına göre biçimlenmiş, çeşitlenmiştir. Buna bağlı olarak gelişen ahşap işçiliği Anadolu’da Selçuklu döneminde gelişip, kendine özgü bir niteliğe ulaşmıştır. Selçuklu ve Beylikler dönemi ağaç eserler daha çok mihrap, cami kapısı gibi mimari elemanlar olup üstün işçilik içermişlerdir. Osmanlı döneminde sadeleşerek daha çok sehpa, çekmece, sandık, taht gibi mimari eserlerde uygulanmıştır.
Mimariye bağlı olarak gelişen diğer bir sanat kolu da çini sanatıdır. Anadolu’ya Selçuklularla girmiştir. Figürlü sanat eserlerini kullanmaktan çekinmeyen Selçuklu sanatkarlar özellikle hayvan tasvirlerinde çok başarılı olmuşlardır. 14. yy.’da İznik, 15. yy.’da Kütahya, 17. yy.’da Çanakkale’de başlayan sanat bu yörelerde kendilerine has renk, desen, form özellikleri ile Osmanlı Dönemi seramik ve çini sanatına yeni yorumlar getirmiştir. 14-19. yüzyılları arası Türk çini ve seramik sanatı fevkalade yaratıcı işçiliği ile dünya çapında üne kavuşmuştur.
Anadolu uygarlıklarından elde edilen cam işçiliğinin en seçkin örnekleri günümüzde camın tarihi gelişimi konusuna ışık tutmaktadır. Çeşitli model ve formlarda vitray, Selçuklular döneminde geliştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethiyle camcılığın merkezi bu kent olmuştur.


37  cellotin genel / Tarih / Ynt: cumhuriyet donemi sanat : Ekim 09, 2007, 08:35:47 ÖS
CUMHURİYET ÖNCESİ SANAT
Türk sanatının 1700’den itibaren Batıya yönelmesiyle birlikte, saraya yabancı sanatçıların yerleştiği bilinmektedir. O dönemlerde, sarayda usta-çırak ilişkileriyle süren sanat eğitimi, babadan oğula, ustadan çırağa devam etmiştir.
1793 yılında, Mühendishane’de ve Harbiye Mektebi’nde, doğa gözlemine bağlı resim derslerinin programa alınmasıyla birlikte sanat eğitimi, gerçek anlamda başlamış oldu. Harbiye ve askeri İdadi Mektebi’ndeki ilk sanat dersleri, daha çok mesleki gaye ile programda yer almış olsalar bile, bugün ulaşılan seviyenin ilk hareketleri olması bakımından önemlidir.
Ülkemizde, Cumhuriyet öncesi ilk sanat eğitimi hareketleri içinde, bugünkü akademik seviyede kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi/bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)’ nin haklı bir yeri vardır. Bu okulun kurulmasıyla birlikte askeri ressamlar yerlerini yavaş yavaş bu okullardan mezun olan sivil sanatçılara bırakmışlardır. Böylelikle ilk defa resim öğrenimi sivillere geçmiştir.
1911 yılında, kız öğrencilerinin de sanat öğrenmelerine imkan sağlayan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi açılmıştır. Bu okuldan bir çok kadın sanatçı yetişmiştir.
 
RESİM
15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet, İtalyan sanatçı Gentile Bellini’yi bugün Londra National Gallery’de sergilenen kendi portresini yaptırtmak üzere çağırmasına rağmen Batı tarzı resim, Osmanlı İmparatorluğu’nda benimsenmemiş bunun yerini genelde minyatür sanatı almıştır. Geçen süre zarfında Osmanlı İmparatorluğu’na gelerek çalışmalarda bulunan Batılı bazı sanatçıların olduğu bilinse de bu sanatçıların saray ve çevresinden büyük destek gördükleri dönem, Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkilerini arttırdığı Batılılaşma dönemi olmuştur. Ayrıca Osmanlı minyatür sanatının geleneksel çizgisinden ayrılmaya başlaması da yine aynı döneme rastlamaktadır.
18. yüzyıl, Osmanlı sanatı açısından bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Bu yüzyılda ülkemizde yabancı sanatçıların resim ve mimari alanında etkinlikleri sürerken III. Selim(1789-1807) dönemi ıslahatları arasında Batı yöntemlerine uygun eğitim yapan askeri okulların kurulması kararlaştırılmıştır. Bunlardan 1794 yılında eğitime başlayan Mühendishane-i Berîi Hümayun adını taşıyan askeri okulda askeri amaçlı ilk resim dersleri verilmeye başlanmış, fakat bu dersler içinde perspektif, ışık-gölge gibi kurallar da yer almıştır. III. Selim’in başlattığı ıslahata II. Mahmud(1808-1839) devam etmiş ve yine çağdaş anlamda eğitim veren Harbiye, Tıbbiye, Bahriye gibi askeri okullar açılmıştır. II. Mahmud, aynı zamanda kendi resmini çoğaltarak devlet dairelerine astırarak yeni bir geleneğin başlatıcısı da olmuştur. Askeri okullarda eğitim gören ve resim yapmaya ilgi duymuş olan sanatçılarımız çağdaş Türk resim sanatının bir bakıma öncülüğünü yapmışlardır. Genel olarak Asker Ressamlar Kuşağı olarak adlandırılan bu dönem ressamları arasında en etkin olanları Kolağası Hüsnü Yusuf Bey, Ferik Tevfik Paşa, Osman Nuri Paşa, Ferik İbrahim Paşa, Hüseyin Zekâi Paşa, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid Bey, Hoca Ali Rıza ve Halil Paşa’dır. Resimlerinde genel olarak peyzaj, natürmort gibi konulara ağırlık veren asker ressamlardan Şeker Ahmet Paşa’nın kendini paleti ve fırçasıyla resmetmiş olduğu Kendi Portresi ise bu dönem için figür alanında yapılmış en önemli çalışmadır. Bu arada İstanbul’da gerçek anlamda ilk resim sergisi Şeker Ahmet Paşa’nın çabalarıyla 27 Nisan 1873 tarihinde açılmıştır.  Etkinlikleri 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürmüş alan asker ressamların çağdaş Türk resim sanatına bir diğer katkıları da Tanzimat(1839) ve Islahat(1856) fermanlarıyla  ortaya çıkan bilim ve sanat alanındaki gelişmeler doğrultusunda müfredata alınan resim derslerini de vermiş olmalarıdır.
Asker ressamların etkinliklerini sürdürdüğü yıllarda bir grup ressamın yapmış olduğu ve aynı fırçadan çıkmış izlenimi veren manzara resimleriyle karşılaşmaktayız. Türk resim sanatı içinde Primitifler olarak da adlandırılan, bir kısmı askeri okul kökenli veya Darüşşafaka gibi sivil okullarda eğitim görmüş Necib, Kasımpaşalı Hilmi, Şefik, Salih Molla Aşkî, Şevki, Lofçalı Ahmed, Ahmet Ragıp, Giritli Hüseyin, Fahri Kaptan, Selâhattin, Cemal, Ahmet Şekür, İbrahim  adlı sanatçıların imzalarına rastladığımız bu resimlerde, Yıldız Sarayı, Yıldız Camii, Kağıthane, Ihlamur Kasrı ve benzeri yapıların çeşitli görünümleri sıkça işlenen konulardır. Bu arada 19. yüzyılın ilk yarısında icat edilen fotoğraf makinesi, icadından kısa bir süre sonra ülkemize girmiş ve özellikle İstanbul’da çok sayıda  fotoğraf atölyesi açılmıştır. Ortak manzara geleneğine dahil tabloların, halen İstanbul Üniversitesi Kitaplığı’nda bulunan Yıldız Fotoğraf Albümle