|
|
|
286
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yeni ceri ocagi
|
: Ekim 07, 2007, 11:56:12 ÖS
|
|
YENİÇERİ OCAĞI Yeniçeri Ocağı nedir? Yeniçeri, Hristiyan tebandan devşirilmiş askerdir. 1. Murat'ın veziri âzam Çandarlı Hayrettin Paşa'nın yardımıyla kurduğu bu sistem de, devlet kendi Hrıstiyan tebasından ve bazen eline düşen harp esirlerinden bazı çocuklara el koyuyordu. Acemi Oğlanı denilen bu çocuklar, önce bir tür köylü ailesinin yanına veriliyordu. Orada Türkçe öğreniyor, Müslüman dininin, Türk terbiyesinin icablarına göre yetiştiriliyordu. Devşirilir devşirilmez sünnet edilip, kendilerine bir müslüman adı veriliyordu. Sonra acemi oğlanların kışlalarında, askeri terbiyeleri başlıyordu. Emekli oluncaya kadar evlenmeleri, şehirde oturmaları yasaktı. Kışlalarda yaşarlardı. İstidat ve kabiliyet gösterenler subay ve general olurlardı. Hristiyan çocuklarını, Müslüman ve Türk yapıp Hristiyanlara karşı dövüştürülmesi, Avrupalı muhayyilesini çok meşkul etmiştir. "Çeri" Türkçe'de asker demektir. Asker kelimesi Arapçadan gelir. 1. Murat, yeni bir sınıf ihdas ettiği, kendisine babadan kalan yaya (piyade)ve atlı (süvari) yanında yeni bir asker sınfı ortaya çıkardığı için, bu zümreye "Yeniçeri" denilmiştir. Yeniocağı Teşkilatının ana çizgileri: Ocağın büyük bir kısmı İstanbul'daki kışlalarda yaşarlardı. Büyük merkezlerde yeniçeriler vardı. Kumandan " Yeniçeri Ağası" idi. " Orta" denilen taburlara ayrılmışlardı. Bütün ortalar birleşip ocağı meydana getirilerdi. Büyük taşra şehirlerde yeniçeri birlikleri, İstanbul'da ki belirli ortalardan alınmış er ve subaylardan müteşekkildir. Yani bunların asıl bağlı oldukları yer, İstanbul'daki ortalardır. Yeniçeri ağası, Divan-ı Hümayum üyesi, yani bakandır. Daima askerdir. Amiri sadrazamdır. Sadrazamla Yeniçeri Ağası arasında başka bir kumandan kademesi yoktur. Ocağın herşeyinden sorumlu ve bu sorumluluğun tabii neticesi olarak ocak üzerinde her türlü yetkiyi sahipti. Padişah bir numaralı yeniçeri sayılırdı. Yeniçeri sancakları: Her ortanın kendi sembolünü taşıyan flamalar vardı. Her ortaya bir sancak verilirdi. Seferde bu sancak, o ortada kumandanın çadırının önüne torağa saplanırdı. "Azam Bayrağı" denilen sancak ise, beyaz atlastan muazzam bir şeydi. Seferde Yeniçeri Ağası'nın önüne dikilirdi. O İstanbul'da ise, Sekbanbaşının ortağının önüne dikilirdi. Üzerine altın sırma ile Fetih âyet-i kerimesi işlenmiştir: "inna fetehnâ leke mübina ve yansureke'ıllahu nasren azizâ" Büyük sancağın beyaz olması, ocağın sünni ve sünni'liğin şampiyonu olduğunu gösteriyordu. Yeniçeri unvanları ve sanatları Yeniçeri generallerine, albaylarına ve daha bazı subaylara "Ağa" denilirdi. Büyük ünvandı ve mutlak "Ağalar" şeklinde kullanılırdı. Yeniçeri Generalleri ile diğer Kapıkulu Ocakları Generalleri anlaşılırdı. Hatta "Ağavat hazarâttı" denilirdi. Yeniçerilerin bektaşi tarikani girmesi çok yaygın bir gelenekti. Ocağa "Hacı Bektaş Ocağı" denilirdi. Ocağın Hacı Bektaş Veli tarafından kurulduğu sanılır. Ancak mevlevi, havleti,nakşi melâmi olan yeniçeriler de vardır.
|
|
|
|
|
287
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yazıtlar
|
: Ekim 07, 2007, 11:54:04 ÖS
|
|
ORHON VE YENİSEY YAZITLARI Orta Asya'da Orhon ve Yenisey ırmakları yöresinde (günümüzde Moğolistan) eski Türk boylarına (özellikle Göktürklerden) kalan türkçe yazıtlar. Moğolistan , Sibirya ve Yedisu eyaletlerinde bulunan yazıltar, mezar taşları ve üzerlerinde yazı bulunan çeşitli eşyalardan oluşur. Orhon ırmağından Tuna ırmağına , Yakutistan'dan Gobi çölüne kadar geniş bir bölgeye yayılan bu Türk yazıtları bulundukları bölgelere göre sınıflandırılabilir.
ORHON YAZITLARI Kuzey Moğolistan Yazıtları diye de anılan , Orhon , Tola ve Selenga ırmakları havzasındaki bu yazıtların başlıcaları Költigin , Bilge Kağan , Tonyukuk , Ongin , Kuli-Çor , Selenga , Karabalgasun , Suci Yazıtları 'dır. Bu yazıtların tümüne Orhon Yazıtları (Orhon Abideleri , Orhon Kitabeleri ) adı verilir . En önemlileri de Költigin ve Bilge Kağan yazıtlarıdır . Orhon ırmağının ve Koşo Çaydam adı verilen iç gölün yakınlarında bulunan iki mezar anıtı , birbirinden 1km kadar uzaklıktadır. Költigin Yazıtı'nı , ağabeyi Bilge Kağan 732'de diktirmiştir. Piramit biçiminde , bir tür sert kireçtaşından yapılmış olan yazıt , 3,75m yükseklikte , 0,41m kalınlıkta ve 1,24m genişliktedir ; tepesi de beş köşeli kalkan biçimindedir . Dört yüzü bulunan yazıtın batı yüzünde çince , öbür yüzlerinde türkçe yazılar yer almaktadır. Yazıtın doğu yüzünde 40 , kuzey ve güney yüzlerinde 13 ' er satır vardır. Satırlar yukardan aşağıya doğru yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir . Yazıtın çevresindeki alanda , Költigin , in yaptığı savaşlarda öldürdüğü düşman sayısınca dikilen ''balbal''lar görülür. Anı-söylev karışımı bir türde kaleme alınan yazıtta Bilge Kağan ulusuna hitap etmekte , Türk ulusu için yaptıklarını övünç ve kıvançla anlatmaktadır.Yazıtın güney yüzünde Bilge Kağan , ülkesinin sınırlarını genişlettiğini , her yere Türk adını duyurduğunu , Ötüken ormanında kalırsa ulusun sonsuza dek sıkıntısız yaşayabileceğini , yoksul halkı zenginleştirdiğini söylemektedir.Doğu yüzündeyse , ataları Bumin Kağan ile İstemi Kağan dönemindeki askeri başarıların sonucunda Türk ülkesinin genişlediğini , töresini kurduğunu , onların ölümünden sonra başa geçen kağanların yönetiminde ''Türk ulusu il tuttuğu ilini '' yitirdiğini , Çinlilerin boyunduruğuna girdiklerini , bir kısmının da Çinlileştiğini anlatmaktadır . Ancak ''yukarıda Türk tanrısı Türk ulusu yok olmasın'' diye babası İlteriş Kağan'ı Türkleri derleyip toparlaması için göndermiş , İlteriş Kağan Çin Kağanına karşı başkaldırıp ''ilsizleşmiş , kağansızlaşmış , cariye olmuş , Türk töresini bırakmış ulusu düzene koymuş .'' ; ''ili töreyi kazandıktan '' sonra da öbür dünyaya göçmüş .Amcası kağan olmuş , Bilge Kağan da amcası adına Tarduş ulusunu yönetmeye başlamış . Amcası ile doğuda Gökırmak , Şantung ovasına , batıda Demirkapı'ya değin ordu yürütmüşler ; ''dizliğe diz çöktürmüş , başlıya baş eğdirmiş'' ler . Ancak Kutsal Ötüken ormanında yaşarken , Türk ulusu kağanına danışmadan doğuya , batıya gitmiş , ''kanını su gibi akıtmış , kemikleri dağ gibi yığılmış , beylik erkek evlatları kul olmuş , tertemiz kız çocukları cariye olmuş '' .Tanrı ,Türk ulusunun adı sanı yok olmasın diye , bu aç , yoksul , perişan ulusun başına Bilge'yi kağan olarak getirmiş , Bilge Kağan küçük kardeşi Költigin ile çevre kavimlere ve Çin'e seferler düzenlemiş , ''çıplak ulusu giyimli , yoksul ulusu varlıklı'' kılmış , dört yandaki ulusları hep buyruk altına almışlar . Bu yüzün son bölümünde Költigin'in yiğitliklerinden söz edilmektedir . Yazıtın kuzey yüzü hemen tümüyle Költigin'in savaşlarına ayrılmıştır : Költigin ; Karluk , As , İzgil , Dokuz Oğuz kavimleriyle yapılan savaşlarda büyük yararlıklar göstermiştir . Bilge Kağan Türk halkına seslenirken ''Költigin olmasa hepiniz ölecektiniz . Yaşayanlarınız cariye olacaktınız . Ölenleriniz ise yazıda yabanda , dağda bayırda düşüp kalacaktınız .'' demektedir . Yazıtın çince olan batı yüzünde Türk-Çin dostluğundan söz edilmekte , Költigin övgülü bir dille tanıtılmaktadır . Yine bu yüzün üstünde kağan işareti yer alır. Yüzler arasında kalan ve keskin olmayan kenarlarda çince ve türkçe yazılar bulunmaktadır. Bu yazılarda Költigin'in kırk yedi yaşında , koyun yılının onyedinci günü öldüğü , kendisi için yas töreni (yuğ) düzenlendiği , türbesinin , heykelinin , anıt taşının yapıldığı yazılıdır . Költigin yazıtının , yeğeni Yolluğ Tigin tarafından yazılmış olduğu da belirtilmiştir. Anıtının çevresinde son zamanlarda Költigin'in heykelinin baş kısmı ile karısına ait heykelin gövde kısmı bulunmuştur . Bilge Kağan Yazıtı , 735 'te Bilge Kağan'ın oğlu tarafından diktirilmiştir. Yapı bakımından Költigin Yazıtı'na benzer ; doğu yüzünde 41,kuzey ve güney yüzlerinde 15'er satır vardır , batı yüzündeyse oldukça tahrip edilmiş olan çince yazıt yer almaktadır . Bu yazıtta da Bilge Kağan konuşmaktadır ; bu yüzden olacak , Költigin Yazıtı'ndan bazı bölümler aynen bu yazıta da aktarılmıştır (Költigin-doğu yüzü ile Bilge Kağan-doğu yüzü ; Költigin- güney yüzü ile Bilge kağan- kuzey yüzünün kimi bölümleri). Bununla birlikte Költigin'in ölümünden sonraki olaylarla Bilge Kağan'ın Belirli yaş dönemlerinde yaptığı önemli savaşlar bu yazıta eklenmiştir.Bilge Kağan ''on dokuz yıl şad olarak görev yaptığını , on dokuz yıl da kağan olarak tahta oturduğunu '' , bu süre içinde ''Türk ulusunu yüceltmek için uğraştığını , ilini , töresini düzenlediğini'' belirtmiştir. Bu yazıtı da yeğeni Yolluğ Tigin yazmıştır. Anıtın çevresinde Bilge Kağan'ın anıt -mezarı , kimi heykeller , balballar ve taşlar bulunmaktadır. Tonyukuk Yazıtı (yada ßilge Tonyukuk Yazıtı ) aynı bölgede , Ulan-ßatur'un 66km güneydoğusundaki ßain-Çokto adı verilen yerde dikilmiştir. Ne zaman dikildiği , ve kimin tarafından dikildiği kesin olarak bilinmemektedir. İkinci taşın doğu yüzünde ''Türk Bilge Kağan iline yazdırdım , ßen ßilge Tonyukuk .'' sözlerim dikkate alınacak olursa , yazıtın daha sağlığında Tonyukuk tarafından yaptırıldığı ileri sürülebilir.Tonyukuk yazıtı iki taştan oluşmaktadır : Birinci taşta 35 , ikinci taşta 27 satır vardır.726/727 yıllarında dikildiği sanılan yazıtlarda Tonyukuk , İlteriş , Kapgan Kağan ve Bilge Kağan dönemlerinde (46yıl)''danışman'' olarak görev yaptığını , hemen bütün askeri başarılarda kendisinin büyük payı olduğunu açıkça belirtmekten çekinmemiştir. Ongin Yazıtı (732 dolaylarında dikildiği sanılıyor) Dış Moğolistan'da , Ongin ırmağı boyunca Manitu dağının yakınında Koşo Çaydam'ın 160km güneyinde 1891'de Yadrintsev tarafından bulunmuştur. Kapgan ve Bilge Kağanların hizmetinde bulunan İletmiş Yabgu 'ya aittir. Ön yüzünde 8 , sağ yüzünde 4 satır vardır. Yazıtta Oğuzlara ve Çinlilere karşı yapılan savaşlar anlatılır. Kuli-Çor yazıtı yada Köl-iç-çör Yazıtı ( 719-723 tarihleri arasında dikildiği ileri sürülmektedir.) , İhe-Huşotu adı verilen yerde 1911'de Kotwicz tarafından bulunmuştur.Yazıtın doğu yüzünde 13, batı yüzünde 12 ,güney yüzünde de 4 satır bulunmaktadır.Tarduşların başı olan Kuli-Çor'un savaşlarıyla ilgili bilgileri yer almaktadır. 1721'de Yenisey yazılı taş ele geçirildi. Orhon harfli yazıtları bilim dünyasına tanıtan kişiyle İsveçli subay Johann von Strahlenberg oldu, 1709'da Poltova savaşında Ruslara tutsak düşen Strahlenberg , Sibiryaya sürülmüş, burada Messer-schmidt'e yardımcı olmuş, yurduna döndükten (1722) sonra saptadığı yazıtlar ve yaptığı araştırmalarla ilgili olarak yayın yapmıştı. Böylece bilim dünyası Orta Asya'daki Yenisey yazıtlarına ilgi duymaya başlamıştır. 1899'da Rus bilgini Yadrintsev , Bilge Kağan ve Költigin yazıtlarını buldu. Bunun üzerine 1890'da Heikel başkanlığındaki bir Fin bilim kurulu ,1891'de de Radloff başkanlığındaki bir Rus bilim kurulu bu yöreye incelemeler yapması için gönderildi ; bu kurullar , yazıtların fotoğraflarını büyük atlaslar halinde yayımladılar.Sıra yazıtlardaki alfabeyi çözmeye ve yazıtların çevirisini yapmaya gelmişti. Danimarkalı türkoluk Vilhelm Thomsen 1893'te Orhon yazısını çözmeyi başardı. Rus türkoloğu Radloff ve Thomsen ayrı ayrı yazıtların çevirilerini yapıp yayımladılar. Daha sonraki yıllarda Hüseyin Namık Orkun (1936-1941) , Sergey E. Malov (1951) , Annemarie von Gabain (1941 ) , Ahmet Caferoğlu (1958) , Talat Tekin (1968) , Muharrem Ergin ( 1970) yazıtlar üstüne araştırmalar yayımladılar. ORHON YA DA GÖKTÜRK ALFABESİ Orhon ve Yenisey Yazıtları'nda kullanılan alfabeye kısaca Orhon (ya da Göktürk) alfabesi denir. Bu alfabenin hangi tarihten beri kullanıldığı kesin olarak belirlenememiştir. Eldeki örneklere bakılırsa V.yy. ile IX.yy. arasındaki kullanıldığı söylenebilir. Türklerin bugün için bilinen ilk ulusal alfabesi olarak kabul edilen Orhon alfabesinin kökeni konusu da tartışmalıdır. Kimi dilciler bu alfabenin Likya , Hitit (Otto Donner) , Arami , Soğdak (Vilhelm Thomsen) alfabelerinden türediğini ileri sürerken ,kimi bilginler (Reşit Rahmeti Arat , Ahmet Caferoğlu ) de bu alfabenin kaynağı olarak Türk damgalarını göstermektedirler . (Bu görüşte olanların kanıtları arasında şunları anabiliriz : ok okunan harf ''ok'' a, y okunan harf ''yay''a , t okunan harf ''dağ'' a {dağ'ın eski biçimi tağ'dır} , b okunan harfin ''ev''e {ev'in eski biçimi eb'dir } benzemektedir .) ßilim dünyasında Orhon alfabesine eski İskandinav , Germen gizli yazısına benzediği ileri sürülerek Runik Türk yazısı adı da verilmektedir. Orhon alfabesinde 38 harf vardır ; bunlardan 4'ü ünlüdür , 34'ü ise ünsüzleri gösterir . Bu alfabede yazılar birbiriyle bitişmez.Yazı sağdan sola yazılır . Sözcükler , aralarına iki nokta konarak birbirinden ayrılır. YAZITLARIN DİLSEL , TARİHSEL , SİYASAL ÖNEMİ Orhon ve Yenisey Yazıtları Türk dünyası için bir çok yönden önem taşır. Bunların başında da yazıtların türkçenin ilk yazılı belgeleri olması gelir. Gerçekten de günümüze dek yapılan araştırmalara göre Orhon alfabesiyle yazılmış yazıtlar ve belgeler , Türk dili tarihinin ilk somut verilerini oluşturur. Bu yazıtların dili incelendiği zaman türkçenin o döneme göre oldukça gelişmiş bir dil olduğu gözlemlenir. Bundan da türkçenin oldukça eski ve köklü bir dil olduğu sonucu çıkarılabilir. Gerek dilbilgisi birimlerinin çeşitliliği gerek sözcük dağarcığının zenginliği bu gelişmişliğinin başlıca kanıtları arasında sayılabilir. Ayrıca tonlayıcı özelliklerin , vurgulama biçimlerinin , konuşma dilinin bütün olanakları kullanılarak uygulanması , bu belgelerdeki dilin sözlü ve yazılı anlatıma büyük yatkınlık gösterdiğini açıklamaktadır. Orhon Yazıtları , düz yazı örnekleridir , bununla birlikte kimi dilciler yazıtların şiir biçiminde yazıldığını ileri sürmektedirler ; ancak bunu doğrulamak pek olanaklı değildir . Gerçi yazıtlardaki dil ve söyleyiş şiire elverişli görünmektedir, ama bu özelliği onun türünden kaynaklanmaktadır: Orhon Yazıtları , anı - söylev karışımı bir türde yazılmıştır denebilir. İlk bakışta dikkati , konuşan kişi , yani Bilge Kağan çekmektedir ; Bilge Kağan çokluk 1.kişi deyişiyle konuşmasını sürdürür . Kimi zaman halkına yaptıklarının hesabını veren bir tonlamada , kimi zaman yanılgıları azarlayan , olabileceklere dikkati çeken , uyaran bir üslupta konuşması Bilge Kağan'ı güçlü bir söylevci yapmaktadır ( yer yer atasözlerinin tanıklığına baş vurması , üslubun kıvraklığını sağlamak için de deyimlerin kullanılması dikkati çekici özelliklerdendir). İkinci vurgulanması gereken yön de yazıtların tarihsel ve siyasal bir içerik taşımasıdır. Orhon Yazıtları , Türk tarihi , toplum yaşamı , kültürel yapısı yönünden de aydınlatıcı bilgilerle doludur (bu yönüyle yazıtlar birer tarih belgesidir) . Yazıtlar Göktürk (özellikle İkinci Göktürk) Kağanlığı'nın resmi ağızdan yazılmış bir tarih görünümündedir. Tarihte ilk kez Türk adıyla kurulan bu devlet bozkır devletlerinin belirgin özelliklerini taşır : Aynı soydan gelen bütün boyların ''il'' adıyla oluşturulacak yapıda merkezi otoriteye bağlanması ; siyasal erkin hemen bütünüyle orduya dayandırılması , dolayısıyla da iktisadi gücün bu orduyla sağlanması . Yazıtlar (özellikle Költigin ve Bilge Kağan yazıtları ) siyasal bir bildiriyle donatılmıştır: ''Türklük bilincini oluşturmak ve Türk birliğini sağlamak . '' Kendinden önceki kağanlar gibi Bilge Kağan da , Orta Asya'da Türk birliğini gerçekleştirmeyi siyasal amacı olarak her şeyi üstünde tutmuştur . Ulusuna geçmiş dönemin dağınıklığını , başka ulusların buyruğu altında geçirilen yılların acılığını verirken çözümü de göstermektedir: '' Bilgili ve cesur kağanlar '' ın çevresinde ulus olarak toplanmak ve töreyi kurmak .Bir askerlik ve siyaset tarihinden çok farklı olmayan yazıtlarda ( elimizdekileri belge olarak azlığını da hesaba katmalıyız) , il'e (devlete) , ulusal bilince ve ulusal birliğe verilen önemi her biçimde ön planda tutulması boşuna değildir . Var olmanın temel koşulu burdur '' Zamanı Tanrı Yaşar. İnsanoğlu hep ölümlü doğmuştur .'' (Költigin Yazıtı , kuzey yüzü ) .Ama ''il'' sonsuza dek yaşayacaktır. GÖKTÜRKLER {Köktürkler}
552-745 yılları arasında Orta Asya'da Ötükende hüküm süren büyük türk hanedanı.Tukyular (çince T'u-küe , Türkler ; bağımsızlıklarını kazanınca Göktürk kavim adıyla anıldılar) VI.yy.ın ilk yarısında Altay dağlarının eteklerinde Juan-juan'lara bağlı olarak yaşıyorlardı. Çin imparatoru , Türkler ile dostça ilişkiler kurmak amacıyla Tukyuların başı Bumin'e (çince T'u-mın) bir elçi gönderdi (535) . Bir yıl sonra da Bumin'in gönderdiği elçi çin imparatoruna kendi ülkesinin ürünlerini hediye olarak sundu. Bu sıralarda , Tukyular gibi Juan-Juan'lara bağlı olan töles'ler ayakladılar (551) ; juan-juan kağanı , Bumin'i bu ayaklanmayı bastırmakla görevlendirdi. Töles'leri yenilgiye uğratarak itaat altına alan Bumin , juan-juan kağanı Anakay'ın kızını istedi . İsteğinin reddedilmesi üzerine çin imparatoruyla bir anlaşma yaptı (551) ve bir çinli prensesiyle evlendi . Bir yıl sonra Bumin Kağan , juan-juan'lara karşı baş kaldırdı ; Huayman'ın kuzeyinde juan-juan ordusunu yendi , Juan-juan'lara bağlı boy ve ülkeleri büyük bir kısmını eline geçirdi. Sonra kendini kağan ilan ederek İlig Han unvanını aldı . Juan-juan'ların bir kısmı daha sonra Avarlar kavim adıyla Karadeniz ve Balkanlara geldiler. Bumin ve kardeşi İstemi Kağan ( öl.576) , ülke sınırlarını doğuda ve batıda genişletmek , Juan-juan'lara bağlı ülkeleri ele geçirmek amacı ile bir çok sefer yaptılar . Sonunda Kingan (Kadırgan) dağlarından ( Semerkand ile Belh arasındaki ) Demirkapı'ya kadar uzanan bölgeye hakim oldular. Böylece Bumin Kağan ve İstemi Kağan tarafından , bir çoğu türk ırkından olan boylar birleştirilerek ilk defa Türk adını taşıyan bir imparatorluk kurulmuş oldu (552) . Orta Asya'da büyük askeri ve siyasi nüfuz kazanan Göktürkler , Sasani hükümdarı Hüsrev Nuşirevan ile anlaştılar , Çin ipek ticaret yolunu ellerine geçirdiler ; Batı Türkistan' da Soğd iline kadar türk hakimiyetinin yayılmasında ve Batı Türkistan'ın bütünüyle türkmenleşmesinde önemli rol oynadılar . Göktürkler eskiden Hyung-nu Kağanlarının orduga olarak kullandıkları Ötüken dağları çevresini merkez olarak seçtiler . Bölgede başka türk boyları da (Üç Oğuz , Dokuz Oğuz , Töles , Tarduş , Türgeş , Oğuz , Tatar , Kırgız , Karluk v.d ) bulunuyordu . Bumin Kağan , Ötüken ( Hangay ) dağı çevresinden Çin seddine kadar uzanan doğu topraklarının ; İstemi Kağan da Altayların güneyinden başlayarak Cungarya ve İli ırmağı havzası ilerisine kadar olan batı topraklarının yönetimini üzerlerine aldılar . Sasani hükümdarı Hüsrev Nuşiveran , Göktürklere ayit kervanlara batıya geçme izni vermeyince , İstemi Kağan Bizans'a elçi gönderdi . Uzun zamandan beri İran ile mücadele halinde bulunan Bizans hem batı ipek ticareti siyaseti , hem de askeri önem bakımından İstemi Kağanın ittifak teklifini , gönderdiği bir elçi aracılığıyla benimsediğini bildirdi (568) . Bumin Kağan ölünce ( 552 veya 553 yılı başları ) sırasıyla oğulları K'olo ( öl.553) , Muhan (veya Mu-kan) (553-572) ve T' o-po (572-588) tahta geçtiler . Özellikle Mu-han , amcası İstemi Yabgu ile Batı Türkistan'daki Akhunlara ( Eftalit'ler ) karşı yapılan bir çok sefer katıldı ( 563 - 567 ) . T'o-po'un ölümünden sonra Doğu ilinde tahta kimin geçmesi gerektiği konusunda anlaşmazlık çıktı . Türk büyükleri ilkin T'o-po'nun yerine Mu-han'ın oğlu Talo-pi-en'i tahta çıkarmak istediler, fakat Talo-pi-en' in annesi soylu bir aileden değildi . Bunun üzerine Kağanoğullarından An-lo Kağan olarak tanındı. An-lo, Talo-pi-en'in tehlikeli davranışları üzerine tahtı Şapolyo'ya (Şeto,Asparuh,İşbara) bıraktı. Şapolyo odugahını Ötüken dağı çevresinde kurdu . Çe-u ailesinden bir çin prensesiyle evlendi . Bu sırada Çin'de yönetim , Çe-u hanedanını deviren Suy hanedanının eline geçti . Bu durum karşısında Şapolyo Kaşan karısının mensup olduğu Çe-u hanedanının meşru haklarını korumak amacıyla harekete geçti . Çin imparatoru , nazırı Çang-sun-çing ile birlikte türk boylarının arasını bozmaya çalıştı ; ilkin Batı Türkleri yabgusu Tien-kiu'yu (Tardu) kağan olarak tanıdılar ; Şapolyo'nun kardeşi Çu-Lo-heu'yu kurnazca Çin'e bağlanmaya zorladılar . Şapolyo , Çin üzerine 562 ve 683 yıllarında iki sefer yaptı . Bu arada Şapolyo ile Mu-han'nın oğlu Apo-han arasında çarpışmalar oldu . Şapolyo daha önce Apo-hanın ilini basarak annesini öldürmüş , bunun üzerine Apo-han da batıya amcasına sığınmıştı . O sıralarda Şapolyo'nun yeğeni Tıkınca da isyan çıkarmıştı. Bu mücadeleler sonunda Göktürkler siyasi birliğini kaybederek Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölündü (582) . Şapolyo'nun yakın akrabalarının zaman zaman çıkardıkları isyanlarla Doğu Göktürkleri oldukça güçsüz kaldı . Bunun üzerine Şapolyo , Çin imparatorluğuyla dostça ilişkiler kurma yoluna gitti . Çinliler , Batı Göktürklerine Doğu Göktürkleri aleyhine kışkırtmaktan geri durmadılar . Batı Göktürkleri kağanı Tardu , Şapolyo'ya karşı harekete geçtiği gibi , yine Çinlileri kışkırtmasıyla Kitan'lar da savaş hazırlıklarına başladılar. Şapolyo , bu durum karşısında Çin'e başvurarak Gobi çölünün güneyindeki Petao vadisinde bir süre kalmak izni aldı. Doğu Göktürkleri kağanı bu sırada Batı Göktürklerine kaçan Apo-han üzerine bir sefer açtı . Apo-han esir edildi . Ancak bu sırada Şapolyo'nun ordugahı basılarak çocuğu ve karısı esir edildi ; çin kuvvetleri araya girdiler ; Şapolyo'nun karısı ve çocuğunu kurtararak kendisine teslim ettiler . Şapolyo buna karşılık Gobi çölünü Çin ile arasında sınır olarak kabul etti. Batı ili kağanı Tardu'nun Çin'e kafa tutmaya başlaması çin imparatoru ile Şapolyo'nun arasının düzelmesinde etkili olmuştur. Şapolyo 587'de ölünce vasiyeti gereğince küçük kardeşi Çu-lo-heu <Şehu Han> lakabıyla başa geçti . Cesur ve usta bir diplomat olan Şehu Han , Batı iline karşı yaptığı bir akında öldü ; yerine Şapolyo'nun oğlu Yong-yu-liu geçti . Bu sırada başka bir bölgede Şapolyo'nun diğer oğlu Tulan Han , Doğu Türklerinden ancak bazı boyların kağanı olarak hüküm sürüyordu . Tulan Han , Batı Göktürkleri Kağanı Tardu ile savaşa girişince , Çinliler asıl Doğu Göktürkleri kağanı Yong-yu-liu ile aralarındaki anlaşmazlığı değerlendirmek amacı ile iki orduyu ayırdılar ve Tulan Han'a çinli bir prens ile birlikte yardım gönderdiler. Tulan Hanın 599'da büsbütün çin tabiyetine girmesi üzerine Batı ve Doğu Göktürkleri kağanlarının gönderdikleri ordu Tulan Hanı ağır bir yenilgiye uğrattı ; Tulan Han Çin'e kaçtı . Çin imparatoru , Tulan Hanın , eski durumu elde etmesinden büyük ölçüde yardımcı oldu . Tulan Hanın öldürülmesinden sonra , yerine Ta-teu adlı bir kağan oğlu geçti. Bu sıralarda Yong-yu-liu Kağan ölmüş , yerine Ki-min adlı bir kağan geçmişti. Ki-min Kağan ölünce de (608) yerine çin imparatorunun teşviki üzerine oğlu To-ki-şi <Şipi Kağan> lakabıyla tahta çıktı . Şipi Kağan , Çin'e karşı düşmanca tavır takındı ; çeşitli tarihlerde Çin'e bir çok akın yaptı . Bu sıralarda Çin'de iç karışıklıkların başgöstermesi (605-616) ve Doğu Göktürklerinin başarılı akınları karşısında Çinliler, Doğu Göktürkleri ile iyi geçinmek zorunda kaldılar. Şipi Kağan'dan (öl.619) sonra tahta çıkan oğlu Se-li-fo-şe de bir yıl süren hükümdarlığı sırasında Çin'e bazı seferler yaptı . Yerine geçen kardeşi Hieli (To-pi) Kağanı Çin'e yaptığı seferler arasında , özellikle 621 ve 622 yıllarındakiler önemlidir. 625 ve 626 yıllarındaki seferler , Çin'i Göktürklere karşı etkili tedbirler almaya zorladı ve 626 yılındaki sefer sonunda barış yapıldı (Vey Köprüsü Barışı ) . Bu tarihten sonra Doğu Göktürklerinde bir gerileme görüldü ; tabii afetlerin yanında bazı boylar başkaldırdı ; kağanın kardeşi çin imparatoru ile anlaştı . Çinli general Li-tsing , ordusuyla Vu-yang dağında karargah kurduktan sonra Hieli Kağanı ordugahına ani bir baskın yaptı.Kağan kaçtı ; Batı ile , türk başbuğlarından Şapolyo Hana sığındı ; ancak Şapolyo , Çin ile anlaşma halinde bulunduğu için Hieli Kağan yakalanarak çin imparatoruna teslim edildi . Böylece bütün Doğu Göktürklerinin toprakları da Çin'e geçti (630) . Hieli Kağan 638'de öldü . Doğu Göktürklerinin 630'da , Batı Göktürklerinin de 659'da çin hakimiyetine alınmasından sonra bazı türk boyları Çin ülkesinde yerleşerek çinlileştiler . Ancak milli benliğini koruyan bazı türk boyları zaman zaman baş kaldırdılarsa da bir sonuç alamadılar (679'da Wen-nu ve Fong-çi adlı iki türk büyüğünün isyanı) . Orhon yazıtlarının bilgirdiğine göre çin hakimiyetindeki türk boyları İlteris (veya Kutluğ) Kağanının başkanlığında ayaklandılar ; onyedi kişi ile bağımsızlık mücadelesine başlayan Kutluğ , çin hizmetinde bulunan ihtiyar vezir Tonyukuk'un da büyük yardımlarıyla ilkin türk boylarını kendisine bağladı sonra Çin'e karşı çete savaşları verdi (681 ve 682) . Karargahının Çugay-kuzu ve Karakum yakınlarında kuran Kutluğ İlteriş Kağanı (hük .681/682-690/691) önce Töles'ler ile Tarduşlar kağan olarak tanıdılar. Kutluğ Kağan , kağanlığı süresince Çinliler ile savaştı . 683'te yapılan dört akında çeşitli çin eyaletleri yenilgiye uğratıldı . 685'teki savaşta da Çinliler yenildiler . Fakat aynı yıl yapılan üçüncü akın başarısızlıkla sonuçlandı. Kutluğ Kağan'ın kardeşi Kapağan'ın (veya Kapgan) yaptığı baskın başarılı olamadı (684) . Orhon yazıtlarında Kutluğ Kağanın çeşitli türk boyları ile mücadele ettiği yazılıdır.Kutluğ Kağan en çok Oğuzlar ile uğraştı . Zira Oğuzlar , Kutluğ Kağan'ı tanımadıkları gibi Çin ve Kitanlar ile anlaşarak Kutluğ Kağan aleyhine faaliyete geçtiler : Oğuzlar kuzeyden , Kitan'lar doğudan , Çinliler de güneyden hücum etmeyi tasarlamışlardı . Kutluğ Kağan bu durumu öğrenince Toyukuk'un fikri ile Oğuzlar üzerine sefer açtı . Oğuzlar yenilgiye uğrayınca bütün Oğuz boyları Kutluğ Kağan'a tabi oldular. Bundan sonra Kutluğ Kağan Ötüken ormanında karargahını kurdu. Yine Orhon yazıtlarından (Tonyukuk yazıtı < kuzey yüzü > ve < doğu yüzü > ) anlaşıldığına göre onok ve kırgız kabileleri Göktürklerin kuvvetlenmesi karşısında endişelendiler. Çin imparatorunun Göktürkleri yenme teklifini kabul eden onok ve kırgız kağanı kuvvetlerini birleştirerek Göktürkleri karşı harekete geçtiler . Tonyukuk durumu öğrenince Kutluğ Kağana ilkin Kırgızların yok edilmesi gerektiğini bildirdi. Kutluğ Kağan ve Tonyukuk'un başında bulunduğu ordu Kırgızları büyük bir bozguna uğrattı ; Kırgız kağanı öldü ; Kırgızlar da Kutluğ Kağana tabi oldular . Bir süre sonra Onok'lara mensup Türgeşler de Kutluğ Kağana karşı savaş hazırlıklarına giriştiler.Ancak bir süre önce ölen eşi İlbilge Hatun için yas tutmak zorunda olan Kutluğ Kağan , kardeşi İnal Kağan ve Tonyukuk'u Türgeşlerin itahat altına alınması işi ile görevlendirdi. Göktürk ordusu Türgeşleri yenilgiye uğrattı ; kağanlarını da tutsak etti . Bundan sonra Kutluğ Kağanın , Onok boylarının , kendisine tabi olma çağrısına ; bir süre sonra bütün Onok boyları uydular . Böylece Oğuzların , Kırgızların ve Türgeşlerin boyun eğmeleri ile Göktürkler daha da güçlendiler . 690-691'de ölen Kutluğ Kağanın dört oğlu vardı : Ki-ay-lipi , Bilge, Kültigin, Bay Kültigin . Yazıtlarda , Kutluğ Kağandan sonra Kağan olan kimsenin adı belirtilmemiş , sadece <amcam kağan> denmekle yetinilmiştir . Çin kaynaklarında Meçue diye geçen bu kişi Tonyukuk yazıtından da anlaşıldığına göre Bögü veya Kapağan'dır. Kutuğ Kağanın oğlu Bilge küçük olduğu için tahta geçen Kapağan Kağan , (691-716) çeşitli türk boylarının boyunduruğu altına aldı ; Çin'e bir çok akınlar yaptı . Bununla birlikte zaman zaman Çin ile dostça ilişkilerde kurdu ; imparatoriçeden bazı isteklerde (bir çin prensesiyle evlenmek , Sarısu boyundaki türk boylarını kendi yurtlarına göndertmek v.d) bulundu. Çin'e karşı etkili bir siyaset gütme amacında olan bu isteklerin bir kısmı kabul edilmeyince Kapağan Kağan Çin'e savaş açtı . 702 ve 706 yıllarındaki seferler de başarıyla sonuçlandı ve birçok ganimet ele geçirildi . Orhon yazıtlarında Kapağan Kağanın batı türk boylarına da itaati altına aldığı belirtilmektedir. Kapağan Kağan ayrıca Kırgızlara da hücum ederek kırgız kağanını öldürdü ( 711) . Az kavmi beyi Bars , Kapağan Kağanın kızını almıştı , bundan dolayı Kağan adını taşıyordu . Fakat Kapağan Kağana baş kaldırınca öldürüldü . 712'de Kara Türgeşleri Koşu Tutuk'u yenen Kapağan , iki yıl sonra Beşbalık üzerine hücum etti ; aynı yıl (714) Dokuz Oğuzlarla savaştı . 714-715'te bağımsız Karluk ili ile Göktürkler arasındaki çatışmada prens Kültigin özellikle büyük yararlıklar gösterdi ; savaş Göktürklerin başarısıyla sonuçlandı . Aynı yıl Dokuz Oğuz ve Otuz Tatarların birleşik kuvvetleri yenilgiye uğratıldı . Kültigin'in kumandasındaki ordu , üç karluk boyunun Çin'e tabi olması üzerine diğer karluk boylarının itaati altına aldı . Kapağan Kağanın bir çoğuna kendisinin de katıldığı savaşlar sonunda Göktürk devletinin sınırları genişledi ; Kutluğ Kağanın oğulları Bilge ve Kültigin bu gelişmede faal rol oynadılar . Sürekli savaşlar , Kapağan Kağanı bir hayli yıpratmış ve zalim bir hükümdar yapmıştı . Başkaldıran Bayırku boyunun tedip ettikten sonra , dönerken bazı bayırkul isyancıları tarafından öldürüldü ; başı Çin imparatoruna gönderildi ( 716) . Kapağan Kağan , Bumin Kağan gibi Kağanlığı iki bölüm halinde yönetmek istemiş ; bu amaçla doğu bölümün başına kardeşi Tosi-fu'yu , batı bölümünün başın da Kutluğ Kağanın oğlu Bilge'yi getirmiştir. Oğlu Fikiu'yu <Küçük Han> ünvanıyla bu iki bölümün tek yöneticisi olarak seçmişti . Fakat öldürülmesinden sonra kağanlığın başına Bilge Kağan geçti (716) . Bilge Kağan (doğ.684) < Tanrı gibi gökte yaratılmış Türk Bilge > lakabını aldı . Sivil yönetimi kendi üzerine alan Bilge Kağan , kardeşi Kültigin'i de askeri işlerle görevlendirdi ; Tonyukuk da yaşının ilerlemiş olmasına rağmen vezirlik görevinde bırakıldı . Bu sırada Türgeş kavminde Su-lo adlı biri kağanlığını ilan ederek , Bilge Kağana bağlı bazı boyları kendi tarafına çekti . Tonyukuk'un müdahalesiyle durum düzeldildi.Bilge Kağanın tahta çıktığı sırada Göktürklerin iç düzeni epeyce bozuktu . Bilge Kağan kendi adına dikilen yazıtında bunu açıkça söyler : (...)''Varlıklı zengin boya kağan olmadım . İçte aşsız , dışta donsuz (çıplak) ; düşkün boyun kağanı oldum . (Küçük kardeşim Kültigin) , iki şad , küçük kardeşim Kültigin ile konuştuk . ßabamızın amcamızın kazandığı boyun adı sanı yok olmasın diye , Türk boyu için gece uyumadım, gündüz oturmadım . Küçük kardeşim Kültigin ile iki şad ile öle yite çalıştım . ( ... ) Çıplak boyu giydirdim ; yoksul boyu zengin kıldım . Az boyu çok kıldım .'' ( ... ) (Bilge Kağan Yazıtı ; <doğu yüzü>) . Tonyukuk'un kızı Po-fu-yu ile evlenen Bilge Kağan , bazı Oğuz boylarıyla Kitan ve Tatabı'lara karşı bir takım akınlar yaptı. 720 , 721 ve 722 yıllarında Çin'e yapılan seferler başarıyla sonuçlandı . Bütün türk boylarınca metbu olarak tanınan Bilge Kağan devletini güçlendirdikten sonra Çin ile dostça ilişkiler kurma yoluna gitti. Bu amaçla Çin'e elçiler gönderildi ; hediyeler sunuldu ve bir prenses istendi . Çinliler türk elçilerini iyi karşılamakla birlikte istenilen prensesi göndermediler . Bilge Kağan bunun üzerine Çin'e savaş açtıysa da bir sonuç elde edemedi . Bilge Kağanın ordusunda bir çok defa baş kumandan olarak görev alan Kültigin 731'de ölünce , Bilge Kağan kardeşine geleneklere uygun olarak büyük bir yuğ (matem) töreni yaptırdı ve onun hatırasına bir yazıt diktirdi . Kültigin'in ölümünden üç yıl sonra da Bilge Kağan veziri Mey-lo-çue tarafından zehirlenerek öldürüldü (734) . Yerine < Tanrı gibi gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan > ünvanıyla oğlu Y-yen geçti . Y-yen de babası için büyük bir yuğ töreni yaptırdı , adına yazıt diktirdi. 8 yıl süren hakimiyeti sırasında Y-yen , Çin ile dostça geçindi . O ölünce (742 - ? ) küçük kardeşi Bilge Kutlu Kağan tahta çıktı . Bu kağanın devrinde de Çin ile dostluk ilişkileri sürdürüldü . Bilge Kutluğ Kağanın amcalarından biri , batıdaki boyların , diğeri de doğuda ki boyların yönetimiyle görevlendirilmişti. Bir süre sonra Bilge Kutluğ Kağana karşı bir hoşnutsuzluk başgösterdi ; Batı ilindeki amcasını fazla ileri gitmesi üzerine batı iline bir sefer açtı ; amcasını öldürdü ; fakat doğu iline yaptığı sefer sonucunda öldürüldü. Tahta ßilge Kağanın oğullarından biri geçti , fakat bir süre sonra Ko-to-şe-hu adlı biri tarafından öldürüldü . Ko-to-şe-hu önce küçük kardeşini başa geçirdi ; bir süre sonra da kendi kağanlığını ilan etti . ßu şekilde başlayan kanlı taht mücadeleleri , Göktürklerinin devlet düzenini büyük ölçüde sarstı ; bazı türk boylarının ayaklanması sonucunu doğurdu . Uygurların Karlukların ve Basmılların ayaklanması (742) sırasında Ku-to-şe-hu öldürüldü ; Basmılların başbuğu Kie-tie-i-şi lakabıyla kendine kağan ilan etti . Bir süre sonra Göktürkler, ßasmıllar , Uygurlar ve Karluklar arasında çıkan anlaşmazlıktan yararlanarak ßay kültigin'in oğlunu <Usumi-şi Han > lakabıyla kağan ilan ettiler; oğlu Kolaça'yı da Batı ili başına getirdiler . Bu sırada çin imparatoru , Kağanın kendine tabi olmasını istedi . Kağanın ret cevabı üzerine çin imparatoru , ßasmıl , Uygur ve Karlukları , Göktürk kağanı üzerine gönderdi. Usu-mi-şi Kağan yenilgiye uğradı .Ötüken'e çekildi . ßasmıllar 744'te Göktürklere karşı yeniden hücuma geçtiler ; Göktürkler yenilgiye uğradı , Usu-mi-şi Kağan öldürüldü . Sonra kağanın küçük kadeşi Bemey Tigin tahta çıktı . Göktürk ilinde ßasmılları hakim rol oynaması üzerine Göktürkler , ßasmıllardan birini han seçmek zorunda kaldılar. ßu sırada Göktürk Tiginlerinden Apo-ta Kağanlığını ilan etti ; bazı boyları yönetimi altına aldı . Çin kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratılan Apo-ta Kağandan sonra bir süre için batı ilindeki türk boyları mücadeleyi sürdürdüler.Daha sonra Uygurlar Karlukları ile birleşerek basmıl hanını öldürdüler. Uygurları başı , Kutluğ Bilge Kül Han ünvanıyla kağan oldu (745) . ßundan sonra Uygurlar , ßemey Kağan yönetiminde kalan Ötüken ve çevresini de ele geçirdiler ; ßemey Kağanı öldürdüler . ßöylece Ötüken'de 552 yılında başlayan Göktürk hakimiyeti son buldu , yerine yine bir türk boyu olan Uygurlar hüküm sürmeye başladı . İDARİ , ASKERİ VE İKTİSADİ DURUM
Göktürklerin tarihi , devlet yapısı , askeri durumu , dini v.b konularda en geniş bilgi < Çin annalleri> adı verilen resmi çin yıllıklarında , Orhon ve Yenisey yazıtlarında bulunmaktadır . Göktürkler Orta Asya'da ilk defa <Türk> adını taşıyan bir devletin kurucuları olarak aristokrasiye dayanan bir devlet düzeni bulunduğu göze çarpar . Ötüken'de oturan kağan < ilig > unvanını taşır ve bütün türk boylarının başı sayılırdı . Kağanın karısı Katun ; çocukları Tegin ( veya Tekin , Tigin ) ; çocuklarının karıları da konçuy adını taşırlardı . Kağan'dan sonra birliğe bağlı boyların reisleri Kan'lar (Han) gelirdi . Sonra nazırlar (yabgu ve şad) ve buyruk diye adlandırılan yüksek dereceli devlet memurları ( tudun , çur , tarhan , apa ) sıralanırdı. Şehzadeler < yabgu ve şad > ünvanıyla genel valilik ve baş kumandanlık gibi önemli mevkilerde bulunurlardı. Göktürklerde kağanlık , Doğu ve Batı ili olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı : her iki ilin başında birer < yabgu> bulunurdu . Doğu ili yabgusu derece bakımından Batı ili yabgusundan daha yüksekti ; aynı zamanda da veliaht sayılırdı . Devlet ilerigelenleri her yılın ilk ayında kağanın başkanlığında toplanarak yönetim ile ilgili işleri görüşürlerdi . Göktürkler savaşçı bir türk boyu olduğu için orduya büyük önem vermişlerdir . Gençlerden kurulu olan ordunun büyük çoğunluğu atlı , bir kısmıda yayaydı , silahları da yay , ok , zırh , mızrak ve kılıçtan ibaretti . Savaş taktikleri süratli baskın yapmaktı . Büyük düşman ordusu karşısında da gerilla savaşı vererek yok etme usülüne baş vururlardı . Yaz ve kış mevsimlerinde devamlı olarak çadırlarda <arabaları üzerinde de keçe çadırdan evleri vardı > yaşayan Göktürklerin ekonomisi kuruluş devirlerinde büyük ölçüde savaş ve ani baskınlardan elde edilen ganimetlere , kısmen de göçebe oldukları için hayvancılığa bir de bağlı boylardan alınan vergilere dayanıyordu . Devletin sınırları genişledikçe , göçebelikten yerleşik hayata geçerken , tarımı ve küçük el sanatlarına önem vermeye başladılar . Özellikle , uyguladıkları tarım usüllerinde Çin'i örnek aldılar . Bu arada uzun süre ellerinde bulundurdukları Çin ipek ticaret yolu , ekonomilerine büyük ölçüde katkıda bulundu .
DİN ve GELENEK
Şamanlık*a bağlı olan Göktürkler üç kutsal şeye taparlardı : 1.göktanrısı;2.yersub (yerin ve suyun tanrısı);3.atalar (ecdat) . Yazıtlardan anlaşıldığına göre Göktürklerin en büyük tanrısı gök tanrısıdır . Gök tanrısı sonsuzdur ; insanların ne zaman doğup ne zaman öleceğini tayin eder . Gök tanrısı kağan unvanını istediğine verir ; kağana devlet idaresinde , savaşta , v.d. durumlarda yardımcı olur ; kağan aşırı davranışlarda bulunur , yolunu şaşırırsa gök tanrısı yer-sub ile birlikte kendisini cezalandırır . Yer - sub tanrısı ile ilgili olarak yazıtlarda pek bilgi edinilememektedir. Sadece yer-sub'un yer yüzünde yaşayan iyi ruhların bütünü olduğu bilinmektedir . Göktürklerin Umay adında çocukları koruyan bir tanrıçaları da vardır. Göktürklerde yıldızların (ay ve güneş dahil ) dini bir önem taşıdığını belirten herhangi bir belgeye raslanmamıştır. Göktürklerin atalarına karşı büyük saygıları vardır . Kağan her yıl kurban için beyleri < atalar mağrası > na götürür. Burada söz konusu mağara Türklerin atasının , bir dişi kurt olan karısı ile birlikte sığındığı yerdir . Göktürkler çağında güneybatıda İran (Sasani) imparatorluğu sınırındaki bazı türk boylarının Zerdüşt dinini kabul ettikleri , bu çağa ait bazı küçük ateşgedelerin bulunmasından anlaşılmıştır . Horasan , Maveraünnehir ve Fergana'yı yarı bağımsız olarak yöneten Göktürk hanedanına bağlı bazı türk şehzadelerinin de Zerdüşt dinini kabul ettikleri sanılmaktadır . Yazıtlardan anlaşıldığına göre Göktürklerde , ölen kimsenin ruhunun bir kuş şeklinde uçup gittiğine inanılmaktadır . Göktürklerde ölülere yapılan törene yuğ (veya yoğ) adı verilirdi. Birisi ölünce cenazesi önce çadırına konur.Bütün yakınları ölünün adına kurban olarak bir koyun ve bir at kesip çadırın dışına bırakırlar . Sonra feryat ederek atlarını çadırın çevresinde yedi defa koştururlar ; çadırın giriş kısmının önünden geçerken bıçakla yüzlerini yaralarlar.ßöylece kan ile göz yaşı birbirine karışır . Sonra ölü gömmek için uygun bir gün seçilir . ßir kimse bahar ve yaz mevsiminde ölmüş ise cenazesi ağaçların yaprakları dökülünceye kadar ; güz veya kış mevsiminde ölmüşse ağaçlar yaprak çıkarıncaya kadar bekletilirdi . Önce ölünün atı yakılarak külleri , kulandığı eşya ile birlikte ölü ile gömülür. Gömme günü ölünün bütün yakınları kurban için çeşitli şeyler getirir ; mezarın çevresinde at koşturarak feryat eder ve yüzlerini yaralarlar . Ölü gömüldükten sonra mezarı üzerine dikilen taşlar (balbal) yenilen düşmanın öbür dünyada galip gelene hizmet edeceğine işaret ederdi . Orhon yazıtlarında , Bilge Kağanın kardeşi Kültigin'in ölümü dolayısıyla yaptığı matem merasimine komşu boylardan gelen heyetler arasında yas tutan (yoğçı) ve ölüye ağlayan (sığıtçı) kişilerin bulunduğu belirtilmektedir. Yas töreninde bulunan kimselerin , yas alameti olarak kulak ve saçlarını kesmeleri bir gelenekti . Çin tarihlerinden anlaşıldığına göre göktürk kağanları tahta çıkarılırken bir keçi üzerine konur ve yukarı kaldırılırlardı . Bu gelenek , daha önce Tobalarda görülür . Türklerde tahta çıkma törenlerinin bi çeşit < göğe çıkma > gibi kutsal bir anlamı vardı . Altay ve Sibirya Şamanlığında inanca göre şamanlar , göğe çıkarlar ve göğün dokuz katını dolaştıktan sonra , yere inerlerdi . Şamanın göğe çıkmasından önce bir tören yapılır ve şaman , 9 şaman çırağının tuttuğu beyaz keçe üzerine konarak 9 defa döndürülürdü. Yazıtlarda da Göktürk Kağanları < Gökte olmuş , gökte tahta oturmuş kağan ve buyruğu gökten almış > kimseler olarak nitelendirilmiştir . Anlaşıldığına göre bu geleneğin büyük bir dini anlamı bulunmaktadır . Göktürkler on iki hayvanlı türk takvimini kullanmışlardır. Takvim adını , her yıla verilen on iki hayvanın adından almıştır . Bunlar : sıçan , öküz , kaplan , tavşan , ejder , yılan , at , koyun , maymun , tavuk , köpek ve domuzdur . On iki yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre başlamaktadır . Göktürklerin dilleri , edebiyatları v.b. konularda türkçe bilgi veren tek kaynak Moğolistan'da Orhon ırmağı yakınında Koşo Tsaydam'da bulunan yazıtlardır . Göktürk veya Orhon yazıtları adı verilen bu belgeler şunlardır :Kültigin yazıtı ( dikilişi : 732 ) , Bilge Kağan yazıtı ( dikilişi : 735 ) , Tonyukuk yazıtı ( dikilişi : 720 - ? ) ve Ongin yazıtı . Orhon yazıtları basit birer mezar taşından çok , bir çeşit siyasi hatırat , tarih ve beyarname niteliği taşımaktadır . Orhon yazıtlarında ve Orhon , Yenisey bölgelerindeki çeşitli çağlara ait diğer yazılı belgelerde işlek bir nesir dili göze çarpar . Bu durum Türkler arasında , Göktürklerden önce de bir yazma ve okuma geleneği bulunduğunu gösterir . Orhon yazıtları hitabet (konuşma ) üslubuyla yazılmıştır . Yollıg Tigin'in yazdığı Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarında , Bilge Kağan , atalarının nasıl devlet kurduklarını, tahta geçtiği sırada devletin ne durumda olduğunu , kendisinin ne gibi önemli faaliyetlerde bulunduğunu , bir dereceye kadar milletine hesap verir gibi , zaman zamann gururlu bir anlatımla ortaya koymuştur . Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarının önemli bir kısmı (Kültigin yazıtı <güney yüzü> = Bilge Kağan yazıtı <kuzey yüzü> ; Kültigin yazıtı < doğu yüzü > = Bilge Kağan yazıtı < doğu yüzü > ) aynıdır. Kültigin yazıtının diğer bölümlerinde yine Bilge Kağan , Kültigin'in başarılı hizmetlerinden söz etmektedir. Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarında adı bile geçmeyen Tonyukuk , kendi yazıtında Bilge Kağanın askeri başarılarında büyük rol oynadığını , yönetimde de yapacak faaliyetlerde bulunduğunu anlatmaktadır .
|
|
|
|
|
288
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yazının icadı
|
: Ekim 07, 2007, 11:53:13 ÖS
|
YAZININ İCADI, İNSANLIK TARİHİNİN BAŞLANGICI, AKDENİZ'İN UYANIŞI insanlık tarihi yazının icadı ile başlar ve bu araç ile bilgi “toplanabilir, iletilebilir, saklanabilir” hale gelir. Beş bin yıl sonra matbaanın icadı ile, biriken bilginin “yayılması” gerçekleşir. Bilginin “işlenmesi” için ise beş yüzyıl daha beklenecek, bilgisayarın icadı gerekecektir. Yazı ve matbaa’dan sonraki dünyalar, bir öncesine hiçbir şekilde benzemez ve bu süreçte toplumdaki değer ölçüleri, sosyal ve politik yapı, sanat, edebiyat, mimarlık vb. bütün temel kurumlar, geri dönülmeyecek şekilde değişir. Tıpkı, bilgisayar’ın icadından sonraki dünyanın, bir önceki dünyaya benzemeyeceği gibi. Bu yazımızda, yazının icadını inceleyeceğiz. Konuya bizim de kullandığımız Latin alfabesine odaklı olarak yaklaşacağız. İnsanın evrimini inceleyen üç bilim dalı olan primatoloji, paleontoloji ve paleoantropoloji araştırmaları “modern insan”ın homo erectus’tan evirilerek homo sapiens’den başlamasından bugüne, yaklaşık 350-400 bin yıl geçmiş olduğunu “belirler”. Ancak bu bir “türetilmiş” bilgidir ve gerçek “kayıtlı bilgi” ise yazının icadı ile başlar. Bilindiği gibi yazıyı Güney (Aşağı) Mezopotamya’da yaşayan Sümer’ler icat etmiştir. İlk yazı benzeri işaretler için İ.Ö. 8000 yıllarına kadar iniliyorsa da, yazının icadında İ.Ö. 3500 yılları genel olarak kabul gören tezdir. Yazının icadı ile insanların belli merkezlere yerleşerek ilk “şehir-devlet”, daha sonra da “krallıklar”ı kurmaları arasında eşzamanlılık bir rastlantı değildir. Arkeolog Denise Schmandt-Bessarat’ın Louvre’lu Pierre Amiet’in hipotezi üzerine geliştirdiği teorisine göre, yazının ilk işlevi “muhasebe-defter tutma” 'dır. Sümer yazısının ilk yaygın örneklerinin; zirai ürünleri temsil eden tahıl, koyun, dana vb. olması bu tezi güçlendirmektedir. Toprak hamurundan yapılan kil üzerine sembolize şekiller ve hatta bir nevi zarf içine koyulmuş yazıların “konşimento”, “senet”, “borç belgesi” benzeri ticari belgeler olduğu anlaşılmaktadır (ilk dönem bilgisayarların günlük hayata “muhasebe” işlemleri için “defter tutma” amacıyla girdiğini hatırlayalım). Daha sonraki yıllarda gelişmelerle Sümer yazısı, eşya ve insan isimlerini içeren 1,200 logografik (resim benzeri) sembollü bir iletişim aracı olmuştur. Zamanla yazının logografik nitelikleri, çizgisel formlar (cuneiform) kazanarak alfabe benzeri şekillere dönüşmüş ve fonolojik unsurlar içermeye başlamıştır. Heceleme sisteminin geliştirilmesi ve kelimelere takılar eklenmesi, konuşma dili ile yazıyı giderek birbirine yaklaştırmış ve bütünsel bir iletişim aracı meydana gelmiştir. İ.Ö. 3. milenyumda Sümer yazısını benimseyen Akadlar ve Akadcanın diyalektlerini kullanan Asurlular ve Babilliler, yazının fonolojik niteliklerini arttırarak kendi “yazılı” dillerine kavuşmuşlardır. Hamurabi Kanunları olarak bildiğimiz ünlü eserler, Eski Babil dili ile yazılmış bu karakterde bir yazı örneğidir (Bu dönemde Mısırlılar da, Sümer-Akad çizgisinden esinlenerek “hiyeroglif” 'i geliştirmişlerdir). Ancak bu yazı sisteminin bugünküne benzer bir netlikte olmadığının altını çizmek gerekir. Kelimeler yalnız ünsüz (sessiz) harflerle oluşturulur. Örnek olarak /k/, /t/, /b/’yi sembolize eden formlar ile değişik sesler çıkararak kelimeler yazıya aktarılmıştır. Bu sistemde “yazmak” kökünden “katab-o yazdı”, “katabi-ben yazdım”, “katebu-onlar yazdılar” olarak seslenmekte; fakat yazılı halinde, hepsi “ktb” olarak sembolize edilmektedir. Alfabenin evrimi ve bugün kullandığımız Latin alfabesine ulaşılması ise, Semitik bir ırk olan Fenikeliler’in, Sümerler’in yazı sistemi üzerine geliştirdiği sembollere dayanmaktadır. Mezopotamya’nın kuzey batısında ve bugünkü Lübnan çevresinde yaşayan deniz ticaret ile ünlü Fenike’liler İ.Ö. 2. millenyumda Fenike (Semitik) alfabesini icat etmişlerdir. Afrika-Asya dil grubunun bir parçası olan Semitik Fenike dili, ticaret rüzgarlarını arkasına alarak batıya doğru uzanmıştır. O dönemin en önemli ticaret merkezi olan Akdeniz’de, Fenike alfabesi Yunan uygarlığına ulaşmıştır. Yunan Alfabesi ise belli bir süreçten geçerek İ.Ö. 1000 – 900 yıllarında son şeklini almıştır. Alfabeye Yunanlıların en önemli katkısı ünlü (sesli) harfleri de alfabenin içine almaları olmuş ve bugünkü yazı sisteminin temelini oluşturmuştur. Romalılar ise Yunan Alfabesini, Yunan kültürü ile birlikte almışlardır (en fazla yaptıkları mitolojik tanrı adlarını değiştirerek, Afrodit’e Venüs, Zeus’a Jupiter demişlerdir). Etrüskler tarafından geliştirilen 26 karakterli sistemden, bir evrimle 21 karakterli Latin alfabesi, İ.O. birinci yüzyılda son şeklini almıştır. Latin alfabesi ortaçağların sonuna kadar, Avrupa’nın tek ortak alfabesi olmuş ve tüm tıp, hukuk, fen ve güzel sanatlar Latin alfabesi ile yazılmıştır. Ancak, el yazması ile çoğaltma dışında bir mekanizma olmayışı, bilginin yayılmasını engellemiş ve bilim, din ve saray çevresinde kalmıştır. Ne kadar ilginçtir ki, Batı kültürü için çok önemli bir temel olan Fenikeliler’in geliştirdiği alfabe, Hint-Avrupa dillerine büyük katkıda bulunurken, kendisi doğu kültürü içinde kaybolmuştur. Bir o kadar ilginci de, Afrika-Asya ve Hint-Avrupa dil grupları ile hiçbir ilgisi bulunmayan, Ural-Altay dil grubundan olan Türkçe’nin (Türk alfabesinin) seyridir. Latin karakterleri Atatürk’ün öngörüsü ile Türkiye’mizin yazı sistemi ve alfabesinin temelini oluşturmuş, Batı ile bütünleşmede en önemli araç haline gelmiştir. Prof. Dr. Eyüp İlyasoğlu TRIO Çözüm Evi Bilişim Hizmetleri A.Ş. elektronik posta: eyupi@triosh.com
|
|
|
|
|
289
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yazının icadı
|
: Ekim 07, 2007, 11:52:47 ÖS
|
YAZININ İCADI, İNSANLIK TARİHİNİN BAŞLANGICI, AKDENİZ'İN UYANIŞI insanlık tarihi yazının icadı ile başlar ve bu araç ile bilgi “toplanabilir, iletilebilir, saklanabilir” hale gelir. Beş bin yıl sonra matbaanın icadı ile, biriken bilginin “yayılması” gerçekleşir. Bilginin “işlenmesi” için ise beş yüzyıl daha beklenecek, bilgisayarın icadı gerekecektir. Yazı ve matbaa’dan sonraki dünyalar, bir öncesine hiçbir şekilde benzemez ve bu süreçte toplumdaki değer ölçüleri, sosyal ve politik yapı, sanat, edebiyat, mimarlık vb. bütün temel kurumlar, geri dönülmeyecek şekilde değişir. Tıpkı, bilgisayar’ın icadından sonraki dünyanın, bir önceki dünyaya benzemeyeceği gibi. Bu yazımızda, yazının icadını inceleyeceğiz. Konuya bizim de kullandığımız Latin alfabesine odaklı olarak yaklaşacağız. İnsanın evrimini inceleyen üç bilim dalı olan primatoloji, paleontoloji ve paleoantropoloji araştırmaları “modern insan”ın homo erectus’tan evirilerek homo sapiens’den başlamasından bugüne, yaklaşık 350-400 bin yıl geçmiş olduğunu “belirler”. Ancak bu bir “türetilmiş” bilgidir ve gerçek “kayıtlı bilgi” ise yazının icadı ile başlar. Bilindiği gibi yazıyı Güney (Aşağı) Mezopotamya’da yaşayan Sümer’ler icat etmiştir. İlk yazı benzeri işaretler için İ.Ö. 8000 yıllarına kadar iniliyorsa da, yazının icadında İ.Ö. 3500 yılları genel olarak kabul gören tezdir. Yazının icadı ile insanların belli merkezlere yerleşerek ilk “şehir-devlet”, daha sonra da “krallıklar”ı kurmaları arasında eşzamanlılık bir rastlantı değildir. Arkeolog Denise Schmandt-Bessarat’ın Louvre’lu Pierre Amiet’in hipotezi üzerine geliştirdiği teorisine göre, yazının ilk işlevi “muhasebe-defter tutma” 'dır. Sümer yazısının ilk yaygın örneklerinin; zirai ürünleri temsil eden tahıl, koyun, dana vb. olması bu tezi güçlendirmektedir. Toprak hamurundan yapılan kil üzerine sembolize şekiller ve hatta bir nevi zarf içine koyulmuş yazıların “konşimento”, “senet”, “borç belgesi” benzeri ticari belgeler olduğu anlaşılmaktadır (ilk dönem bilgisayarların günlük hayata “muhasebe” işlemleri için “defter tutma” amacıyla girdiğini hatırlayalım). Daha sonraki yıllarda gelişmelerle Sümer yazısı, eşya ve insan isimlerini içeren 1,200 logografik (resim benzeri) sembollü bir iletişim aracı olmuştur. Zamanla yazının logografik nitelikleri, çizgisel formlar (cuneiform) kazanarak alfabe benzeri şekillere dönüşmüş ve fonolojik unsurlar içermeye başlamıştır. Heceleme sisteminin geliştirilmesi ve kelimelere takılar eklenmesi, konuşma dili ile yazıyı giderek birbirine yaklaştırmış ve bütünsel bir iletişim aracı meydana gelmiştir. İ.Ö. 3. milenyumda Sümer yazısını benimseyen Akadlar ve Akadcanın diyalektlerini kullanan Asurlular ve Babilliler, yazının fonolojik niteliklerini arttırarak kendi “yazılı” dillerine kavuşmuşlardır. Hamurabi Kanunları olarak bildiğimiz ünlü eserler, Eski Babil dili ile yazılmış bu karakterde bir yazı örneğidir (Bu dönemde Mısırlılar da, Sümer-Akad çizgisinden esinlenerek “hiyeroglif” 'i geliştirmişlerdir). Ancak bu yazı sisteminin bugünküne benzer bir netlikte olmadığının altını çizmek gerekir. Kelimeler yalnız ünsüz (sessiz) harflerle oluşturulur. Örnek olarak /k/, /t/, /b/’yi sembolize eden formlar ile değişik sesler çıkararak kelimeler yazıya aktarılmıştır. Bu sistemde “yazmak” kökünden “katab-o yazdı”, “katabi-ben yazdım”, “katebu-onlar yazdılar” olarak seslenmekte; fakat yazılı halinde, hepsi “ktb” olarak sembolize edilmektedir. Alfabenin evrimi ve bugün kullandığımız Latin alfabesine ulaşılması ise, Semitik bir ırk olan Fenikeliler’in, Sümerler’in yazı sistemi üzerine geliştirdiği sembollere dayanmaktadır. Mezopotamya’nın kuzey batısında ve bugünkü Lübnan çevresinde yaşayan deniz ticaret ile ünlü Fenike’liler İ.Ö. 2. millenyumda Fenike (Semitik) alfabesini icat etmişlerdir. Afrika-Asya dil grubunun bir parçası olan Semitik Fenike dili, ticaret rüzgarlarını arkasına alarak batıya doğru uzanmıştır. O dönemin en önemli ticaret merkezi olan Akdeniz’de, Fenike alfabesi Yunan uygarlığına ulaşmıştır. Yunan Alfabesi ise belli bir süreçten geçerek İ.Ö. 1000 – 900 yıllarında son şeklini almıştır. Alfabeye Yunanlıların en önemli katkısı ünlü (sesli) harfleri de alfabenin içine almaları olmuş ve bugünkü yazı sisteminin temelini oluşturmuştur. Romalılar ise Yunan Alfabesini, Yunan kültürü ile birlikte almışlardır (en fazla yaptıkları mitolojik tanrı adlarını değiştirerek, Afrodit’e Venüs, Zeus’a Jupiter demişlerdir). Etrüskler tarafından geliştirilen 26 karakterli sistemden, bir evrimle 21 karakterli Latin alfabesi, İ.O. birinci yüzyılda son şeklini almıştır. Latin alfabesi ortaçağların sonuna kadar, Avrupa’nın tek ortak alfabesi olmuş ve tüm tıp, hukuk, fen ve güzel sanatlar Latin alfabesi ile yazılmıştır. Ancak, el yazması ile çoğaltma dışında bir mekanizma olmayışı, bilginin yayılmasını engellemiş ve bilim, din ve saray çevresinde kalmıştır. Ne kadar ilginçtir ki, Batı kültürü için çok önemli bir temel olan Fenikeliler’in geliştirdiği alfabe, Hint-Avrupa dillerine büyük katkıda bulunurken, kendisi doğu kültürü içinde kaybolmuştur. Bir o kadar ilginci de, Afrika-Asya ve Hint-Avrupa dil grupları ile hiçbir ilgisi bulunmayan, Ural-Altay dil grubundan olan Türkçe’nin (Türk alfabesinin) seyridir. Latin karakterleri Atatürk’ün öngörüsü ile Türkiye’mizin yazı sistemi ve alfabesinin temelini oluşturmuş, Batı ile bütünleşmede en önemli araç haline gelmiştir. Prof. Dr. Eyüp İlyasoğlu TRIO Çözüm Evi Bilişim Hizmetleri A.Ş. elektronik posta: eyupi@triosh.com
|
|
|
|
|
290
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yazının bulunması
|
: Ekim 07, 2007, 11:52:27 ÖS
|
|
Yazı Yazı, konuşma dışındaki muhabereye imkan sağlayan belli manalara sahip işaret ve şekillerden meydana gelmiş insan gözüne hitap eden ifade vasıtası. Şekil ve işaretler taş, metal, papirüs, kağıt üzerine çizilir. Yazı yalnız insanlara mahsus bir muhabere cinsidir. Hayvanların çoğu sesle birbiriyle anlaşırlar. Fakat hiçbir hayvan yazı yazamaz ve okuyamaz.
Arkeologların yaptığı kazılardan yazının kelimelerle ifade edilişinin ilk olarak M.Ö. 3000 senelerinde Sümerlere ait olduğu ileri sürülmüştü. Halbuki M.Ö. 20.000 senelerinden kalma Fransa'nın güneyindeki bir mağarada ayı, inek, öküz resimleri bulunmuştur. Zaman zaman insanların bulundukları kültür ve medeniyet seviyesine paralel olarak yazı şekillerinde de gelişme olduğu muhakkaktır. İlk yazılar kayalar, kerpiçler üzerine çiviyle yazılmıştır. Bunlar, Süryani, İbrani ve Arabi lisanla idi.
Yazı, tarih boyunca kullanılış şekillerine göre birçok sınıfa ayrılır. Bunlar resimlerle ifade (ikonografi); konuyu seri haldeki resimlerle anlatan (ideografi); kısmen resim, kısmen fonetik ifade (analitik sistem); sesin grafik şeklini ifade eden yazı (fonetik sistem); hecelerin ayrı ayrı sembollerle ifadesi (heceleme) ve sesli sessiz 20-40 harften meydana gelen (alfabe) yazılarıdır.
Türkler bugüne kadar çeşitli yazıları kullanmışlardır. Bunlar sırası ile Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabeleridir. Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra 10. asırdan, 20. asra kadar Arap alfabesini kabul etmişlerdir. Bütün ilim eserleri Arapça yazıldığı için Arapça ilim lisanı olmuş ve yazılar bu dilde yazılmıştır. Önce devletin yazısı Uygur yazısıyken Arapçanın daha uygun bir lisan olduğunu anlayan İslam Türk alimleri, diğer İslam topluluklarıyla sürekli bir ilişki kurmak için devletin resmi yazışma dilinin de Arapça olmasını teklif etmişlerdir. Uzun seneler Arapça ve Uygurca yazılar birlikte kullanılarak nesillerin örf ve adetlerinin, teknik ve bilgilerininin birbirlerine intikali sağlanmıştır. Türkler Arap alfabesini kendilerine mal edercesine kabul ederek kullanmışlar ve hat denilen bir yazı sanatı meydana çıkarmışlardır. Hat sanatı ile yazılmış binlerce yazı kitaplarda, tablolar halinde binalarda mevcuttur. Bin seneyi aşkın Türk tarihi Arap harfleriyle yazılı ve arşivlerde saklıdır.
Arap alfabesiyle yazılan yazı sağdan sola doğrudur. Latin alfabesinde yazı soldan sağa; Çin ve Japon alfabesinde yukarıdan aşağıya doğrudur.
Yazýlým Dili bilimi Yazýlým Dili bilimi veya Lengüistik, insan dilinin ilmi araştırmasıdır. Hususiyet arz eden lisanların da ilmi incelenmesi olan lengüistik, lisanların gelişmesini, aralarındaki bağları ve dünya üzerinde dağılımını araştırır. Bu araştırmayı yürütene lengüist denir. Bu manada lengüist, birçok dil bilen birisi değildir. Lengüistiğin başlıca hedefi, insanın kendisi ve dünyası hakkında bilgi edinmek, depolamak ve ulaştırmaktır. İnsanın içindeki bu arzuyu tatmin etmek için de lengüistin esas aleti olan, lisan kullanılmaktadır. İnsanı insan yapan ve birbirine bağlı üç hususiyetin var olduğu kabul ediliyor: Ruhu, öğrenme arzusu ve lisana hakim olması. Lengüistik, lisanla ilgili çalışmaları içine alan bir sistem olarak filolojiden daha özeldir. Filolojinin içine edebiyat, kritik, sanat, arkeoloji ve din de girer. Uzun seneler, lengüistik tabiri yerine filoloji kullanılmıştır.
Lengüistik, konularına göre isim alır. Edebiyat konusunda lengüistik teknikleri olduğu gibi psikoloji, matematik, bilgisayar konularının da kendine has lengüistikleri vardır. Bilgisayar lengüistiği bir bakıma elektronik cihazların anlıyabileceği bir lisan sistemidir.
Bu bilim dalını üç ayrı kolda incelemek mümkündür: Bunlardan birincisi genel lengüistik, yeryüzünde konuşulan bütün lisanları ve bunların birbirleriyle olan münasebetlerini inceler. Genel lengüistiğin bir diğer çalışma alanı da konuşulan dil ile cemiyet arasındaki karşılıklı münasebetlerdir. Lengüistiğin diğer bir kolu olan tarihi lengüistik lisanların tarih içinde geçirdiği devreleri ortaya koyarken, tasviri lengüistik lisanların kendilerine has hususiyetlerini inceler.
Alfabe Abece, her biri dildeki bir sese karşılık gelen harfler dizisidir. Alfabe.
"Abece" sözcüğü, Türkçe'deki ilk üç harfin okunuşundan oluşur.
Benzer biçimde Fransızca kökenli Alphabet'den dilimize geçen "Alfabe" sözcüğü, eski Yunanca'daki ilk iki harf olan "alpha" ile "beta"nın okunuşundan gelir.
Türk abecesinde 29 harf bulunur: A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ, H, I, İ, J, K, L, M, N, O, Ö, P, R, S, Ş, T, U, Ü, V, Y, Z.
|
|
|
|
|
291
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yavuz sultan selim'in kudüsü fethi
|
: Ekim 07, 2007, 11:52:02 ÖS
|
|
YAVUZ SULTAN SELİM’İN KUDÜS’Ü FETHİ
Kudüs’ün Osmanlı Yönetimine Girişi
XVI. yüzyıla girildiğinde Osmanl Devleti en güçlü dönemlerini yaşyordu ve kendisine hedef olarak da Batıyı seçmişti. Ancak II. Bayezid döneminde Safeviler tarafından körüklenen şiî propagandası Anadolu da fitne uyandırmştı. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim öncelikle Anadolu birliğini yeniden sağlamak amacıyla iran daki Safevileri bertaraf etmeye karar verdi. Çaldıran zaferiyle bertaraf edilen Safeviler den sonra Yavuz yüzünü güneye çevirdi çünkü Mısır, Filistin ve Suriye ye hakim olan Memlûklar, Safevî Sultan şah ismail le iş birliği yapmışlardı . Bu iki devletin iş birliği, Osmanlı Devleti ve Anadolu birliği için büyük bir tehlike idi. Diğer yandan Memlûklar, Yavuz’un Suriye’yi istila etmesinden de endişe ediyorlardı . Memlûklar için Suriye, Mısırın anahtar durumundaydı . Bu saydığımız sebeplerden dolayı , Memlûk Sultan Kansuh Gûrî, -Ehl-i Sünnet ulemasının muhalefetine rağmen şah İsmail ile ittifak yapmaktan çekinmedi. Bu ittifak Yavuz’un planlarını değiştirmesine sebep oldu. İran üzerine yürüse, arkadan bir Memlûk tehlikesiyle karşılaşabilirdi. Zirâ Kansuh Gûrî, bu sırada güçlü bir orduyla Halep’e gelmiş, yanında bulunan şehzade Ahmed in oğlu Kâsım Çelebi yi Osmanlı tahtının yegane varisi olarak ilan etmişti. Kansuh Gûrî nin bu ittifak Yavuz un işine yaradı . Sünni ve Şafiî olan Suriye halkı Yavuz un yanında yer aldı . Yavuz, Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere ulemâdan Mülhidlere yardım eden mülhiddir ve üzerine gidilmesi caizdir mealinde fetvalar aldı. Osmanlı Memlûk ilişkilerinin bozulmasının en önemli sebeplerinden birisi de Dulkadiroğullarının izlediği dış politikaydı. Memlûklara yakın olan Dulkadiroğlu Alaaddin Bey, kendi beyliğinin devamını Osmanlı Devleti ile Memlûklar arasındaki denge politikasına dayandırmıştı. Nihayet Çaldıran seferine katılmayı reddedişi bardağı taşıran son damla olmuştu. Bunun üzerine Yavuz, Dulkadiroğulları beyliğine son verdi. Alaüddevle’nin başını da Mısır’a gönderdi. Osmanlılar artık Suriye kapılarına dayanmışlardı . Nihayet Osmanlı ordusu Kuzey Suriye ye girdiği sırada Kansuh Gûrî yanında Halife III. Mütevekkil Alâllah olduğu halde, Halep ten hareketle Merc-i Dâbık a gelmişti. 24 Ağustos 1516 da burada yapılan savaşta, Memlûklar büyük bir bozguna uğradılar. Bu zafer sonrası Yavuz Sultan Selim, Halep te büyük bir coşkuyla karşlandı. Burada başta Halife III. Mütevekkil ile üç mezhebin başkaldılarını kabul eden Sultan, onlara iyi davrandı . Ulu Cami'de okunan hutbede hatip Osmanl Sultanın Hadimû l- Haremeyn unvanı ile vasıflandırdı . Yavuz, Halep ten sonra şam üzerine yürüdü ve buray da kolaylıkla zaptetti. Yavuz un hedefi imdi Mısırıd . Ancak ba ta Kudüs olmak üzere Filistin in önemli şehirleri hâlâ Memlûklu idarecilerin hakimiyetindeydi. Mısır yolunu emniyete almak için öncelikle buraların ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunun için de Yavuz, Vezir-i âzam Sinan Paşa'yı görevlendirdi. Sina Paşa kısa zamanda Safed, Nablus, Aclun, Gazze ve Kudüs ü fethetti. Yavuz ise bu sırada şam dan Kudüs e gelmişti. Kudüs'ün Osmanlıların eline geçi tarihi gün olarak kesin belli değildir. Ancak Yavuz, 31 Aralık 1516'da şehre gelmiştir. Şehrin Osmanlı yönetimine geçişi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler yer almaktadır. Bu kaynaklar, şehrin kendi isteğiyle Osmanlı yönetimine geçtiğini yazmaktadır. Ancak, o sıradaki Kudüs Memlûklu valisi İli Bey, Memlûk ordusunda yer almştı ki, Kudüs'ün kendiliğinden Osmanlı yönetimine geçmesi biraz kuşkuludur. Olayların gidişatından anlaşıldığına göre Kudüs'ün fetih tarihi Ekim 1516 (Ramazan-922) olmalıdır. Kışı Şam'da geçiren Yavuz, Aralık ayının sonlarına doğru buradan ayrılarak, 3 Aralık'ta devlet ileri gelenleriyle beraber Kudüs'e geldi. Yavuz'un şehre gelişi sırasında Kudüs'ün tüm ruhanîleri padişahı şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Yavuz, ruhanîlere gerekli ilgiyi gösterdikten sonra, şehrin tam karşısında otağını kurdurttu. Bu sıralar ikindi vaktiydi. Padişah akşam namazını Mescid-i Aksa'da kılacağını söyledi. Bunun üzerine görevlilere haber gönderildi. Kur'an'ın sitayişle bahsettiği bu kutsal mabed 12.000 kandille aydınlatılır. Padişah bu kutsal kente namaz vaktinden önce girer. Önce Kubbetü's- Sahra'da Rummân- Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.)'y ziyaret eder. Sonra Hacer-i Sahra'y tavaf eder. Daha sonra Kubbe-i Sahra'nın altına iner ve burada iki rekât hacet namaz kılar. Buradan akşam namazının edası için Mescid-i Aksa'ya geçer. Görevliler, padişahı kokulu mumlarla karşılarlar. Sultan burada akşam namazını edâ ettikten sonra, biraz dinlenir. Daha sonra burada iki rekât hacet namazı kılar, dualar eder. Yatsıyı da eda ettikten sonra otağna döner. Sultan, ertesi sabah binlerce koyun ve deve kurban ettirir. Kubbe-i Sahra'yı ziyaret eder ve Mescid-i Aksa'da iki rekât hâcet namaz kılar. Daha sonra şehri gezer, Kudüs halkına ihsanlarda bulunur. 1 Ocak 1517'de Kudüs'ten ayrılır.
|
|
|
|
|
292
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: yavuz sultan selim ve 3, mehmet
|
: Ekim 07, 2007, 11:51:48 ÖS
|
|
YAVUZ SULTAN SELİM DÖNEMİ
YAVUZ SULTAN SELİM’İN TAHTA ÇIKMASI
Yavuz sultan selim babası ikinci Beyazıt tahtta iken Trabzon valisiydi. Yavuz Trabzon valisi iken kardeşi şehzade Korkut Manisa valisi ve şehzade Ahmet’te Amasya’da vali idi.
Yavuz sultan selim daha sancak beyi iken birçok faaliyette bulunmuştur.Devlet aleyhine propaganda yapan asileri takip ettirmiş, Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer düzenlemiştir.1508’de Kütayis seferinde Kars; Erzurum; Artvin illeriyle birlikte on beş yeri fethetmiştir:Bazı kaynaklara göre fethedilen yerlerdeki Gürcü halkın Müslüman olduğu söylenmektedir:Bunun yanında Osmanlı devletini tehdit eden şii propagandasına karşı tedbirler almaya çalışmıştır:Ancak sancak beyi olarak bunu başaramayınca hükümdar olmak için faaliyetlere başlamıştır:
Şii propagandasına müdahale etme isteğinin yanında Yavuzun tahta geçme isteğinin bir başka sebebi de babası ikinci Beyazıt’ın devlet idareciliği yönünden zayıf ve iradesiz olmasıydı:Yavuz tahta geçme mücadelesini başlatmak için Rumeli’de bir sancak beyliği istedi.ancak bu isteği devlet töre ve düzenine aykırı olduğu için reddedildi.Yavuzun böylece aradığı fırsat eline geçmiş oldu.Oğlu Kefe sancak beyi Süleyman’ında yardımıyla Trakya’ya geçti:Kendisine oyalamak için Köstendil sancağı verildi:Bu arada şehzade Ahmet’te tahta geçirilmeye çalışıldı: Babası ve bazı devlet adamlarının şehzade Ahmet’i tahta geçirmek istemesi üzerine harekete geçen Yavuz babasına savaş açtı.Baba oğul karıştıran ovasında karşı karşıya geldiler, ancak Yavuz savaşı kaybetti.Fakat yeniçerileri arkasına alan yavuz tahta geçmeyi başarmıştır.Tahta geçtikten sonra özellikle en büyük rakibi Ahmet başta olmak üzere bütün şehzadeleri ve taht üzerinde hak iddia edecek herkesi ortadan kaldırdı.Babası ikinci Beyazıt’ı da yılda iki milyon akçe tahsisatla Dimetoka’ya göndermiştir.Ancak ikinci Beyazıt yolda vefat etmiştir.
NOT: İkinci Beyazıt’ın Cem sultana karşı tahta geçmesinde etkili olan devşirme devlet adamları Yavuzun İkinci Beyazıt’a karşı tahta geçmesinde de etkili olmuşlardır.
Fatihten sonra devletin üst kademelerinde Türk devlet adamları görev almamıştır.bunun sebebi ise Türk devlet adamlarının devlet üzerinde hak iddia edip hanedanlığı yıkmalarından korkulmasıdır.fatih zamanından yavuz dönemine kadar daha güçlü hale gelen devşirmeler yönetim üzerinde kilit rol oynamaktadırlar.
YAVUZ’UN SİYASET ANLAYIŞI
1) Yavuz tahta çıktıktan sonra en büyük tehlike olarak şii faaliyetlerini görmüştür.Yavuz devletin bekası için devlet içinde huzursuzluk yaratan şii tehlikesini ve safevi devletini ortadan kaldırmayı düşünmüştür.
2) Yavuzun diğer bir siyaseti ise bütün Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplamaktır.Yavuz Suriye,Filistin ve Mısır’ı alarak bu siyasetinin bir kısmını fiilen gerçekleştirmiştir ancak Safeviler tam olarak ortadan kaldırılmadığı için Türkistan’a ulaşılamamış ve Yavuz bu siyasetini tam olarak gerçekleştirememiştir. YAVUZ SULTAN SELİM’İN İLK FAALİYETLERİ
Yavuz tahta geçtikten sonra 1512-1513 yıllarında iç meseleleri halletti.Ülke içerisinde olay çıkartan ve ilerde devlet için tehdit unsuru olacak Safeviler üzerine sefere çıkmadan önce kuzeybatı ve güney sınırlarını emniyete aldı.Eflak ,Boğdan, Venedik, Macar ve Mısır elçileri ile barışın devamını tayin eden antlaşmalar imzalandı.Daha sonra devlet içerisinde yaşayan şii nüfusu saydırılıp ileri gelenleri ortadan kaldırıldı.
YAVUZ SULTAN SELİM’İN SEFERLERİ
1- Çaldıran savaşı(1514):
Sebepleri:
1) Yavuzun Osmanlı üzerindeki Safevi kaynaklı şii faaliyetlerine son vermek istemesi 2) Orta Asya hanlıklarıyla ardaki Safevi engelini kaldırmak ve ticaret yollarına egemen olmak
Savaşın gelişimi:Yavuz Safeviler üzerine sefere çıkmaya hazırlanırken Safeviler de Venediklilerle Osmanlıya karşı ittifak yapmaya çalışmış ancak başarılı olamamışlardı.Yavuz ayrıca sere çıkarken Dulkadiroğluları beyliğinden yardım istemiş ancak ret cevabı almıştı.Yavuz sefere çıktıktan sonra ordu içerisindeki yeniçerilerin bir kısmı huzursuzluk çıkarmış ancak Yavuzun iradeli davranışı sayesinde bu huzursuzluk giderilmiştir.Bütün bu olumsuzluklara rağmen Safeviler yenilmiş ve şah İsmail kaçmıştır.
Sonuçları:
1) Doğu Anadolu Osmanlı hakimiyetine girdi. 2) Kemah, Diyarbakır ve Mardin alındı. 3) Anadolu’daki şii propagandası sona erdi. 4) İran’daki hazine ve zenginlikler İstanbul’a getirildi. 5) İran’ın önemli bilginleri İstanbul’a getirildi.
NOT: İleride Osmanlıyı çok uğraştıracak olan yeniçeriler devletin en güçlü zamanında bile padişaha kafa tutacak kadar ileri gidebilecek güce sahiptirler.
2- Turnadağ savaşı(1515):
Sebepleri:
1) Yavuz’un Safeviler üzerine sefere çıkarken bu beylikten yardım istemesi, olumsuz yanıt alınması. 2) Bu beyliğin alınıp, Anadolu siyasi birliğini kurma isteği. Sonuçları:
1) Dulkadiroğluları beyliğine son verildi. 2) Anadolu’da birlik ve beraberlik sağlanmıştır. 3) Maraş ve çevresi Osmanlılara katılmıştır. 4) Osmanlılar ve Memlüklüler komşu olmuşlardır. 5) Bu iki devlet arası gerginlik yeniden başlamıştır. 3- Mısır seferi:
Nedenleri:
1) Memlüklülerin Dulkadiroğluları beyliği Osmanlı’ya katıldıktan sonra Şah İsmail’le işbirliği yapmaya kalkışması. 2) Memlüklülerin baharat yolunu denetimleri altında tutuyor olması. 3) Baharat yolu alındığı zaman Safevilere karşı yapılacak seferlerde orduya kolay bir ikmal yolu kazanılacak olması. 4) Memlüklülerin Hindistan Avrupa arası deniz ticaretini yapan Portekizlere karşı etkin bir politika izleyememesi ve Portekizlerin kutsal şehirlere zarar vermesi. 5) Memlüklülerin Anadolu’da Gaziantep, Malatya ve Divriği gibi stratejik noktaları elinde bulunduruyor olması. 6) Yavuz’un kutsal toprakları denetim altına alma arzusu.
4- Mercidabık Savaşı (1516): İran’a yürüyen Osmanlı ordusunun Fırat’ı geçmesine Memlüklülerin karşı çıkması ve Osmanlının bunu savaş nedeni olarak sayması üzerine çıkan savaşta Osmanlı ordusu, Memlüklüleri yenmiştir. Sonuçları:
1) Memlüklüler yenildi. 2) Suriye’nin kapıları Osmanlılara açıldı. 3) Halep direnmeden teslim oldu. 5- Ridaniye Savaşı (1517) : Memlüklülere son darbeyi vurmak isteyen Yavuz’un, Memlük üzerine yürümesi sonucu yapılan savaşta Osmanlı Memlüklüleri yenmiştir.
6- Mısır Seferi ‘ nin Sonuçları:
1) Memlüklüler ortadan kalkmıştır. 2) Mısır ,Filistin ve Suriye Osmanlı hakimiyetine girmiştir. 3) Kutsal emanetler Osmanlı ülkesine getirilmiştir. 4) Osmanlı doğu ticaret yollarını denetimini ele geçirmiştir. 5) Mısırın alınması ile Kuzey Afrika yolu Osmanlılara açılmıştır. 6) Kıbrıs için Venediklilerin Memlüklülere verdiği vergi Osmanlıya verilmeye başlanmıştır. 7) Elde edilen ganimet ve vergilerle hazine tamamen dolmuştur.
NOT 1 : Bazı kaynaklarda Osmanlının Mısırı aldıktan sonra Halifeliği de devraldığı yazmaktadır. Ancak Osmanlı Devleti Halifelik makamını Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasına kadar kullanmamıştır.Zaten bilindiği gibi Halifelik makamı dini bir niteliği yoktur. Dört Halife devri sonrası Halifelik aslen bitmiş ancak Kutsak topraklara sahip olan devletler bu makam sürüyor gösterip ondan siyasi olarak yararlanmayı düşünmüşlerdir.Dikkat edildiği zaman Osmanlının güçlü zamanlarında Osmanlı padişahları kendilerini hiçbir zaman halife olarak görmemişlerdir. Ancak Osmanlı zayıfladıktan sonra özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların isteği ile bu makamdan siyasi olarak yararlanmak istenilmiş ancak işe yaramamıştır.Çünkü başta Araplar olmak üzere İslam Aleminin büyük bir bölümü Osmanlı padişahlarını halife olarak kabul etmemişlerdir. Halifelik makamı kaldırıldığı 1924 yılına kadar yaşamıştır. NOT 2 : Yavuz Sultan Selim bütün seferlerini doğuya yapmıştır.Bunun sebebi başta Şİİ tehlikesi olmak üzere bütün tehlikelerin doğudan gelmiş olmasıdır.
YAVUZ SULTAN SELİM ‘İN VEFATI
Yavuz Sultan Selim, 22 Eylül 1520 yılında vefat etmiştir. Yavuz’un ölüm sebebi sırtında çıkan ŞİRPENÇE adı verilen bir çıban olduğun söylenilmektedir.Fakat bazı kaynaklara göre sarayda onun başarısını çekemeyen kişiler tarafından zehirlendiği söylenilmektedir.
YAVUZ SULTAN SELİM ‘ İN KİŞİLİĞİ
Osmanlı Hanedanlığının 9. padişahı olan Sultan Selim tarihe askeri sevk ve idare yeteneğiyle geçmiştir. Daha Trabzon ‘ da bir sancak beyi iken doğudaki şii tehlikesini görmüş , tahtta kaldığı kısa süre içerisinde bu sorun üzerine gitmiştir.Ayrıca Yavuz ihtişamdan hoşlanmazdı ve devletin menfaatleri söz konusu olduğunda en acımasız kararları almaktan çekinmeyen sert bir mizaca sahipti.
NOT: Yavuz tahtı devraldığında 2373000 kilometre kare olan Osmanlı toprakları öldüğünde 6 557 000 kilometre kareye ulaşmıştır.
ÜÇÜNCÜ MEHMET DÖNEMİ
Üçüncü Murat’ın ölümü üzerine yerine büyük oğlu üçüncü Mehmet geçti.Yeni hükümdar ilk olarak Türklere katliam yapan Eflak voyvodası üzerine yürüdü.
1- Avusturya Eflak Cephesi Savaşları ve Estergon Kalesi’nin Düşmesi(1595):
Üçüncü Mehmet tahta iken Avusturya kuvvetlerinin bir kısmı Estergon kalesini kuşatmış bir kısmı da Ciğerdelen Kalesini zapt etmiştir.Estargon uzun süre direnmesine rağmen gereken yardımın gelmemesi ,Sinan Paşa’nın yardım gittikten sonraki beceriksizlikleri ve kalenin askerlerinin yiyecek ve su ihtiyaçlarının hat safhaya çıkması üzerine kale teslim olmuştur. Ayrıca Eflak cephesinde Sinan Paşanın ciddi bir başarı gösterememesinin yanında binlerce akıncıyı da savunmasız bırakıp kırdırması dikkat çekicidir. Bu başarısızlıkların üzerine Üçüncü Mehmet devlet adamlarının ısrarı ile ordunun başında sefere çıkmaya karar verir.
NOT: Üçüncü Mehmet ordunun başında sefere çıkan son Osmanlı padişahıdır.
2- Eğri Kalesi’nin Alınması ve Haçova Meydan Savaşı (1596):
Üçüncü Mehmet’in sefere çıktığın sıralarda Avusturya’nın kuşattığı Hatvan Kalesinin teslim olduğun haberi alındı. Bu yüzden Eğri Kalesinin önemi daha da artmış oldu ve Eğri Kalesi kısa sürede alındı.Kale alınınca Üçüncü Mehmet İstanbul’a dönmek istediyse de devlet adamlarının telkinleri sonucu bundan vazgeçti. İlerleyen ordu 15 Ekim 1596 da Haçova da müttefik Avrupa ordusuyla karşılaştı. Yapılan savaşta Osmanlı ordusu savaştan kaçmak ve yenilmek üzereyken ordunun geri kuvveti denilen Aşçı Seyis vb. oluşturduğu grubun savaşa dahil olması üzerine savaş kazanılmıştır.
NOT: Haçova Meydan Muharebesi Osmanlının kazandığı son meydan savaşıdır.
3- Sefer Sonrası Meydana Gelen Sosyal ve Siyasi Olaylar:
Haçova’daki başarısı nedeniyle sadrazamlığa getirilen Çağaloğlu Sinan Paşa’nın savaş sonrası askeri yoklama yaptırıp asker kaçağı olmadığı halde birçok kişiyi idam ettirmesi ve dirliklerini ellerinden alması üzerine Anadolu’da isyanlar baş göstermiştir. Bunun yanında aralarında sorun olan insanların birbirini asker kaçağı diye ihbar etmesi üzerine idam edilen ve malları elinden alınan insanların aileleri aç ve sefil kalmışlardır.
4- Kanije Savunması:
Avusturya’dan alınan Kanije Kalesini Alman İmparatorunun almak için kuşatması üzerine kale uzun süre dayanmıştır ve kale kumandanı Tiryaki Hasan Paşa üstün gayretleri sayesinde kale elde kalmıştır . Kanije elde kaldıktan sonra İstoni,Belgrad,Estargon ve Uyvar fethedilir.
ÜÇÜNCÜ MEHMET’İN SALTANATININ SON YILLARI
İran’ın Ferhat Paşa Anlaşmasıyla kaybettiği yerleri geri almak istemesi üzerine Osmanlı İran savaşları başlamıştır.İran savaşları sürerken Üçüncü Mehmet ölmüştür.
|
|
|
|
|
293
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: Yavuz Sultan Selim Han
|
: Ekim 07, 2007, 11:51:33 ÖS
|
|
YAVUZ SULTAN SELİM 1512 – 1520
Babası : Sultan İkinci Bayezid
Annesi : Gülbahar Hatun
Doğumu : 10 Ekim 1470
Ölümü : 21-22 Eylül 1520
Saltanatı : 1512 – 1520
Devlet Sınırları : 6.557.000 km2
HAYATI
Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Gülbahar Hatun Dulkadiroğulları beyliğindendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı. Babası Sultan İkinci Bayezid padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim'I Trabzon Sancağı'na tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon'da devlet işlerinin yanında ilimle uğraşır ve büyük alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip ederdi. Trabzon'u çok güzel idare eden Şehzade Selim'in bu arada komşu devletlerle de ilişkisi oldu. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular. Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanıyordu. Güreşmekte, ok ve yay yapmada üstüne yoktu. Harpten hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, söyle vasiyet etti: "Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-I Humayun benim mührümle mühürlensin." Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi. Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dediği rivayet edilir. Bir kulağına da küpe takardı. 22 Eylül 1520'de "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz 30 yaşında iken vefat etti. Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii'nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim'i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.
Erkek çocukları: Kanuni Sultan Süleyman Kız çocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Şah Sultan
ÇALDIRAN SAVAŞI
Yavuz Sultan Selim, babası Sultan İkinci Bayezid ve kardeşleri ile taht mücadeleleri vererek tahta çıktığında, Osmanlı Devleti sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük sebebi Doğu'daki Şii-Safevi Devletiydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla huzur sağlanacak ve Türkistan yolu Osmanlılara açılacaktı. Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz
| | | |
|