|
|
|
211
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: ahmet han 2
|
: Ekim 08, 2007, 10:47:50 ÖS
|
|
AHMED HAN -I Babası : Mehmed Han-III Annesi : Handan Sultan Doğumu : 18 Nisan 1590 Vefatı : 22 Kasım 1617 Saltanatı: 1603-1617
Osmanlı padişahlarının on dördüncüsü, islam halifelerinin yetmişdokuzuncusu.Babasının Saruhan Valiliği sırasında, 1590'da Manisa'da doğdu. Beş yaşından itibaren sıkı bir talim ve terbiyeye tabi tutuldu. Arabça ve farsça'yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik eğitiminde fevkalade maharet kazandı.Babası Üçüncü Mehmed Han'ın vefatı üzerine 1603 yılında henüz 14 yaşında iken Eyyüp Sultan'da kılıç kuşanarak padişah oldu.
Birinci Ahmed Han, tahta cülus ettiği zaman devlet, İran ve Avusturya ile harp halinde idi. Ayrıca uzun süren sa- vaşlar sonunda ülke içinde asayişsizlik artmış ve çevrelerine otuz-kırk bin kişilik bir kuvvet toplamayı başarabilen cela- liler, devletin başına bela kesilmişdi.
Ağustos 1604'de sadarete ve Avusturya seferi serdarlığına tayin olunan Lala Mehmed Paşa, Serhad boylarında ün yap- mış bir kumandandı. Derhal harekete geçerek bir zamanlar Avusturyalılara terkedilen Peşte'yi ve Hatvan'ı, sonra karadan ve denizden muhasara ettiği bir Macar kalesi olan Vaç'ı geri aldı. 1605'de tekrar sefere çıkan Lala Mehmed Paşa, Padişah'ın em- ri üzerine Estergon üzerine yürüdü ve 35 günlük bir muhasaradan sonra kale fethedildi. Estergon'un düşmesi üzerine Avusturya barış istedi. 1606'da Avusturya cephesine gönderilen sadrazam Kuyucu Murad Paşa, savaşa son vererek Zitvatorok andlaşmasını imzaladı.
Batıda zafer kazanılıp barış sağlanırken, doğuda İran cephesipek iç açıcı bulunmuyordu. Revan kalesi tamamen Şah Abbas'ın eline geçmişti. İran seferi serdarlığına getirilen Çağalazade Sinan Paşa, yollarda yiyacak temininin güçleşmesi ve yeniçerilerin aşırı serkeşlikleri yüzünden istediği neticeyi elde edemedi. Çağalazade'nin başarısızlığı ve daha sonra ölümü (Kasım 1605) üzerine Anadoluda'ki celali isyanları da gittikçe büyüdü. Tavil Ahmed, Canbolatoğlu,Kalenderoğlu,Yusuf Paşa ve Muslu Çavuş adındaki şakiler Anadolu'yu kana boyamışlardı. Ahaliyi içine düştüğü sıkıntıdan kurtarmak isteyen Ahmed Han, Ku- yucu Murad Paşa'yı Celaliler üzerine gönderdi. Murad Paşa 1607'de Canbolatoğlunun kalabalık ordusunu bozguna uğrattı. 1608' de Göksun yaylasında Kalenderoğlu'nu yenerek celalileri Anadolu ve Kuzey Suriye'den çıkardı.
Kuyucu Murad Paşa, Anadolu'yu celali gailesinden kurtardıktan sonra, İran işini ele aldı. Tebriz'e kadar ilerleyen Murad Paşa sefer mevsiminin geçmesi ve Şah'ında barış istemesi üzerine Diyarbekir'e döndü. Görüşmeler sürerken Murad Paşa vefat etti. Yerine geçen Nasuh Paşa zamanında Osmanlı-İran barışı gerçekleşti. Ancak İran'ın barış şartlarını yerine getirme- mesi üzerine tekrar başlayan savaş, Birinci Ahmed Han'ın 1617'de vefatına kadar devam etti.
Birinci Ahmed Han ellibir gün süren mide hastalığından sonra, henüz 28 yaşında iken vefat etti. Dindarlığı ve insan- lara merhameti ile tanınan Sultan Ahmed Han, bilhassa Mekke ve Medine'ye sayısız hayırlı hizmetler yaptı. O zamana kadar Mı- sır'da dokunan Kabe-i Muazzama'nın örtülerini İstanbul'da dokuttu. Kabe için altın oluklar yaptırdı. Zemzem Kuyusu için de- mirden bir kafes yaptırıp suyun bir metre altına yerleştirdi. Böylece kuyuya düşen müslümanların boğulması önlendi. Diğer yaptığı hayırlı hizmetlerin başında bugün yerli ve yabancı herkesin hayran kaldığı Sultan Ahmed Camii gelmektedir. Bu caminin temelini hocası Aziz Mahmud Hüdai hazretleri atmıştır.
Sultan Ahmed Han ceddi Yavuz Sultan Selim gibi son derece sade giyinirdi. Her fırsatta halk arasında dolaşır ve dert- lerini dinlerdi. Memlekette otorite boşluğundan ortaya çıkan serkeşlikleri, derin ve ileri görüşü ile seçtiği ehil devlet adamlarının sayesinde ortadan kaldırdı.
Sultan Ahmed Han, her müslüman gibi Resulullah efendimizi çok severdi. Resulullah efendimizin mübarek ayağı izinin bir resmini her an yanında taşırdı. Ahmedi ve Bahti mahlası ile şiirler yazan Ahmed Han'ın şiirindeki bir dörtlük şu şekildedir:
Evliyanın himmeti, yaktı beni kül eyledi. Safiyim, buldum safayı, dü cihanım kalmadı Ahmedi der,"Ya ilahi! sana şükrüm çok-durur" Hamdulillah aşk-ı Hak'tan, gayri varım kalmadı.
|
|
|
|
|
212
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: ahilik teşkilatı
|
: Ekim 08, 2007, 10:47:45 ÖS
|
|
Ahilik felsefesi, temelleri 12.yüzyılda Kırşehir’de atılmış, daha sonra tüm Anadolu’ya yayılmış, izleri bugüne kadar süregelmiş kültürel, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik kurumu mistik bir yol, bir tarikat olmaktan ziyade sosyal ve ekonomik yönden işleyen ve siyasal, askeri ve kültürel yönleri de bulunan bir dünya düzenidir. Ahilik, aynı zamanda sosyal hayat kadar ekonomik hayatı da yönlendiren günümüzde hala geçerliliğini koruyan, bugünün şartlarında bile bir çok ülkede sağlanamamış adaletli, verimli ve son derece güzel bir sistemi Türk toplumuna kazandırmış bir KÜLTÜR' dür. A - Tarihte Fütüvvet ve Ahilik İlişkisi*1 Ahilik, 13-19. yüzyıllar arasında Anadolu’da yasayan halkın sanat ve meslek alanında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. İyi ahlakin, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzen olan Ahilik, - Ahlak - Eğitim - Bilim - Teşkilatlanma - Kalite - Standart - Üretici - Tüketici ilişkisi - Denetim vb. konularda yaşadığı dönemin toplumsal yapısını düzenlemiş bir sistemdir. Esnaf ve sanatkar camiasının tarihine baktığımız zaman “Ahilik” ile Fütüvvet”in önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Çünkü bu iki kurum ve düzen çok uzun yıllar Osmanlı toplumunun belirleyici öğeleri olmuşlardır. Konu üzerinde araştırma yapmış olan batili organizatörler Ahiliğin kökenlerini, Doğuda özellikle Araplar arasında gelişmiş olan Fütüvvet Teşkilatına dayarlar. Ancak yine de Ahiliğin Fütüvvet ten bir hayli değişik, Anadolu Türklerine özgü bir kurum olduğunda birleşirler. Eldeki kaynaklardan edinilen bilgilere göre Anadolu’daki Ahilik doğudaki fütüvvetçiliğe benzer bir kurum olarak görülmektedir. Bir başka deyişle, fütüvvetçilik Anadolu’da birtakım değişikliklere uğramış, yeni bir takım nitelikler kazanmış ve Ahilik olarak anılmaya başlanmıştır. Kaynaklarda değişik yorumlara rastlanmakla beraber Ahiliğin fütüvvetçilikten etkilendiği, bazı temel kurallarını fütüvvetçilikten aldığı konusunda hemen herkes hemfikirdir. Ahiliğin tarihine söyle bir baktığımızda fütüvvetçilikle yan yana anıldığı ya da bu iki kavramın çoğu kez birbirleriyle açıklandığını görürüz. Bu sebeple fütüvvetçiliğe çok özet olarak değinmekte yarar vardir. Fütüvvetçilik daha çok kişisel meziyetlere ve askeri niteliklere önem vermiştir. Fütüvvet eli açıklık, yiğitlik, gözü peklik, yardımseverlik yani olgun kişilik olarak tanımlanır. Kuran-i Kerim’de İbrahim Peygamberden, Tanrının birliğine inanan, putları kiran ve azgın Nemrud’a karşı çıkan bir “feta” olarak bahsedilir. Burada övgüye değer olan onun yiğitliği, mertliğidir. Fütüvvetçiliğin ortaya çıkış biçimiyle daha sonra aldığı sekil arasında büyük bir tezat vardır. Tarihsel olarak bu gelişme su şekilde cereyan etmiştir: Abbasiler soyu iktidara geçtiğinde, güçlü askeri birlikleri olmasına karşın, bir tepki olarak, halk arasında bazı kuruluşlar ortaya çıkmıştır. Bu kuruluşlar örgütlenmişler, kanun tanımayan haydutlar olarak isimlendirilmişlerdir. Bunlardan, özellikle Ayyarlar, devlet gücünün azaldığı zamanlarda ortaya çıkmış, silahsız, yalnız tas ve sopalarla saldırılar düzenlemişlerdir. Bununla beraber, bu kuruluşların, zaman zaman, halifelerin,askeri valilerin ve güvenlik kuvvetleri başkanlarının hizmetlerine girdikleri görülmüştür. Bu kanun dişi örgütler, 10. yüzyildan12. yüzyıla kadar çıkardıkları karışıklıklarda büyük başarılar elde etmişlerdir.
Ancak, güçlü hükümdarlar ve üç büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, Alpaslan ve Melik,şah zamanlarında hemen hemen hiçbir faaliyette bulunamamışlardır. İşsiz ve güçsüz kişilerden oluşan bir topluluk mensupları, devlet hizmetinde, özellikle güvenlik teşkilâtında görev almak istemişlerdir. Özellikle, asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz olduğu yer ve zamanlarda, onların hizmetlerinden yararlan ilmiştir. Bunun sonucu olarak, söz konusu kişiler ahlaki bir disiplin altına girmişlerdir. Önceleri fütüvvetçi kuralları olarak bilinen yiğitlik ve eli açıklık faziletleri, zamanla, fütüvvetçi kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başlamıştır. Bu tür kuruluşları birleştiren fütüvvetçilik, zamanla bir meslek ve sanata bağlı bulunması gerekli olmayan, içlerinde tasavvuf erbainin ve öteki tarikat birliklerinin de yer aldığı belirli zamanlarda ve belli amaçlar için bir araya toplanabilen bir teşkilat haline gelmiştir. Üyelerin öğrenmeleri ve uymaları gereken kurallar, fütüvvetname denen, tüzük niteliğindeki kitaplarda toplanmıştır. Bu eserler, 12. yüzyıldan sonra, esnaf ve sanatkarlara belirli ahlak kuralları ve mesleki bilgiler vermek için kullanılacak tüzükler haline getirilmiştir. Bu nedenle, Osmanlı esnafının bağlı olduğu prensiplerin esasini fütüvvet teşkilâtında aramak gerekmektedir. Ahi töre ve törenleri ile örgüte giriş kurallarını kapsayan Ahi yönetmeliği niteliğindeki eserlere fütüvvetname adi verilmiştir. Anadolu’da Ahilik adi ile bilinen teşkilat, önceleri fütüvvetçilik örgütü halinde faaliyet göstermiştir. Ahiliğin temeli olan fütüvvetçilik, 10. yüzyıldan başlayarak, örgütlenmeye başlamıştır. Daha önce belirtildiği gibi, fütüvvet Arapça bir kelimedir ve tasavvufa dayanmaktadır. Fütüvvetin asli, kişinin, başkasının isinde olması ve onların işini güdüp gözetmesidir. Bilindiği gibi, islamin ilk fütüvvet örgütleri, Ahilerden farklı olarak, bir meslek örgütü değildir. İçlerinde birçok zenaatçı bulunsa bile, birlikte yiyip içmek, eğlenmek, dans etmek, spor yapmak amaci güden gençlik örgütleridir. Örgüt üyelerinin meslekleri ile ilgilenilmez. Mesleki örgütlenme varsa bile, çok gevşektir. Anadolu’nun Türklerin ikinci anayurdu haline gelişi 11. yüzyılın ikinci yarısı başlarındadır. Asya’dan göç eden sanatkar ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri ve yasayabilmeleri, aralarında bir örgüt kurmalarını gerektirmiştir. Ayrıca Türkler bu örgüt yardımıyla, sağlam, dayanıklı ve standart mal yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Işte bu zorunluluk, dini ahlaki kuralları fütüvvetnamelerde zaten mevcut olan esnaf ve sanatkarlar dayanışma ve kontrol örgütünün, yani Ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur. Öte yandan, deri isçilerinin ve Ahiliğin piri olan Ahi Evran’in Anadolu’ya gelişi de bu tarihlere rastlamaktadır. Ahi kelimesi de Arapça’dır ve “kardeşim” demektir. Ancak bazı yazarlar Ahi sözcüğünün Türkçe’de cömert, eli açık, yiğit anlamına gelen “akı” sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedirler. Anadolu’da Türk kurum ve terimlerinin fazlalaştığı bir dönemde “akı”nin Arapça “kardeşim” anlamına gelen “ahi”ye dönüştürüldüğü düşünülmektedir. Terim olarak Ahilik, Anadolu’da 13. yüzyılda kurulu, belli kurallarla işlemiş esnaf ve sanatkarlar birliğini ifade etmektedir. ahlakla sanatın uyumlu birleşiminden oluşan ahilik, örgüt olarak Anadolu’da 13. yüzyılda Ahi Evran tarafından kurulmuştur. B. Ahi Evran Ahi Evran’in hayati ve kişiliği üzerinde araştirmacilarin farkli görüşleri vardir. Ahi Evran’in deri işçiliği ve teşkilâtında çok başarili bir kişi olduğu, belgelerden anlaşilmaktadir. Ahi Evran, yüzyillardir savaşçilik ve dini, ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş olan fütüvvet teşkilâtından ve fütüvvet namelerden yararlanarak, ahi teşkilatini kurmuştur. Ahi Evran ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği çok itibarlı bir duruma getirmiştir. Böylece, ahilik yüzyıllarca bütün esnaf ve sanatkarlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeri teşkilatinin kuruluşunda, önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymişlardir. Osmanlı İmparatoru Orhan Gazi, bir Ahidir ve Ahilerin adlari yaninda kullandiklari lakaplardan biri olan “ihtiyarüd-din” lakabini kullanmiştir. Ayni şekilde Sultan I.Murat’in da Ahi olduğu ifade edilmektedir. Ahi Evran, halkin ekonomik durumunu iyileştirmek, meslek sahibi olmasini ve din sömürüsünden kurtarmak için çalişmiştir. Ise ayakkabici ve saraç esnafini teşkilatlandirmakla başlamiştir. Kısa zamanda üstün becerisi, ahlaki sağlamliği ve hakseverliği ile büyük bir ün ve saygi toplamiştir. Kurduğu teşkilâtın başkanı, Ahi Babası olmuştur. C.Ahiliğin Osmanli Esnaf ve Sanatkar Faaliyetlerini Düzenlemesi*2 Ahiliğin temelleri, o kadar sağlam atilmiş, kurallari zamaninin ve toplumun gereklerine ve gerçeklerine o kadar uydurulmuştur ki, bu sonradan, şehir ve kasabalarin belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin denetimi için örnek alinmiş narh ve nizamnameler ya da kanunnameler seklinde resmileştirilmiştir. Osmanlilarda standardlara uymayarak, düşük kaliteli mal ve hizmet üreten esnafa çeşitli cezalar verilmiştir. Bu dönemde günümüzde bile tam olarak uygulanamayan kalite, standard, üretici-tüketici ilişkileri çok kesin kurallarla belirlenmiştir. D- Osmanli Esnaf ve Sanatkarlar Kurulusunun Gedikler Haline Dönüsü*3 Ahilik, Türke özgü milli bir kuruluş olarak ortaya çikmis, tüketicilerin korunması dahil, Türklerin Anadolu’da kök salmasi ve tutunmasinda önemli bir rol oynamiştir. Ahiler Birliğinin Müslümanlara özgü yapisi 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Osmanlı Devletinin Müslüman olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli dindeki kişiler arasında çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu şekilde din ayrimi yapılmadan kurulan, eski niteliğinden bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona gedik denilmiştir. Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir. Resmi terim olarak gedik kelimesine 1927 yilinda raslanir. Ama gediğin tekelci karakteri çok daha eskilere uzanmaktadir. Bu şekilde esnaf ve sanatkârlık, 1860 yilina kadar sürmüştür. O zamanlar, bir kişi çirakliktan ve kalfaliktan yetişip te açık bulunan bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça, dükkan açarak sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak, ellerinde imtiyaz fermanları olan kişiler, sanat ve ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar, esnafin sayilarinin artirilip eksiltilmesi, mülk sahiplerinin eski kiralarini artirmamasi, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışardan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsıyordu. Gedikler, sabit veya seyyar olmak üzere iki türlüdür. Seyyar veya havzi gedikler, kişiye özgü olup, sahibi istediği yerde sanatini ve ticaretini yapmasini sağliyordu. Sabitgedikler ise dükkan, mağaza, atölye gibi yerlere ait olduğundan, sahipleri başka bir yerde sanat ve ticaret yapamazlardi. Gedik sahibi, başka bir yere göç edecek olursa gediğini de resmen nakletmek ve senedini değiştirmek zorundadir. Bu durumda değiştirmede ya da yeniden gedik senedi verilmesinde olduğu gibi, resmi araştirma ve soruşturma yapilirdi. Gedikler, toplumun ihtiyaçlari, nakil ve değiştirmeler yüzünden çoğaltilip azaltilabilirdi. Tanzimatin ilânından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlan diktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralinin sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşilmiş, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artik gedik ve tekelcilik kuralinin sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiş, kaldirilmiştir. 18. yüzyıla kadar esnaf ve sanatkarlik Osmanlı döneminde altin çağini yaşamistir. Ahilik gelenekleri ve daha sonra kurulan lonca teşkilatlari bu sinifi gerek nicelik ve gerekse nitelik yönünden geliştirmistir. Bu gelişmeye devlet de katki sağlamış, derbendci denilen memurlar vasitasiyla ticaret yollarinin bakim ve güvenliğini temin etmiştir. Osmanli Imparatorluğunun çöküşünden Ahilikte payina düşeni almiş git gide yozlaşmiştir. Sonuçta giderek loncalar bozulmuş, gediklere töreye göre değil, iltimasa göre atamalar yapilmaya başlanmiştir. Esnaf ürettiği mali satamaz olmuştur. Bu dönem Devlet tam bir çöküş yaşamiştir. Nihayet 1912 yilinda loncalar tamamen ortadan kal dirilmiştir. Böylece 700 yıl boyunca yaşamış ve Anadolu halkının ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında belirleyici rol oynamış olan Ahilik sistemi tarihe karişmiştir.
*2,*3-AnaBritanica
Ittihat ve Terakki döneminde esnaf ve sanatkarlarin yaşadiği bu çöküş çarkini tersine çalistiracak çözümler arandi. Bu kesimin devlet tarafindan teşvik edilmesi, çiraklik mekanizmaşinin iyi isletilmesi gibi formüller üzerinde duruldu. Ancak bir sonuç alinamadi. Osmanli Imparatorluğu gibi Ahilik sistemi de çöktü.
E. Cumhuriyet Döneminde Esnaf - Sanatkar Örgütlenmesi Cumhuriyetin kurulması ile birlikte esnaf-sanatkarlar kesiminin bugünkü modern örgütlenmesinin başlangici olan 5373 sayili Esnaf Dernekleri ve Esnaf Birlikleri Kanunu çikarilmiştir. 1964 yilinda 507 sayili Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu ile esnaf-sanatkarlar teşkilâtı bugünkü yapisina kavuşmuştur. 1991 yilinda 507 sayili Kanunda değişiklik yapan 3741 sayili Kanun ile Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu ve tüm alt teşkilati, ülkemizde uygulanmakta olan ve kökeni Ahiliğe dayanan ve Almanya’ dan örnek alınan ikili meslek eğitimi sisteminin işyerlerinde verilen pratik kismi ile ilgili bir takim hak ve sorumluluklar yüklenmiştir. Bu kanun hükümlerine dayanarak da ayrintilari düzenleyen 5 eğitim yönetmeliği çikarmiştir. Konfederasyonumuz ve alt teşkilâtı Ahilikten gelen ilkelerini kaybetmeden bugün de ülkenin orta direği, istikrar unsuru olma özelliğini yitirmeden gelişmesine devam etmektedir. Konfederasyonumuz Ahilikten gelen bir teşkil atin en üst kurulusu olarak, Ahiliğe her zaman sahip çikmiş ve Ahilik ilkelerini korumaya çalişmiştir. Bu nedenle Kültür Bakanliği ile işbirliği içinde her yil Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları Yönetmeliği kapsamında bulunan illerimizde büyük bir coşku ile Ahilik Kutlamalari yapilmaktadir. Ahilik Haftası ayni zamanda tüm ülke genelinde Esnaf Bayramı olarak da kutlanmaktadir. Her iki kutlama programlari çerçevesinde illerimizde Ahilikle ilgili panel ve konferanslar düzenlenmekte, senlikler yapilmakta, iller tarafından seçilen mesleğinde başarili ve mesleğinin gerektirdiği ahlaki ilkelere sahip en genç-en yaşlı ve kadın esnaf ve sanatkarlarimiza belge ve hediyeler verilmekte, sergiler-fuarlar açilmaktadir. Konfederasyonumuz her yil ayrıca, Ahiliğin merkezi kabul edilen Kırşehir ilimizde ülke genelinden gelen esnaf-sanatkar kuruluşlari yöneticileri ile birlikte bu faaliyetleri gerçekleştirmektedir. Ahiliğin yaşatilmaşi, geliştirilerek günümüz şartlarına uydurulması amacıyla araştırmalar yapilmakta ve yayınlar yayimlanmaktadir. Esnaf ve sanatkarlar kesiminin tarihinde önemli bir yer tutan Ahilik gerek ruh ve gerekse kurumları ile bugün halen yaşamaktadir. Bugün esnaf-sanatkarlar kesimi açisindan öneme sahip olan, Halk Bankası, Kefalet Kooperatifleri, Bağ-Kur gibi kuruluşların kökeni Ahilik Teşkilâtına dayanmaktadir. Bu nedenle esnaf ve sanatkarlar kesiminde ve teşkilâtlarında 34 yildan beri "Esnaf Bayramı" kutlamaları büyük bir şevkle yapilmaktadir.
AHİ BİRLİKLERİNİN KURULUŞU*4 Buraya kadar Selçuklu ve Osmanlı dönemi Anadolu'sunda görülen Ahi Birliklerinin ne tür bir ihtiyacı karşılamak üzere ortaya çıktığını ve bu birlikleri oluşturan faktörlerin neler olduğunu açıklamaya çalıştık. Bundan sonra her bir faktörün Ahi Birliklerinin oluşumuna, hangi aşamada ve ne ölçüde katılmış olduklarını belirlemek için bu birliklerin ilk yapı ve fonksiyonlarından söz etmek gerekir.
İlk Ahi Birlikleri, yüksek ahlak değerlerine sahip zengin ve güçlü bir lider çevresinde toplanmış silahlı halk guruplarından oluşmaktadır. Bu gruplar zengin Ahi liderinin kurmuş olduğu ve finans ettiği zaviyelerde toplanmakta, orada ortaklaşa bir hayat yaşamaktadırlar. Adeta bir karargah görünümü taşıyan bu ilk Ahi zaviyeleri, aynı zamanda gelip giden konukların ağırlandığı, büyük şölenlerin verildiği, müzikli - sazlı sözlü - toplantıların yapıldığı yerler olduğundan ulusal kültürün oluşmasında büyük bir önem taşıyorlardı.
*4-Sokrat Ve Eflatun'dan Günümüze Ahilik
Öyle ki bu zaviyeler kuruluşlarından kısa bir süre sonra, büyük halk çoğunluğunu etkileyen birer " ahlak mektebi" haline gelmişlerdir. Resmi devlet organizasyonunun dışında ortaya çıkan ve gelişen bu ilk Ahi birlikleri Türk geleneklerinden kaynak almaktadır.
Kalabalık halk kitleleri tarafından oluşturulduğunu gördüğümüz ilk Ahi Birliklerinde belirgin olan fonksiyonlar; ahlaki ve siyasi fonksiyonlardır.
Bu birlikler her şeyden önce belli bir ahlaki tavır içinde bir araya gelen kitleler olarak tanımlanabilir. Yerleşik hayatın değerlerine bağlılıklarını sürdürmek durumunda olan bu kitleler Fütüvvet ideolojisinin geliştirdiği ahlak yapısına yakındırlar. Bunun da etkisiyle yiğitlik, cesaret, konukseverlik, cömertlik gibi değerlere bağlıdırlar.
Ahi Birliklerinin siyasi fonksiyonları yerel otoritelerin hakim oldukları çevrelerde devlet kuvvetine eşdeğer bir halk yönetimini temsil etmelerindendir. Ahilerin hiçbir yerde resmi bir siyasi güç olarak ortaya çıkmamalarına karşılık yine de olağanüstü hallerde, birtakım siyasi fonksiyonlar yüklendiklerini görmekteyiz.
Ahi Birliklerinin siyasi fonksiyonlarının en geliştiği dönem Anadolu'da merkezi otoritenin dağıldığı Beylikler Dönemidir. Bu dönemde Ahi Birlikleri hemen hemen her şehir ve kasabada yerel otorite birimleri olarak yönetimi ellerine geçirmiş durumdadırlar. Osmanlı Beyliği ise özellikle bu gücün desteğini sağlayabildiği için kısa zamanda gelişmiştir. Osman Gazi'ye ilk defa padişahlık ve devlet kuruculuk muştulayan ve onu bu yola yönelten Ahi Şeyhi Edebali'dir. Kendisi de Ahi teşkilatının bir üyesi olan Osman Gazi, Şeyh Edebali'nin kızı Mal Hatun ile evlenmiştir. Osman Gazi'nin bir çok silah arkadaşı, oğlu Orhan ve Alâattin Paşa, Murat Hüdavendigar Ahi örgütünden idiler.
MODEL, SAHSIYET VE DAVRANIS KÜLTÜRÜ OLARAK AHILIK*
XIII. Yüzyildan itibaren Anadolu toplum hayatında önemli sosyal, siyasî, ekonomik ve kültürel faaliyetleri ile yer alan Ahiliğin, bir Türk kurumu olarak ortaya çiktiği kaynaklarda belirtilir.1 Gerek ilkeleri, gerekse teskilâtlanmasi ve faaliyetleri ile Türk toplumunun dinî, kültürel, siyasî ve iktisadî kıymetlerini yansitmaktadir. Türk sosyal yapisi içinde yer alan Ahiliğin, sistem içinde fonksiyonel olmasini dikkate aldiğimizda cemiyetin öngördüğü model sahsiyetin bu sahadaki davranış kültürü ile karsilasmaktayiz. Bu açidan bakildiğinda, model sahsiyet ve davranis kültürü olarak Ahilik, ortaya çiktiği sosyal yapidan ayri düsünülemez. O halde, bu kurumu ortaya çikaran kültür-sahsiyet iliskisini ve model sahsiyetin özelliklerini belirlemek gerekecektir. A- Kültür ve Şahsiyet İlişkisi: Herhangi bir cemiyette fert ya da grupların cemiyetin kültürüne üç seviyede sahip olabilecekleri söylenebilir: İdeolojik kültür, davranış kültürü ve maddî kültür. Fert ya da grupların sahip oldukları değerlerin ve kuralların bütünü, onların ideolojik kültürünü oluşturur. Bu değerler ve kurallar onlarda uygulanmadan ve objektifleşmeden yalnızca bilmek seviyesinde kalabilir. Manaların, değerlerin ve kuralların belirdiği ve gerçekleştiği manalı davranislarin toplamı ise davranış kültürünü oluşturur. Baska bir ifade ile davranış kültürü, araciliklari ile mânâ, değer ve kuralların belirdiği ve gerçekleştiği eylemlerin bütünüdür.
*Yrd. Doç. Dr. Yasar Kaya
Bir diğer seviyede kültürün değer ve kuralları onun tasiyicisi olan fert ve gruplar tarafından maddî ve biyolojik olarak objektifleştirilebilir. Bu kültürün dislasmasi, maddede müsahhaslasmasidir. Fertlerin, cemiyetin kültürünün herhangi bir seviyede tasiyicisi olabilmeleri onların sosyalleşme sürecine tabi tutulmaları ile mümkündür. Kültürün ortaya koyduğu model (tipik) sahsiyet haline gelmeleri ve böylece belirli bir vaziyet karsisinda tipik davranisi gösterebilmeleri bu sürecin sağlikli islemesine bağlidir. Kaldı ki her sistem, kültür örneğini koruyacak ve yasatacak mekanizmayi gelistirmek zorunluluğunu tasimaktadir. Toplum bu fonksiyonel zorunluluğu terbiye, taklit ve telkin sürecinde gerçeklestirir. Kendi kültürel taleplerine, kiymet hükümlerine uygun davranislari asilamak suretiyle ferdin tutum ve davranislarini belirli bir tarzda gelistirir ki, bu o cemiyette yayğin olan sahsiyettir.3 Ancak bu ilişki her zaman tek taraflı bir ilişki olarak düsünülmemelidir. Süphesiz fert, cemiyetin kültürel taleplerini değerlendirebilir, yorumlayabilir ve değişen sartlarda yeni ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde terkiplere ulaşabilir. Ferdin bu seviyeye ulasabilmesi basarili sosyallesme sürecine bağlidir. Çünkü, ferdin yeni terkiplere ulaşabilmesi onun mevcut sosyal mirası özümsemiş olmasını gerektirir. Cemiyet sosyalleştirme sürecini başarı ile sürdürebildiği ölçüde fertler de kültürü ideolojik seviyeden daha yüksekte, davranış ve maddî kültür seviyesinde yasayabilecektir. Herhangi bir sekilde bu süreçte basarili olamamak yabancilasma olgusunu ortaya çikarir. Zira cemiyet ferdin davranislarini çevreleyip, sinirlandirabilme kabiliyetini kaybedecektir. Bu takdirde sosyal ve kültürel yapı arasinda kopma hali yasanabilir. Fert seviyesinde de düsündükleri ile yasadiklarinin farklı olmasından kaynaklanan gerginliklerin yasanmasi tabiîdir. Ferdi saran sosyal kültürel yapı arasında kısa süreli uyumsuzlukların ortaya çikmasi normal karsilanabilir. Her ne kadar sosyal yapı için asil olan bütünlesmis veya denge halinde olmak ise de zaman zaman bundan uzaklasabilir. Çünkü cemiyet sürekli değisen sosyal münasebetler ve teskilâtlar ağidir. Yapiyi meydana getiren müesseselerin değisen sartlarda fonksiyonsuzlastiklari görülebilir. Bu durumda fonksiyonel hale getirilmeleri ya da ihtiyaca cevap verecek yeni müesseselerin tesis edilmesi gerekecektir ki, bunun kaynaği da millî kültürdür. Baska bir ifade ile, fert, kültürü davranislarina tasiyabiliyor ve sosyal, maddî-biyolojik realitede müsahhaslastirabiliyorsa sosyal ve kültürel yapi uyuma kavusabilecektir. B- Bir Model Sahsiyet Olarak Ahilik: Öte yandan fert kültürün bütününe istirak edemez. O kültürü ancak hususî bir surette yasayacaktir. Mensup olduğu meslek, sinif ve grup tali kültürleri ferdin davranislari üzerinde tesirde bulunur. Insan tüm dünyada değil, kendi cemiyetinin doğrudan doğruya küçük bir âleminde yasar. Fert ayni zamanda birçok grup içinde hayatini devam ettirir. Grup tecrübesi ferdin hayatini önemli ölçüde etkiler, zira millî kültür ferde dahil olduğu gruplarin süzgecinden geçerek ulasir. O halde Ahilik, millî kültürün dinî, ahlakî, siyasî, iktisadî vechelerini hususî bir yasayis sekli olarak belirleyebilir. Ahiliğe has sahsiyetin söz konusu özelliklerini anlayabilmek için tesekkül çağina bakmak gerekecektir. Diğer gruplardan ayrildiği noktalari ortaya koymak, onun fonksiyonlarini da belirlemek açisindan önemlidir. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya akan nüfusun kisa sürede, Bati Anadolu ve sahil kisimlari hariç, Anadolu’yu Türklestirdiği söylenebilir. Ikinci büyük göç Mogollarin önünde sürüklenen kitlelerce gerçeklestirilir. Göçle birlikte göçebelerden baska, önemli ölçüde tüccar, fikir ve sanat adamlari ile köylüler de Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerlesmislerdir. Bu yerlesimden sonra Selçuklu ülkesinde üç kültür bölgesi tesekkül eder. Çukurova, Maras, Halep, Urfa, Musul, Diyarbakir’dan olusan Güneydoğu çevresi yerlesik hayata da sahip olmakla birlikte göçebelik ve kabile hayati daha yayğindir. Kayseri, Sivas Tokat, Sinop ve Çorum’dan olusan Danismendiye vilâyeti ise göçebeliği barindirmakla birlikte hâkim yasayis tarzi yerlesik hayattir. Mamur ve müreffeh olan bu bölgede üretim ve ticarî faaliyet gelismistir. Baslangiçta Alâiye, Konya, Larende, Ermenak vilâyetlerinden olusan Karaman sahasina hâkim olan yasama tarzi da yerlesik hayattir. Ticarî yollar üzerinde de bulunan bu bölgede ziraatin yani sira sehirler gelismistir. Bu bölge özellikle Ahiliğin geliştiği bölgedir. Uc bölgeleri Türk asiretlerini barindiriyordu. Buralar sadece göçebe veya yari göçebe asiretlerin yaylak ve kislaklarini değil, ayni zamanda birçok köy ve kasabayi ihtiva etmektedir. Bu hayat tarzlari arasinda bilhassa ikisi Ahi kültürünü belirginlestirmek bakimindan mühimdir. Göçebelik, daha doğrusu yari göçebelik ve sehir hayati. Türk asiretlerinden olusan yari göçebeler ihtiyaçlarini karsilayacak ölçüde tarimla uğrasmakla birlikte asil mesguliyetleri hayvancılıktir. Asiret nizami içinde yaylak ve kislaklari arasinda hareket ederler ve bu arada bazen geçtikleri köy ve sehirlere zarar verebilirlerdi. Daha ziyade Türkmen babalarinin nüfuzu altindaki asiretler idarenin zaafa uğradiği dönemlerde büyük çatismalara da yol açmislardir. Bu hareketlerden en büyüğü Babailer isyanidir. Anadolu’da sehir hayatinin gelismesi XII. asrin basindan itibaren görülebilir. Anadolu’da merkezî otoritenin zaafa uğradiği dönemlerde bundan en çok sehir hayatinin etkilendiği açiktir. Sehirlerin gelismesi ve uzun ömürlü olması ile merkezî otoritenin varliği arasinda yakin bir iliski vardir. Zira sehirler herhangi bir felâketle karsilastiklarinda oraya baska yerlerden kaynak aktarimi yapacak otorite önem tasir. Yine sehir hayatinin canliligi bir çok ticarî faaliyetin güven içinde sürdürülebilmesi, mal ve hizmet akiminin sağlanmasi, bilhassa ulastirma güvenliğinin temin edilmesine bağlidir ki, bütün bunlar merkezî otorite ile sağlanabilir. Çok uzun yillar ihmal edilmis, türlü felâketlerle karsilasmis Anadolu, Selçuklu idaresine kavustuktan sonra sehir hayati gelismeye baslamistir. Baslangiçta Orta ve Doğu Anadolu’da baslayan sehirlesme sonra batiya doğru bir gelişme seyri takip etmistir. Anadolu sehirlerinde farkli irka ve dine mensup insanlar iç içe yasamaktadir. Nüfusun ekseriyetini Türk ve Müslümanlar oluşturmakla birlikte, Rum, Ermeni ve Yahudiler de bulunmaktadir. Sehirlerde yasayan halkın mensup olduğu zümreleri tespit etmek istediğimizde, evvelâ devlet hizmetinde bulunanlari görüyoruz. Tabakalasma piramidinin zirvesinde yer alan bu grup sadece statü itibariyle değil, iktisadî bakimdan da üst tabakayi olusturur. Memur ve askerlerden sonra ulema, sanatçı ve edebiyatçilar, zenaat ve ticaret erbabi ve nihayet halk sehir nüfusunun sosyal zümreleridir. M. Akdağ’in Mevlânâ’ya izafeten verdiği sosyal tabakalasmaya dair bilgiler de ayni dogrultudadir. Bu gruplar içinde alâkamizin esasini olusturan sanayi ve ticaretle mesğul olanlar faaliyetlerini, büyük sehirlerde belirli kapalı veya açık çarsılarda yürütmektedir. Çeşitli meslek mensupları ayrı kooperasyonlar teşkil etmektedir. Birlikler, bir yandan meslek mensuplarinin idare ile iliskilerini sağliyor, diğer taraftan üyeleri arasindaki münasebetleri nizamliyordu. Bu birliklerin fonksiyonlari hassaten meslekî saha ile sinirli değildir. Dinî, ahlâkî, sosyal, ekonomik, siyasî ve kültürel fonksiyonlari bünyesinde barindirir. Faaliyetlerine vücut veren zihniyeti ve o zihniyeti de kuşatan millî kültür içindeki yerini anlamak bakımından söz konusu fonksiyonlara kısaca değinmek, böylece mensuplarinin davranış kültürüne, başka bir ifade ile tipik şahsiyete ulaşmak mümkündür. Hiç olmazsa teşekkül döneminde dinî fonksiyonun isabetle tayin edilebilmesi için, Selçuklu dönemi Anadolu’sunda meskûn yeni hayat tarzına karşı tavır alışlarını belirlemek gerekir. Devlet idarecileri Islâmî hayat tarzinin yerleşmesi için gayret sarf etmektedir. Kitabî Islâm’i esas alan devlet, kadi tayininde ve kurulan medreselerde ders verecek ulemanin seçiminde buna dikkat etmektedir. Bunun için de Iran ve Arabistan’dan getirilen kadi ve ulema görevlendirilmistir. Bu kadronun, Islâm’i mutasavvif Türk dervislerinin telkini ile kabul eden ve büyük ölçüde geleneklerine bağli kalan kitleye karsi hosgörüsüz davrandiği, bunun sonucunda da kitlelerin devlete karsi çatismaci tavir alarak, zaman zaman isyanlara kalkistiği görülmektedir. Buna karşılık, Islâm inancı ile Türk geleneklerini kaynastirarak senteze ulasan bir grup vardir ki, bunlar devlete karsi çatismaci tavir almamis, yeni hayat tarzina geçiste kültür değismelerinin mutavassit unsurunu olusturmustur. Ayni zamanda birbirlerine karsi tavir alan gruplari uzlastirici rol oynayarak, yerlesik hayat tarzina uygun değerleri gelistirmis ve korumustur. Bu tavir, Ahi Birliklerinin kurulmasi ve gelismesini sağlamistir. Anadolu’da Türk kültür ve medeniyetinin kurulmasinda en az gaziler, veliler ve ulema kadar hizmet eden Ahilerin, çalisma hayati ile din, ahlâk ve toplum arasinda kurduğu münasebet fert-cemiyet dengesini tesis etmek suretiyle sosyal bütünlesmeye büyük katkida bulunmustur. Ahi Birlikleri’nce muhafaza edilen ahlâkî değerlere bakildiğinda, gelenekler ile Islâmin kaynasmasina sahit olunur. Ahi Birlikleri; birbirlerini korumak ve yardimlasmak, disaridan gelebilecek etki ve tehlikelere birlikte karsi koyabilmek, kendilerinden yardim bekleyenlere karsi irk ve din farki gözetmeksizin yardim etmek gibi geleneksel değerlerin yananda “Fütüvvet adabı”na da siki sikiya baglidir. Ahilerin hayata ve insana bakis tarzları, inançları, davranislari ve kıyafetleri hakkinda bilgilere ulastiğimizda Fütüvvetnamelere göre ahi; nefsine hâkim olmak, iyi huylu olmak, Allah’ın emirlerine uymak, cömert olmak, insanları sevmek, hile yapmamak, yalan söylememek, âdil olmak, zulme ve haksizliğa karşı koymak, mazlumu korumak .... vb. gibi prensiplere uygun yasamak zorundadir. Bu hüviyetiyle Ahi Birlikleri bir ahlâk mektebidir. Ahilik ayni zamanda terbiye sistemidir. Ahi Birliklerinin eğitim faaliyetleri de tamamen cemiyetin kültürel taleplerini yansitmaktadir: Ferdin nefsini tanimasi, fitrati koruma, iyiliğe yöneltme, ferdî kabiliyetlerini geliştirme ve yön vermek. Hem örgün hem de yaygın eğitimde bu gayelere sadık kalarak, meslekî eğitimle genel eğitim birlikte gerçeklestirilmistir. Ahi Birliklerinin meslekî fonksiyonları ve ortaya koyduğu iktisadî zihniyet, karşı karşıya bulunduğumuz ahi şahsiyet ile ilgili mühim ipuçları vermektedir. Üretimde standartlaşma ve kalite kontrolünün sağlanması, sanatta ehliyete önem verilmesi, patent hakkına saygı, birlik mensuplarına hürmet, is bölümü ve is birliği gibi esaslara dayanan çalışma hayati içinde iktisadî faaliyet “inanarak ve bütün gücüyle katılarak (iman ederek) üretme, sadece kendisi (bencil kâr dürtüsü) değil, başkaları için, halk için, toplumsal refah için üretme ve adalet üzere-Hak üzere (güçlüye göre değil) paylaştırma” dan ibarettir. Türk-İslâm kültürünün sağladığı fert ve cemiyet bütünleşmesinin tezahürü olan bu iktisadî zihniyet, sınıf tezatlarını, törpüleyerek yıkıcı rekabet davranışını önlemiştir. Esasen tevhit inancına dayalı, madde ve mânâ hedeflerini dengeleyen ideal kültürün taşıyıcısı olan fertler, dış âlem ile iç âlemi bütünleştirmiş fertlerdir ve bu bütünleşme bir süper sistemin de ifadesidir. C- Sonuç: Türk millî kültürünün taşıyıcısı olan kişiler, bu kültürün değer ve kurallarını ideolojik seviyeden davranışlarına taşıdığı ve somutlaştırdığı zaman ortaya çıkan yaygın şahsiyet tipi dayanışmacı ve digergâmdir. Bu sağlanabildiği ölçüde sosyal hayatin her sahasında bu şahsiyet tipinin ve müesseselerin geliştiği görülür. Böyle bir somutlaşmayı ifade eden Ahilik sosyal ve ekonomik hayatta gücüne inanma ve kendine güven, is bölümü ve is birliği sonunda âdil paylaşma olarak tezahür eder. Ahilik tahrip edici rekabet ve çatışmayı kontrol ederek sosyal barış ve uyumu gerçekleştirir. Ferdi maddî tatminin ötesinde manevî tatmine ve nefis terbiyesine yönelterek fert-cemiyet bütünleşmesini, nihaî olarak sosyal bütünleşmeyi kolaylaştırır.
|
|
|
|
|
213
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: ahilik teşkilatı
|
: Ekim 08, 2007, 10:47:28 ÖS
|
|
Ahilik Teşkilatı 1. Teşkilatın Yapısı Osmanlı Devleti’nde esnaf örgütlenmesinin ilk dönemlerinde, ahilik teşkilatı (örgütü) yer alır[45]. Arapça bir kelime olan ve “kardeşim” anlamına gelen “ahi” kelimesinden adını alan bu teşkilatın üyeleri arasında kardeşlik ve dayanışma çok esaslı bir şekilde yer etmiştir[46]. Anadolu’da göçebe kültüründen şehir kültürüne geçişte bir vasıta olan ahilik, her iki kültürün de benimsediği ahlaki değerlerle bütünleşmiştir[47]. Ahiler, bir sanat ve meslek topluluğu olmakla beraber, asıl iktisadi niteliklerinden ziyade dinsel, sosyal ve politik değerleri özünde toplayıp bir araya getirme ve cömertlik, muhtaçlara yardım, zulüm görenleri koruma gibi yönleriyle tanınmışlardır[48]. Anadolu’da XII. yüzyılda görülmeye başlayan ve bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan dini ve sosyal nitelikli bu teşkilat[49] sosyal açıdan Osmanlı devletinin kuruluşunda çok önemli görevler üstlenmiş; Anadolu’da güvenliği sağlayarak güçlerini dış işlerine yöneltmek durumunda olan Osmanlıların yükünü hafifletmiştir[50]. Osmanlı Devleti kuruluş aşamasını tamamladıktan sonra üstlendikleri göreve ihtiyaç hissedilmeyen ahilik, sadece hayırsever esnaf kuruluşları haline dönüşerek toplumsal bir görev üstlenmişlerdir. . Bu teşkilatın Anadolu’da kurulmasında fütüvvet anlayışının büyük etkisi vardır. Fütüvvet kelimesi, eli açıklık, yiğitlik, yardımseverlik ve olgun kişilik anlamlarına gelir[51]. . Türkler İslamiyet’i kabul ettikten ve Anadolu’ya yerleştikten sonra fütüvvet ülküsünü benimseyip kendilerine has yiğitlik, cömertlik ve kahramanlık vasıflarıyla süslemişlerdir. Hatta denilebilir ki, ahi teşkilatı, fütüvvet teşkilatının Türkler tarafından geliştirilen ve özellikle Anadolu’da yayılmış bulunan şeklidir[52]. İslam’ın ilk asrından itibaren görülmeye başlayan fütüvvet teşekkülleri içinde IX. yüzyıldan itibaren de esnaf birlikleri ortaya çıkmıştır[53]. . Bütün prensiplerini dinin aslî kaynaklarından alan fütüvvet teşkilatının (ve bu arada ahiliğin) nizamnamelerine “fütüvvetnâme” adı verilmiş ve bunlarda fütüvvetin âdâp ve erkanı açıklanmıştır[54]. Başka bir anlatımla, eski esnaf teşkilatından ve fütüvvetten söz eden bu fütüvvetnâmelerde[55], sanatın genel ilkeleri, gizli kalması gereken sırları, sanata girmek için geçirilmesi gereken imtihan gibi aşamalar ayrıntılı bir şekilde yazılmıştır[56]. Görüldüğü üzere, fütüvvet teşkilatı, genç sanatkar ve zanaatkarların bir araya gelerek ve aralarından birini de reis seçerek teşkil ettikleri dini ve iktisadi nitelikti bir topluluk[57] olup başlangıçta tasavvufi bir nitelik taşırken XIII. yüzyıldan itibaren sosyal, ekonomik ve siyasi bir yapı kazanmıştır[58]. 2. Teşkilatın Karşıladığı Sosyal Riskler Fütüvvet anlayışı içinde bir sanat sahibi olanlara ahi denilmiş; ve ahi olabilmek için üretici ve faydalı bir sanat sahibi olmak gerekli görülmüştür[59]. Ahilik de, fütüvvet ahlak ve dayanışma anlayışına dayalı İslamî bir esnaf ve sanatkar teşkilatı olarak Türk tarihinde yerini almıştır. Özellikle Fatih devrinden itibaren ahilik siyasi bir güç olmaktan çıkarak esnaf birliklerinin idari işlerini düzenleyen bir teşkilat halini almıştır. Esasları, ahlaki ve ticari kuralları fütüvvetename adı verilen kitaplarda yazılmış olan ahilik teşkilatı, İslam dünyası ve özellikle Anadolu şehir kasaba ve köylerindeki esnaf ve sanatkarların faaliyetlerini, eleman yetiştirme ve denetimlerini düzenlemiştir[60]. Ahilik teşkilatının başlıca amacı, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma düşüncesinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasıdır. Yoksula, yabancıya, garip ve misafire sofra kurup onu beslemek ahiliğin temel kurallarını oluşturan ve ideolojisini karakterize eden hususlardandır[61]. Ahiliğin sosyal karakteri doğruluk ve dayanışma noktalarında toplanmıştır. Kendi sanatından olanlara, ehli fütüvvete[62] ve başkalarına yardım etmeyi, ahiler, başlıca görev bilmişlerdir. Ahilerin yaptığı bu sosyal yardımlar, hayır işleme ve sevap düşüncelerine dayanarak yapılmıştır. Bu açıdan, yarı mistik yarı sosyal ahlak düşüncesini zorunlu bir sosyal güvenlik kurumu derecesine çıkarmak mümkün olamamıştır. Ahilik teşkilatı içerisinde esnaf birlikleri, ustalar, kalfalar ve çıraklar yer almıştır. Büyük şehirlerde çeşitli gruplar halinde teşkilatlanan ahilerin her birinin müstakil bir zaviyesi var olmuş; küçük şehirlerde ise muhtelif meslek grupları tek bir birlik teşkil edebilmişlerdir. Bunlarla, mesleklere ait problemleri halletmişler ve devlet ile olan ilişkilerini düzenlemişlerdir. Mal ve kalite kontrolü, fiyat tespiti, bu birliklerin görevleri arasında yer almıştır. Anadolu’da köylere kadar yayılan ahilik pek çok devlet adamını, askeri zümre mensuplarını, kadı ve müderrisleri, tarikat şeyhlerini bünyesinde toplamıştır[63]. 3. Teşkilatın Ortadan Kalkması Ahi teşkilatının Osmanlı Devleti esnaf ve sanatkarları üzerindeki etkileri XV. yüzyılın ortalarından sonra azalmıştır[64]. Esnaf, önceleri toplandığı dergah ve zaviyeleri yavaş yavaş terkederek loncaları oluşturmaya başlamıştır[65]. Ahiliğin zayıflamaya başladığı bu dönemden sonra, devletin uyguladığı merkeziyetçi politikaya ayak uydurabilen, her an yönetimin denetim ve gözetimine açık, üst yöneticileri Sultan’ın “Berat-ı Şerif”i ile atanan lonca teşkilatı doğmaya başlamış[66] ve daha sonraki yıllarda iyice güçlenerek esnaf ve sanatkarlara egemen olmuştur[67]. XVII. yüzyıldan sonra çeşitli dine mensup olanlar arasında ortak çalışma ortamı doğmuş; bu toplumsal konum “gedik” denilen aslında loncadan farkı olmayan onun devamı sayılan fakat üyeleri arasında din farkı gözetmeyen kuruluşların meydana gelmesine neden olmuştur[68]. Görüldüğü üzere, XIV. asırdan itibaren ahilik özelliklerini yitirmeye, amacı dışında faaliyetlerde bulunmaya, ana kurala riayet olunmamaya başlanmış ve yüzden esnafın menfaatlerini koruyacak yeni bir teşkilata ihtiyaç duyulmuştur[69]. C. Lonca Teşkilatı 1. Teşkilatın Genel Yapısı, Sermayesi, Yönetim ve Denetimi . Osmanlı Devleti’nde, sosyal yardım (kamu yardımı) sağlayan bir başka kurum da lonca adı verilen meslek kuruluşlarıdır. İlk esnaf kuruluşları olan ahilik şeklinde teşekkül eden esnaf zaviyeleri XIV. yüzyıldan itibaren azalmaya başlamış, onların yerini zamanın ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilecek özellikler taşıyan loncalar almıştır[70]. . Kavram olarak lonca, sanat sahiplerinin ve esnafın kendi aralarında kurdukları düzeni, birliği ve özel işleri için toplandıkları yeri (odayı) ifade etmektedir[71]. Lonca teşkilatı, mesleğe giriş ve ilerleme açısından, esnaf zaviyeleri ölçüsünde ağır koşullar koymadığı gibi, din ve tarikat esaslarına da tabi olmamıştır. Merasimsiz olarak ve hangi dinden olursa olsun bütün esnafın toplanabileceği ve serbestçe müzakere yapabileceği bu tür yerlere lonca denildiği için bu esnaf örgütüne de lonca teşkilatı (örgütü) adı verilmiştir. Lonca yönetim kurulu, esnaf ustaları tarafından seçilen beş kişiden oluşmuş; esnafa ait her tür iş bu kurulca incelenmiş ve sonuçlandırılmıştır. Alınan kararlardan lonca (yönetim kurulu) esnafa karşı; başkan da loncaya (yönetim kuruluna) karşı sorumlu tutulmuştur[72]. Yönetim kurulu, aynı zamanda başkanın idaresinde olan “(esnafa) yardım (teavün) sandığı”nın denetiminden de sorumlu olmuştur. . Lonca teşkilatında esnafın işleri doğrudan doğruya esnaf tarafından seçilmiş olan bir başkan (reis) tarafından yönetilmiştir. Esnafa karşı sorumlu olan başkanın başlıca görevleri, esnafla ilgili uyuşmazlıkları çözümlemek, esnafın sandık gelirlerini almak, hesabını tutmak, esnafa ait hayır kurumları varsa onların idarelerini ve devamını sağlamak, esnafın özel ve genel durumunu incelemek, kontrol etmek, lonca yönetim kuruluna başkanlık etmek, çırak ve kalfa merasimini icra etmek gibi işlerdir[73]. . Orta veya teavün sandıklarının gelir kaynakları yani sermayesi, öncelikle, geleneklere göre belirli zamanlarda (her hafta veya her ay) lonca mensubu esnaftan (işçi ve işverenlerden) eşit miktarda (işçi ve işveren için gelirinin yüzde biri oranında) alınan aidatlardan oluşmuş[74]; sonra, yapılan bağışlar da gelir kaynakları arasında yer almıştır. Ayrıca, çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa yükselenler için yapılan merasimlerde alınan para ve harçlar (mesleki terfilerde ustalar tarafından verilen paralar) da sandığa gelir olarak kaydedilmiştir[75]. 2. Loncaların Kurduğu Sandıklar ve Karşıladığı Sosyal Riskler Osmanlı Devleti’nde mevcut esnaf sınıfı XIII. yüzyıldan itibaren zorunlu birlikler (loncalar) biçiminde örgütlenmeye başlamıştır. Bu birlikler, Avrupa’daki benzerleri gibi, üyeleri ve aile efradı için hastalık, evlenme, doğum, iş kurma, işsizlik, ölüm gibi birtakım sosyal risklere karşı ayni ve nakdi yardım sağlayan dayanışma sandıkları kurmuşlardır. Her lonca kurduğu “Orta Sandığı” veya “Teavün Sandığı” adı verilen yardım sandıklarıyla sosyal yardımlar yapmıştır[76]. Sandıklar, lonca başkanlarınca yönetilmiş; lonca başkanı her sene sandık hakkında yönetim kuruluna hesap vermiş ve ayrıca bu yönetim kurulu sandık hesabını her zaman inceleyebilmiştir[77]. Yine, lonca başkanı tarafından yönetim kuruluna verilen hesaplar her usta tarafından istenildiği takdirde görülerek incelenebilmiş ve bilgi alınabilmiştir. Bu suretle sandığın yönetimi iki yönden denetlenmiştir[78]. . Esnaf sandıklarının karşıladığı risklerin kapsamı oldukça geniştir. Sandıkların yardım yapması genelde muhtaç olma koşuluna bağlı tutulmuştur. Sandıklar, genel itibariyle, üyeleri veya bunların aile fertlerine, yaşlılık, sağlık, sakatlık ve ölüm yardımları ile sosyal yardım kapsamında, muhtaç durumda bulunan kimselere yardım yapmışlardır. . Loncaların orta veya teavün (yardımlaşma) sandıkları, sandık üyesi ile onun ailesine öncelikle hastalanmaları ve sakatlanmaları durumunda tedavileri için gerekli sağlık yardımları yapmış; doğum halinde de doğum yardımı yapmıştır[79]. Sonra, fakir üyeleri ile bunların aile fertlerine, ölüm halinde sosyal seviyelerine uygun bir şekilde cenaze törenleri düzenlemiş ve yapılan masrafları karşılamıştır. Yine, sandıklar, muhtaç duruma düşmüş olan esnafa ve aileleri ile fakirlere yardım etmişlerdir. Ayrıca, yaşlanarak işini terk etmiş ve muhtaç duruma düşmüş ustalarla, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık ve sakatlık sonucu iş görmez duruma düşmüş usta, kalfa ve çıraklar gibi bütün meslek mensuplarının geçimlerini sağlamak da bu sandıkların amaçları arasında yer almıştır. Bundan başka, sandıklar esnafa faiz karşılığı ödünç para da vermişlerdir[80]. Örneğin, Bir Hallaç Esnaf Sandığı’nın 1873-1874 yılı gelir gider kayıtlarına göre kendi mensuplarına ve yöredeki yoksullara yapılan yardımlar şu şekilde sıralanmıştır: “Esnaf ve fakirlere kömür, Ramazanda ekmek parası, dul ve yetimlere bayramlık basma, sadaka, dükkanı yanan Hasan Ağa’ya sermaye, kasaba dışındaki köprü tamiri, öğretmenlere ev kirası, esnaf fakirlerine hastalık parası, kurban ve hocalara yardım parası”[81]. Sandık tarafından toplanan paraların kullanımı, sandık üyesi esnafın “efradı âmile” (işgörebilir) ve “efradı gayriâmile” (işgöremez) olmasına göre farklı olmuştur. . Çalışmaya gücü yeten ve fiilen meslek ve sanatı icra eden (işgörebilen) üstad, usta, kalfa, çırak ve yamak gibi kimselere “efradı âmile” denilmiştir[82]. Bunlar herhangi bir nedenle paraya ihtiyaçları olması halinde, ödünç para almak için lonca başkanına başvurmuş; başkan da bu konuda, esnafın niçin borç para almak durumunda kaldığını, dükkanındaki sermayesini ve bunun gibi hususlarda gerekli araştırmaları yapmış; borç alınacak meblağın harcanacağı yönü tetkik etmiş ve durumu yönetim kuruluna bildirmiş; kurul da bu hususta bir karar vermiştir[83]. Esnafa verilen bu gibi karzlar faiz karşılığında yapılmış ve bu faiz geliri ayrıca hayır işlerine harcanmıştır[84]. . İhtiyarlık, hastalık veya sakatlık nedeniyle çalışamaz duruma gelmiş olan esnafa ise “efradı gayriâmile” denilmiştir. Bunlar, sandıktan aldıkları yardımlar itibariyle mütekâit, aceze, malûlîn olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Mütekâit, yaşlılık (ihtiyarlık) nedeniyle dükkanlarına ve tezgahlarına gidip gelemeyen ustalardır. Bunlardan sermayesi yeterli olanlar işlerini kalfaları vasıtasıyla idare etmişler; bu suretle fakru zarurete düşmemişler ve sandığın yardımına da muhtaç olmamışlardır. Aceze, ihtiyarlıkları sebebiyle dükkanlarına gidemeyen ve dükkanını idare edecek kalfası veya sermayesi bulunmadığı için işini terk eden, dükkanını kapatmak zorunda kalan ustalardır. İşini bıraktıkları veya dükkanını kapattıkları için mali durumları kötüleştiğinden sandık bunlara yardım etmiştir. Malûlin ise, esnaflığın hangi derecesinde olursa olsun bir kaza nedeniyle sakatlığa veya tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa maruz kalan kimselerdir. Bunlara, gerek esnaf gerekse sandık tarafından yardım edilmiştir[85]. . Görüldüğü üzere, sandık, üyelerini ve bunların ailelerini, ihtiyarlık, hastalık ve maluliyet (sakatlık) gibi sosyal yardım almayı gerektiren risklere karşı korumuş ve böylece büyük ölçüde sosyal güvenliklerini sağlamaya çalışmıştır. Yine sandık, ihtiyacı olan esnafa borç para verdiği gibi, çeşitli nedenlerle çalışamaz duruma düşmüş esnafa da yardım etmiştir. İhtiyarlığı nedeniyle dükkanlarına gidemeyen ve dükkanını kalfa veya sermaye yardımı ile yürütemeyene; bir sakatlık veya hastalığa tutulan esnafa; bunların ailelerine ve çocuğu dünyaya gelen esnafa sandıktan yardım edilmiş; fakir esnafın cenazesinin kaldırılması sağlanmıştır. Bu suretle sandık, işsizliğe, hastalığa, sakatlığa, analığa ve ölüme karşı bir tür sigorta niteliği de arz etmektedir[86]. . Bunlar, devletin müdahalesinden tamamen uzak ve karşılıklı yardım ilişkisi şeklinde düşünülmüş özel bir nitelik arz ederek gelişmiş uygulanmıştır[87]. Batı ülkelerinde rastlanılan karşılıklı sosyal yardım isteğe bağlı olmasına karşın, lonca örgütünde yapılan yardım için bu örgüte girme zorunlu tutulmuştur[88]. . Loncaların kurdukları sandıklar, genellikle sosyal sigortaların öncüleri olarak kabul olunmaktadır. Bir görüşe göre, loncaların kurdukları yardımlaşma sandıkları Türkiye’de sosyal sigortaların ilk çekirdeği olarak kabul edilebilir[89]. Diğer bir görüşe göre ise, Türkiye’de sosyal sigortalar kurulduğu dönemde bu sandıklar çoktan unutulmuş olduğu için bunlar sosyal sigortaların ilk çekirdeği olarak kabul edilemez. Bunların yeni kurulan sosyal sigortalara örnek ya da çekirdek teşkil etmesi söz konusu olamaz. Kaldı ki, bu sandıklarla sosyal sigortalar arasında bir takım farklar da vardır ve Türkiye’de bu sandıklarla sosyal sigortaların kuruluşu arasında dolaysız bir bağ kurmak mümkün değildir[90]. . Gerçekten Türkiye’de sosyal sigortaların kuruluşu daha çok, Avrupa ülkelerinden bu alandaki tecrübe ve gelişimlerin alınması şeklinde gerçekleşmiştir. Ancak o devrin şartları göz önünde bulundurulacak olursa, bu sandıklar, üyelerini çeşitli risklere karşı önemli ölçüde korumuşlar ve bu bakımdan da çok önemli bir sosyal fonksiyon görmüşlerdir[91]. 3. Teşkilatın Ortadan Kalkması . Loncaların yardımlaşma sandıkları Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılda yıkılmaya yüz tutmakla birlikte, bu yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalabilmişlerdir[92]. Lonca sistemi boyunca bu sandıklar, önemli bir ihtiyacı karşılamışlar, ailenin geleneksel görevlerini desteklemişler, ona yardımcı olmuşlar ve loncalarla birlikte ortadan kalkmışlardır[93]. . XIX. yüzyılda Avrupa’nın makineleşmesi ve özellikle yüzyılın sonlarına doğru büyük fabrikalar kurması ile artan rekabet gücü, devleti iktisadi bakımdan artık iyice etkisi altına almıştır. Günün liberal anlayışı ve özellikle kapitülasyonların bu sarsıcı ve yıkıcı rekabete karşı konulmasını engellemesi, öte yandan çok az da olsa yurt içinde yer yer makineli üretimin başlaması yüzünden devlette küçük sanayi iyice çökmüştür. Bunun sonucu olarak esnaf loncaları ve bunların kurmuş oldukları yardımlaşma sandıkları gittikçe sarsılarak XIX. yüzyılın sonlarında bütünüyle ortadan kaybolmuşlardır[94]. IV. Sosyal Güvenliğin Sosyal Yardımlar ile Sağlanması . Osmanlı Devleti’nde sosyal güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol üstlenen sosyal yardımlar, din kurallarına göre yapılan sosyal yardımlar ile vakıfların yaptığı sosyal yardımlar olmak üzere iki başlık altında ele alınabilir. A. Din Kurallarına Göre Yapılan Bireysel Nitelikli Sosyal Yardımlar . Din kurallarına dayanan sosyal yardımlar, Osmanlı Devleti’nde halkın sosyal güvenliğinin sağlanmasında önemli bir unsur olmuştur. . Osmanlı Devleti’nde yoksul kişilere sosyal yardım sağlayan ve daha çok başkasının müdahalesini gerektiren tekniklerden biri de din kurallarına göre yapılan (daha çok dini bir nitelik taşımakta olan) sosyal yardımlardır. Nitekim İslam dininin emrettiği zekat, fitre, kurban kesme, adak ve kefaretlerle, diğer bağış ve sadakalar şeklinde dar gelirlilere ve muhtaçlara yapılan yardımlar, yüksek gelirlilerden düşük gelirlilere doğru, gelirin belirli çapta yeniden dağılımını sağlamıştır. Toplumdaki yoksul kimselere bayram gibi bir takım vesileler ile yapılan geçici yardımlar da bu kapsamda yer almaktadır[95]. Bu yardımlar varlıklı sınıf tarafından kişisel (bireysel) olarak yapılmıştır. Görüldüğü üzere, toplumda, gelirleri yüksek olan kimseler, yoksul ve muhtaç kişilere, zekat, fitre, bağış, sadaka, adak, kurban, kefaret adı altında dini nitelikte olan bir takım sosyal yardımlar yapmışlardır. . Bu kapsam içerisinde yer alan ve çeşidine göre değişen sabit bir servet vergisi olan zekat, günümüzdeki modern sosyal güvenlik tekniklerinden (ya da kurumlarından) sosyal yardımlara[96] benzemektedir[97]. Zekatı sosyal güvenlik müessesesi (tekniği) olarak gösteren bir yön, onun zorunlu oluşu, hatta devlet zoruyla alınacağı ilkesidir[98]. Hatta modern sosyal güvenliğin bu prensibi İslam dininin öngördüğü zekattan aldığı da ileri sürülmektedir[99]. Zekatın verileceği yerler, “...fakirler, miskinler, onun üzerine memur olanlar, kalpleri ısındırılanlar, köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar...”[100] olarak belirtilmiştir. . Din kurallarına göre yapılan bir diğer sosyal yardım ise fitredir. Fitre, bir baş vergisidir ve büyük-küçük, kadın-erkek, hür-köle ayırmaksızın, herkes için ödenir. Bu yönüyle fitre, sosyal sigorta uygulamasından ayrılmaktadır. Fitre, nisbi olarak değil, mutlak miktarlarla belirlenen bir ödemedir. Zekattan bu farkı, fitreyi mutlak –kademeli- bir sosyal sigorta primine yaklaştırmaktadır. Fitreyi herkesin gücü ölçüsünde ödemesi sağlanmakta, buna karşılık tehlikeye uğrayanlara belirli bir asgari hayat standardı çizgisine ulaşıncaya kadar veya bu çizgiye ulaşması için transfer yapılmaktadır. Bu şekilde sosyal dayanışma için en geçerli ve güçlü bir yol olmaktadır[101]. . Bunların dışında Osmanlı Devleti’nde insanlara hayır ve iyilik yapmak amacıyla kurulan vakıflar gibi birtakım sosyal yardım kurumları da bulunmaktadır[102].
|
|
|
|
|
214
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: ahilik
|
: Ekim 08, 2007, 10:47:16 ÖS
|
|
AHİLİK-LONCA TEŞKİLATI: Daha çok bir iş (esnaf) örgütlenmesi olarak karşımıza çıkan Ahilik-Lonca teşkilatına bütün olarak baktığımızda işe insandan başlandığını, insanın düşüncenin merkezi kabul edildiğini görürüz. Ahilik temel olarak alınan insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak için oluşturulmuş bir kurumdur. İslam'ın bilinen asgari şartlarını yerine getirdikten sonra, tasavvuf öğretisi ile Türk örf ve ananesini birleştirerek esnaf ve ticaret erbabı bu doğrultuda yetiştirilmiştir. Usta-çırak ilişkisi belirttiğim çerçevede geliştirilmiş, millî terbiye, yüksek insanlık ideali ve çalışma azmi verilerek ekonomik alanda örnek iman tipi önplana çıkarılmaya çalışılmıştır. Ahi olabilmek için müslüman olmak, doğru, cömert, alçak gönüllü olmak, kendisini halka adamak, kudreti varken suçluyu affetmek, hile, bencillik, cimrilik etmemek, yalan söylememek, kusur aramamak, içki, kumar ve zinadan sakınmak, büyüklere karşı hürmetli, küçüklere karşı saygılı olmak, düşmanlık duymamak, kin gütmemek gibi şartlar aşınırdı. İş alanıyla ilgili olarak da; ustasının yolundan yürümek ona ve bütün ustalara itaat etmek. İhtikâr, karaborsacılık, haksız kazanç, müşterisini aldatma, çürük-bozuk mal yapmak gibi ahlâka aykırı temayüllerden uzak durmak vb. Ahiliğin amacı toplumun bütün fertleri ve kurumları arasında iyi münasebetler kurarak, herkesin huzur içinde yaşamasını sağlamaktır. Böyle bir ortamın sağlanması için eğitim, işbölümü, denetim alanlarında dair çok düzenlemeler yapılmış ve zaman içinde köklü ve yaygın bir teşkilat meydana getirilmiştir. Ahilik ve Lonca teşkilatının icra ettiği fonksiyonları da şu şekilde sıralayabiliriz. 1- İş ahlâkı düzenlenmiş, bu ahlâk dinimizin emirleri ve toplumun örfü doğrultusunda hayata geçirilmiştir. 2- Usta-çırak ilişkisi ve ekonomik faaliyetler, sömürüye, haksızlığa, sahtekârlığa, karaborsacılığa, hileye vb. meydan vermeyecek bir yapıya kavuşturulmuştur. 3- Esnaf ve zenaatkâr arasında yardımlaşma, dayanışma sağlanmış ve otokontrol sistemi kurulmuştur. 4- Teşkilât içinde: a) Ferde kendisini tanıma yolu gösterilmiştir. b) İnsan fıtratı korunmuştur. c) İyi-örnek insan yetiştirilmiştir. d) Gizli kâbiliyetler ortaya çıkarılmış ve yönlendirilmiştir. Meslek bilgisi değil, bunun yanında, dinî-ahlâkî ve sosyal bilgiler de verilmiştir. 5. Böylece örnek bir sivil toplum örgütü meydana getirilmiştir. Halkın ve devletin yanında, herkese güven veren bir çarşı ortaya çıkarılmıştır. Yukarıda temas etmeye çalıştığımız hususları özetlersek yaygın eğitim kurumlarının Osmanlı toplumunda, kendi içinde barışık, çevresiyle barışık, uyumlu, kaabiliyetleri geliştirici, halkın kültür ve ahlâk seviyesini yükseltici bir görev üstlendiklerini söyleyebiliriz. Selçuklular döneminde Ahilik adıyla kurulmuş bulunan esnaf-sanatkâr teşkilatı; Osmanlılar döneminde de Lonca ve Gedik adları altında devam etmiştir. Ahilik Teşkilatında; mesleğe giriş, meslekî yeterliğin kontrolü, kalfalık ve ustalığa yükselişin esasları, bir sistem bütünlüğü içerisinde yürütülmüştür. Osmanlılarda bu kurumlar; esnaf ve sanatkârları disipline ederek, toplumda iş ve ticaret ahlâkını korumakla birlikte, usta yetiştirilmesi ve yetiştirilenlerin istihdamını sağlamıştır.
|
|
|
|
|
215
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: açev
|
: Ekim 08, 2007, 10:45:17 ÖS
|
|
Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nın tüm faaliyetlerinde ortak bir yaklaşımdan hareket edilmektedir. Bireyin, zihinsel, sosyal ve duygusal gelişiminin büyük bir kısmı erken çocukluk döneminde tamamlanmaktadır. Bu kritik dönemde çocuğun gelişimi bilinçli bir şekilde çevresi tarafından desteklenmelidir. Özellikle, çocuğun okula başlamadan hemen önceki dönemde aldığı eğitim ve içinde bulunduğu çevre çok önemlidir. Olumsuz sosyo-ekonomik koşullarda büyüyen çocuklar, çocuklarının gelişimi ve eğitiminde desteğe ihtiyaç duyan anne-babalar ve sınırlı okulöncesi eğitim olanakları hepimizi yakından etkileyen gerçeklerdir. Dolayısıyla, bu çocuklara ulaşmanın, oluşan olumsuz etkileri gidermenin, ancak farklı bir yöntem ve yaklaşım ile mümkün olacağına inanmaktayız.
AÇEV: • Örgün eğitim yolu ile ulaşılamayan kitlelere alternatif bir yaygın eğitim modeli sunmaktadır, • Varolan okulöncesi eğitim hizmetlerini desteklemekte, okul-aile işbirliğini güçlendirici programlar geliştirmektedir, • Bilimsel araştırmalara dayanarak hazırlanan tüm programlar, sürekli değerlendirilmekte ve geliştirilmektedir, • Programlarını yaygınlaştırabilmek için çeşitli kurumlar ile işbirliği yapmakta ve bu bağlamda bu kurumlara danışmanlık ve eğitim desteği vermektedir, • Programlarının birçoğunu gönüllü eğitimci desteği ile yürütmekte, onları çeşitli seminer ve kurs gözlemleri ile desteklemektedir, • Daha geniş kitlelere ulaşabilmek amacıyla televizyon için eğitim amaçlı programlar hazırlamaktadır.
|
|
|
|
|
216
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: abdülmecid
|
: Ekim 08, 2007, 10:44:57 ÖS
|
|
ABDÜLMECİD HAN Babası : İkinci Mahmud Han Annesi : Bezm-i alem Sultan Doğumu : 25 Nisan 1823 Vefatı : 25 Haziran 1861 Saltanatı: 1839-1861
Osmanlı Sultanlarının otuzbirincisi ve İslam halifelerinin doksanaltıncısı. Küçük yaştan itibaren mükemmel bir tahsil gördü ve iyi derecede fransızca öğrendi. Avrupa neşriyatını yakından takib eder, onların ilmi çalışmalarını ve siyasi fikirlerini öğrenmeye çalışırdı. Babası İkinci Mahmud Han'ın 1 Temmuz 1839'da vefatı üzerine henüz 16 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.
Abdülmecid Han, tahta çıktığında Osmanlı Devleti iç ve dış buhranlarla karşı karşıya idi. Osmanlı ordusu Nizip'te Mehmed Ali Paşa kuvvetlerine mağlup olmuştu. İki gün sonra da Kaptan-ı Derya Hain Fevzi Ahmed Paşa Osmanlı Donanmasını Mısır'a götürüp teslim etti. İngilizler bu sırada Osmanlı tahtında devlet idaresinde tecrübesiz bir padişah bulunmasını fır- sat bilerek harekete geçtiler. Osmanlı Devletine tam destek olmak va'diyle Mustafa Reşid Paşa'yı sadrazamlığa getirttiler. Paris ve Londra'da sefirlik yapan Reşid Paşa, bu müddet içerisinde aldatılarak mason yapılmıştı. Nitekim iktidara gelir gelmez ilk işi Tanzimat Fermanı'nı ilan etmek oldu. (3 Kasım 1839). Osmanlı Devletinin yıkılmna ve yok olma devrine açılmış bir gedik olan Tanzimat Fermanı devlete ve millete çok pahalıya mal oldu.
Sultan Mahmud Hanı'n açtığı ileri medeniyet yolu üzerine engel olarak oturan tanzimat adamları. Avrupa ilmini ve tekniğini almak yerine sathi taklitler üzerinde durdular.Böylece ilim ve teknikte ilerleme durdu. Avrupanın yaşayışına hayran olarak yetişen yeni nesiller taklit modasına kurban gittiler. Memleket şartlarını ve ihtiyaçlarını anlamadan rejim davasına kapılan tanzimat devri adamları, daha sonra ihtilalci olarak gayr-i müslimlerle birleşmişler ve buhranları arttırarak, devleti sarsmaktan başka bir işe yaramamışlardır.
Mustafa Reşid Paşa ve yetiştirmelerinin Osmanlı Devleti içinde kendilerinin yıllardır yapamadığı tahribatı kısa zamanda gerçekleştirdiğini gören İngilizler, Mısır mes'elesinin hallinden sonra Osmanlı Devleti'nin başına yeni gaileler açtırmakta gecikmediler. Mustafa Reşid Paşa, İngiliz ve Fransız desteğini alarak 4 Ekim 1853'de Rusya'ya harb ilan etti. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş yaparken, İngilizler, dünyadaki ikinci büyük islam devleti olan Gürganiye Devleti'ni yıktılar. Hindista, İngilizlerin sömürgesi durumuna geldi. Abdülmecid Han, batılıların yaldızlı reklamlar ve sahte dostluk- larla örtbas etmeye çalıştıkları islamiyet'i imha hareketini çok geç anladı. Reşid Paşa'yı görevinden aldı. 1853-55 Rusya ile olan Kırım harbi başarı ile neticelenmesine rağmen, savaş harcamaları dış borçlanma yolunu açtı. Osmanlı Devletinin savaşı kazanmasında rol oynayan İngiltere ve Fransa, devlet içinde yeni ıslahatlar istediler. Reşid Paşa'nın yetiştirmesi Ali Paşa'nın İngiliz ve Fransız elçileri ile ortaklaşa hazırladıkları Islahat Fermanı 1856'da ilan edildi. Bu ferman da Osmanlıların hıristiyanlara verdiği büyük bir tavizdi. Nitekim fermanın uygulaması pek çok yerde büyük tepki gördü.1858'de Cidde'de ayaklanma başgösterdi. Eflak, Boğdan ve Karadağ' da bağımsızlık hareketleri başladı. Devletin içine düştüğü feci durum sebebiyle, üzüntüsünden tüberküloza yakalanan Sultan Abdülmecid Han, 25 Haziran 1861'de vefat etti. Yavuz Sultan Selim Han'ın türbesinin yanına defnedildi. "Atam Yavuz Sultan Selim Han'a hürmeten türbemi onunkinden daha aşağı yapın" şeklindeki vasiyeti üzerine türbesi Sultan Selim'inkinden daha alçak ve kısa olarak yapıldı.
Abdülmcid Han devri, Sultan İkinci Mahmud Han'ın açtığı yenileşme yolunun, Mason Reşid Paşa ve yetiştirmeleri eliy- le bozulduğu ve Avrupa'nın her bakımdan taklide başlandığı bir devir olarak göze çarpmaktadır. Abdülmecid Han hatasını anla- dıktan sonra memleketi, milleti kemiren iç ve dış düşmanlara karşı tedbirler arar ve bu iş için gece gündüz Allahü Tealaya yalvarırdı. Ancak Osmanlı Devleti'nin içte isyanlar ve dışta Rusya ile harblerini fırsat bilen İngilizler, yetiştirdikleri ve iş başına getirmeye muvaffak oldukları devlet adamları sayesinde ona bu fırsatı tanımadılar. Abdülmecid Han, bu karışık devrede memleket içinde çok başarılı işler de yaptı. 1844'de bugünkü Galata Köprüsü olarak bilinen Mecidiye Köprüsünü, 1848' de Küçük ve Büyük Mecidiye (Ortaköy) camilerini yaptırdı. 1853'de İstanbul-Varna-Kırım arasında ilk telgraf hattı döşendi. Bu harekete hız verilerek, 1870'de 36.000 km'lik telgraf hattı ile Osmanlı Devleti dünya devletleri arasında en ön sıralarda yer aldı. 1860'da İzmir-Turgutlu arasında demiryolu yapıldı. Ayrıca İstanbul'un her yerinde pek çok cami, mescid, mekteb, hastane ve çeşmeler de yapılmıştır.
|
|
|
|
|
217
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: abdülaziz han
|
: Ekim 08, 2007, 10:44:45 ÖS
|
|
Abdülaziz Han Babası : İkinci Mahmud Han Annesi : Pertevniyal Sultan Doğumu : 8 Şubat 1830 Vefatı : 4 Haziran 1876 Saltanatı: 1861-1876
Osmanlı padişahlarının otuzikincisi ve islam halifelerinin doksan yedincisi. Küçük yaşta din ve fen ilimlerini tahsile başladı. Kısa zamanda Arapça, Farsça ve dini bilgileri çok iyi bir şekilde öğrendi. Ayrıca boş zamanlarını değerlendirerek ata binmek, kılıç kullanmak, güreş tutmak, cirit atmak gibi zamanın bütün spor dallarında pek mahir oldu. Ağabeyi Abdülmecid zamanında veliahd ilan edilen Abdülaziz bundan sonra devlet idaresi ve Avrupa'nın siyasetini iyi bir şekilde takibe çalıştı. Abdülmecid Han'ın 25 Haziran 1861'de ölümü üzerine tahta çıktı.
Bu sırada devlet'in durumu son derece karışıktı. Mali sıkıntı son haddinde idi. Karadağ, Hersek ve Girit'te büyük karışıklık hüküm sürüyordu. Avrupa devletlerinin müdahalede bulunacaklarını anlayan Abdülaziz Han yayınladığı bir fermanla onların Tanzimat konusundaki endişelerini, nisbeten ortadan kaldırdıi. Mali konulardaki sıkıntının önüne geçebilmek için israf ve gereksiz harcamaların önlenmesine çalıştı. Rüşvet ve irtikab işine karışanları şiddetle cezalandırdı.
1862'de Karadağ bölgesinde çıkan isyanı serdar-ı ekrem Ömer Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu ile anında bastırdı. Mısır'da son yıllarda Osmanlı Devleti'ne karşı bağlılığın azaldığının farkında olan Abdülaziz Han, bu bölgeye bir seyahat düzenledi. Mısır valisi İsmail Paşa'ya Hidiv ünvanını verdi. Gittiği her yerde muhteşem merasimler ve halkın sevgi gösterileri ile karşılanan Sultan, Mısır'ın payitahta olan bağlılığını güçlendirdi. Osmanlı Devleti'ndeki müsbet gelişmelerin önüne geçmek isteyen batılı devletler Girid'de büyük bir isyan çıkardılar ve adanın beynelmilel bir komisyon tarafından idaresini istediler. Bunu şiddetle reddeden Abdülaziz Han, bazı imtiyazlarla meseleyi bir müddet için halletti.
Abdülaziz Han, 21 Haziran 1867'de Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya ve Avusturya'yı içine alan bir geziye çıktı. Sultan'ın bu gezisi genel barışın sağlanmasında önemli rol oynadı. Avrupa devletleri ile olan münasebetler iyileşti. Abdülaziz Han, devlet ve milletin bekası ve huzuru için gece gündüz çalışırken içte batı hayranı ve mason devlet adamları her türlü siyasi desiselerle nizam ve intizamın bozulmasına gayret sarfediyorlardı. Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Süavi gibi yazarlar halkı Padişah'a karşı düşmanlığa teşvik ederken, mütercim Rüşdü, Hüseyin avni ve Mithat Paşalar da padişah'ı devirmenin hesapları içerisindeydiler. Nitekim gözlerini iktidar hırsı bürümüş bu devlet adamları, 1875'de patlak veren Bosna-Hersek isyanı ile, ardından çıkan Rus harbini fırsat bildiler. Abdülaziz Han, ssıkıntılar içinde olmasına rağmen Sırbistan'ı kısa sürede mağlup etti. Bulgaristan'daki karışıklıkları mahalli kuvvetlerle bastırdı. Ancak Hüseyin Avni, Mithat, Redif ve Süleyman Paşalar 30 Mayıs 1876 günü Dolmabahçe Sarayı'nı kuşatarak Sultan'ı tahttan indirdiler.
Abdülaziz Han efradıyla birlikte çeşitli hakaret ve işkencelere maruz bırakıldıktan sonra 1 Haziran 1876'da Fer'iye Sarayı'na nakledildi. Avni Paşa üç gün sonra, güvenlik gerekçesiyle saray bahçesine yerleştirdiği adamlarına verdiği emirle, Kur'an-ı Kerim okumakta olan Sultan'ın bileklerini kestirerek şehid ettirdi. Hadiseye intihar süsü verilmeye çalışıldı. Ancak pehlivan yapılı Abdülaziz Han'ın zorbalarla boğuşması sırasında vücudunda meydana gelen çürükler ile iki dişinin kırık olduğunu görgü şahitleri ifa'de etmişlerdir. Zaten tıp ilmi, intihar edecek bir şahsın iki bileğinin damarlarını kesemeyeceğini belirtmektedir. Şehid Sultan'ın cenazesi 5 Haziran 1876 günü pederi Sultan İkinci Mahmud Han'ın Çemnerlitaş'taki türbesine defn edildi.
Abdülaziz Han iyi niyetli, dindar, her sabah Kur'an-ı Kerim okuyan, son derece vakar sahibi bir kimse idi. Devrin alimlerini sayarak toplar münazaralar yaptırır, kendisi de bazen bu münazaralara iştirak ederdi. Devlet işlerini bilfiil kendisi idare etmeğe çalışırdı. Onun en büyük gayesi Devlet-i Aliyyenin istiklalinin devam etmesi ve halkının refah içinde yaşaması idi. Bu sebeple ilim ve teknikte ilerlemeeye ve imar faaliyetlerine büyük önem verdi. 1863'de sahillere deniz fener leri yapıldı ve devlet şurası kuruldu. 1867'de Sultan'i mektebleri(Liseler), 1868'de sanayi mektebleri, 1869'da Süveyş kanalı açıldı. 1870'de şark rüşdiyye mektebleri açıldı. Donanmaya büyük önem verdi. Hind Okyanusu'na kadar donanmamızı göndererek, Osmanlı deniz gücünü İngilizlere kabul ettirdi. Osmanlı donanmasının birinci Dünya ve Kurtuluş harpleri sırasındaki muvaffakiyeti, Sultan Abdülaziz'in donanmaya kazandırdığı bu kudretle mümkün olmuştur.
|
|
|
|
|
218
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: abdulmecid han
|
: Ekim 08, 2007, 10:44:34 ÖS
|
|
Abdülmecid Han(1823-1861) Osmanlı sultanlarının otuzbirincisi ve İslam halifelerinin doksanaltıncısı
Saltanatı: 1839-1861 Babası: II. Mahmud Han - Annesi:Bezm-i alem Sultan Doğumu: 25 Nisan 1823 Vefatı: 25 Haziran 1861
Küçük yaştan itibaren mükemmel bir tahsil gördü ve iyi derecede Fransızca öğrendi. Avrupa neşriyatını yakından takip eder, onların ilmî çalışmalarını ve siyasî fikirlerini öğrenmeye çalışırdı. Babası II. Mahmut Han'ın 1 Temmuz 1839'da vefatı üzerine henüz 16 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.
Abdülmecid Han, tahta çıktığında Osmanlı Devleti iç ve dış buhranlarla karşı karşıyaydı. Osmanlı ordusu Nizip'te Kavalalı Mehmet Ali Paşa kuvvetlerine mağlup olmuştu. İki gün sonra da Kaptan-ı derya hain Fevzi Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını Mısır'a götürüp teslim etti. İngilizler bu sırada Osmanlı tahtında devlet idaresinde tecrübesiz bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek harekete geçtiler. Osmanlı Devleti'ne tam destek olmak vadiyle Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlığa getirttiler. Paris ve Londra'da sefirlik yapan Reşit Paşa, bu müddet içerisinde aldatılarak mason yapılmıştı. Nitekim iktidara gelir gelmez ilk işi Tanzimat Fermanı'nı ilan etmek oldu (3 Kasım 1839). Osmanlı Devleti'nin yıkılma ve yok olma devrine açılmış bir gedik olan Tanzimat Fermanı devlete ve millete çok pahalıya mal oldu.
Sultan Mahmut Han'ın açtığı ileri medeniyet yolu üzerine engel olarak oturan Tanzimat adamları, Avrupa ilmini ve tekniğini almak yerine sathî taklitler üzerinde durdular. Böylece ilim ve teknikte ilerleme durdu. Avrupa'nın yaşayışına hayran olarak yetişen yeni nesiller taklit modasına kurban gittiler. Memleket şartlarını ve ihtiyaçlarını anlamadan rejim davasına kapılan tanzimat devri adamları, daha sonra ihtilalci olarak gayr-i müslimlerle birleşmişler ve buhranları artırarak, devleti sarsmaktan başka bir işe yaramamışlardır.
Mustafa Reşit Paşa ve yetiştirmelerinin Osmanlı Devleti içinde kendilerinin yıllardır yapamadığı tahribatı kısa zamanda gerçekleştirdiğini gören İngilizler, Mısır meselesinin hallinden sonra Osmanlı Devleti'nin başına yeni gaileler açtırmakta gecikmediler. Mustafa Reşit Paşa, İngiliz ve Fransız desteğini alarak 4 Ekim 1953'te Rusya'ya harp ilan etti. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş yaparken İngilizler, dünyadaki ikinci büyük İslam devleti olan Gürganiye Devleti'ni yıktılar. Hindistan, İngilizlerin sömürgesi durumuna geldi. Abdülmecid Han, batılıların yaldızlı reklamlar ve sahte dostluklarla örtbas etmeye çalıştıkları İslamiyet'i imha hareketini çok geç anladı. Reşit Paşa'yı görevinden aldı. 1853-55 Rusya ile olan Kırım harbi başarı ile neticelenmesine rağmen, savaş harcamaları dış borçlanma yolunu açtı. Osmanlı Devleti'nin savaşı kazanmasında rol oynayan İngiltere ve Fransa, devlet içinde yeni ıslahatlar istediler. Reşit Paşa'nın yetiştirmesi Ali Paşa'nın İngiliz ve Fransız elçileri ile ortaklaşa hazırladıklar Islahat Fermanı 1856'da ilan edildi. Bu ferman da Osmanlıların hristiyanlara verdiği büyük bir tavizdi. Nitekim fermanın uygulaması pek çok yerde büyük tepki gördü. 1858'de Cidde'de ayaklanma baş gösterdi. Eflak, Boğdan ve Karadağ'da bağımsızlık hareketleri başladı. Devletin içine düştüğü feci durum sebebiyle, üzüntüsünden tüberküloza yakalanan Sultan Abdülmecid Han, 25 Haziran 1861'de vefat etti. Yavuz Sultan Selim Han'ın türbesinin yanına defnedildi. "Atam Yavuz Sultan Selim Han'a hürmetten türbemi onunkinden daha aşağı yapın." şekildeki vasiyeti üzerine türbesi Sultan Selim'inkinden daha alçak ve kısa olarak yapıldı.
Abdülmecid Han devri, Sultan II. Mahmud Han'ın açtığı yenileşme yolunun, Mason Reşit Paşa ve yetiştirmeleri eliyle bozulduğu ve Avrupa'nın her bakımdan taklide başlandığı bir devir olarak göze çarpmaktadır. Abdülmecid Han hatasını anladıktan sonra memleketi, milleti kemiren iç ve dış düşmanlara karşı tedbirler arar ve bu iş için gece gündüz Allahü tealaya yalvarırdı. Ancak Osmanlı Devleti'nin içte isyanlar ve dışta Rusya ile harplerini fırsat bilen İngilizler, yetiştirdikleri ve işbaşına getirmeye muvaffak oldukları devlet adamları sayesinde ona bu fırsatı tanımadılar. Abdülmecid Han, bu karışık devrede memleket içinde çok başarılı işler de yaptı. 1844'te bugünkü Galata Köprüsü olarak bilinen Mecidiye Köprüsü'nü, 1848'de Küçük ve Büyük Mecidiye (ortaköy) camilerini yaptırdı. 1853'te İstanbul-Varna-Kırım arasında ilk telgraf hattı döşendi. Bu harekete hız verilerek, 1870'te 36000 kilometrelik telgraf hattı ile Osmanlı Devleti dünya devletleri arasında en ön sıralarda yer aldı. 1860'da İzmir-Turgutlu arasında demiryolu yapıldı. Ayrıca İstanbul'un her yerinde pek çok cami, mescit, mektep, hastane ve çeşmeler de yaptırmıştır.
|
|
|
|
|
219
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: abdullah zühti efendi
|
: Ekim 08, 2007, 10:44:26 ÖS
|
|
Abdullah Zühdi Efendi
Osmanlıların son devrinde yetişen meşhur hattatlardan. İsmi, Abdullah Zühdi’dir. Babası, 1835 (H. 1251) senesinde Şam’dan Kütahya’ya gelen Temim-i Dari sülalesinden Nabluslu Abdülkadir Efendidir. Bu sebeple yazılarının altına;" Abdullah Zühdi min Sülaleti Temim-i Dari" yazardı. Şam’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1878 (H. 1296) tarihinde Mısır’da vefat etti. Kurafe Kabristanında İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) kabri civarına defnedildi.
Abdullah Zühdi Efendi, Kütahya’dan İstanbul’a geldikten sonra önce Eyyub Türbedarı Reşid Efendiden, sonra zamanının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendiden sülüs ve nesih öğrendi. Nuruosmaniye Mektebine ve Mühendishane-i Berr-i Hümayuna yazı muallimi tayin edildi. Sultan Abdülmecid Han zamanında Hicaz’da yeniden tamir edilen Harem-i şerifin kitabelerini yazmak için 1858 tarihinde hattatlar arasında açılan müsabakada, kendisi de hattat olan Sultan Abdülmecid Han yazıları gözden geçirirken Abdullah Zühdi Efendinin hattına hayran kaldı ve saraya davet ederek; “Allahü teala feyzini müzdad etsin. Sana kayd-ı hayat şartı ile yedi bin beş yüz kuruş maaş tahsis ettim ve seni Harem-i şerifin yazılarını yazmaya memur ettim.” buyurdu ve Mecidi nişanı ile taltif etti. Bu muvaffakiyet ve padişahın fevkalade alakası henüz pek genç olan Abdullah Zühdi Efendinin en meşhur hattatlar arasına girmesine sebeb oldu.Abdullah Zühdi Efendi bu şerefli vazifeyle Hicaz’a gitti. Sultan Abdülmecid Hanın vefatına kadar Medine-i münevverede kalarak Mescid-i Nebevi’nin tamir edilen kısımlarını güzel yazılarıyla süsledi. Abdullah Zühdi Efendi daha sonraları İstanbul’a döndü. Oradan Mısır’a gitti. Hidiv İsmail Paşa ile tanıştı. Paşa, kendisine çok itibar etti. “Mısır Hattatı” ünvanı ile vazife verdi. Mısır’da cami ve resmi dairelerin kitabelerini yazdı. Mekteplerde hat hocalığı yaptı. Celi ve sülüs tarzında pek çok eserler bıraktı. Mısır’da yetişmiş hattatlardan pek çoğu Abdullah Zühdi Efendinin talebesidir. Devrin vezirlerinden İbn-ül-Emin Hasib Paşaya bir tek mushaf-ı şerif yazmıştır. Paşa’nın terikesinde (mirasında) bu mushaf-ı şerifin 300 altına satıldığı rivayet edilmektedir.
|
|
|
|
|
220
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: abbasiler
|
: Ekim 08, 2007, 10:44:13 ÖS
|
|
ABBASİLER ( 750 - 1258 ) Kurucusu : " Ebu'l Abbas Abdullah " ( Abbasoğullarından - Hz.Muhammed'in amcası Abbas soyu ) Merkezi : Haşimiye - Bağdat • Talas Savaşı ( 751 ) ( Araplar - Çinliler ) : Doğudan batıya ilerleyen Çinliler ile , Ön-Asya' dan doğuya ilerleyen Araplar, Talas ırmağı kıyılarında savaştılar. Bu savaşta, Orta Asya'nın Çin egemenliğine girmesini istemeyen, Karluk ve Yağma Türkleri, Arapların yanına geçmişler ve savaşı Arapların kazanmasını sağlamışlardır. Önemi : • Orta Asya'nın Çin egemenliğine girmesi engellenmiştir. ( Siyasi ) • Türkler, bu savaştan sonra guruplar halinde İslamiyet'i kabul etmeye başlamışlardır. ( Karluklar ) ( Dini ) • Esir alınan Çinlilerden kağıt yapım tekniği öğrenilmiştir. ( Kültürel ) • Abbasiler, yönetimde Emevilerin Arap Devleti tezi yerine, İslam devleti özelliği göstermişler, Müslümanlara eşit yaklaşımda bulunmuşlardır. • Arap Milliyetçiliği politikası, Ümmetçi anlayışa dönüşmüştür. • Fetih politikasından çok, kültür politikasına ağırlık vermişlerdir. • Halife Mansur döneminde, Bağdat şehri kurularak, merkez buraya taşınmıştır. İlk defa Yunan filozoflarının eserleri, bu dönemde Arapça'ya çevrilmeye başlamıştır. • En parlak dönemlerini, Harun Reşit ile oğulları Memun ve Mutasım zamanlarında yaşamışlardır. Harun Reşit Zamanında : • Bilginler ve sanatçılar korunmuş ve desteklenmiştir. • Bağdat bir kültür ve bilim merkezi haline gelmiştir. • Bizans'a karşı 797-804-806 yıllarında üç defa sefer düzenlenmiş, Bizans vergiye bağlanmıştır. • Bizans sınır boylarında, Avasım adı verilen, sınır şehirleri kurulmuş, buralara Türkler yerleştirilmiştir. Me'mun zamanında: • Yunan filozoflarının bütün eserleri, Arapça'ya çevrildi. • Bağdat' ta çok sayıda medrese ve kitaplıklar ( Kütüphane ) açıldı. • Yerli ve Yabancı bilim adamları, Bağdat 'a gelerek önemli kültürel ve bilimsel çalışmalar yaptılar. • Mutezile Mezhebi güçlendi. ( Dini konuları, akıl ve mantık yoluyla çözme felsefesi ) Mu'tasım Zamanında : • Ordu ve Devlet yönetiminde etkinlik , İranlılardan Türklere geçmiştir. • Türklerden oluşan bir ordu kurulmuştur. • Türklerin yaşaması için, Bağdat yakınlarında Samerra adıyla bir şehir kurulmuştur. • Abbasi İmparatorluğu'nda IX. ( 9 ) yy.dan sonra çeşitli bölgelerde, çeşitli devletler kurulmuştur. Bunlara " Tavaif -i Müluk " denilir. Bunlar : Kuzey Afrika' da : • İdrisoğulları ( 789 - ? ) - ( Fas) - Kurucu : İdris • Aglebiler ( 800 - 909 ) - ( Tunus, Cezayir, Sicilya) - Kurucu : İbrahim bin Agleb • Tolunoğulları ( 868 - 905 ) - ( Mısır ) - Kurucu : Tolunoğlu Ahmet * Mısır'da ilk Türk-İslam Devletidir. • Fatımiler ( 910- 1171 ) - ( Tunus, Mısır, Sicilya,Sardunya) - Kurucu : Ubeydullah • İhşidiler ( Akşitler ) - ( 935-969) - (Mısır) - Kurucu : Muhammed bin Togaç * Mısır'da ikinci Türk-İslam devletidir. İran ve Horasan ' da : • Tahiroğulları ( 821-875) - ( İran ve Horasan) - Kurucu : Tahir bin Hüseyin • Saffariler ( 867-1500) - (İran ) - Kurucu : Yakup bin Leys • Samanoğulları ( 874 - 999 ) - ( Horasan , Maveraünnehir ) - Kurucu : Nasr bin Ahmet • Büveyhoğulları ( ? - 1055 ) - İran,Irak - Kurucu ? ( Şiiler ) • İran'da kurulan İlhanlı Devletinin Hükümdarı Hülagu Han'ın Bağdat'a girmesiyle, Abbasi devleti sona erdi. Not : Bağdattaki moğol baskısından kaçan Abbasi soyundan olanlar, Mısır'a yerleşmişler ve Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı feth | | | |
|