|
|
|
196
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: amasya tamimi
|
: Ekim 08, 2007, 10:54:30 ÖS
|
AMASYA TAMİMİ’NİN KURTULUŞ SAVAŞINDA VE CUMHURİYETİN KURULUŞUNDAKİ YERİ Batı dünyasındaki ilmî, teknik ve beşerî alandaki gelişmeler karşısında müesseseleri ihtiyaca cevap verememiş ve dolayısıyla gelişmeyi, kalkınmayı gerçekleştirememiş olan Osmanlı Devleti tasfiye noktasına gelmişti. Batı dünyası, sadece Osmanlı Devleti’ni tasfiye ve taksim etmekte kalmamış, bu devletin dayanağı, aslî unsuru yani Türk milletini de yok farz etmiştir. Doğuda ve Çukurova’da Ermeni, Batıda, Marmara ve Karadeniz Bölgesi’nde de Rumları Taşoran olarak kullanmak suretiyle Osmanlı Devleti ile birlikte binlerce yıldan beri insanlık medeniyetine çoğu konularda öncülük etmiş olan Türk Milletini de ölü milletler mezarlığına göndermek istemiştir. Zira Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmaları bunun resmî belgesidir. Osmanlı Devleti’nin başında bulunan yöneticiler bu esaret belgesini imzalamışlar, taşoron firmalar, Anadolu’nun çoğunluğunu teşkil ettiklerini ispat edebilmek için aralıksız bir katliam başlatmışlardı. Savaş mağlubu olarak ordusu terhis edilmiş, silâh ve cephanelerine el konmuş, gelirleri borçlarına karşılık haciz edilmiş Osmanlı Devleti’nin Batılı devletlerin Türklerin Anadolu’ya girişi ve fethi ile gündeme getirmiş oldukları ve ortak bir ideal olarak yaşatmış olarak meselesinin çözümü için ortaya konulan katliam plânlarına dur demesi de mümkün değildi. Zira Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki yapılanma Anadolu için de geçerli idi. İşte böyle bir ortamda İstanbul’a çağrılmış olan Türk subayları arasında Türk Milletini esaret ve katliamlara boyun eğmeyeceğine inanan ve bu inancını yakın arkadaşları ile paylaşan ve bunu hayata geçirmek için Anadolu’ya geçmiş olan Mustafa Kemal Paşa’nın şahsında başlatılmış olan millî mücadele için atılmış olan ilk ve önemli adımlardan birisi de Amasya Tamimi’dir. Mustafa KemalPaşa diyor ki; “1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım.” Bu sözler sadece Mustafa Kemal Paşa için değil, yeni Türk Devletinin kuruluşu için de önem taşımaktadır. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da bulunduğu yaklaşık 6 ay boyunca Anadolu’ya resmî bir görevle geçebilmenin yollarını aramıştır. Şayet bu yolla geçemese idi, sivil bir Türk aydını, kahraman bir Türk subayı olarak da geçmeyi plânlamıştı. Daha Sureyi Cephesinde iken aldığı kararlara Mondros Mütarekesi hükmüne rağmen tutum ve davranışına bakarak O’nun mutlaka Anadolu’ya geçeceğini kesin bir dille ifade edebiliriz. Atatürk Ordu Müfettişi sıfatı ile daha Havza’da iken Rum Pontus çetelerine karşı yerli halkın mücadelesini açıktan desteklemiş Diyarbekir yöresinden getirilen 40 katır yükü silâh ve benzeri malzemeye el koydurmuş ve kendilerini savunabilmeleri için halka dağıtmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın bu tür uygulamalarından şüphelenen İstanbul Hükümeti İtilâf Devletleri’nin Karadeniz Ordusu Başkumandanı G. F. Milne’nin de ısrarlı isteği üzerine Mustafa Kemal Paşa’yı 8 Haziran 1919’da İstanbul’a geri çağırmıştır.(Nutuk C.I Ank. 1980, s.36) Mustafa Kemal Paşa bu emre uymamış (yazışmalar devam ederken) 12 Haziran’da Havza’dan Amasya’ya hareket etmiştir. İstanbul Hükümeti, İtilâf Devletleri’nin baskısı ve padişahın da devreye girmesiyle O’nu görevden almaya kararlıdır. Zira Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey 23 Haziran 1919 günü bir genelge ile hükümetin bu konudaki görüşünü ülkeye duyuracaktır.(Nutuk I S.43) Samsun, Havza ve Amasya’daki faaliyetlerinden dolayı Mustafa Kemal İstanbul Hükümetine göre emre itaat etmemiş yani verilen görevin dışına çıkmış, dolayısıyla da isyan etmiş sayılıyordu. Amasya Genelgesi; millî mücadele çabalarına hemen herkesin kuşkuyla baktığı ve daha başlangıç günlerinde Türk insanının millî hakimiyet ruhunu ilk defa dile getirmesi bakımından tarihî önem taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu yolunda atılmış olan ilk adım olması bakımından da ayrıca anlam taşımaktadır. Amasya Genelgesi’nin ilk sözü “Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklâli tehlikededir.” olmuştur. O günkü şartlarda bu söz büyük mana ifade etmektedir. Genelge “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” şeklinde devam etmektedir. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da kaldığı 6 ay boyunca “Vatan nasıl kurtulabilir” sorusuna arkadaşları ile görüş alışverişinde bulunmak sureti ile cevap aramıştır. Bu sorunun cevabını Amasya Tamimi’nde bulmamız mümkündür. O’na göre esas olan Türk Milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas da ancak tam istiklâli ile sağlanabilir. Mustafa Kemal Atatürk, “Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir. Ben yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım.”inancı millî mücadelenin ateşi olmuştur. Amasya Tamimi’nde O’nun duygu, düşünce ve idealleri saklıdır. Bize göre, Amasya Tamimi ile Türk Milletinin sesini duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak olarak çalışabilecek bir millî hey’etin varlığına acilen ihtiyaç vardır. Bu millî heyet yoluyla Türk halkının iradesine dayanan bir meclis kurulacaktır. Mustafa Kemal Paşa daha İstanbul’da iken buna inanmış ve bunu millî bir“sır” olarak saklamıştır. Bu konuda Müdafa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri atılan ilk adım olmuştur. Kurulacak olan yeni Türk devleti için gerekli olan millî meclisin nüvesini ise Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri teşkil etmiştir. Bu cemiyetler başlatılmış olan mücadelenin meşru bir zeminde sürdürülmesi bakımından da önemli bir görev üstlenmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa en olumsuz şartlarda bile mücadelesini meşru bir zeminde sürdürmüştür. Millî mücadele hareketinin söz konusu cemiyetler tarafından desteklenmesi, yani Türklerin millî mücadelede nefs-i müdafaa konumunda olduğunu o günkü iletişim araçlarıyla dünyaya ilân edilmesi mücadelenin seyrini ve sonucunu önemli ölçüde etkilemiştir. Bu yüzden olmalıdır ki, Amasya Tamimi millî hakimiyet arzusunun ilk belgesel örneği olması bakımından da büyük önem taşımaktadır. Amasya Tamimi’ni Osmanlı Devleti ve İtilâf Devletleri’ne karşı Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde Türk Milletinin bir ihtilâl bildirisi olarak da değerlendirmemiz mümkündür. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kargaşa ve istikrarsızlığın bir göstergesi de Mondros Mütarekesi’nden 30Ekim 1918’denAmasya Tamimi’ne (22 Haziran 1919) kadar İstanbul’da Ahmet İzzet Paşa I. ve II. Tevfik Paşa, I. ve II.Damat Ferit olmak üzere 7 ayda 5 hükümet değişmiş olmasıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirilmesinin sebebi,Karadeniz Bölgesindeki güvenlik meselesi, yöredeki silâh ve cephanenin İstanbul’a gönderilmesini sağlamaktı. Bunun için de görevli bulunduğu sırada vb. geniş yetkilerle donatılmış olarak Anadolu’ya geçmeyi başarmıştır. Çünkü O Samsun’a çıkar çıkmaz ilk olarak Anadolu’da yer yer kurulmuş olan Müdafa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri ile temasa geçmenin yollarını aramıştır. Mustafa Kemal Paşa öncelikle Pontus çetelerinin bölgede huzuru bozmasını önlemek için acil tedbirler almıştır. Gerekçe mağdur olan Rumlar değil, Türkler idi. Çünkü I. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi ve takiben imzalanmış olan Mondros Mütarekesi’nin getirdiği olumsuzluklar sonucu Osmanlı Devleti’nin Pontus Rum Çetelerini durduracak askerî gücü zayıflamıştı. Ayrıca mütareke hükümlerine göre Türk askerinin terhis ve silâhlarının alınmasına karşılık, İngilizler Samsun’a çıkar çıkmaz bölgedeki Rum çetelerine 10 bin adet silâh dağıtmıştı. Bu davranış rumların hem cesaretini hem de lojistik gücünü artırmıştır. Pontus Rumlarına göre beklenilen gün gelmiştir. Wilson prensiplerine göre bölgede Rum Devletinin kurulabilmesini kolaylaştırmak için Rum nüfusunun artması için her yola başvurulmuştur. Türk nüfusunun çoğunluğunu azınlığa düşürmek için de Rum çeteler Türk köylerine baskınlar yaparak yaşlı, çocuk ve kadınları katletmişlerdir. Günümüzde Karabağ,Bosna ve Kosova’da işlenen cinayetlerin bir örneği de Anadolu’da yaşanmıştır. Özellikle de Samsun, Terme, Amasya,Merzifon, Vezirköprü, Ladik,Havza, Tokat, Erbaa,Zile ve yöresinde ciddi katliamlar söz konusudur. Pontus çeteleri, Amasya’yı tarihî Pontus merkezi olarak ilân ettikleri için yörede baskı ve katliamlar aralıksız devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun, Havza ve Amasya’daki faaliyetlerinden rahatsız olan İngilizler, Ermeni ve Rum çetelerinin de aşırı isteği yönünde İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak 8 Haziran 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’yı gönderilişinden bir ay sonra İstanbul’a geri çağırtmışlardır. Mustafa Kemal Paşa,Anadolu’ya geçtikten sonra yani bir aylık bir süre içinde Anadolu’daki mevcut ordu birlikleriyle temas ve bağlantı sağlamış, milleti mümkün mertebe aydınlatarak daha uyanık ve dikkatli hale getirmiş,Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri’nin kurulması Kuva-yı Milliye’nin oluşturulmasına hız vermiştir. Mustafa Kemal Paşa İstanbul Hükümeti’nin çağırma emrine uymamış ve bu tarihten sonraki faaliyetlerini şahsî olmaktan çıkarıp, millete malolması yönünde çaba sarfetmiştir. Böylece mücadelenin yani millî birlik ve dayanışmaya dönüştürülmüş olması ile yeni bir dönem başlamıştır.(Nutuk S.120) Mustafa Kemal Paşa millî mücadelenin İstanbul’da kalarak yapılamayacağını, işgal altındaki İstanbul’da döndüğü zaman anlamıştı, fakat Anadolu’ya rütbe ve yetkilerle donatılmış olarak gidebilmesi de millî mücadele hareketi için son derece önemli idi. Samsun’a çıktığı tarihten 8Haziran 1919’a kadar her türlü teşebbüs ve faaliyetini Ordu müfettişi olarak yapmıştı. Ama kendisinden ve faaliyetlerinden rahatsız olan düşman çevreler O’nu 8 Haziran 1919’da geri İstanbul’a çağırtmışlardı. Bu tarihten itibaren Mustafa Kemal Paşa’nın çalışmaları ferdî olmaktan çıkıp, millete mal olmuştur. Mustafa Kemal Paşa bu tarihten sonra gücünü Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinden almış olan bir temsil heyeti ile Kuvay-i Milliye hareketinin top yekun Anadolu’ya yayılmasına ve halka mal olmasına gayret etmiştir. Konuya bu açıdan bakacak olursak Mustafa Kemal Paşa’nın millî hareketi ferdî olmaktan çıkarıp, halka maletmiş olduğu yer Amasya, karar ise Amasya Tamimi olmuştur. Amasya Tamimi bu bakımdan millî mücadele tarihimiz açısından büyük önem taşımaktadır. Erzurum ve Sivas Kongreleri için atılan ilk adım olan Amasya Tamimi Kuvay-i Milliye hareketi için de önemli bir dönüm noktası olmuştur. Amasya Tamimi her iki kararın, yani Müdafa-i Hukuk ve Kuvay-i Milliye kararların Türk Milletine ve Dünyaya ilân edilmesidir. Mustafa Kemal Paşa, Amasya’da millî emeller uğrunda milletle beraber sonuna kadar mücadele edeceğine mukaddesatı adına söz vermiştir. Böylece Mustafa Kemal Paşa, Havza ve bilhassa Amasya Tamimi ile millî mücadelenin liderliğine emri vaki olarak üstlenmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’daki ilk faaliyetleri arasında Amasya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşunun gerekli olduğunu halka anlatmasıdır. Bu cemiyetler il ve ilçeler bazında Türk halkının teşkilâtlanarak kendi kaderinin tayin edilmesinde etkili olmuştur. Bu cemiyetler Türk vatanı ve milletinin aleyhinde alınacak kararları protesto edecek ve bu haksızlığı o günkü Dünya devletlerine duyuracaktı. Kuvay-ı Milliye kuvvetleri de fiili olarak haksızlıklarla mücadele edecekti. Nitekim Amasya’ya gelişinin 2. günü yani 14 Haziran günü Amasya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Mustafa Kemal Paşa’nın da katıldığı ve cemiyetin lüzumu ve çalışma şekli hakkında bilgi verdiği bir konuşma ile açılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu cemiyetler aracılığı ile ülkenin her yanındaki olumsuz ve olumlu gelişmelerden haberdar olmuştur. Öyleki 15 Haziran’da Diyarbekir ve Halep’e 18Haziran’da da Edirne’ye çekilen telgraflar O’nun Amasya’daki faaliyetlerinin mahiyet ve önemini ortaya koymaktadır. Kısa bir süre için de olsa Amasya, millî mücadele hareketine merkez oldu denilebilir. Çünkü bir yandan Anadolu’da Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri’nin kurulması, diğer yandan Kuvay-ı Milliye hareketinin başlatılması yönündeki faaliyetler yanında millî mücadelenin fikrî ve fiil temelleri atılmıştır. Bu maksatla bir yandan Anadolu’daki ordu ve askerî birlik komutanlarına Amasya Tamimi ile ortaya konulan durum hakkında bilgi verilirken, diğer yandan da yapılması gereken işler yönünde görüşleri alınmıştır. Özellikle 18 Haziran’da I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e (Edirne) durum telgrafla bildirilmiş, 19 Haziran’da da Hüseyin Rauf Bey ile Ali Fuat Paşa Amasya’ya gelmiştir.(H. Rauf Bey,İstanbul’dan Bandırma’ya oradan da Balıkesir, Manisa, Alaşehir ve Afyonkarahisar’dan Ankara’ya Ali Fuat Paşa ile Ankara’dan Amasya’ya gelmişlerdir.) 20 Haziran 1919 Amasya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yapmış olduğu miting de Mustafa Kemal Paşa “Millî bir silkinme ile felaketlerin son bulacağını” ifade etmiştir. Anadolu ve Rumeli’deki işgal olayları; Millî cemiyetlerin faaliyetleri İstanbul Hükümetlerinin tavırları, Bölgenin güvenlik meselesi ile yapılması muhtemel faaliyetler hakkında kaleme alınmış ve ilân edilmiş olan Amasya Tamimi’nde; 1-Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklâli tehlikededir. 2-İstanbul Hükümetleri üstlenmiş oldukları görevi yerine getirememekte bu durum milletimizi yok olmuş gibi göstermektedir. 3-Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. 4-Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların geçeceğini yerine getirmek ve haklarını cihana duyurmak için her türlü baskıdan uzak millî bir heyete ihtiyaç vardır. 5-Bu maksad için Sivas’da bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır. Bu iş için illerin her livasından üç temsilcinin en kısa zamanda seçilerek Sivas’a gönderilmeleri gerekir. 6-Bu faaliyetler millî bir sır olarak saklanmalı ve gerekiyorsa temsilciler yolculuklarını gizlemeleri gerekir. 7-Doğu illerinin temsilcilerini 10 Temmuz 1919’da Erzurum’da toplanacaktır. Genel kongre ise Sivas’da yapılacaktır. 8-Askerî ve idarî teşkilâtlanma devam edecektir. 9-Konuta hiç bir şekilde ilga edilmeyecek ve kimseye devredilmeyecek, silâh ve mühimmat elden çıkartılmayacaktır. Amasya Tamimi incelendiğinde; Millî mücadele konusunda şahsî ve bölgelere yönelik çabalar bir merkezde birleştirilmiştir. Milletin istiklâli ve vatanın bütünlüğü konusunda birlik olunmuştur. Bir bakıma askerî mülkî ve mahallî temsilciler arasında bir“mukaddes ittifak” yapılmıştır. Amasya Tamimi, Mustafa Kemal Paşa’nın daha İstanbul’da iken arkadaşlarıyla yaptığı gizli toplantılarda görüş birliğine varmış olduğu hususların yazılı olarak ilân edilmesidir. Amasya Tamimi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması, bu devletin millî karakterli ve demokrat olması fikrinin ortaya konmasıdır. Tamim’de “millîlik”, “bağımsızlık”, ve “egemenlik” kavramları, özellikle de “millet, millî irade, millî vicdan, milliyet ve milliyetçilik” kavramları ısrarla vurgulanmıştır. Haksız işgal ve katliamları karşı millî isyan bildirisidir. Yine bu Tamim ile hakimiyetin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu ilân edilmiştir. Ayrıca bu Tamim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu yolunda atılmış ilk ve önemli bir adımdır. Çünkü vatan ve milletin içinde bulunduğu ağır şartların yazılı olarak ilân edilmesi milleti top yekün savunma yani “ya istiklâl ya ölüm” sloganında birleştirmiştir. Ayrıntılı bilgi. www.ataturk.net.trKaynak Bağlantı : www.sosyalbilgiler.ogretmeni.com
|
|
|
|
|
197
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: AMASYA GÖRÜŞMELERİ ve PROTOKOLÜ
|
: Ekim 08, 2007, 10:53:31 ÖS
|
|
AMASYA GÖRÜŞMELERİ ve PROTOKOLÜ (20-22 Ekim, 1919) Ali Rıza Paşa Hükümeti'nin temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Sivas Kongresi Temsil Heyeti adına Başkan Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler arasında Amasya'da görüşmeler yapıldı. Amasya görüşmesi ve imzalanan protokoller, Anadolu'da başlatılan milli mücadelenin İstanbul Hükümeti'nce tanınması bakımından önemlidir. Yapılan toplantılar sonunda, önemli kararlar ve hükümler içeren, üçü açık ve ikisi gizli beş protokol hazırlanıp kabul edildi. AMASYA GÖRÜŞMELERİ (20-22 Ekim 1919) İstanbul'da yeni kurulan Ali Rıza Paşa uzlaşmak durumunda olduğunu görmektedir.Bu amaçla Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı Sivas Temsil Heyeti başkanı Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Amasya'ya gönderdi. Bu görüşme sonrasında kabul edilen kararlar şunlardır: İstanbul Hükümeti Sivas Kongresi kararlarını aynen kabul edecektir. İstanbul Hükümeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni yasal bir kuruluş olarak tanıyacaktır. Azınlıklara siyasi ve ekonomik ayrıcalıklar verilmeyecektir. Meclis-i Mebusan'ın bir an önce toplanması sağlanacaktır. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerin işgaline izin verilmeyecektir. İtilaf Devletleri ile yapılacak barış görüşmelerinde Temsil Heyeti'nin uygun göreceği kişilerin bulunması sağlanacaktır. Bu kararlar dışında taraflar arasında gizli kalması kararlaştırılan bir protokol de imzalanmıştır. Amasya Görüşmeleri'nin Önemi İstanbul Hükümeti temsilcisi Erzurum ve Sivas kongresi kararlarını kabul etmekle Anadolu'da ki ulusal mücadeleyi hukuksal olarak tanımış oluyordu. Anadolu'nun haklılığı ulusal mücadeleye katılımı artırırken itilaf Devletleri de Türk ulusunu diledikleri gibi yönlendiremeyeceklerini anlamaya başladılar. NOT : İstanbul Hükümeti Amasya Görüşmeleri'nde alınan Meclis-i Mebusan 'ın açılması kararı dışında hiç bir karara uymadı.
TEMSİL HEYETİ'NİN ANKARA'YA GELİŞİ (27 Aralık 1919) Amasya Görüşmeleri gereği Osmanlı Mebuslar meclisi toplanacaktı. Bu amaçla tüm yurtta seçimler yapıldı. Yeni milletvekilleri belirlendi. Mustafa Kemal'de Erzurum milletvekili olarak seçildi. Mustafa Kemal'in Mebus an Meclisi’nin Anadolu’da her türlü işgal ve denetimden uzak bir yerde toplanması isteği, Kanun-i Esasiye'ye aykırıdır gerekçesiyle reddedilmiştir. Meclis İstanbul’da çalışmalarına başlayacaktı. Bu durum üzerine Mustafa Kemal meclis çalışmalarını yakından izlemek amacıyla, 27 Aralık 1919 ' da Temsil Heyeti ile Ankara'ya geldi. Ankara'yı tercih etmesinin diğer nedenleri: işgallerden uzak korunaklı bir bölge oluşu. Haberleşme ve ulaşım olanaklarının elverişliliği, Batı cephesi'ne yakınlığı Ankara halkının Ulusal mücadeleyi başından beri desteklemesi . Damat Ferit Paşa'nın istifasından sonra yeni kurulan İstanbul Hükümeti'nin, Mustafa Kemal Paşa ile temasa geçmesi, Amasya'da görüşmeler yapılması, İstanbul'un Anadolu ve Rumeli Mudafaai Hukuk Cemiyeti'nin hem varlığını, hem de kudretini tanımış olduğunu gösteriyor ki yeni Türk Devleti'nin kapıları aralanıyordu diyebiliriz. Ve sonrasın da; Amasya görüşmeleri sonucu Meclis-i Mebusan seçimi, İstanbul'un işgali, Meclisin zorla kapattırılması Anadolu'da Milli Mücadele hareketinin daha çok güçlenmesine, itilaf Devletlerine karşı harekete geçişin kolaylaşmasına neden olmuştur. Ulusal mücadele sonrası TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ tüm zorluklara karşın kurulmuştur. Milli mücadelenin Sivas kısmında Ata'nın Sivas'a ilk teşriflerinde Onu bağrına basan bir Sivas olduğu unutulmamalıdır. Ata Sivas için şu sözleri dile getirir: " 27 Haziran 1919'da Sivas'ta gördüğüm manzara Sivas'ın muhterem ahalisinin bana ne kadar merbut ve muhabbet kar olduğunun canlı şahidi idi." Sonsuza dek, varlığını genç kuşaklar aracılığı ile sürdürecek olan Cumhuriyetin, Sivas'ta ayrı bir yeri vardır. Sivas Cumhuriyetin bekçisidir ve öyle kalacaktır. Kimse buna engel olamayacak, Sivas halkı da bağlı olduğu değerlere sahip çıkacak kongre ruhunu yitirmeyecektir. Bu kent Ulu Önder'in izinden yürüyecektir.
Hazırlayan: Kevser Kösegil
|
|
|
|
|
198
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: amasya genelgesi
|
: Ekim 08, 2007, 10:52:54 ÖS
|
|
AMASYA GENELGESİ (21-22 HAZİRAN 1919)
Mustafa Kemal, havza genelgesini yayınladıktan sonra İstanbul’a çağırılmış fakat buna uymamıştır. Bu durum, İstanbul hükümeti ve bir kısım basın tarafından Mustafa Kemal’in aleyhinde propaganda başlatmasına neden oldu. Genellikle; “Asi komutan, başına buyruk hareket ediyor. İttihat ve terakkici Mustafa Kemal, memleketi yeni maceralara sürüklüyor...” gibi propagandalara ağırlık vermişti. Açıkça, Mustafa Kemal ile Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa arasındaki, Türk milletini kurtuluşu konusunda görüş ayrılığı bir uçurum halini alıyordu.
Genelgenin yayınlanma amacı:
Türk kurtuluş hareketini kişisel bir hareket olmaktan çıkarıp, milletin birlik ve dayanışmasını sağlayan milli bir hareket haline getirmektir.
Amasya genelgesi, Mustafa Kemal’in dışında bazı komutanlar tarafında da imzalanarak yayınlandığı için; Havza genelgesinden farklıdır. Genelge çok imzalıdır. Mustafa Kemal’in dışında Rauf bey, Ali Fuat Paşa, Refet Bey de genelgeyi imzalamıştır. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir, Erzurum kongresi hazırlıklarıyla ilgilendiği için, Amasya’ya gelememiş ve genelgeyi imzalayamamıştır.
Amasya Genelgesi, Mustafa Kemal’in Samsun ve Havza’dan askeri komutanlara, sivil yöneticilere gönderdiği bildiri ve genelgelerle halka açıkladığı görüşlerin bir yazýlým ve karar halinde açıklanmasıdır.
Mustafa Kemal ve sayılan komutanlar kendi aralarında; askeri ve milli teşkilatın hiçbir suretle terk ve başkasına bırakılmaması silah ve cephanelerin teslim edilmemesi, işgallerde ortak hareket edilmesi kararlarını da alırlar.
Mustafa Kemal’in , yaveri Cevad Abbas Bey’e yazdırdığı genelgenin esasları şunlardır:
1. Yurdun bütünlüğü ve bağımsızlığı tehlikededir. 2. İstanbul’daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirmemektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gibi gösteriyor. 3. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. 4. Milletin durumunu ve davranışlarını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için, her türlü etkiden ve denetimden kurulmuş bir kurulun varlığı gereklidir. 5. Anadolu’nun her yönünden en güvenli yeri olan Sivas’ta, milli bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır. Milli bir kongre olan Sivas kongresine çağrı Amasya genelgesinde yapılmıştır. Milli irade milli egemenlik burada söz konusu edilmiştir. 6. Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenliğini kazanmış üç delegenin mümkün olan süratle hemen yola çıkarılması gerekmektedir. 7. Her hangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek, bu iş bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidir. 8. Doğu illeri adına, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O güne kadar, diğer delegeler de Sivas’a ulaşabilirse, Erzurum Kongresinin delegeleri de Sivas’ta yapılacak genel kongreye katılmak üzere yola çıkacaklardır.
Önemi:Bu genelgeyle; Kurtuluş Savaşı’mızın gerekçesi, yönetim ve metodu belirlenmiştir. “Türk Milletinin geleceğini, Türk Milletinin azim ve kararı belirleyecektir.”
AMASYA GENELGESİNİN ÖZELLİKLERİ:
• Amasya genelgesi, iç ve dış düşmanlara karşı bir isyan, bir ihtilal parolası niteliğindedir. • Milli irade kavramı yerleştirilmeye çalışılmıştır. • Milli egemenlik ve milli devlet kavramlarından ilk defa söz edilmiştir. • Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerekçesi, planı, yazýlýmı ve metodu açıklanmıştır. • İstanbul Hükümeti’nin, Türk Milletine karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmediği ve bunun için de İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletlerine karşı, Türk milleti ayaklanmaya davet edilmiştir. • Amasya Genelgesi, Türk İnkılap tarihinde, yeni bir Türk Devletinin korumasında katkısı olan çok önemli bir hukuki ve siyasi belge değeri taşır.
AMASYA GENELGESİNİN ETKİLERİ VE SONUÇLARI:
Genelge ile yurtta büyük bir sevinç başlamış ve Havza Genelgesi ile istenilen gösteri ve mitinglerin yapılması hız kazanmıştır. Anadolu’nun her tarafında milli nitelikli Sivas Kongresi için delege seçimi başlamış ve seçilen delegeler, büyük gizlilik içinde Sivas’a hareket etmiştir. Bu durum; genelgeye Türk milletinin olumlu baktığının bir işaretidir. İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal’i tutuklaması için 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya özel ve gizli bir görev verecektir. Mustafa Kemal görevden alındığını 26 Haziran 1919’da Sivas’a geldiğinde öğrenir. Bu karara karşı ilk tepkisi; “Ben padişah ve halife efendimizin buyruğu ile göreve atandım. Beni İçişleri Bakanı değil, ancak padişah efendimiz görevden alabilir.” olacaktır.
UYARI: Mustafa Kemal, kendi düşündüğü şekilde de görevden alınacağını biliyordu. Onun bu tepkisi, zaman kazanma arzusundan kaynaklanmaktadır.
BAŞKANIN:
ADI: ÖMER FARUK SOYADI: KARA
ERZURUM KONGRESİ (23 TEMMUZ – 7 AĞUSTOS 1919)
Erzurum Kongresi bölgesel bir kongredir.
Kongreyi “doğu illeri Mudafaa-i Hukuk-u milliye” Cemiyeti’nin Erzurum şubesi toplayacaktır. Kongreye delege olabilmek için, Doğu Anadolu doğumlu, ya da Doğu Anadolu da görev yapıyor olmak gerekiyordu. Mustafa Kemal’in, bu şartlara uymadığı için, kongreye delege olarak katılması imkansızdı. Erzurumlu yöneticiler, Mustafa Kemal’in, katılmasını sağlamak için, iki delege delegelikten istifa eder.
ERZURUM VE SİVAS KONGRESİ’ NİN BENZERLİKLERİ Erzurum Kongresi’nden 64, Sivas Kongresi’nde de 24 delege yer almıştır. Bu durum, her iki kongreye de az sayıda delege katıldığını ve ya bir başka deyişle, beklenen sayıda delege katılmadığını göstermektedir. Kongreler öncesinde İtilaf Devletleri, Erzurum ve Sivas’ı işgal ederek, bu kongreleri engelleyeceklerini yaymışlardır. Ancak böyle bir harekette bulunmadılar.
Her iki kongre de Mustafa Kemal, kongre başkanlığına aday olmuş ve bu konu delegeler tarafından çok tartışılmıştır. Her iki kongrenin de başkanı Mustafa kemal olacaktır.
Her iki kongrede de çok tartışılan konulardan bir diğeri “Manda”konusudur. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde tartışılan mandacılık, delegeler tarafından reddedilecektir.
Uyarı: “Manda ve himaye kabul edilemez” kararı, her iki kongre de alınmış olmakla beraber; bu konu Kuva-i Milliyeci’ler arasında, Sivas Kongresi’inden sonra bir daha gündeme gelmeyecektir. Bu bakımdan Mandacılık konusu, Sivas Kongresi’nde kesin olarak reddedilmiştir. Reddedilme nedeni, ulusal egemenliğe aykırı görülmesidir.
Her iki kongrede de; “Mebusan Meclisi’nin derhal toplanması sağlanacaktır.”kararı alınır. Erzurum Kongresinde 9 kişiden oluşan Heyet-i Temsiliye kurulmuştur. Bu kurul Sivas Kongresinde genişleterek devam ettirilmiştir.
ERZURUM KONGRESİNDE ALINAN DİĞER KARARLAR 1. Yabancı işgali ve müdahalesiyle Osmanlı Hükümeti dağılacak olursa, millet hep birlikte savunma yapacak ve direnecektir.
UYARI : Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması gereği, Amasya Genelgesi’nden sonra bir kere daha, kongre tarafından ortaya konulmaktadır.
2. Vatanın istiklalini korumaya merkezi hükümet muktedir olmadığı takdirde, maksadı temin için bir geçici hükümet kurulacaktır. Bu hükümet heyeti, milli kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplantı halinde değilse, seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.
UYARI : Yeni bir hükümet kurulması düşüncesi ilk defa ortaya çıkmaktadır. Bu durum yeni ve milli bir devletin kurulması demektir
3. Kuva-i Milliye’yi amil (etken) ve İrade-i Milliye’yi (milli irade) hakim kılmak esastır.
UYARI : Kongre kararlarının temel fikridir. Amasya Genelgesi’nde yer alan; “Türk Milleti’nin geleceğini , Türk Milleti’nin azim ve kararı kurtaracaktır.” Görüşü, karar haline dönüşmüştür. Bu kararla; 1. Milli irade kavramı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. 2. Saltanatın kaldırılacağı, milli (ulusal) devletin kurulacağı anlaşılmaktadır. 3. Halk yönetimi olan “Cumhuriyet”in kurulacağı anlaşılmaktadır.
4. Hıristiyan halka, siyasal hakimiyet ve toplum dengemizi bozacak imtiyazlar (ayrıcalıklar) verilemez.
UYARI : Tanzimat ve Islahat Fermanları’na bir tepkidir. Bu fermanlarla Hıristiyan halkın cizye ve Haraç gibi vergi yükümlülükleri kaldırılmıştı. Müslüman Türk toplumu vergi verir, askere giderdi. Böylece Hıristiyan halk önemli ayrıcalıklar kazanmıştı. İlk kez bu ayrıcalıklara tepki Erzurum Kongresi’nde gelir.
Misak-ı Milli’de yer alan “azınlıklara komşu ülkelerdeki Müslüman Türklere tanınan haklardan daha fazlası tanınamaz” kararından farklıdır.
KONGRENİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI
Erzurum kongresi, Doğu Anadolu’nun kaderini görüşmek üzere toplandığı halde, memleketin bütününü ilgilendiren sorunlar hakkında kararlar alınarak; Milli Mücadele’nin esas yazýlýmını hazırlamıştır.
UYARI : Milli Mücadele’nin temel amacı, kayıtsız şartız bağımsızlık, kayıtsız şartsız milli hakimiyet idi. Erzurum Kongresi bir meclis gibi çalışmıştır.
Kongrede vatan sınırları belirtilerek, vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı ilan edilmekle, emperyalistlere de Türklüğün ata yurdunun işgal edilmeyeceği anlatılmıştır. Temsil Heyeti’nin, gerektiğinde bir hükümet olarak görev yapacağı açıklanmakla, Milli devlet’in yürütme organı olma çabası ortaya çıkmaktadır.
Mustafa Kemal’e göre ; Erzurum Kongresi İstanbul Hükümeti ve işgal kuvvetleri tarafından iyi karşılanmamıştır. Kongrenin toplandığı sırada Damat Ferit Paşa; “Anadolu’da ayaklanma çıktı. Anayasaya aykırı olarak Meclis-i Mebusan adı altında toplantılar yapılıyor. Bu hareketin derhal engellenmesi gerekir.” Demişti. Bu konuşmanın yabancı basın mensuplarına yapılan basın toplantısında söylediği düşünülürse; ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmesi İstanbul Hükümeti’nce istenir.
Not: Erzurum ve Sivas Kongrelerinde yer alan ortak kararlar, ayrıca yazılmamıştır.
UYARI : Halkın sevinç gösterilerinde bulunması, Milli mücadele Hareketi’nin gücünü Halktan aldığı ve halka mal olduğunu gösterir.
|
|
|
|
|
199
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: Amasya Genelgesi
|
: Ekim 08, 2007, 10:52:43 ÖS
|
|
AMASYA GENELGESİ
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’daki çalışmalarını tamamladıktan sonra Havza’ya gaçti.Havza’dan hareket eden Mustafa Kemal, aynı gün 12 Haziran 1919’da Amasya’ya vardı. Havza’da onunla konuşup Amasya’ya dönen heyet, Mustafa Kemal’in şehirlerine geleceği haberini Amasya’ya ulaştırmışlardı. 12 Haziran’da halk,onu şehrin giriş tarafında, Gezilikte bekledi. Mustafa Kemal heyetini getiren vasıtalar, saat 17’de göründü. İlk karşılama ve selamlaşmadan sonra Belediyeye gidildi. Orada, Belediyenin balkonundan konuşan adam, artık ne padişahın kulu, yaveri, ne İstanbul hükümetinin sözcüsü, ne de sadece bir askerdir. Anadolu toprağına girdikçe o, Anadolu Halkıyla gittikçe kaynaşıyordu. Zapt edilen nutku hâlâ ellerde dolaşır: <<Amasyalılar! Padişah ve hükümet, itilâf devletlerinin elinde esirdir. Memleket elden gitmek üzeredir. Bu kötü vaziyete çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Amasyalılar! Düşmanlarımızın Samsun’dan yapacakları herhangi bir çıkartma hareketine karşı, ayaklarımıza çarıklarımızı çekecek, dağlara çekilecek, vatanımızı en son kıyasına kadar müdafaa edeceğiz... Amasyalılar! Hep birlikte yemin edelim ki...>> Amasyalılar galiba bu sözleri bekliyorlardı. Meydan dalgalandı. Mustafa Kemal, Anadolu toprağında, açık havada ilk defa halka karşı konuşuyordu. Amasya’da hava birden değişmişti. Bu konuşmadan sonra Mustafa Kemal, şehrin ileri gelenleri ile beraber Saraydüzü kışlasına giderek, orada durumu daha etraflı açıkladı. Mustafa Kemal’in ilk defa halkın karşısına böyle çıkması ve onu ayaklanmaya davet etmesiyle, kendisinin ilk direniş hareketi Amasya’da başladı denilebilir. İstanbul hükümetinin artık iradesine sahip olmadığı, Padişahın düşmanlar elinde esir durumda bulunduğu ve milletin kendi başının çaresine bakması gerektiği fikri, evvelâ orada ortaya atıldı. Gene bu Amasya’dandır ki, halkı temsil eden 22 kişinin imzasıyla çekilen bir telgraf, Amasyalıların hürriyet ve istiklâl için birleştikler- ini, Mustafa Kemal Paşanın etrafında birlik olup çalışacaklarını İstanbul’a bildiriyordu. Gerçi hareket henüz yaygın değildi. Kararsızlar, ürkekler, çekingenler elbette ki vardı. Ama bu yeni hareketi savunan, hattâ bir tek kişi bile olsa, böyle bir kişinin ortaya atılması, gene bir şey ifade ederdi. Halbuki Amasya’da bu hareketi benimseyenler bir kişi değildi. Amasya’nın ünlü din adamlarından Abdurrahman Kâmil Efendi, Sultan Bayezit Camiinde şöyle konuştu: <<Et ahali! Milletin istiklâli tehlikeye düşmüştür. Bu felâketten kurtulmak için icabederse, vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lâzımdır. Artık Padişah olsun, unvanı ne olursa olsun, onun bir hikmeti kalmamıştır. Yegâne kurtuluş çaresi, halkın hâkimiyeti doğrudan doğruya ele almasıdır...>>
Amasya halkı, hatibi derin bir sessizlik içinde dinledi. Gene bu Abdurrahman Kâmil Hocadır ki, yalnız cami minberinden halkı savaşa ve kendi halkını eline almaya davet etmekle kalmadı. Kimbilir Ne kadar zamanda biriktirdiği 5 atını bir kırmızı mendile çıkın ederek, Milli Mücadeleye ilk yardım olsun diye sundu. Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi de, kurulan Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtı’nın başına geçti... Mustafa Kemal’in yolculuğunda ve Milli Mücadele hareketinin gelişmesinde Amasya’nın ayrıca önemli bir yeri vardır. Direniş esasları da, ilk defa Amasya’da, yazılı bir prensipler belgesi haline getirildi. Bu prensipler belgesine <<Amasya Mukarreratı>> denilir. Amasya mukarreratı (kararları) maddeleri şunlardır: • Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. • İstanbul’daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizin yok olduğu izlenimini veriyor. • Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. • Milletin durumunu ve davranışını göz önünde tutmak, haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş, milli bir kurulun varlığı çok gereklidir. • Anadolu’nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas’ta milli bir kongrenin sür’atle toplanması kararlaştırılmıştır. • Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin mümkün olan sür’atle yetişmek üzere hemen yola çıkması gerekmektedir. • Her ihtimale karşı, bu durum milli bir sır hâlinde tutulması ve delegelerin gereken yerlerde kimliklerini gizleyerek seyahatlerini yapmaları gerekir.
İşte Sivas Kongresi bu protokol maddeleri gereğince toplanacaktı. Kararların altında Mustafa Kemal’le beraber Rauf Beyin, Ali Fuat Paşanın, Refet Beyin ve Mustafa Kemal’in ileri gelen karargâh görevlerinin imzaları vardır. Bu kararlara, Erzurum’da XV. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa ile, Konya’da Ordu Müfettişi Cemal Paşanın telgrafla muvafakatleri de alınmıştı. Amasya Mukarreatı 21 haziran 1919 akşamı imzalandı. Bu kararlar, Mustafa Kemal’in 4 gün kadar önce, Trakya’da Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Beye yazdığı bildirideki prensiplere uyuyordu. İmza sırasında konuşulan birkaç cümle ilgi çekicidir. Kararlar imza için Albay Refet Beye (General Refet Bele) uzatılırken, Refet Bey sorar: — Kongrenin, icabına bir hükümet teşkil edeceği anlaşılıyor. Sizde böyle mi anlıyorsunuz? — Evet, Kongrenin her şeyi tetkik ve müzakere ettikten sonra, milletin hürriyet ve istiklâlini temin maksadıyla bir hükümet kurması da lâzım geliyorsa, ben de bunu yapabileceğimi anlıyorum... Tarih 21 haziran1919’dur. İstanbul’da, Şişli’deki evde en son, 26 şubat 1919’da bir veda toplantısı yapan Mustafa Kemal’le Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey, artık Anadolu’nun bir şehrinde müşterek kararlar almaktadırlar. Şişli’de aynı evin ziyaretçisi olan ve aynı meseleler üstünde bir an evvel karara varılmasını isteyen Kâzım Karabekir Paşa ile telgraf başında temas halindedirler. Şişli’deki evde <<henüz müşterek bir görüşe varmamış bulunan>> bu insanlar şimdi 6 maddelik bir hareket planı üzerinde belirmişlerdir.
Mustafa Kemal’in Samsun’da Anadolu karasına çıkışının üstünden ancak36 gün geçmiştir. İstanbul’dan çıkarken Padişahın ona verdiği görev, nacak Samsun havalisinde Rum çetecileriyle Türkler arasındaki çatışmaları önlemekti. Ama şimdi yeni bir hükümet kurulması konuşulmaktadır... Camilerde, evlerde; İstanbul hükümetinin artık iradesine sahip olmadığı, Padişahın düşman esareti altında bulunduğu, halkın kendi işini kendisinin görmesi gerektiği sözleri işitilmektedir. Bu kadar kısa bir zamanda ne kadar büyük değişiklik! Gerçi bu hükümet kurma fikrini henüz kesin bir fikir olarak sayamayabiliriz. Nitekim Mazhar Müfit Beyin bazı parçalarını Erzurum günleri sırasında, Mustafa Kemal’in <<Anadolu’da bir hükümet kurmaktan>> açıklık ve kesinlikle, ancak Erzurum Kale Kumandanlığındaki bir gece toplantısında bahsattiği anlatılır. Ali Fuat Paşa da, <<Milli Mücadele hatıraları>>nde Sivas Kongresi günlerinden bahsederken, o günlerde dahi, henüz kesinlikle bir hükümet kurmak düşüncesinde olmadıklarını kaydeder. Ama ne olursa olsun, Amasya kararları bu fikri, açıkça ifade edememiş olsa bile, ruhunda taşımaktadır. Yani öyle sanıyorum ki Anadolu’da bir hükümet kuruluşunun sezgi ve fikir tohumu, ilk önce Amasya’da toprağa atılmış olması gerekir. Ben, Anadolu’da yeni bir hükümet kurmak fikrini ilk defa nerede ve kimler arasında belirlendiğini Ali Fuat Cebesoy’dan da sormuştur. Bu konuda ve bir mektubunun 9’uncu sayfasında şu cümle vardır: <<Anadolu milli hareketinin esasları, Atatürk’ün Şişli’deki evinde yalnız ikimiz hazırlamıştık>>. Rahmetli Generalin bu cümlede dokunduğu esaslar, mütarekeden sonra 20 aralık 1918’de İstanbul’a geldiği ve Mustafa Kemal’i ziyaret ettiği gün, uzun konuşmalar sonunda kararlaştırılmış olsa gerekir. General Cebesoy, Mustafa Kemal’in ölümünden çok sonra, 1956’da Belleten’de yayımlanıp broşür halinde de çıkan <<Mustafa Kemal – Milli Lider>> isinli tahlilinde şunları yazmaktadır: <<Kurtuluşun çok heyecanlı olan iki safhasında, hamiyetli bazı kumandan ve mütefekkirlerimiz, kurtuluşu başka cephe ve şekillerle mütalâa etmiş ve hattâ harekete geçmek istemişlerse de, hiç birinin görüş ve teşebbüsü, Liderin görüş ve teşebbüsleri kadar millete mal olmamıştır. Sivas Kongresinde milli birliğe ve bunun tabiî neticesi olan milli bir hükümetinin kuruluşuna doğru mesafe alınırken, bazı mütefekkirlerimiz ve kumandanlarımız bu hareket tarzını,İstanbul hükümetinin ve milletin bağlı bulunduğu bazı mukaddesattan, vaktinden evvel ayrılmış gibi telâkki etmişlerdir. Bu yüzden çıkacak olan milli hükümetin cılız ve zayıf doğmasına sebep olacağını iddia etmişlerdir. Bu sebepten, hiç bir şey yapamamak neticesine kadar varmışlardır...>>
Bu beyanlar ilgi çekicidir. Ama biz yine Amasya’ya geri dönelim: Sivas Kongresine daha zaman vardır. Henüz 21 haziran 1919 akşamındayız: Amasya mukarreratı imzalanmıştır. Kararlar önemli bir kararın başlangıç noktasıdır. Kaldı ki yeni bir hükümet kurma sözü, karara girmemiş olsa bile, ortaya atılmıştır. Mücadele bayrağı artık açılmıştır. Şu da açıkça ifade edilmiştir: <<Milletin arzusu ile, bugünkü hükümetin ictihadında, mutabakat yoktur...>>
Bu sözler; Mustafa Kemal’in daha Havza’dayken ve 3 haziran 1919’da Van, Diyarbakır, Konya, Ankara bölgelerinde, tebligat yapılabileceği sivil ve askerî makamlara yayımladığı uzun telgraf genelgesinin bir cümlesidir. Bu sözlerden şu da belirtilmektedir ki, kısa çok yol alınmıştır.
AMASYA GENELGESİNİN ÖNEMİ
• Kurtuluş Savaşı için atılmış önemli bir adımdır. • Kurtuluş Savasının ilk defa gerekçesi,amacı ve yöntemi belirtilmiştir. • Türk Milleti’ne egemenliği eline alması için bir çağrıdır. • Mustafa Kemal yeni bir meclis ve hükümet yani yeni bir devlet kurmayı amaçlıyordu. • Artık millet yönetilmeyecek, yönetecekti. • Mustafa Kemal, İstanbul, Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmalıdır demiştir.
Amasya Genelgesi gizli kalması istenmişse de yurdun her yanına duyuruldu. Yurdun her yanında Sivas Kongresi için üyeler seçilmeye başlandı. Anadolu’da milli hareketten endişeye düşen işgal kuvvetleri Mustafa Kemal’i geri getirmek için hükümet üzerine baskıya başladılar. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’in hemen İstanbul’a dönmesini istedi, kabul edilmeyince vali ve komutanlara emirle “O’nun emirlerini dinlememelerini” bildirmişlerdir.
AMASYA GENELGESİ (21-22 HAZİRAN 1919)
|
|
|
|
|
200
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: altınorda
|
: Ekim 08, 2007, 10:52:11 ÖS
|
|
Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra, büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda, Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı. Bu maksatla, bilhassa Türklerden olmak üzere, büyük bir ordu toplandı. Miktarı bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun, birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı, 1236 yılına rastlar. Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Altınordu adı, Moğolca'da çadır demek olan "Orda" kelimesinden gelir. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime, Türkçe'de "Altınordu" şeklinde yazıldı. Hem Altınordulular, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay'ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir çoğunluğunu, Orhun ile Yayık ve İrtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket, 1224'de Bulgarlar'ın, Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumlarının öcünü almak için yapılmıştı. Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere, şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle, Moğol istilâsından sonra, Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey, müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden, bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz. 1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu, Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu, birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef (Kiev) merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı. İlmen Gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han'ın orduları, 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra, Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi. Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zaptetmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen, Batu Han kuvvetleri, 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu, İlmen Gölü'nün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü. Bu defa Oka nehrine yakın Kozelsk şehrinin fazla direnmesi, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, bu kale zapt edilip ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri, 1238 ilkbaharında, Don ile Dnyeper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla, seferin ilk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han, "yıldırım" harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin dayanak noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilâsı, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı. Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası, Kumanlar'a karşı oldu. 1224'de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar, Türk-Moğol İmparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde, Kumanlar, Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından kovuldu; bir kısmı kuzeydoğu'da Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan'a iltica etmişlerdi. Bu suretle, Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar'la birlikte olan, Yimekler'in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hattâ Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilâsının bir neticesi de Orta İdil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri'nin kavmî oluşumları işte bu tarihî olaylarla izah olunmaktadır. Batu Han, Kumanlar'ın işini bitirdikten sonra, 1240'da Kiyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zaptetti. O sıralarda Kiyef'in zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha batıda olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol-Türkler tarafından işgal edilerek, bütün Rus yurdu, Batu Han'ın eline geçmiş oldu. İstilâ kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar'ın gittikleri, Macaristan'a yürürlerken, bir kolu da Lehistan'ın güney eyaletleri üzerinden, Silezya'ya kadar ilerlediler. 1241 ilkbaharında, Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan'a döndüler. Moğol-Türkler'in bir kolu, hattâ Balkanlar'a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle, 1240-41 seferi, tam bir başarıyla bitmiş, Batu Han'ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avrupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Cengiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi'ye verileceği belli olmuştu; buna göre, Batu Han'ın zaptettiği yerler Coçi ulusu olacaktı. Batu Han, 1241 yılında, İdil'in (Volga) aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde "Orda"sının (Karargâh) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir'in en mühim siyasî merkezi oluverdi. Saray şehrinin kurulduğu yer "Cuci Ulusu"nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti. Cengiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han'ın, ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına, Karakurum'daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han, kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hâkimiyeti, 1255'de ölümüne kadar sürmüştür. İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntıkası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnyestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı takiben, yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkıyla Altın Ordu Devleti'nin kurucusu sayılmaktadır. Bu devletin teşkilâtı, Cengiz yasası ve büyük Moğol-Türk Hakanlığı'nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcut eski geleneklerin de göz önünde tutulması lâzım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu'nun menfaatlerine en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu bakımdan yeni sistemin, Batu Han tarafından başarıyla uygulandığı görülmektedir. Batu Han, Saray şehrinde oturuyor, fakat hukuken, Karakurum'da oturan ve Büyük Hakan olan amcası Ögeday'a (Oktay'a) bağlı bulunuyordu. Ögeday Han'ın yerine Büyük Hakan olan Mengü, 1259'da ölünce, Batu Han, Karakurum'la ilişkilerini gevşetti, ama şeklen hala oraya bağlı idi. Batu Han, Saray şehrinde hüküm sürerken, kardeşi Orda, Doğu Kıpçak yöresini idare ediyordu. İmparatorluğun doğu yöresine Ak Ordu, Batu Han'ın hakim olduğu batı bölgesine ise Gök Ordu denmiş, sonradan Gök Ordu'nun adı Altın Ordu olmuştur. Bugün Altın Ordu diye andığımız devletin ilk adı, işte bu Gök Ordu'dur. Devlet ikiye ayrılmış, fakat Ak Ordu hanları Altın Ordu Hanı'na bağlı kalmışlardı. Batu Han'ın ölümünden sonra yerine küçük kardeşi Berke Han geçti (1257). Berke Han, kendi adına sikke bastırmak suretiyle Karakurum'la ilişkisini keserek bağımsızlığını ilan etti. Ayrıca, Yenisaray şehrini kurarak, burasını yeni başkent yaptı. Bu sırada Cengiz Han'ın öteki oğulları, birbiriyle anlaşmazlığa düşmüş, Büyük Hakanlık tahtı için kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı. Berke Han, bu durumu iyi değerlendirdi. Büyük Hakanlık savaşında, önce Artık Böke'yı tuttu. Ama bu savaştan Kubilay Han galip çıkmıştı ve bu yüzden Büyük Hanlıkla ilişkisi büsbütün kesilmişti. Cengiz İmparatorluğu'nun paylaşılmasında, Harezm bölgesinin Çağatay Han'a düştüğünü söylemiştik bu ülke Artık Çağatay Ülkesi veya Çağatay Ulusu diye anılıyordu. Şimdi burada, Algu Han hüküm sürmekteydi. Berke Han, Kafkasya'ya bir sefere çıktığı sırada Algu Han, sınırlarını Altın Ordu sınırlarını aşacak kadar genişletmiş bulunuyordu. Bu yüzden araları açıktı. Öte yandan İlhanlı hükümdarı Hülagu, Kafkasya'ya girince, onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bu kardeş hükümdarların ikisi de, zengin Azerbaycan topraklarını ellerinde tutmak istiyorlardı. Bu yüzden aralarında savaş çıktı. Berke Han, Hülagu'yu tam bir bozguna uğrattı. Berke Han'ın İlhanlılarla savaşması, Kıpçak ülkelerinden gelip Mısır'da devlet kuran Kölemenlerle (bkz. Memlûklar) arasında bir yakınlaşmaya sebep oldu. Kölemen Sultanı Baybars ile dosluk kuran Berke Han, Bizans'la da ilgilenmeye başladı. 1265 yılında, yeğeni Nogay'ın komutasında 20 bin kişilik bir orduyu, Tuna'nın güneyine geçirdi. Bizans ordusunu yendi ve imha etti. Bu seferi ile, İstanbul'da esir bulunan II. Keykavus'u da kurtararak, Kırım'a götürdü. Berke Han, 1266'da ölünce, yerine Batu Han'ın torunu Mengü Temür geçti Mengü Temür, Kölemen Sultanı ile iyi ilişkilerini devam ettirdi ve Ögeday ile Çağatay oğulları arasındaki savaşlarda Ögeday'ın oğullarını destekledi. Bu sırada Berke'nin yeğeni Emir Nogay'ın nüfuzu çok artmış, devleti o yönetmeye başlamıştı. Emir Nogay bu nüfuzunu tam kırk yıl korudu ve bu süre içinde Altın Ordu hakanlarını tahta çıkaran ve onları kendi otoritesi altında tutan bir kumandan olarak kaldı. Mengü Temür'den sonra, sırasıyla Tuta Mengü ve Teleboğa tahta çıktılar. 1291 yılında tahta çıkan Tokta Han ise, Emir Nogay'ın baskısından kurtulmak için fırsat kolladı ve nihayet 1300 yılında onunla savaştı ve galip gelerek öldürttü. Böylece devletin tek hakimi oldu. O tarihten sonra Aşağı İdil, Yayık ve Embe ırmakları boylarında yaşayan ve Emir Nogay'a bağlı kalmış olan boylara ve kavimlere "Nogaylar" denildi. Tokta Han, 1312'de öldü ve yerine Özbek Han geçti. Özbek Han zamanında, Altın Ordu Devleti, tamamen bir Türk devleti oldu. Özbek Han, kız alıp vererek Kölemenler (Memlûk) Devleti ile akrabalık kurdu. Artık, hükümdar ailesi, yalnız dil ve kültür bakımından değil, kan bakımından da Türkleşmişti. Halk, zaten Türk idi, fakat artık bütün Kuzey Türklerine (Oğuzlara, Bulgarlara, Kıpçaklara ve Kumanlara) Tatar deniyordu ve Türk kültürü de, Tatar kültürü olarak anılacaktı. Tahta çıktığı zaman 30 yaşında olan Özbek Han, dinamik bir hükümdardı. Azerbaycan'ı zaptetti. Rus prenslerinden alınan vergi sisteminde değişiklik yaptı. Müslümanlığa da önem verdi ve Saray şehri, önemli bir din merkezi oldu. Pek çok medrese ve cami yaptırdı. 1341'de ölen Özbek Han'ın yerine, önce oğlu Tini Bey, ondan bir yıl sonra da öbür oğlu Cani Bey geçti. Cani Bey, Altın Ordu Devleti'nin son büyük hükümdarı sayılır. Onun zamanında devlet, daha da güçlendi. İran'daki İlhanlılar Devleti dağıtıldı ve Cani Bey, Tebriz'i tamamen ele geçirdi. Fakat bu devirde, Altın Ordu Devleti'nin, Kölemenlerle (Memlûklar) ilişkisi kesildi. Çünkü, Anadolu'da kurulan yeni ve güçlü diğer bir Türk Devleti Osmanlılar, bir yandan Balkanlara geçmiş, bir yandan da güneye yönelmişlerdi. Cani Bey, 1357 yılında ölünce, karışıklıklar başladı. Cani Bey'in oğlu tahta çıktı ve ancak iki yıl yaşadı. 1360-1380 yılları arasında süren kargaşalıkta, 14 han tahta çıktı. Yirmi yıl süren bu karışık dönemden sonra, 1380'de, tahta çıkan Toktamış Han, duruma hakim oldu. 1359'da ölen Berdi Bey'den sonra, Batu Han hanedanı sona ermiş bulunuyordu. Toktamış Han, taht üzerinde otoriteyi kurmuştu, ama bu arada birçok emir, bağımsızlıklarını ve hanlıklarını ilan etmiş bulunuyorlardı. Ayrıca, Litvanya ve Podolya prenslikleri de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Emir Mamay Mırza ise, kendi başına hareket edecek bir güç ve nüfuza erişmişti ve Özbek Han'ın oğullarından Abdullah'ı tahta çıkardı. Böylece Altın Ordu Devleti, ikiye bölünmüş oluyordu. Toktamış Han, Timur Han'dan yardım görerek, birliği yeniden kurmuştu. Ayaklanan Rusları ve Litvanyalıları da yenmişti. Bu başarılarını, Timur'un yardımlarına borçlu idi. Ama, durumunu düzeltip güçlenince, Timur'la ilişkisini kesmek istedi. Aralarında böylece başlayan anlaşmazlık büyüdü. Timur'la Toktamış Han arasında savaş kaçınılmaz oldu. Nihayet, 1395 yılında yapılan Terek Savaşı'nda, Timur Han galip geldi ve Altın Ordu Devleti'ni, bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertti. Altın Ordu Devleti'nin başına, Kutluk Han'ı getirerek çekildi. Toktamış, batıya kaçarak Litvanya'ya sığınmıştı. Litvanya Kralı Witold'un yardımı ile, geri dönüp tahtını ele geçirmeye çalıştı, ama Kutluk Han'a yenildi. Litvanya ordusu, büyük bir bozguna uğratıldı. Kutluk Han, 1401'de ölünce, Emir Edige Mırza, onun yerine Şadi Bey'i tahta çıkardı. Bir süre sonra Edige Mırza ile anlaşmazlığa düşen Şadi Bey, tahtı bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Yerine, Pulat Bey geçti. 1409'da Rusları da yenen Edige Mırza, bundan sonra gücünü kaybetmeye başladı. 1419'da, Toktamış'ın oğlu Kerim Berdi ile yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü. Bu sırada Litvanya, yeniden kuvvetlerini toplamış ve Altınordu Devleti üzerine baskısını arttırmaya başlamıştı. Bu, Altınordu Devleti'nin bölünmesine de yol açtı. 1437'de Uluğ Mehmed'in hakanlığı sırasında, devlet ikiye bölündü. Bu bölünme sonunda, kuzeyde Kazan Hanlığı kuruldu. 1441'de, Hacı Giray Kırım'da hanlığını ilan etti. Bölünmeler devam ediyordu. 1486'da, Astrahan Hanlığı da kuruldu. Bu kargaşalıktan yararlanan Moskova Prensliği, 300 yıllık Türk hakimiyetinden kurtulmuş oluyordu. 1502'de, Kırım Hanı Mengli Giray, artık Osmanlılara tabi idi, fakat serbest hareket ediyordu. Gittikçe gücünü arttırarak hakimiyet alanını genişletti. Altınordu'nun son hanı Şeyh Ahmed'in öldürülmesinden sonra, bu devlet, ortadan kalkmış oldu. Altınordu Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra, bir çok hanlık meydana geldi. Ama bunlar, Büyük Altınordu Devleti'nin yerini tutamadılar. Altınordu, hem Türk dünyasının hem de bütün Doğu Avrupa'nın en önemli devletlerinden biri olmuş, bütün bu ülkeleri siyaset, ekonomi ve kültür bakımından etkisi altına almıştı. Altınordu devleti zamanında, gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda, eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket, Altın Ordu'nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım yükümlülüklere tabi tutuldular. Bu bakımdan, bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri, fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden, bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkân yoktu. Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi. Rus knezliklerindeki hâkimiyetleri idame ettirebilmek için de, birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla yetinildi. Evvelâ, öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, knezliklerin hâkimiyetlerini tanıdılar, hattâ istilâdan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han'a tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han'ın tabii sayılıyorlardı. İç intizam ve asayiş, yani polislik vazifesi, knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında, memleketin umumî asayişine, han'a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin ortaya çıkmasına mâni olmak maksadıyla, han tarafından tâyin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi. Rus yurdundaki, 240 yıl süren, bu "Tatar" hâkimiyetinin, Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde, çok yönlü tesiri olduğu muhakkaktır. Batu Han, buraları zaptettiğinde Rus yurdu, tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültürel refahın gerekli şartlarından biri olan iç emniyet, mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tespit edilen kuvvetli bir disiplin, evvelâ her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine neden oldu; yine bu asayişin kurulmasıyla ilgili olarak, Saray ile Rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beyleri) arasında, muntazam bir münasebet temini maksadıyla, daha Cengiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi. O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı. Rusça "dengi" (dengi=para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin (sincap derisi) sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hale kondu ki, Rusça "tamojnya" (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında, Rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin, Saray'a ve hattâ İç Moğolistan'a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar ile düşüp kalkmaları, Ruslar'ın yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar'ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde, Altın Ordu'da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayısıyla Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur. Rus tarihinde "Tatar boyunduruğundan" bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tâbiri tekrar ele almışlardı. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve din bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hâkimiyeti, kolay bir şey değildir. Fakat, 240 yıl süren Altın Ordu hâkimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, topraklarını ve idare teşkilâtlarını tamamıyla muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hâkimiyetinin "boyunduruk" olmadığı anlaşılır. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile, isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, güç ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altınordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri, tarihî bir hakikattir. Altınordu'nun Rus knezliklerindeki hâkimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan'daki hâkimiyetlerine nispetle kat kat yumuşak olduğunda, zerre kadar şüphe yoktur. Korkunç İvan'ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin, Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin, Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkaktır. Rus knezlerine yapılagelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar'ın Saray'da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir. Moğol-Türk devleti an'anesinin icabı olarak Altın Ordu'da tam bir din ve dil toleransı vardı. Metbu [bağımlı, tâbi olan] kavimler, pek de ağır olmayan mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri "yarlık"lar sayesinde tarhanlık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar'a karşı Rus imha siyasetini besleyen müessese, bilhassa, kilise olmuştur. İkibuçuk yüzyıl süren Tatar hâkimiyetinin tesiri meyanında, Altın Ordu hanları, Rus ahalisi nazarında, tam bir hükümdar gibi telâkki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri, ancak Altın Ordu hâkimiyetinden çıktıktan sonra "Çar" lâkabını almağa cesaret ettiler. Batu Han'ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin, 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir. Bunun ancak 60.000'i Moğol'du; kalan kısmı, muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi. Tatar adının menşeinin Türk olması lâzım gelir. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilâsını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin "Tatar" demişlerdir. Bu sebepledir ki, Cengiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerini böyle adlandırmasalar bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır. Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar, kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen "Tatar" adıyla tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilâsının neticesi olarak, İdil-Ural ve Sibirya'da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin, daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor. Ahalisi 922'den beri Müslüman olan Altın Ordu'da, Batu'nun küçük biraderi Berke Han'ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam mânasıyla bir Türk-İslâm devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada, 922'den beri, İslâm kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan'la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu'da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere üstün geldiğini görüyoruz; neticede Saray hanları, Müslüman oldular. Berke Han'ın hâkimiyet zamanı, Altınordu'nun, Büyük Hakanlık'tan ayrıldığı, yani istiklâlini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamıyla müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı, Altın Ordu'nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; yeni bir "Saray" (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir. Özbek Han (1313-1342) zamanında İslâm dini, büsbütün kuvvetlendi. Saray şehri, diğer İslâm memleketlerinin büyük şehirleri gibi, camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında âlimler, şeyhler, seyyidler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı. Muhtelif İslâm memleketlerinden ustalar çağrılmaya başlandı. Meşhur İslâm âlimlerinden Kutbeddin-ür-Razî, Şeyh Sadeddin Teftezî ve başkalarının, Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malûmdur. Nehc'ül-feradis gibi enteresan bir kitabın, ya doğrudan doğruya Saray'da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hâkimiyetinde bulunan, Harezm'de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim gelişme kaydettiğini göstermektedir. Altınordu'nun XIII-XIV. yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan, yalnız Şarkî Avrupa'nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı -Rus yurdu müstesna- halis Türk'tü; ancak üst tabakada, Moğol unsur mevcuttu. Bu unsur da, kısa bir zaman içinde tamamıyla Türkleşmişti. Devlet teşkilâtı, Cengiz'den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Göktürk ve Uygur teşkilâtının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde ) mevcut olduğu muhakkak gibidir; hele teşkilât sözlerinde (ıstılahları) Uygurca mefhumların kullanıldığı görülmektedir; bunun içindir ki, Altın Ordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve sosyal teşkilâtlarını öğrenmek, Moğolların kendi iç teşkilâtlarından başka daha evvelki Türk devletleri ve heyetlerinin vaziyetlerini bilmeğe bağlıdır. Elde mevcut sınırlı kaynaklara göre, Altın Ordu'da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her çeşit mükellefiyetleri tanzim eden belirli kanunlar mevcuttu. Cengiz tarafından kurulan teşkilâttan başka, siyasî ve sosyal hayatın her safhasını düzenleyen birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti'nin "yasalı" (kanunlu) bir siyasî varlık olduğu ortadadır. Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten, Orta-İdil boyundaki Türkler'in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malûmdur. İdil'in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da, yavaş yavaş şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu'ya ait sahada, şimdiye kadar 25 şehir tespit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Bakû, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray'ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmûd Âbad, Muhşı, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha. Demek ki, Altınordu, sadece bir "step imparatorluğu" değildi. Bu sayılan şehirlerin büyük bölümü, büyük ticaret merkezleri ve "ihracat ve ithalât" iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında, şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar, yapılan hafriyat (kazı) neticesinde tamamıyla tespit edilmiştir. Saray şehrinde, mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar, su borularıyla su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim ilerlemeler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir. Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler'in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatının mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hattâ bu hususta birçok millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke'de) İtil ve Bulgar şehirlerinin geleneği, yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray, aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa'dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de, büyük bir ehemmiyete sahipti; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkânı verildiğini biliyoruz. Altınordu'nun merkezi, Saray şehri idi. Saray şehrine "Taht ili" denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, yahut Saray-Berke adını aldı (İdil'in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar, Saray şehrinin "Gülistan" denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların, kışı geçirdikleri bir yerdi; yazları ise eski âdet üzere "yaylağa" çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların "yaylak"lardaki ordugâhları da büyük bir şehir manzarası arz ediyor, hanım ve büyüklerin süslü çadırları, geniş bir sahayı kaplıyordu. Keçeden yapılan çadırların (yurt) içi, kıymetli halılarla süslü idi; hanın tahtı, altın ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde, yabancı elçiler, merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında, hatunu ve hanedan âzasına mensup büyükler bulunuyordu. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı. Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler, hattâ, hanın muvafakatiyle, kendi adlarından "yarlık" verdikleri olurdu. Ulu Hatun, Osmanlı sultanlarının saraylarındaki baş kadınefendi ve Valide sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın yetkileri daha geniştir. Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans imparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han'ın karısı, Rum kayseri Andronikos Paleologos'un kızı idi. Umumiyetle, Altın Ordu Devleti'nde kadınların sosyal konumları yüksekti ve bu konuda eski Türk gelenekleri devam ettiriliyordu. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hattâ kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi, umumî hayatta ayrı muhafız kıtaları da vardı; Altın Ordu kadınları, umumî hayatta görünürler, hattâ han hatunları, âlimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi. Altınordu Devleti'nde resmi dil, Çağatay Türkçesi idi. Önceleri Gök Tengri'ye tapıyorlardı ama kısa zamanda bütün ülke Müslüman oldu. Bir süre sonra devlet, tam anlamı ile Türkleşti. Ama bu "Türkleşme" deyimi, hükümdar ailesi içindir. Halkın yüzde doksanından fazlası, zaten Türk idi. (Kuman-Kıpçak, Bulgar... Türkleri). Bugün, Tatar adıyla anılan Türkler de Altın Ordu Devleti'nin halkıdır ve Tatar adı, "Kuzey Türkleri" anlamında bir genel ad olmuştur. Moğollar, çok küçük bir azınlık haline düşmüştü. Askerin büyük çoğunluğu da Türk idi. Moğol azınlığı, Türklerle karışmış ve eriyip gitmişlerdi. Ama hanlar, Moğol sülalesinden geliyordu. Bunlar da Türklerle evlendikleri için, zamanla Moğol etkisi, sadece idare şeklinde, teşkilatta kaldı. Altınordu'nun idare sistemi, eski Türk esaslarına dayanmaktadır; bu esaslarda bilhassa bozkır an'anesi ve teşkilâtı, mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine, devlet idaresinde bu esaslar da dikkate alınmıştı. Altın Ordu'nun resmi ismi, aslında "Büyük Ordu"dur. Bu devlet, birkaç kısma yahut "Ulus"a ("ölüş, hisse") bölünürdü; Rusya bile birkaç "Ulus"tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da, ayrı uluslara bölünmüştü. Ulus, onun başında bulunan türelerin (büyük memur) adını alırdı. Ulus içinde de, Cengiz'in tespit ettiği ve tamamıyla askerî mahiyette olan bir bölüm vardı; ezcümle: tümen (10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, on bin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu, gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına sahipti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi ki, vali karşılığı olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de "yurt" denirdi. Baskaklar, bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu'ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu. Rus ahalisinden "kafa vergisi" alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257'de) ve ona göre, baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca âşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak "Tarhan" olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve "Tarhanlık yarlığı" ile tasdik olunurdu. Hana, devlet idaresinde "Divan" adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekserî Türk-İslâm devletlerinde rastladığımız bu müessesenin Altın-Ordu'daki mahiyeti, kesin olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi'leri) tâbiri, yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına, "elçi-keleci" denirdi. Ayrıca; yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri, birer birer tâyin ve tespit edilmişti. Ticaretin, Altın Ordu'da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak, para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kâğıt para usulü de vardı. Altınordu'nun siyasî tarihi cihetine gelince, bu hakanlık, Doğu Avrupa'yı elinde bulundurmakla, birçok bakımdan Hazar Hakanlığı'nı andırmaktadır. İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak, birçok devletlerle, siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans'la, Mısır Memlûkları ve Osmanlılarla münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti'yle yakın bir münasebet tesis edilmişti. Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi'nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilâf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlûkları arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezid ve Toktamış Han'ın her ikisinin de Timur Han tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine, Osmanlı Devleti'yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hâsıl oldu; her iki ülkeden, karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeye başladılar. Timur istilâsı, Altınordu hanlarıyla Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri devam ettirmelerini sağladı. İkinci Murad Han ile Fatih Sultan Mehmed zamanında da bu dostluk mevcuttu. Altınordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı'nı kuran Uluğ Muhammed'in, II. Murad'a ve sonraki hanların Fatih Sultan Mehmed'e gönderdikleri bitikleri (name, mektup) bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar'a karşı bir cephe teşkil etmek istendi. Birçok etkenlerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Timur'un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kâmilen yıkılmıştır), bir daha kendine gelemedi. Hanedan üyeleri arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde, Altın Ordu Hakanlığı, gittikçe kuvvetten düştü. Altın Ordu'nun son büyük hanı, Timur Han ve Yıldırım Bayezid Han'ın çağdaşı olan Toktamış Han'dır (1376-1391). Ondan sonra, "Taht-İli"nde (Saray'da), hanlar, sık sık değişmiş ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında, Saray Hanı Seyyid Ahmed, Moskova büyük knezi III. İvan'ı baş eğmeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hâkimiyetini tekrar kurmak teşebbüsünde bulunmuşsa da, kâfi miktarda kuvvete sahip olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyunca çekilip gitmişti. Bundan sonra, Rusya üzerinde 240 yıldan beri devam edip gelen Altınordu hâkimiyeti, kendiliğinden kalkmıştır. Zaten, Altın Ordu'nun ömrü de sona ermiş gibiydi. 1502'de bu devlet, artık, tarihe karışmış bunuyordu. Bu hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar: Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan ve Nogay hanlıkları idi.
|
|
|
|
|
201
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: alparslan
|
: Ekim 08, 2007, 10:51:57 ÖS
|
|
Alparslan
Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından. Selçuklu Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Beyin oğludur. 20 Ocak 1029’da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu. Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063’te öldüğü zaman vasiyeti üzerine Selçuklu tahtına Alparslan’ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna itirazda bulundular ve Alparslan’ı hükümdar tanıdılar.
Alparslan 27 Nisan 1064’te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcasının vezirliğini yapan ve Süleyman’ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiri’yi azledip, büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk’ü vezir tayin etti. Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına toplamayı başardı. Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi.
1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğu’nun üzerine yürüdü. Gürcistan’ı zaptetti. İsyan eden kardeşi Kavurd’u itaate zorladı. 1065’te Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı. Alparslan’ın beyleri, Anadolu’da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar. Selçuklu Sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğu’nu telaşlandırdı. İmparator Romanos Diyojenes ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur kaldı. 1070 yılında Alparslan , Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti. Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu. Diyarbekir'den Elcezire’ye girdi, Urfa’yı kuşattı. Mısır’da birbirleriyle mücadele eden Fatımi komutanları, Alparslan’ı Mısır’ı almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep’te toplandı.
Alparslan ’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diyojenes son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz Türklerini de ordusuna kattı. 13 Mart 1071’de 200.000 kişilik Bizans ordusu İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vad etmişti. Diyojenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt’e ulaştı. Haleb’i teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen Alparslan , Mısır Seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı. Bizans ordusunun harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbekir ve Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’ta oldu. Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. Malazgirt’e doğru devamlı yol alan Alparslan 24 Ağustos günü Malazgirt’in doğusundaki Rahva Ovasına ulaştı. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda karşısına çıkmasına şaşıran Bizans İmparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür tarafında düzene koydu. Anlaşma tekliflerinin reddetilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı.
26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inerek secdeye vardı ve; “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra atına binerek askerlerine döndü ve; “Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı. Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi.
Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümid etmediği şekilde affetti. Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyac halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış andlaşması yapıldı. Fakat Diyojenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizas tahtının el değiştirmesi, andlaşmayı geçersiz kıldı. Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda Anadolu’ya hakim oldular.
Sultan Alparslan , Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu. Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti. Kale komutanı, batıni sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. Hain Yusuf, Alparslan ’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer ile yaraladı. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. “Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun neticesi olarak, cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü tealadan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah!...” diyerek şehid oldu. Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti. Sultan Alparslan saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. İslamiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve batıni, şii hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir defasında; “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala, halis Türkleri aziz kıldı.” demişti.
Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanısıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama te’sisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı. İmam-ı a’zam’ın türbesini, Harezm Camii’ni ve Şadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi. Zamanında; İmam-ı Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak eş-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri, İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti
|
|
|
|
| |
|