|
|
|
151
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: atatürk inkılapları
|
: Ekim 09, 2007, 09:27:37 ÖÖ
|
|
ATATÜRK İNKILAPLARI (DEVRİMLERİ) I-Siyasi alanda yapılan inkılaplar: 1- Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922) 2- Cumhuriyet’in ilanı (29 Ekim 1923) 3- Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924) II-Toplumsal yaşayışın düzenlenmesi: 1- Şapka İktisası (giyilmesi) Hakkında Kanun (25 Kasım 1925) 2- Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine (kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun (30 Kasım 1925) 3- Beynelmilel Saat ve Takvim Hakkındaki Kanunların Kabulü (26 Aralık 1925). Kabul edilen bu kanunlarla Hicri ve Rumi Takvim uygulaması kaldırılarak yerine Miladi Takvim, alaturka saat yerine de milletlerarası saat sistemi uygulaması benimsenmiştir. 4- Ölçüler Kanunu (1 Nisan 1931). Bu kanunla ölçü birimi olarak medeni milletlerin kullandıkları metre, kilogram ve litre kabul edilmiştir. 5- Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun (26 Kasım 1934) 6- Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (3 Aralık 1934). Bu kanunla din adamlarının, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, mabet ve ayinler dışında ruhani kisve (giysi) taşımaları yasaklanmıştır. 7- Soyadı Kanunu (21 Haziren 1934) 8- Kemal Öz Adlı Cumhurreisimize Atatürk Soyadı Verilmesi Hakkında Kanun (24 Kasım 1934) 9- Kadınların medeni ve siyasi haklara kavuşması: a- Medeni Kanun’la sağlanan haklar b- Belediye seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan kanunun kabulü (3 Nisan 1930) c- Anayasa’da yapılan değişiklerle kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınması (5 Aralık 1934) III- Hukuk alanında yapılan inkılaplar: 1- Şeriye Mahkemelerinin kaldırılması ve Yeni Mahkemeler Teşkilatının Kurulması Kanunu (8 Nisan 1934) 2- Türk Medeni Kanunu (17 Şubat 1926) Dini hukuk sisteminden ayrılarak laik çağdaş hukuk sisteminin uygulanmasına başlanmıştır. IV-Eğitim ve Kültür alanında yapılan inkılaplar: 1- Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924). Bu kanunla Türkiye dahilindeki bütün bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. 2- Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun (1 Kasım 1928) 3- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin Kuruluşu (12 Nisan 1931). Cemiyet daha sonra Türk Tarih Kurumu adını almıştır (3 Ekim 1935). Kültür alanında yeni bir tarih görüşnü ifade eden kurumun kuruluşuyla ümmet tarihi anlayışından millet tarihi anlayışına geçilmiştir. 4- Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşu (12 Temmuz 1932). Cemiyet daha sonra Türk Yazýlým Dili Kurumu adını almıştır (24 Ağustos 1936). Kurumun amacı, Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir. 5- İstanbul Darülfünunu’nun kapatılmasına Milli Eğitim Bakanlığı’nca yeni bir üniversite kurulmasına dair kanun (31 Mayıs 1933). İstanbul Üniversitesi 18 Kasım 1933 günü öğretime açılmıştır
|
|
|
|
|
152
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: atatürk ilkeleri
|
: Ekim 09, 2007, 09:26:21 ÖÖ
|
|
ATATÜRK İLKELERİ Atatürk'ün en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu yeni ve çağdaş devleti kuran büyük önder, Türk vatanının ve devletinin bağımsızlığına, Türk ulusunun özgürlüğüne dayalı bu genç devletin kurulması savaşımlarını verdikten sonra, "ilelebet payidar olacağını", sonsuza dek yasayacağına inandığı cumhuriyeti geleceğin genç kuşaklarına emanet etmiştir. Cumhuriyet adını verdiği yeni devletin çağdaş demokratik yönetim temeline oturan toplum yapısını da çağdaş dünya görüşüne göre oluşturmuştur. Bu yapıyı oluşturan çağdaş dünya görüşü olan Türk devriminin korunması da bu kuşakların görevidir. Atatürk'ün "Türk Devrimi" dediği toplumsal değişme ve oluşmanın değişmez ilkeleri, onun ölümünden sonra "Atatürk İlkeleri" deyimiyle yeni Türkiye'nin yasama felsefesinin ana kaynağı olmuştur. Atatürk ilkeleri, Türk devriminin dayandığı temel düşünce ve inançların özüdür. Devrimler, yeni Türkiye'nin ruhu, ilkeler de bu ruhu yaşatan gücün kaynağıdır. Türk ulusunun çağdaşlaşmasının durmadan gelişip süreceği inancını özetleyen Atatürk İlkeleri, sonsuzluğa akıp giden ulus varlığının sonsuz dinamizmidir. 1924 ve 1961 Anayasalarında da açık seçik yerini bulan bu ilkeler, kaderde ve tasada birlesen bireylerinin ortak mutluluğunu amaçlayan ve birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturan bir ulusal inanç olarak yasayacaktır. Türk ulusu ve gençliği, her gün ileriye doğru gelişen atılımlarında, şaşmaz bir hedef olarak Atatürk İlkeleri doğrultusunda inançla yürüyecektir. ATATÜRK İLKELERİNİN OLUŞUMU VE BİRBİRİYLE İLİŞKİSİ Atatürk İlkeleri, tarihsel sureci içinde Türk ulusunun ve toplumsal yapısının gereklerinden çıkmış, çağdaşlaşma gereksinimin yarattığı toplumsal ilkelerdir. Kavram ve sözcük olarak kullanılmaya başlanması, Türk ulusunun yasam çizgisi surecinde, toplumsal vicdanin özünde saklı birer inanç olarak olayların doğal gelişimiyle ortaya çıkısından sonradır. Özgürlükçülük, Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik yeni devletin kurulmasında ulusun özünden kopmuş birer yasama ve var olma savaşımının temel ilkeleridir. Halkçılık ve Devrimcilik bağımsızlığını kazanmış Türk ulusunun çağdaşlaşma gereksiniminin yaratıcı kaynaklarıdır. Laiklik ve Devletçilik, yeni devletin çağdaş bir kimlik kazanmasının doğal sonucudur. Barışçılık, Gerçekçilik ve Akilcilik, ötekilerin hepsinin itici gücü olmuş, ilkelerin tümünün birbirleriyle kaynaşıl bir bütün oluşturmasını sağlamıştır. Özgürlükçülük ilkesi, Kurtuluş Savaşının iki ana sloganıyla özetlenebilecek olan "Ya bağımsızlık, ya olum" ve "milli misal (ulusal ant)"in özünü belirler. Kaynağını Türk ulusunun tarihsel niteliklerinden alan bu ilke, kurtuluş savaşı boyunca ulusal direnisin itici gücünü oluşturmuştur. Ulusal Ant, Atatürk tarafından kaleme alınıp 28 Ocak 1920'de kabul edilmişti. Genç Türkiye devletinin demokratik esaslara dayalı ilk yönetim biçimi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetiminin sağlam kurallara bağlanarak çalışmasını öngören "Halkçılık Programı" da 13 Eylül 1920'de yine Atatürk tarafından meclise verilmişti. Atatürk İlkelerinin tümü, yeni Türkiye'nin atılımlarına kaynak olarak "dokuz umde" adıyla 8 Nisan 1923'te yine Atatürk tarafından ortaya atılan yazýlýmın uygulama eylemlerinin adım adım gerçekleştirilmesinde tarihsel süreçlerin doğal sonucu olmuştur. Bu ilkeleri, bu tarihsel oluşum ve gelişimin ana çizgileri olarak anlamak ve birbirini bütünleyen bir demet halinde incelemek ve açıklamak gerekir. Bu incelememizde ilkelerin ilişkileri ve birbirlerini bütünleyişleri özellikle on planda tutulacaktır. CUMHURİYETÇİLİK Atatürk devriminde cumhuriyetçilik, ana ilke ve esas değerdir. Anayasalarımızda öteki Atatürk ilkelerinin yer alışında diziliş sırasında en baştadır. öyle ki anayasamızda değiştirilmesi önerilemez maddelerin en başında gelir. Kısacası bu ilke anayasanın bağımsız ana maddesidir. Cumhuriyetçilik ilkesi, böylece devletin biçimini belirleyerek devlet düzen ve yönetiminde kişisellik ve keyfiliğin egemen olmasını önleyen en sağlam güvencedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı, başlangıcından ölümüne değin Atatürk, halk yönetimini, devleti halkın yönetmesini, yönetimin halkın eline geçmesini, devletin bir halk devleti haline gelmesini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesi, halkçılık ilkesiyle birleşir ve "Egemenlik Ulusundur" özdeyişinde en özlü anlatımını bulur. Egemenliğin ulus tarafından kullanılmaya başlandığı 23 Nisan 1920 gününden itibaren özgürlük ve bağımsızlık savaşlarını kazanan Türk ulusu, kendi yönetim biçimini belirlemiş, bu yönetim biçimi ayni zamanda ulus şeref ve onurunu kurtarmak için en güçlü araç olmuştur. Cumhuriyet yönetimi daha o günden seçmiş olan Türk ulusuna seslenen büyük önder su tümcelerle cumhuriyetin bağımsızlığın ayrılmaz parçası olduğunu vurgulamıştır: Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımlardan uyanmanın ve bu sevgili vatanin her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğinin korumasına bırakıyorum." "Ey Türk Gençliği: Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza değin korumak ve savunmaktır." Bu sözleri ruhuna ve varlığına perçinlemiş olan Türk ulusu, cumhuriyeti dünya durdukça korumağa ana içmiştir. Cumhuriyetçilik, öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte uğrunda olumu göze alma inancıdır. Çünkü, demokrasinin eşanlamlısı olan Cumhuriyet, ulus egemenliğini en iyi simgeleyen, en yüksek, dolayısıyla Türk ulusuna en layık ve onun yüce ruhuna en uygun bir devlet yönetimi biçimidir. MİLLİYETÇİLİK Atatürk İlkeleri arasında son derece önemli bir ilke olan milliyetçilik, akilcilik, gerçekçilik, barışçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleriyle bütünleşen ve bu ilkelerle çelişen yorumlara kapalı bir ilkedir. Milliyetçilik ilkesi, ulusal savaşın çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm tutsak ulusların kurtuluş hareketlerine ışık tutmuştur. Atatürk'ün turlu demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız devriminden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi kaderini çizme inancının doğal bir sonucu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde, ulusallık niteliğini yitirmekte olan dilimizin sadeleştirilmesi ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi hareketlerinin ortak adi olarak Türkçülük akimi biçiminde belirmiştir. Zaman zaman bütün Türk toplumlarını birleştirmeyi amaçlayan Turancılık, zaman zaman da İslam Birliği kurmak gibi bir amaca yönelik İslamcılık akımlarıyla karıştırılmaya başlanmıştı. Bugün anayasamızda da yer alan milliyetçilik kavram bir ilke olarak, Türk ulusunun egemenliğini kendi iradesine aldığı süreç içinde gerçek anlamını kazanmıştır. Akilci, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik aldıktan sonra Atatürk tarafından "Türk Milliyetçiliği" deyimiyle bütün açıklık ve kapsamını, gerçek anlam ve kılavuzluğunu bulmuştur. Bugün Atatürk ilkeleri arasında yer alan milliyetçilik, çağdaş anlamıyla siyasal, ekonomik ve kültürel bir devlet sistemi olmuştur. Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün insanlığı sever; ulusal onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka uluslara karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz. Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yasamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez. Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerek başka devletlerin uyruğu olarak yasayan bütün Türkleri, hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik duygusuyla candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini candan dilemekle birlikte, siyasal sinir olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanır. Milliyetçilik ilkesine göre, Türkiye Cumhuriyeti içinde, Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun her yönden yükselmesi düşüncesini benimseyen her birey, hangi dinden olursa olsun Türk’tür. Milliyetçilik ilkesini, ulusal bilincimize Kurtuluş Savası ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın ulusçu bağ olduğu inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü deyisi "Ulusal Birlik Duygusu"dur. Milliyetçilik ilkesi özet olarak: "Türk ulusunun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu aralıksız olarak ve her turlu araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek"tir. Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun "bütün bireylerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplamak" inancıdır. HALKÇILIK Devrim Tarihimizde üzerinde duyarlıkla titrediğimiz, 1924 ve 1961 anayasalarında yer alan halkçılık ilkesi, Atatürk ilkeleri arasında demokrasi ülküsünün temelini oluşturmaktadır. Bu ilkenin ana özelliği, ülke yönetiminin ve egemenliğin kaynağını halk dediğimiz ulus varlığında bulmaktır. Atatürk’ün daha 1920 yılında meclise sunduğu halkçılık yazýlýmında halkı temsil eden meclisin ulusal egemenliği hangi yöntemlerle kullanacağını saptayan esaslar, 1937'de anayasamızda devletin temel ilkeleri arasında yer alan halkçılık adıyla yönetimin demokratik kaynağını saptıyordu. egemenliği bir zümre ya da bir aileye bağlayan çağdışı biçimlerin yerini alan ve halkın secimle saptadığı bir meclis aracılığı ile yönetim ve egemenlik haklarını kullanması yönetimi, geniş anlamda "halkın, halk tarafından halk için yönetimi" halkçılığın özünü oluşturur. Devlet ile yurttaş arasındaki karşılıklı hak ve ödevlerin yerine getirilmesinde düzenleyici kuralları, yasaları yapma yetkisini halk egemenliğinde tanıyan halkçılık ilkesi, baslıca su özellikleri kapsar: Yasalar önünde salt bir eşitlik öngören ve hiçbir bireye, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, ayrıcalık tanımayan bireyler halktandır. Bu nitelikleri taşıyan bireylerin yönetimi ellerinde bulundurmaları halkçılığın temel özelliğidir. Bu bakımdan halkçılık: a. ülke yönetiminin demokratikliği, b. Herhangi bir birey ve sınıfa ulusun genel hakları dışında ayrıcalık tanımamak, c. Sınıf kavgasını kabul etmemek gibi öğelerden oluşur. halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği geniş halk yığınlarının özgür iradesine bağlarken öteki ilkelerden soyutlanmadan değerlendirilmelidir. Akilcilik, özgürlükçülük, ve uygarlıkçılık ilkeleriyle çakışan bir ilke olsak halkın olumlu bilimin ve çağdaş uygarlığın gereklerine göre eğitilmesi, yurttaşlık bilincinin eğitim yolu ile aydınlatılması halkçılığın temel yöntemidir. Türk toplumunun sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasının temelini oluşturan eğitim kalkınması Milliyetçilik ilkesinin de ana ereğidir. Bu bakımdan eğitim yoluyla aydınlatılmış halk, ulusal egemenliğin güçlenmesi ve demokrasimizin yasamasında halkçılık ile Milliyetçilik ilkelerinin aydınlığında tek ve gerçek güvencedir. DEVLETÇİLİK anayasamızda da yer alan devletçilik ilkesi, tüm ülkelerin ortak amacı olan toplumun esenlik ve mutlulugunui sağlayıcı toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri saptayan bir yöntemdir. Genel çizgileri ile özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi devlet eliyle ve araçları ile gerçekleştirmek ilkesidir. Anayasamızın devletin görev ve sorumlulukçuna bıraktığı, yerine getirmekle yükümlü olduğu belli başlı görevleri saptayan maddeleri, devletin, ulusun bireylerinin ve tümünün esenlik ve mutluluğu ile ülkenin güvenlik ve bağımsızlığının korunması esaslarını kapsar. Genel olarak her devletin temel iki ödevi vardır: a. Ülke içinde güvenliği ve adaleti kurmak ve sürdürmek, bu suretle yurttaşların her çeşit özgürlüklerini dokunulmazlık altında bulundurmak, b. Diş siyasal ve öteki uluslarla ilişkileri iyi yöneterek, ülkede her çeşit savunma güçlerini, her an hazır tutarak ulusun bağımsızlığını güvence altında tutmak ve bu uğurda başka çare kalmazsa, silahla savunmaktır. Denebilir ki devletin oluşturulmasında amaç bu iki temel ödevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu ödevlerin yurttaşların birey olarak yapmağa güçlerinin yetmeyeceği islerdir. Bunlardan başka devletin ilgilendiği belli başlı isler, bayındırlık, eğitim, kültür, sağlık ve sosyal yardim, tarım, ticaret ve sanayice ilişkin ekonomik etkinliklerdir. Tarımla, tecimle, sanayi ile ekonomik islere devletin girmemesi, bireylere bırakması gerektiği görüsünde bulunan kurama "bireycilik" derler. Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ait, siyasal ve düşünsel islerde olduğu gibi her turlu ekonomik islerin de bireylere bırakılmayıp devlet tarafından yapılmasının daha uygun olacağını savunan kurama da "devletçilik" denir. Devletin temel iki ödevinin yanında ekonomik amaçlı ödevler, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden görünmemekle birlikte, ana görevlerinin yerine getirilmesinde etkindirler. Vatandasın güvenliğini ve esenliğini her şeyin basında düşünmek ve sağlamakla yükümlü olan devletin, ana görevlerinin yerine getirilmesinde son derece etkili ekonomik amaçlı ödevleri de bireylere ya da ortaklıklara tümüyle bırakabilmek için, bu islerin devletin el koymasına ve yardımına gerek kalmadan yürütüleceğine, devletin temel ödevlerini yerine getirmekte güçlükler yaratmayacağına güvenmesi gerekir. Bu gibi islerde, bireylerin kurmaya olanak bulamayacakları geniş ve güçlü örgütler gerekebilir. Ya da bu gibi islerde yeterince çıkar elde edemeyecekleri için, o islerden vazgeçerler. Oysa ki o isler, ulusça yaşamsal bir önem taşıyabilir. İste devlet onu yapmak zorunda bulunur. Devletin, bireye göre amacı çok farklı bir özellik taşır. O, toplumun ortak çıkarını ve ilerlemesini düşünür. Bireyleri, özel çıkar hırsından ne ölçüde uzaklaştırmak olanaklıdır, düşünülmeye değer. Anayasamızda da yer alan bu ilkenin, özellikle halkçılık ilkesini bütünleyici, halkçılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlayacak bir yöntem olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu ilke, yüzyıllar boyu sağlanmış teknik gelişmeleri, sanayii kısa surede yurtta sağlamayı istemekte, ona çalışmakla birlikte, bunları basarmış ülkelerin, yaptıkları büyük yanlışlıklara, içine düştükleri büyük zorluklara ve çelişkilere uğramamak için ortaya konmuş ve Atatürk tarafından gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Atatürk ilkeleri arasında özel bir yer tutan devletçilik, ulus birliğini, ulus bütünlüğünü sınıflara parçalamamak; bu sınıflar arasında ulus varlığını sarsan, yıpratan çatışmalara, karşıtlıklara düşmemek amacına yöneliktir. devletçilik ilkesi, devlet ile bireyin etkinlik alanlarını saptarken özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliklere set çeken, onları yok eden bir yöntem değil, ilke olarak devleti bireyin yerine koymamak, fakat bireyin gelişmesi için genel koşulları hazırlamak ve bireyin kişisel etkinliğini ekonomik ilerlemenin ana kaynağı olarak görmek anlayışıdır. Kurtuluş Savaşımız, "birlik ve dayanışma" ile anamalcılığın sömürgeciliğine karsı kazanılmıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu birlik ve dayanışmayı toplumun gelişmesi atılımlarında gerçekleştirmek zorundadır. Nasıl, cumhuriyet yönetiminin kuruluş başlangıcında somurucu, anamalcı ve isçi sınıfları yoksa, çağdaş uygarlık yolundaki gelişmelerde de sınıf karşıtlıklarına, çatışmalarına düşmeden toplum yapısında ekonomik ve kültürel dengeler sağlamak da devletçiliğin amaçları arasındadır. devletçiliğin bu anlamda uygulanışı, cağımıza ve geleceğe uygun özgün bir girişimdir. Atatürk devletçiliği, Türk ulusu için olduğu kadar, onun durumunda olan egemenlikleri, özgürlükleri için savaşan, anamalcı ülkelerin sömürülerinden kurtulmak çabasında olan uluslar için de toplumsal bir koşul, bir gerekirciliktir. Devletçilik ilkesi, doğumu, denemesi, uygulanması ile ulusal; amacı ve geleceği ile evrenseldir. LAİKLİK Atatürk ilkeleri arasında devrimcilik, cumhuriyetçilik ve uygarlıkçılık ilkeleri ile sımsıkı ilişkili olan laiklik ilkesi, yaygın anlatımıyla din ile dünya, din ile devlet islerinin ayrılmasını öngören akilci bir yöntemdir. Laiklik, geniş anlamıyla çağdaşlaşmanın doğal bir sonucudur. Din, bireylerin dilediği inancı taşımasıdır. Nasıl bireyleri belli bir inanca zorlamak insan haklarına aykırı ise, devleti de belli bir inancın buyruğu altına sokmak çağdaş devlet anlayışına aykırıdır. Devlet yönetiminin dinsel kural ve kurumlardan ayrılması, çağdaş Türk toplumunun yüzyıllardır beklediği bir devrim atilimidir. Yalnızca, basımevinin ülkeye girmesine engel olup uç yüz yıl geciktiren dinsel otoritenin, Türk ulusunun çağdışı kalışındaki olumsuz etkisi bile, din ile devlet islerinin ayrılması için yeter ve gerek bir koşuldur. Laiklik ilkesi, kimi gerici çevrelerin yorumladıkları gibi, dinsizlik anlamında düşünülmemelidir. Tersine her yurttaşı din ve inancında özgür bırakan temiz ruhlu halkımızı, özellikle koylumuzu, kutsal din duygusunu sömürerek çıkar sağlayan güçlerin baskısından kurtaran laiklik ilkesi, toplumdaki mezhep farklılığından ileri gelen karşıtlık ve çatışmaları da önleyen en etkili ve olumlu bir yöntem oldu. Laiklik, devlet yönetiminde bütün yasaların, kuralların ve yöntemlerin, bilimsel ve teknik bulgularla çağdaş uygarlığın sağladığı verilere ve dünya gereksinmelerine göre yapılması ve uygulanması ilkesidir. DEVRİMCİLİK Devrimcilik ilkesi, Atatürk ilkeleri arasında devingenlik, eylem ve atilim kavramlarını içlem ve kaplamına almış tek ilkedir. Atatürk, Büyük Söylevinin sonunda: "Bu açıklamalarımla ulusal yasamı sona ermiş varsayılan Büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını ve bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım," diye değindiği çağdaş devlet kavramıyla devrimcilik ilkesinin şaşmaz işaretini veriyordu. çağdaş devleti kuran bir ulusun çağdışı niteliklerden kurtulması gerekirdi. İste, Türk ulusunun, çağdışı niteliklerden kurtulmak, çağdaşlaşmak için giriştiği atılımların tümü devrimcilik ilkesinin kapsamı içine girer. Devrim, sözcüğünün su ya da bu anlama geldiğini tartışmanın devrimcilik kavramının anlamını değiştirmeye bir yararı yoktur. Devrimcilik Atatürk’ün Türk ulusunu çağdaşlaştırmak için giriştiği eylemlerin tümünün, tek ve değişmez amacıdır. "Türk ulusunu son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır" tümcesiyle tanımlamış olduğu devrim atılımlarını gerçekleştiren Atatürk, "ulusu ve toplumsal ortamı hazırlamak" yöntemini uygulamıştır. Devrimcilik, bu ana yönteme uyarak, yalnızca çağdışı kurumları yıkmak yerine, çağdaşlarını kurmakla yetinmemek, ulusu çağdaşlaşmanın gerektirdiği yeni kurumlara bilimin ve uygarlığın kılavuzluğunda çağdaş değerlere kavuşturmaktır. Bu bakımdan devrimciliği dar anlamda yıkıp yapmak sınırları içinde düşünmek, onun biçimsel yönünü görmekten ileri gitmeyen bir dar görüşlülüktür. Devrimcilik devrime konu olan eylemlerin türüne, niteliğine göre bir atilim sureci saptamaktır. Atatürk bu sureci saptamakta essiz bir basari göstermiştir. Devrimcilik, Atatürk ilkelerinin hemen hemen tümüyle birleşir. Bütün ilkelerin ya neden, ya da sonuç olarak devrimcilikle sımsıkı bir ilintisi vardır. Bu bakımdan devrimcilik, Atatürk ilkelerinin tümünü gerçekleştirmeye, korumaya ve yaşatmaya kesin kararlılıktır. Devrimcilik gerçek anlamıyla "Türkiye Cumhuriyeti halkını butunuyle çağcıl ve Bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplumsal kurul (heyeti içtimaiye) durumuna vardırmaktır." Devrimcilik, devrim atılımlarını yalnızca biçimsel yanıyla dondurup yüce anlam ve amacını yitirenlerle savaşmaktır. Devrimcilik, ulusun ve ülkenin yücelmesi için sürekli caba göstermektir. Çünkü "devrimler baslar, ama devrimin bitişi diye bir şey yoktur. Başlamak ve bitmemek gerek doğada, gerek toplumda devrimin, evrimle benzer olan ortak yasasıdır BÜTÜNLEYİCİ İLKELERİ AKILCILIK Atatürk İlkelerinin tümü, kavram ve uygulama olarak, akılcılığa dayanır. Atatürk’ün eserinin büyüklüğü, ulusu ve ülkesi için giriştiği tüm eylemlerinin başarıya ulaşmasında akilciliğin nasıl şaşmaz ölçek olduğunu kanıtlar. Türk toplumunun yüzyıllık çağdaşlaşma atılımlarının ortaçağın karanlık ve bağnaz düşüncelerinden ötürü, basarisiz kaldığını en iyi anlayanlardan biri Atatürk’tü. Doğru yolu bulmak için, şimdiye dek inandırılmış olduğumuz neler varsa hepsini aklin şüpheci süzgecinden geçirip inançlarımızı olumlu bilimlerin aydınlığında yeni bastan kurmak, akilcilik ilkesinin özüdür. "Bizim akil, mantık ve zeka ile davranmamız, yönetimimizdir. Bütün yaşantımızı dolduran olaylar bu gerçeğin kanıtıdır." diyen Atatürk, sağlam bir düşünce düzenine ve kafa yapısı ile girişim ve eylemlerine engel olacak tüm gerici, tutucu ve her çeşit özgürlük düşmanı davranışları ezerek, devrimciliğini akilcilik temeline oturtmuştur. Bilimin yol gostericiligini tüm girişimlerinde bir meşale gibi çizdiği ve açtığı yolu aydınlatan "aklin" tek ve yanılmaz denektaşı" olduğunu göstermiştir. Atatürk ilkeleri arasında on sıraya aldığımız "akilcilik" ilkesinin pek önemli bir yani da Türk toplumuna acılan gerçekçi yolun, bir dogma ve öğreti kalıbına sokulmamasıdır. Çünkü Atatürk, her zaman bunlara karsı olmuş, ancak olumlu bilimlerin ışığında yürümekle giriştiği uygarlık yolunun ulusunu düzlüğe çıkaracağına tüm yüreğiyle inanmıştı. "öğreti istemem, donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz" diyerek büyük sağduyusu ve sevgisiyle dünya savaşlarının ideoloji ve öğreti ayrılıkları yüzünden insanlığı nasıl bölüp parçalayabileceğini görmüştü. Atatürk ilkelerinin kati ve bağnaz bir kalıba sokulmayarak bu akilcilik ölçüleri içinde bütünleşmesi, onun özgürlükçülük ve devrimcilik ilkelerine hız veren bir güç kaynağı olmuştur. BARIŞÇILIK Atatürk İlkelerinden akilcilik, gerçekçilik ve uygarlıkçılık ilkeleriyle birlikte değerlendirilmesi ve yorumlanması gereken barışçılık ilkesi, buğun tüm dünyada korunmasına ve yaşatılmasına Bütün ulusların caba gösterdiği yüce bir insanlık ülküsüdür. Tarih boyunca giriştiği turlu savaşlarda kahramanlıklar yaratan Türk ulusunun, insanlık ailesinin onurlu bir üyesi olarak barısı korumada gösterdiği duyarlık ve titizlik, Atatürk ilkeleri arasında barışçılık kavramının akılcılığa ve gerçekçiliğe dayalı bir ilke olarak Nasıl değer kazandığının bir kanıtıdır. "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesiyle özetlenebilecek olan barışçılık, dünyanın geleceğini, dünya uluslarının anlaşarak kardeşçe geçinmeleri, turlu nedenlerle ve etkenlerle birbirinden ayrılmış ve birbirine düşman kesilmiş ulusların aralarında bir yakınlaşma ve kardeşlik kurmalarının mümkün olacağı inancıdır. Ancak her ne suretle olursa olsun, savaş düşüncesini ülkemizden uzak tutarak barışçılık ilkesi uğrunda elimizden geleni yapmak yeterli değildir. yüce ulusumuzu ve kutsal ülkemizi, bir saldırıya uğradığı takdirde bir karış toprağı için kanımızın son damlasına kadar dökmeye hazır ve inançlı olmak da barışçılığın ayrılmaz koşuludur. GERÇEKCİLİK Atatürk İlkelerinden uygarlıkçılık, barışçılık ve devrimcilik ilkelerinin akilcilik ilkesiyle çakışmasının doğal bir sonucu olan gerçekçilik, tüm ilkelere canlılık kazandıran bir ilkedir. Türk ulusunun tarihsel ve sosyal gerçeklerine dayandaki, toplumun içinde bulunduğu koşulları acık ve aydınlık biçimde belirleyerek geleceğin yolunu çizmek Atatürk gerçekçiliğinin özüdür. Tutulan yolda amaca yönelirken "olanı olduğu gibi bilme" ve bu çıkış noktasının gerektirdiği akilci yöntemler uygulama gerçekliğin yeter ve gerek koşuludur. Gerçeği bilmek devrimciyi yolundan çevirmez, üstelik turlu çareler arayıp gücünü arttırmak olanağını sağlar. Gerçeğe boyun eğmek ya da toplum yararina uymayan gerçeğin aldatıcı bir gerçek olduğunu düşünmek arasında bocalamadan yürümek ve amaca yönelmek Atatürk gerçekçiliğinin şaşmaz niteliğidir. Bu nitelik, Doğru ve yerinde saptamalarla, değer ölçülerine göre sıraladığı amaçlara ulaşmada, olanakları ölçerek, olayların gelişiminden yararlanarak, gerçekleşme koşullarını hazırladıktan sonra adim adim amaca Doğru engelsiz ve kararlı yürümesinde kendini göstermiştir. Atatürk gerçekçiliği, kimi kez halka rağmen, çok kez halkla birlikte ve fakat sonunda kesinkes halk için en iyi yolu bulmak ve gerçekleştirmektir. Yalan ve yanlısın er geç gerçeğin parlak aydınlığında yok olacağı inancı, gerçekçiliğin temelidir. Doğru yolda ilerleyen gerçekçilerin başarılarının sırrı bu noktadadır. barışçılık, uygarlıkçılık ve devrimcilik girişimlerinin başarıya ulaşmasında gerçekçiliğin çizdiği sağlam ve güvenli yoldan şaşmadan ilerlemek gerçek Atatürkçülerin değişmez idealidir ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK büyük Fransız Devrimiyle evrensellik kazanan özgürlük kavramı, yakınçağa damgasını vuran çağdaş devlet gerçeğinin temelini oluşturan bir eylemi de vurgular. özgürlükçülük, kişinin ve toplumun mutluluğa erişmesinde uğrunda girişilen savaşımların tümünü kapsar. Türk toplumunun özgürlük savaşımı, kotu yönetimle yoksulluğa ve tutsaklığa itilmiş soylu bir ulusun bağımsızlık direnişi ile diş güçlere karsı, kazandığı başarılarla son sınavını vermiştir. Ulus, cani pahasına kurtardığı ülkesinde kendi egemenliğine dayanan bağımsız bir yönetim kurarken, ülke bağımsızlığını ve ulus egemenliğini bir daha tehlikeye düşürmeyecek önlemleri ancak özgürlükçü bir ortamda etkin ve güçlü tutabilir. Özgürlüğün bu iki öz varlığı, bağımsızlık ve egemenliği korumada yasalarını koyarken yanlış ve olumsuz davranışları sınırlayıcı ilkeleri yine akilci ölçülere göre saptamak gerekir. Sinirsiz özgürlük anlayışının yaratacağı kargaşa, toplumun ve kişinin amaçladığı mutluluğa ters düşer. Bu bakımdan kutsal özgürlük hakkini kullanmada konulması zorunlu sınırlar çok geniş ve duyarlı bir ölçekle çizilmelidir. Akilcilik ilkesiyle çakışan özgürlükçülük ilkesinin, gerçekçilik ilkesiyle de siki bağıntısı düşünülmeden bu ilkenin soyut bir kavram olarak ya bütünüyle yok olması ya da bir kargaşa kaynağı olması önlenemez. Atatürk ilkelerinin basında yer verdiğimiz bu ilkenin anayasamızla saptanmış özgürlükler çerçevesinde uygulanması ve gerçekleştirilmesi için çok duyarlı ve bu ilkenin yılmaz savunucusu olmak zorundayız. Özgürlüğün kutsallığını korurken gerçek bir özgürlükçü inanısın özü su olmalıdır: "Zorbalık haline gelen otorite, otoriteyi yıkar, keyfilik haline gelmiş özgürlük de özgürlüğü" (Jarpers). İnsan özgürlüğüne kaynak olan insan haklarının en büyüğü olan yasama hakki bile sinirsiz değildir. Bu bakımdan büyük özverilerle kazanılmış özgürlüklerin korunmasında akilcilik ve gerçekçilik ilkelerinin aydınlık, şaşmaz doğrultusunda yürümeliyiz. Atatürk, tüm yaşamında ulusuyla birlikte uğrunda büyük savaşımlar verdiği Özgürlüğün en titiz bir savunucusuydu. "özgürlük olmayan bir ülkede olum ve çöküntü vardır; her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür," diyen büyük önderin özgürlükçülük ilkesini, Atatürkçü kuşaklar onun tüm ilkelerinin basında koruyacak ve savunacaklardır. UYGARLIKCILIK Atatürk devrimlerinin temeli uygarlıkçılıktır. "Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin asil temeli budur" diyen Atatürk, Türk ulusunu ileriye donuk yasam çizgisinde "çağdaş uygarlık düzeyinin istene çıkarmak" ülküsünün yılmaz savaşçısıdır. Bu bakımdan, yüz yıllık uygarlaşma çabalarına ilk kez, Atatürk’ün giriştiği toplumsal atılımlarla devrimci bir yon çizilmiştir. Türk toplumunun geri birakilmisliginin siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerine ilk olarak doğru tanı (teşhis) koyan Atatürk, yer yüzünde her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkinin elinde bulundurduğu ve yaratacağı uygarlık ürünleri ile oranlı olduğunu vurgulamıştı. Uygarlıkçılık ilkesine göre ülkeler değişiktir, fakat uygarlık tektir. Osmanlı İmparatorluğunun çökmesi, batıya karsı elde ettiği zaferlerden çok gururlanarak bati ulusları ile bağları kestiği gün başlamıştır. Bu yanılgıya düşmemek için girişilecek atılımlarda, bugünkü çağdaş uygar toplumların içinde bulundukları dengesizliklerden çelişki ve çatışmalardan korumak için izlenecek ilkelerin bir bütün olarak ele alınması gerekir. Bu bakımdan Uygarlıkçılık ilkesinin öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte gerçekleşmesi devrimin amacına ulaşmasını sağlayacaktır. Kısaca bati uygarlığını koru körüne taklit değil, batıdan olumlu bilimler, sanat, insan anlayışı, insanca yasama yöntemlerini almak, uygarlıkçının temel yöntemidir. Uygarlıkçılık, Atatürk’ün ve Türk ulusunun "Türklüğün unutulmuş uygar niteliğinin ve büyük uygar yeteneğinin, bundan sonraki gelişmesiyle, geleceğin yüksek ufkundan yeni bir güneş gibi doğacağı" özlem ve inancıdır.
|
|
|
|
|
153
|
cellotin genel / Sağlık - Tıp / Ynt: GEN BOZULMALARI VE KANSER
|
: Ekim 09, 2007, 12:27:29 ÖÖ
|
|
KÖTÜ HABER GENLERDE SAKLI KANSER Gen Bozulmalari ve Kanser... Hücre Kaderini Belirleyen Genler ve Kanser... Genlerin Bozulma Nedenleri... "Kanser Burcun"da Doganlar... Kanserle Savasimda Yeni Ufuklar... Rüyadan Gerçege Dogru... Kanserin Erken Tanisi... Kanseri Kendi Silahiyla Vurmak Bilinen bütün kanser olgularinin ortak bir yani ya da ortak bir nedeni vardir: Insan bedenini olusturan sayisiz hücrenin her birinin çekirdeginde degerli bir hazine gibi saklanan deoksiribonükleik asit (DNA) zincirinin kimyasal yapisinin degismesi, daha bilimsel bir deyimle DNA'nin mutasyona ugramasi. HÜCRE çekirdeginde iplik yumagina benzer biçimde ve kromozom dedigimiz gruplar halinde sakli tutulan bu degerli DNA zinciri, her canlinin (insan, hayvan, bitki...) varolus temelini olusturur. Insanin alyuvarlar disinda kalan bütün hücrelerinde tipkibasim kopyalar halinde bulunan bu DNA zincirinde her hücrenin dogumundan ölümüne kadar ne yapacagini belirleyen bilgiler yazilidir. Dört tip kimyasal birimin (Adenin-A; Timin-T; Guanin-G, Sitozin-C kod adli nükleotidler) ardarda siralanmasi ile olusan bu dev bilgi deposu, 100 milyar harften ya da 100 000 kitaptan olusan dev bir kütüphaneye benzetilebilir. Çok özel islevleri olan birkaç hücre türü disinda, insan vücudunu olusturan milyarlarca hücrenin her birinde bu dev kütüphanenin tipkibasim kopyasi bulunmaktadir. Diger bir deyisle, insan hayatini baslatan döllenmis yumurtadaki bilgiler hücre her bölündügünde kopyalanmakta ve milyarlarca kez tekrarlanan bu kopyalama islemi hemen hemen hiçbir yanlis yapilmadan, gerçeklesmektedir. Kopyalamada hata orani yalnizca yüzmilyonda bir görülür. Bu çok güçlü kopyalama sisteminin en önemli islevi, genetik bilgilerin bozulmasini önlemektir. DNA zincirindeki anahtar bilgiler yüz milyar nükleotidin arasina öbekler halinde serpistirilmistir. Bilim dilinde gen diye adlandirilan bu kimyasal bilgi öbeklerinden her insanda 100 bin kadar oldugu tahmin edilmektedir. Doganin bunca titizlikle koruma altina aldigi bu bilgi öbekleri ya da genlerin her biri, hücrenin yasaminin çesitli evrelerinde ona gerekli olan bir baska kimyasal zincirin hazirlanmasi için yazilmis yemek tariflerine benzetilebilir. Tarifi genlerde yazili olan yemekler, proteinlerdir. Vücudumuzdaki 100 000 genle, yani tarifle 100 000 çesit protein, yani yemek üretilebilir. Hücre böylece günlük hayatini düzenleyebilir; bu bazen bölünerek yavrulama (hücre çogalmasi), bazen çok özel bir islevi yerine getirme (örnegin süt salgilamak), bazen dinlenme olabilir. Bu bilgilerin içinde insani sasirtacak derecede beklenmeyenleri de vardir. Örnegin, hücreyi zehirleyerek öldüren (apoptosis) yemeklerin tarifi de vardir, hücre ömrünü (yaslanmayi) belirleyen yemeklerin tarifi de. Gen Bozulmalari ve Kanser Yasayan her canli çevresiyle sürekli iliski içindedir, yasayan her hücre de kendi çevresiyle. Insan nasil çevresiyle uyum içindeyken ayakta kalabiliyor, uyumsuzluk aninda ölüyorsa, vücudumuzdaki her hücre de çevresiyle uyum halinde yasamak ve zamani gelince kaybolmak (ölmek) zorundadir. Hücre çevresiyle iliskisini hücre zari sayesinde saglar. Hücre, bu zar araciligiyla dogrudan temas ya da salgiladigi kimyasal maddeler (hormonlar, sitokinler...) yoluyla yakin komsu hücrelere ya da çok uzaklardaki baska hücrelere mesajlar gönderir, onlardan mesajlar alir. Hücre, birçogu zarina yerlestirilmis olan alici (reseptör) proteinler sayesinde algiladigi mesajlari degerlendirip, kendine uygun gelen davranisi seçer. Hücrenin çevreyle olan iliskisi hem günlük yasantisi açisindan, hem de çevrede ortaya çikan degisimlere ayak uydurmasi bakimindan çok önemlidir. Kanser açisindan en önemli hücre islevlerinden birisi, çevreden gelen mesajlara göre çogalma, farklilasma ve apoptosis (önceden programlanmis ölüm olgularinin düzenlenmesi)dir. Bu hücre islevleri, insanin bir bütün olarak bir hücreden bir beden olusturabilmesi (gelisim) ya da çevreden gelen zararli etkenlerden (virüsler, kimyasal toksik maddeler, günes isinlari vb.) kendini koruyabilmesi açisindan çok önemlidir. Her hücre, insani olusturan bedeni ayakta tutabilmek için gereken davranisi seçmek durumundadir. Bazen ölen hücrelerin yerine (örnegin bagirsak ya da derideki hücreler) yenilerini koymak gerekebilir, bazen de fazladan hücre yapimi (örnegin virüslerle savasmak için bagisiklik hücrelerinin çogaltilmasi) amaciyla gerekebilir. Hücre yenilenmesi ya da vücudun gereksinmelerine göre bazi dokularda gerekli yeni yapilanmalar (örnegin meme dokusunun genç kizlarda gelismesi ve menopoz sonrasinda küçülmesi) için sürekli düzenlenmesi gereken çogalma-farklilasma-ölüm programlari, sayilari yüzün üstünde olan degisik proteinler tarafindan düzenlenmektedir. Bu proteinleri üç gruba ayirabiliriz: Hücrenin çogalmasini saglayan bir çesit yesil isik görevini yapan proteinler, hücre çogalmasini durduran ve bir çesit kirmizi isik görevini yapanlar ve hücrenin ömrünü noktalayan yaslanma ve intihar proteinleri. Iste kanser olgusunun baslangici bu proteinleri kodlayan genlerden birinin bozulmasina (mutasyona ugramasi) dayanmaktadir. Bazen bu genler ana ya da babadan çocuga bozuk olarak aktarilabilir. Her on kanserden birine yol açtigi tahmin edilen bu tür bozulmalar kanserin bazi kisilerde kalitim yoluyla geçen bir hastalik olarak ortaya çikmasinin temel nedenidir. Bazen ayni genler çevredeki kanser yapan kimyasal maddeler tarafindan mutasyona ugratilabilir. Örnegin, yeryüzündeki kötü huylu kanserlerin hemen hemen yarisi (solunum yolu kanserleri), sigaradaki kanser yapan maddelerin (özellikle benzopiren) yol açtigi gen mutasyonlarina baglidir. Tedavisi kolay oldugu için sayisi genellikle kaydedilmeyen, ama insanda en sik görülen kanser türü olan deri kanseri (epidermoid tipi), günes isinlarindaki morötesi (ultraviole) isinlarin yol açtigi gen mutasyonlarina baglidir. Çevredeki kimyasal ya da fiziksel etkenlerden gelisen kanserlerin orani, dokulara göre degismesine ragmen, yüzde ellinin üstündedir. Her on kanserden ikisi de virüslere bagli olarak gelismektedir. Kanser yapan virüsler (örnegin kadinlarda rahim kanserine yol açan papilloma virüsleri) de yukarida sözü edilen düzenleyici genlerin islevlerini bozarak (genellikle hücre proteinlerini taklit eden virüs proteinleri sentezleyerek) hücrelerin asiri çogalmasina ve böylece kanser olgusuna yol açmaktadir. Henüz orani tam saptanamayan ve özellikle yaslilarda görülen kanserlerin kaynaginda ise hücre yaslanmasinin, daha dogrusu yaslanma sirasinda hücrelerde biriken toksik maddelerden dolayi ya da kendiliginden olusan mutasyon birikmesinin bulundugu tahmin edilmektedir. Hücre Kaderini Belirleyen Genler ve Kanser Kanser konusunda çalisan bilim adamlarinin son yillarda sikça kullandigi Ingilizce bir deyim var: cell fate. Bunun Türkçe karsiligi hücre kaderi oluyor (Türkçesi her ne kadar bilimsel görünmese de, cell fate deyiminin dilimizde daha iyi bir karsiligi da yok gibi). Hücre kaderi ile anlatilmak istenen sey, hücrenin dogumundan ölümüne kadar geçirecegi dört ayri yasanti biçimini belirleyen bir alinyazisinin (genetik programin) oldugudur. Her hücre, çogalma (proliferation), yabancilasma/farklilasma (differentiation), sönme/yaslanma (senescence) ve ölüm (apoptosis, programmed cell death) seçeneklerini belirleyen genetik programlarla dogar. Genlere yazilmis olan bu programlarin bilgisayar programlarindan pek farki yoktur. Nasil bilgisayarda yapmak istedigimiz isleme göre bir yazýlým seçiyorsak, hücreler de çekirdeklerinde saklanan bu programlari gerektiginde isleme koyabilmektedirler. Kanseri anlayabilmek için bu genetik programlarin normal bir hücrede nasil çalistigini anlamak gerekir. Her insanin yasami babadan gelen spermanin anadan gelen yumurtayi döllemesiyle baslar. Iki eksik (haploid) hücrenin birbirini tamamlayarak olusturdugu ilk normal hücrenin (diploid) yetiskin bir insan haline dönüsebilmesi için defalarca bölünüp on trilyonluk bir hücre yiginini olusturmasi gereklidir. Bu tek hücrenin ve onun yavrularinin defalarca bölünmesi sonucu dogan hücrelerden önemli bir bölümü yabancilasmaya ugrayarak özel görevleri olan ve genellikle bölünme yetenegini yitirmis hücrelere dönüsür. Geriye kalan kisim, vücudumuzun degisik organlarinda bölünmeye hazir bekler. Çevreyle dogrudan iliskide olan dokularda (deri, akciger, mide, bagirsak...) belki de çevrenin zararli etkilerini en aza indirmek için sürekli yenilenen bir hücre sistemi vardir. Buna karsilik iç organlardaki dokulari olusturan hücrelerin birçogu bölünme yetenegini kaybetmistir ya da bu yetenek gerektiginde kullanilmak üzere sakli tutulur.. Dokudan dokuya ve zamana göre ayarlanan bu hücre çogalma mekanizmasi birbirine zit islevler gören genlerle ayarlanir. Çogalmakta olan bir hücrenin yeni bir yavru vermesi için geçirdigi evrelerin tümüne hücre döngüsü adi verilir. Buna hücre devri de diyebiliriz, böylece her devrin sonunda bir hücreden iki hücre olusur ve gereksinimler oraninda yeni dogan hücreler yeni devirler yaparak çogalmaya devam ederler. Hücre döngüsü dört ayri evreden olusur. Bu dört evrenin kolayca gözlemlenen iki evresi vardir: S (sentez) evresinde hücre DNA'si sentezleme yoluyla kopyalanarak iki katina çikarilir. M (mitoz) fazinda ise ikiye katlanmis olan DNA iki yavru hücre için kullanilmak üzere esit bir biçimde ikiye ayrilir, ayrilan DNA'larin çevresinde hücredeki diger yapilarin yine esit bir sekilde öbeklenmesi ve hücre zarinin iki bölgeyi birbirinden ayirmasi ile iki yeni hücre olusur. Her biri birkaç saat süren S ve M evreleri arasinda G (Ingilizce gap, ara) evreleri vardir. M evresinden S evresine dogru ilerleyen evreye G1, S evresinden M evresine dogru ilerleyen evreye ise G2 diyoruz. Hücrelerin bu yolla çogalmasi kisa zamanda çok miktarda hücre olusturmaya çok elverislidir. Degisen çevre kosullarinda ayakta kalabilmek için gerekli olan bu hizli çogalma sistemi, insan gibi gelismis bir organizmanin kansere karsi en zayif halkalarindan birini olusturur. Her ne kadar bir hücreden iki hücre olusturmak yirmi dört saat gibi uzunca bir süre alsa da, sürekli çogalan isyanci bir kanser hücresinin gözle görülmeyecek kadar küçük bir kütle halinden bir kiloluk bir ur haline dönüsebilmesi için birkaç hafta yeterli olabilir. Normal hücrelerle kanserli hücreler karsilastirildiginda bu dört evreden üçü (S, G2 ve M) arasinda pek önemli degisiklik yoktur. En büyük fark G1 evresinde gözlenir. Baslangiçta bilim adamlarinin pek ilgisini çekmeyen G1 evresi, aslinda hücre kaderi açisindan en önemli evredir; çünkü hücre bu evrede bölünme ile bölünmeme arasindaki seçimini yapar. Normal bir hücre için aslinda seçim söz konusu degildir; komsu ya da daha uzaktaki hücreler tarafindan gönderilen 'çogal' ya da 'çogalma' mesajina/buyruguna uymak zorundadir. Kanserli hücrelerin en önemli özellikleri isyanci olmalari ve 'çogalmayi durdur' buyrugunu dinlememeleridir. G1 evresindeki hücreye sunulan çogalmak ya da çogalmamak seçenekleri bir grup protein tarafindan belirlenir; hücre döngüsünün diger evrelerinde hücre genellikle dis dünya ile iliskilerini kesmis durumdadir. Buna karsilik, G1 evresinde disariya açilan bir pencere vardir ve o pencereden alinan mesajlara göre hücre çogalma ya da çogalmama karari alir. Disardan gelen mesajlar birbirine zit (kirmizi ve yesil isik örnegi) büyüme etkenleri (growth factors) tarafindan hücre penceresinde bekleyen gözetleyicilere (alici/reseptör) ulasir. Alicilar bu bilgiyi hücre içine kimyasal bir sinyal olarak aktarir ve bu sinyalin hücre içindeki yorumlamasina göre ya yeniden DNA sentezine baslanir ya da hücre çogalma döngüsünün disina atar kendini. Hücre zarindan gönderilen sinyaller hücre sivisindaki bir grup protein tarafindan degerlendirilir ve alinan karar, postaci (signal transduction) görevini yapan proteinler araciligi ile hücrenin merkezine (çekirdege) ulastirilir. Çekirdekteki genlerde yapilan ayarlama ile uygun olan genetik yazýlým isleme girer. Önceleri maya gibi incelenmesi basit olan hücrelerde ortaya çikarilan, daha sonra da insana kadar uzanan diger canlilarda da varligi saptanan bir gen grubu, hücrelerin bölünme programlarini ayarlar. Bu genler üç büyük grupta toplayabilecegimiz proteinleri sentezler: siklinler (cyclines) grubu, sikline bagli kinaz enzimleri (cyclin-dependent kinases=cdk) ve bu enzimleri susturan (inhibe eden) sikline bagli kinaz enzimi susturuculari (cyclin-dependent kinase inhibitors=cdki). Her hücre döngüsünü 4 asamali (G1, S, G2, M evreleri) bir araba yarisina benzetebiliriz. Moleküllerin oynadigi bu araba yarisinda siklinler benzin görevi yapar, yani arabanin ilerlemesi için gereken ve her asamada tüketilip yenilenmesi gereken itici güçtürler. cdki dedigimiz inhibitörler/susturucular ise arabayi yavaslatan/durduran faktörlerdir. cdk enzimlerini de yarisçi pilota benzetebiliriz. Nasil bir sürücü benzinsiz arabayi ilerletemezse, siklinsiz cdk enzimleri de bir ise yaramazlar, etken degildirler. Hücrenin bölünme islevine baslayabilmesi için G1 evresinde hücre döngüsüne (yani yaris pistine) girmesi gerekir. Her bölünmenin sonunda yeni hücreler ya döngü içinde kalip, bölünmeyi (yarisi) sürdürürler ya da hücre döngüsünü (yaris pistini) yine G1 evresinde terk ederler.Kanserli hücreler, sürekli bölünme egilimleri olan hücrelerdir. Yaris pistinden çik emrini dinlemezler, siklinlerinin etkinligi (benzinin miktari) artmistir, yavaslatici/durdurucu görevi yapan cdki moleküllerinin ise etkenlikleri azalmis ya da tamamiyla ortadan kalkmistir. Bu durumda siklin tipi proteinler ile cdki tipi durdurucu proteinleri sentezleyen genlerdeki bozukluklarin kansere yol açtigini tahmin etmek herhalde zor degil. Yine tahmin edilecegi gibi, siklin genlerindeki bozukluklar daha fazla (ya da daha etken) protein üretmeye yol açan bozukluklardir. Durdurucu görevi yapan genlerdeki bozukluklar ise daha az ya da daha az etken protein yapimini gerektirir. Hatta, bu ikinci sinif genlerdeki bozukluklar genellikle genkaybi (gen delesyonu) biçiminde olur ve protein sentezi tamamiyla durur (eger bu tahminleri yapamamis iseniz, bu paragrafi yeniden okumaniz gerekecek). Yukarida da belirtildigi gibi kanserli hücrelerdeki bozukluklar genellikle G1 evresini düzenleyen genler üzerindedir. Bugün insan kanserlerinde gözlemlenen gen bozukluklarinin tamamina yakini G1 evresindeki ilerlemeyi dogrudan ya da dolayli olarak düzenleyen genler üzerindedir, dolayisi ile kansere yol açan bozukluklari tasiyan genleri de iki ana sinifa ayirmak olasidir: Ilk bulundugu zaman kanserin tek nedeni oldugu sanildigi için onkogenler (kanser genleri) diye adlandirilan sinif, hücre çogalmasinda itici görev yapan genlerdir. Onkogenlerin aslinda proto-onkogen (onkogen olmaya aday gen) diye adlandirilan genlerin bozulmasi sonucu ortaya çiktigi ise yetmisli yillarin sonlarinda belirlenmistir. Sahiplerine Nobel ödülünü getiren bu bulus kanser konusunda bir dönüm noktasi olusturur. Böylece, ajan provokatörler (karsinojenler) dis kaynakli olsa bile, kanserin hücre içi bir hastalik oldugu, yani yasami ayarlayan genetik programlarin yanlis amaçli olarak çalistirilmasi sonucu ortaya çiktigi anlasilmistir. Proto-onkogenlerin tersi islevi yapan genlere ise tümör baskilayici genler (tumor supressor genes) adini veriyoruz. Bu genler, kanserin olusmasina set olusturan, asil islevi normal hücrenin kötü yola sapmasini engellemek olan, bir çesit bekçi görevi yapan genlerdir. Ilk örnegi 1986'da bulunan bir genler grubu ise etkinliklerini kaybettikleri (inaktif olduklari) için kansere yol açarlar. Yani kanserli hücreler bekçiyi (tümör baskilayici geni) baglayip, hirsizi (onkogeni) salan hücrelerdir. Insan kanserlerinde en sik bozulmaya ugrayan onkogen ras onkogenidir, bunu myc, siklin D, ret, erb-B, bcl2, mdm2, abl gibi diger onkogenler izler. Bu genlerden bir kismi hücre çogalmasini dogrudan düzenlemektedirler. Diger bir kismi ise hücreye sürekli çogal sinyali gönderen proteinleri sentezler. Tümör baskilayici genler için p53, RB1, p16, BRCA1, BRCA2, APC, WT1, VHL örnekleri verilebilir. Hücre çogalmasi, her ne kadar kanserde en sik bozulan yazýlým olsa da, son zamanlarda hücre ölümü ile kanser arasinda da ilginç bir iliski ortaya çikmistir. Hücre ölümü kaza eseri olabildigi gibi bilerek (ya da önceden tasarlanmis/programli) ölüm biçiminde de olabilir. Her hücrede nasil çogal/çogalma ikilemini ayarlayan bir denge varsa öl/yasa ikilemini ayarlayan bir denge de vardir. Birbirini dengeleyen terazi kefeleri biçiminde evrim sirasinda ortaya çikan bu sistem sayesinde, hücre her an ölmeye hazir durumda beklemektedir. Bugüne kadar bu islevi yürüten on civarinda gen ortaya çikarilmistir. Bilim dilinde kaza ile olan ölümden farkli olan bu ölüm programina apoptosis diyoruz. Apoptosis, Homeros'un bir siirinde sonbaharda yapraklarin dökülüsünü anlatan bir deyimden esinlenerek seçilmistir. Gerçekten de sonbaharda yapraklarin dökülmesinin programli bir hücre ölümünün sonucu oldugu artik bilinmektedir. Apoptosis, olus biçimi bakimindan ikiye ayrilabilir: Intihar (cell suicide) ya da cinayet (cell killing). Hücre intihari, hücrenin bizzat kendisinin verdigi bir karar sonucudur, ama genellikle çevreden gelen sinyallerden etkilenir ve bu sinyaller genellikle intihari engelleyen/hücreyi ayakta tutan (cell survival) sinyallerdir. Birçok büyüme etkeninin aslinda hücreyi ayakta tutan etkenler (cell survival factor) oldugu son zamanlarda ortaya çikmistir. Büyük bir olasilikla hücrelerimiz genellikle intihara egilimli ya da ölmeye hazir bireyler gibi programlanmistir. Onlari ayakta tutan sey de baska hücreler tarafindan sentezlenip, hücre duvarina konmus umut kuslaridir (survival factor). Bu faktörlerin sentezi durdugu ve hücre duvarinda sayilari azaldigi zaman, hücre intihar programini baslatir. Ölmeye hazirlanan hücre önce büzülür, sonra da çekirdegindeki beyin görevi yapan DNA zincirlerini parçalar, programin tamamini yok eder. Daha sonra parçalanmaya baslayan hücre de ya komsu hücreler tarafindan ya da bu is için özel yetistirilmis hücreler (makrofajlar) tarafindan yutulup, yok edilir.Hücre ölümleri her zaman intihar biçiminde gerçeklesmez, bazen cinayet/bilerek öldürme biçiminde gelisir olaylar. Bunun en çarpici örnegi, bagisiklik sistemine ait hücre öldürücü T-lenfositleri (cytotoxic T-cells) tarafindan gerçeklestirilenidir. Vücudumuzdaki her hücreyi devamli gözleyen bu hücreler, ayni bedenden (self) ve normal olan hücrelere dokunmazlar. Içinde virüs ya da bozuk bir gen barindiran hücreler, bütün olaylar hücrenin içinde gelisse bile, anormal durumu disariya bildirme yetenegine sahiptirler. Bunun için, virüs ya da bozuk gen tarafindan sentezlenen proteinler kullanilir. Hücre bu proteinleri keserek elde ettigi küçük bir molekülü (oligopeptid), özel bir tasiyici proteinle (MHC class I and class II antigens) hücre zarina gönderir. Bir çesit imdat bayragi görevi yapan bu sistemle, yukarida sözünü ettigimiz T lenfositleri isareti tanir ve birbirini tamamlayan iki yöntemle hedef hücreyi öldürür. Birinci yöntemle, T hücresi, üzerinde depoladigi zehirli bir proteini (granzim) hedef hücreye enjekte eder. Hedef hücredeki proteinleri parçalama özelligine sahip bu zehirli protein, bir çesit öldürücü mermi görevi yapar. Diger sistemde ise hedef hücre, üzerinde 'öl' emrini bekleyen alici bir protein (fas) araciligi ile ölür. T hücresinin duvarinda beliren (aktive olan) bir baska molekül (fas ligand), alici proteinle temasa geçip, 'öl' emrini verir ve fas proteini bu emri hücrenin içine gönderir. Cellat görevi yapan T hücrelerinin bu 'ölüm öpücügü' insani bulasici hastaliklara ve kansere karsi koruyan en etkin yöntemdir. Kanserli hücrelere bazen ölümsüz/ölümsüzlesmis (immortalized) de dendigi olur. Bu hücreler, ayakta kalmayi yegleyen, intihari sevmeyen, 'öl' emrini dinlemeyen hücrelerdir. Bu özellik de yine genetik bozukluklara baglidir. Bazi kanserli hücreler ölmeyi engelleyen proteinlerin (örnegin bcl2 proteini) sentezini artirmislardir, bazilari hücre zarina isaret göndermeyerek cellat görevi yapan T hücrelerinden saklanirlar, bazilari da 'ölüm öpücügü'ne aldirmazlar, yasamaya devam ederler. Vücudumuzdaki birçok hücrenin serbest dolasma izni yoktur. Dogduklari yerde yasar ve ölürler. Kanserli hücrelerin en ölümcülleri hastaligin ileri asamalarinda vücudun içinde dolasmaya baslarlar. Tip dilinde metastaz/yayilma diye adlandirilan bu olgu kanserin tedavisinde en önemli engellerden biridir. Aslinda normal hücreler (kan hücreleri disinda) bulunduklari dokuda, komsu hücrelere yapisik biçimde, diger dokulardan özel bir duvarla ayrilmis olarak yasarlar. Gezginci kanser hücreleri, komsu hücrelerden kopup, özel duvari salgiladiklari enzimler araciligi ile delerek, dokudan kana, bazen de lenf sistemine karisirlar. Kalp tarafindan sürekli vücudun dokularina pompalanan kan sivisi içinde yolculuga çikan bu gezginci hücreler genellikle, polis görevi yapan T hücreleri tarafindan yakalanip aninda yok edilirler. Bu 'yargisiz infaz'dan kurtulabilen hücreler, üreme ve saklanmalarina uygun bir doku bulduklari zaman oraya yerlesip gizlenebilir ya da yeniden çogalmaya baslayabilirler. Bazen yeniden çogalmaya baslamalari yillar alabilir. Bunun için, kanser ameliyati olan bir hastada yillar sonra degisik dokularda kanser yeniden kendini gösterebilir. Kanser hücrelerini normal hücrelerden ayiran bu gezginci özellik de genetik mutasyonlar sonucu ortaya çikmaktadir. Genlerin Bozulma Nedenleri Eger kanser bir gen bozuklugu ya da mutasyon sonucu olusuyorsa, genlerin bozulmasinin nedenlerini anlamak kanseri anlamak açisindan çok önemli bir duruma geliyor. Genlerimiz niye bozuluyor? Yukarida da sözünü ettigimiz gibi aslinda insandaki gen kopyalama sistemi kusursuzluga çok yakin bir düzeyde çalismaktadir. Örnegin, su okudugumuz yaziyi yeniden dizen kisi büyük bir olasilikla birkaç kelimeyi yanlis yazacaktir. Oysa 100 milyar harften olusan insan DNA'sini birkaç saat içinde kopyalayabilen sistemin yanlis yapma orani bir harfin altinda... Buna ragmen mutasyonlar olabiliyor ve kanser ortaya çikabiliyorsa, demek ki bu kusursuz sistem de yanlis yapabiliyor. Bir matbaa dizgicisi örnegine geri dönersek, yanlis olasiligini artiran nedenleri üçe ayirabiliriz. Birinci neden dizgicinin iyi çalismamasi olabilir: Örnegin, gözleri iyi seçmeyen bir dizici s harfiyle s harfini birbirine karistirabilir. Ikinci neden ana kalibin kusurlu olmasi olabilir: Örnegin, g harfi asinma sonucu g harfi gibi algilanacak duruma gelebilir. Üçüncü nedense kopyalama sayisidir: Kopyalama sayisi arttikça, yanlis yapma olasiligi da artacaktir. Iste bu üç ana neden gen kopyalamasi için de geçerlidir. DNA kopyalamasi sirasinda onlarca proteinin kusursuz olarak çalismasi gerekir. Bunlardan birisinin eksik çalismasi, yanlis kopyalama oranini çok yükseltir. Aslinda insanin yetiskin yasa (yani çocuk yapma ve genetik yapisini aktarma çagina) ulasmasi için yüzbin genin tamaminin dogru çalismasi gerekli degildir. Bu nedenle insanoglu, birçok genetik bozuklugu çaglar boyu tasiyagelmistir. Ülkemizde basin ya da televizyona kanserli köyler olarak yansiyan bazi özel durumlarda, aile içi evlenmeler nedeniyle bu çesit mutasyonlar genis bir kitleyi etkileyecek bir boyut kazanmis olabilirler. Bu durum, kapali yasayan topluluklarda oldukça sik gözlemlenmektedir. Örnegin, Askenazi yahudilerinden her yüz kadindan birisi meme kanserine yol açan BRCA1 geni üzerinde bir mutasyon tasimaktadir. Ikinci mutasyon nedeni, kalip olarak kullanilan DNA da olusabilen degisiklikler, diger bir deyimle DNA'nin kimyasal yaralari... Insanoglu bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek her gün DNA yaralari olusturabilecek maddelerle içiçe yasamaktadir. Bir tiryakinin içine çektigi her nefes sigara dumani, solunum yollarindaki hücrelerin içine DNA yaralari açan birçok toksik madde birakmaktadir. Bunlarin en önemlisi olan benzopiren molekülü DNA'daki G harfini olusturan guanin nükleotidine baglanip, onu okunamaz, kopya edilemez hale getirmektedir. Hücrelerdeki özel proteinler bu yaralari aninda düzeltmekle beraber, içilen sigara oraninda artan DNA yaralanmalari tamir sisteminin bas edemeyecegi düzeye ulasabilir. Bu durumda DNA tamir sistemi ne kadar kusursuz olursa olsun, onaracak yara sayisinin asiriligi sonucu, yanlis kopyalama (mutasyon) riski haliyle yükselecektir. Bir baska örnek olarak günes isinlarini verebiliriz. Günes gözle seçilebilen ve ayristigi zaman yedi rengi olusturan isinlarin disinda özellikle mor-ötesi (ultra-viole) dedigimiz bir isik da yaymaktadir. Önemli bir bölümü yeryüzüne ulasmadan tutulan (ama ozon delikleri nedeniyle yildan yila daha az tutulabilen) bu isinlar insanda en sik görülen kanser türüne (deri kanserleri) yol açan etkenlerdir. Günesli bir günde yapilacak bir plaj turundan sonra deride çok miktarda DNA yarasi olusacaktir. Birçogumuzda tamamiyle onarilan ya da baska yollarla (örnegin yarali hücrelerin atilmasi) yok edilen bu yaralar da, onarim kapasitesini asarak gen bozulmasina yol açabilir. Iste bu nedenle açik havada çalisanlarda ve balikçilarda deri kanserleri daha sik ortaya çikmaktadir. DNA bozulmalarinin üçüncü önemli nedeni ise zamandir. Özellikle, sürekli yenilenen ya da çevresel nedenlerden dolayi yikima ugrayan dokularda hücre çogalmasi dogal bir gereksinim olarak ortaya çikmaktadir. Bu dokularda hayat boyu süren hücre çogalmasi sirasinda DNA kopyalama yanlislarinin olusma riski yasa (zamana) bagli olarak artmaktadir. Iste, kanserin yasli insanlarda daha sik görülmesinin en önemli nedenlerinden birisi sürekli hücre çogalmasi sirasinda tesadüfen olusan mutasyonlardir.Madem ki kanser gen bozulmasi sonucu olusuyor, kanser yaptigindan kusku duyulmayan bazi virüsleri (papilloma virüsü, hepatit B virüsü, Epstein-Barr virüsü vb.) nereye koyacagiz? Kanser karsisinda bireyler ve toplumlar esit sansa sahip degiller. Afrika'da, Asya'da ve Güney Amerika'da yasayanlarla Kuzey Avrupa ve Avrupa'da yasayanlarda gözlenen kanserler farklidir. Bunun en belirgin nedeni çevre ve yasama kosullarindaki farkliliklardir. Gelismemis toplumlarda bulasici hastaliklar yaygindir. Çogunlukla virüslerin yol açtigi bu hastaliklardan bazilari kansere ön asama olustururlar. Hepatit B virüsü yerkürede 300 milyon kisi tarafindan tasinmaktadir ve bu tasiyicilarin en az 250 bini her yil karaciger kanserinden ölürler (Türkiye'de karaciger kanseri olgularinin sayisi tam olarak bilinmiyor, ama tahmini olarak 3 milyon insanimiz hepatit B virüsü tasimaktadir). Her ne kadar her hepatitli hasta kansere yakalanmasa da, Dünya'daki karaciger kanserine yakalananlarin ezici bir çogunlugu Hepatit B ve hepatit C virüsleri ile aflatoksin denen ve küf mantarlari tarafindan sentezlenen kanser yapici kimyasallar nedeniyle bu hastaliga yakalanirlar. Kadinlarda görülen rahim kanserlerinin yüzde seksen besi papilloma virüslerinin 16 ve 18 numarali tiplerine bagli olarak gelisir. Bu virüsler rahim duvarini olusturan hücrelere yerleserek onlarin sürekli çogalmasini saglayan proteinler sentezlemeye baslarlar. Bunlardan E6 ve E7 kodlariyla taninan ikisi, hücrelerin çogalmasini engelleyen RB1 ve p53 genlerinin sentezledigi proteinleri baglayip onlari çalismaz hale getirerek, böylece çogalmanin önündeki engelleri kaldirabilmektedirler. Bir baska örnek, Burkitt lenfomasi ve nazofarenks kanserine yol açan Epstein-Barr virüsüdür. Bu virüs bagisiklik sisteminin B hücrelerine yerleserek onlarin ölmesini engelleyen proteinler sentezlemeye baslar. Ayrica, hücre ölümünü engelleyen bcl-2 proteinin sentezini artirir. Son iki örnekteki virüsler dogrudan insan DNA'sini bozmamakla birlikte, çogalma/çogalmama ve ölme/yasama dengelerini ayarlayan proteinlere benzer sahte virüs proteinleri sentezleyerek hücreye yanlis sinyaller göndererek, kansere yol açarlar. Her biri virüslerle iliskili olan karaciger, rahim ve nazofarenks kanseriyle Burkitt lenfomasi, az gelismis ülkelerde görülen kanser olgularinin çok önemli bir bölümünü olusturmaktadir. 'Kanser Burcu'nda Doganlar Paul Broca, bundan yüzelli yil kadar önce yasamis bir Fransiz cerrahtir. Karisinin ailesinde çok fazla miktarda kansere yakalananlarin oldugunu fark edip, bir aile agaci çizmistir. Kalitsal kaynakli kanserlerin ilk bilimsel belgesi olarak taninan bu aile agacini bugün inceledigimiz zaman, aile üyesi kadinlarin hemen hemen yüzde ellisinde meme kanseri gelistigini gözlemliyoruz. Bu tip ailesel meme kanserleri genç yasta (45 yasindan önce) ortaya çikan, bazen her iki memede birden görülebilen bir kanser türüdür. Büyük bir olasilikla Broca'nin karisinin ailesini etkileyen bu ailesel meme kanseri olgusu, geçtigimiz yillarda ortaya çikarilan BRCA1 (breast cancer 1) ya da BRCA2 (breast cancer 2) genindeki kalitsal bir bozulmaya bagliydi. Bugün artik her 100 kanserden 5 ya da 10 kadarinin irs" (ya da kalitsal yolla geçen) hastaliklar oldugunu biliyoruz. Ancak, ailesel kanserleri diger kalitsal hastaliklardan farkli kilan bir konuyu belirtelim. Kalitsal yolla geçen bir gen bozuklugu kisileri kansere daha yatkin hale getiriyor, hasta olma riskini artiriyor. Diger bir deyisle, bozuk geni tasiyanlarin tamami mutlaka kansere yakalanmak zorunda degil. Ama yüzde 85-90 oraninda kanser olma riskleri var. Bugün on kadar farkli genin, degisik kanserlerin kalitim yoluyla kusaktan kusaga geçmesinde rol oynadigini biliyoruz. Bunlarin içinde 4 tanesinin (BRCA1, BRCA2 MSH2, MLH1 genleri) bati toplumlarinda oldukça sik bir oranda bozuk oldugunu tahmin ediyoruz. Yine tahminlere göre, bati toplumlarinda her üç yüz kisiden ikisinde yukardaki genlerden birisi bozuktur. Türkiye'deki rakamlar bilinmemekle birlikte ayni oranin bizim toplumumuz için de geçerli oldugunu varsayabiliriz. Bu aslinda oldukça yüksek bir rakam. Örnegin, Türkiye'nin su andaki nüfusunu 60 milyon olarak kabul edersek, asagi yukari yarim milyon kiside bu genlerden birinin bozuk oldugu hesaplanabilir. Buna göre, en iyimser rakamlarla bile, Türkiye'de 300 bin kadar insan hayatlarinin her hangi bir döneminde kalitsal bir nedenden dolayi meme ya da bagirsak kanserinde yakalanacaklar demektir. Bu kanserlerin çogu evlenme çagindan sonra ortaya çikacagi için, bu kisiler yapacaklari her iki çocuktan birine bozuk genlerini aktaracaklardir. Bu kisilerin hastalik ortaya çikmadan belirlenmesi, kanserin erken tanisi açisindan büyük bir önem arz ediyor. Bunun için kan üzerinde DNA testi yapilmasi gerekiyor. Bugün artik bu tip testler ülkemizde de yapilabilmektedir. Örnegin, Bilkent Üniversitesi'nin Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü'nde Türkiye Teknoloji Gelistirme Vakfi'nin katkilariyla gerçeklestirilen bir proje sayesinde kalitsal meme ve bagirsak kanserine yol açan genetik mutasyonlari belirleyen DNA testleri gelistirilmektedir. Kanserle Savasimda Yeni Ufuklar Yakin dostlarim bana yillarca hep ayni soruyu sorarlar: Kansere çare bulundu mu? Bu soruyu 'evet' diye yanitlamak zor. Çünkü yukarida da belirtildigi gibi, kanser birçok nedenden kaynaklanabilir ve kansere yol açan genetik bozukluklar birçok gen üzerinde olusabilir. Kisacasi kanser bir hastalik degil, bir hastaliklar grubudur. Dolayisiyla kansere çare degil çareler bulmak gerekmektedir. Yirminci yüzyilin son çeyreginde kanseri anlamak konusunda varilan yer ve bilgi birikiminin son on yilda kazandigi ivme göz önünde bulundurulursa, yirmi birinci yüzyilin ilk çeyreginde kanserden korunma ve kanserden kurtulma konularinda büyük asamalarin olacagini beklemek hiç de hayalci bir bekleyis degildir. Bu asama öncelikle genç yasta (60 yasin altinda) ortaya çikan kanserlerin önlenmesi ve yasa bagli olmaksizin kanserin tedavisi konularinda olacak. Bilimin yeni bulgularinin kanserle savasta kullanimi kanseri engellemek, erken tani koymak ve daha etkin tedavi yapabilmek açilarindan ele alinabilir. Rüyadan Gerçege Dogru Insanligin tarihi, bulasici hastaliklarin yol açtigi salgin ve toplu ölümlerle içiçe geçmistir; ta yirminci yüzyilin basina kadar. Yüzbin yillik bir zaman diliminin 100 yillik bir evresinde (yani içinde yasadigimiz yüzyilda), bulasici hastaliklardan hijyen ve asi yoluyla korunma, ayni hastaliklarin antibiyotikler yoluyla tedavisi sayesinde, insanoglu için salgin hastaliklar devri tamamiyla asilmis sayilabilir. Ayni ya da benzer yöntemler kullanarak kanserden korunma da insanoglunun basarmaya en yakin oldugu konulardan biridir. Sadece sigaranin dünyadaki her bes kanser olgusundan ikisine yol açtigi göz önüne alinirsa, sigara içmemek gibi basit bir yöntemle kanserle savasta önemli bir adim atilmis olur. Dünya'daki kanserlerden en az yüzde on besine yol açtigi bilinen virüslerle asilama ve hijyen yoluyla yapilacak bir savas da, kanserde korunma konusunda basit ve önemli bir adim olacaktir. Yukarida da belirttigim gibi her yil yarim milyona yakin karaciger kanserine yol açan Hepatit B virüsünü tasiyan 300 milyon insanin virüsten arindirilmasi ne yazik ki henüz olasi görünmüyor. Ancak, bu insan grubunun tasidiklari virüsü yeni bireylere bulastirmasini engellemek artik mümkün. Hepatit B virüsüne karsi gelistirilen asilarin koruyucu etkisi oldugu artik kanitlanmistir ve bu virüsün yaygin oldugu ülkelerde toplu asi kampanyalari baslamistir. Bu asilamalarin ilk etkisi Hepatit B tasiyici 'havuzunu' küçültmek olacaktir. Ayni asinin dolayli olarak karaciger kanseri sayilarini azaltmasi için 15-20 yil beklemek gerekebilir. Ancak, uzun vadede bu tip asilama yöntemleri ile önemli bir kanser türü çok az bir düzeye indirilecektir. Hepatit C, papilloma, Epstein-Barr ve HIV virüslerine karsi henüz etkin asilar yoktur, ama yakin bir zamanda bu virüslere karsi etkin yöntemlerin bulunacagi hemen hemen kesin görünmektedir. Bilim adamlarinin kanser konusundaki en önemli arastirma alanlarindan birisi, dogrudan kanserli hücreleri hedefleyen asilarin gelistirilmesidir. Uzun yillar bu konuda çalisanlara kusku ile bakilmisti. Ama, su anda yerkürede yüzlerce laboratuvar ve ilaç firmasi bu konuda ciddi ve çok masrafli çalismalar yapmaktadir. Rekombinant DNA ve biyoteknoloji konularindaki son yillarda erisilen bilgi ve teknoloji birikimiyle, kanser asilarinin çok kisa bir zamanda hayata geçirilmesi söz konusudur. Kanserin Erken Tanisi Kanserden kurtulmanin en önemli kosullarindan biri erken tanidir. Çünkü kanser tedavisi konusunda en önemli sorunlardan birisi siçrama yapmis kanserlerin tedavisidir. Kanserin siçrama yapmadan tanisinin yapilmasi sayesinde geleneksel cerrahi yöntemleri ile birçok kanserin tedavisi mümkün olacaktir. Kanserli hücrelerin ürettikleri anormal proteinlerin kanda ya da doku düzeyinde aranmasina dayanan erken tani yöntemleriyle ve biyomedikal görüntüleme teknolojisindeki gelismeler sayesinde kanserin erken tanisi gittikçe daha kolay hale gelecektir. Bu arada, ailesel kanserlerin önceden tanisi, yani kansere yatkin olanlarin belirlenmesi de kanserden korunma konusunda önemli yararlar saglayacaktir. Su anda kalitsal kanserlere yol açan birçok genetik bozukluk bilinmektedir. Bu bozukluklari kesin ve hizli bir biçimde belirleyebilecek ucuz yöntem ve teknolojilerin gelistirilmesi için birkaç yillik süreye gerek vardir. Böylece, kansere yatkin kisilerin belirlenmesi saglanacak ve bu kisilerin siki bir tibbi kontrol altina alinmasi sayesinde de, kalitsal kanserlerin erken tanisi ve etkin tedavisi mümkün olacaktir. Kanseri Kendi Silahiyla Vurmak Diyelim ki bütün önlemlere ragmen kanser bir hastalik olarak kendini gösterdi. Bu asamada kanser tedavisi için yeni umutlar, yeni ufuklar var mi?.. Yanit 'Evet'. Kanserin moleküler düzeyde ne oldugunun anlasilmasi, kanserli hücrelerin nasil hayatta kalabildiklerinin de anlasilmasini saglamistir. Kanserli bir hücreyi normal hücreden ayiran en önemli özellik, asiri çogalma özelligidir. Hücredeki enerjiyi çogalma kanallarina dogru akitabilen ve bunun için normal hücre programlarini degistiren kanserli hücreyi durdurmanin tek çaresi, çogalma kanallarinin tikanmasi ve degistirilen programlarin düzeltilmesidir. Bu amaçla kanserli hücreleri kendi silahlari ile vurmak, onlar için gerekli programlari disardan müdahale ile degistirmek mümkün görünmektedir. Örnegin, hücre çogalmasini engelleyen protein, peptid, DNA, RNA gibi maddeleri kanserli hücre içine aktarmak, hiç degilse deney tüplerinde yürüyen bir yöntemdir. Sira, bu islemlerin insan vücudunda gerçeklestirilmesine gelmistir. Bunun için bilimin elinde çok sayida silah vardir. Sayilari yüzü bulan ve hücre çogalmasini artiran onkogenlerin kodladigi proteinlere karsi sistemler gelistirilmektedir. Örnegin, bu çesit proteinlere benzeyen yalanci protein ya da peptidlerle kanserli hücreyi beslemek, böylece onkogen ürünlerini çalisamaz hale getirmek mümkündür. Bunun için, DNA, RNA, protein, peptid vb. maddeler kullanilabilir. Diger bir yöntem, sayilari yirmiyi bulan tümör baskilayici genlerin kanserli hücrelerde sabote edilmis olan islevlerini tekrar çalisir hale getirmektir. Böylece, kanserli hücrelerin programlari normal hücre programlari haline dönüstürülebilir. Bu amaçla da DNA, RNA, protein, peptid vb. maddeler kullanilabilir. Kanserli hücrelere ulasmak bu yöntemlerin insanda uygulanmasini engelleyen önemli bir sorun... Bu engeli asmak için, 'bombali paket' sisteminin kullanilmasi söz konusudur. Amaç, kanserli hücreyi bulup-taniyacak bir biyolojik tasiyici (mini roket) içine kanserli hücrelerde toksik etkisi olan maddelerin kan damarlariyla yerine gönderilmesidir... Yaratici insan beyninin son on-onbes yil içinde gelistirdigi ve yukarida sözünü ettigimiz bu yeni tedavi yöntemleri henüz hasta tedavisinde kullanilmamaktadir. Ancak, ABD, Fransa, Japonya gibi ülkelerde sinirli sayida hastada denemeler birkaç yil önce baslamistir. Bu denemelerden hangilerinin hangi ölçüde basarili olacagini su asamada bilemeyiz. Ancak, moleküler biyoloji ve genetik bilimlerinde gittikçe artan hizdaki verimliligin önümüzdeki on yilda neler getirebilecegini de tahmin edemeyiz. Ikibin yilinda tamamlanmasi beklenen insan genomu projesinin sözü edilen verimliligi daha da artiracagi kesin. Insani olusturan 100 000 gen arasindan belki de birkaç bini kanser tedavisinde kullanilabilecek yeni bilgileri tasimaktadir. Bugün yüz kadar genden yola çikarak varilan nokta göz önüne alindigi zaman, kanserle savasimda gelecege umutla bakmamizi ne engelleyebilir? Mehmet Öztürk Prof.Dr., Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji Bölümü
|
|
|
|
|
154
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: fransız ihtilali
|
: Ekim 09, 2007, 12:25:06 ÖÖ
|
|
FRANSIZ İHTİLALİ Fransa’da 1789 yılında halk ve burjuva denilen orta tabakanın kral’a, asillere ve ruhbanlara karşı ayaklanmasıyla başlayan, dünya ölçüsünde siyasi ve sosyal sonuçlar doğuran hareketin adı. Dünya tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden 1789 Fransız ihtilâli, yeni çağın kapanıp yakın çağın başlamasını sağlayan büyük bir olaydır. Milleti sınıflara ayrılarak üstün sınıflardan asıl ve ruhbanların: burjuva ve köylülerin kazançlarının büyük kısmını elinden aldığı bir ekonomik düzenin yaşanmasıdır. Ayrıca kiliselerin ve din adamlarının mal edinmelerinin doruk seviyeye çıkması, ahiret işlerinde kendi dünyalık kazançlarını öne almalarını: kendilerine inananlarda aşırı düşmanlık doğuyordu. Buna dayalı olarak, Avrupa’da yayılma istidadı gösteren dinsizlik, fikirleri, bu gayri memnun insanlar arasında: kendine uygun zemin bulmuş oluyordu. Fikir hürriyeti savunuculuğu ile Voltare gibi dinsizler çeşitli aksaklıkları bahane ederek, Hıristiyanlığa hatta ileri giderek İslamiyet şiddetle saldırıyorlar, yazılarında dine inanmadığını açıkça bildiriyorlar, hatta öldüğünde cenazesinde dini merasim yapılmamasını vasiyet ediyorlardı. Beri taraftan Jeon Jacgues Rausseau sonradan kominizme dönüşecek fikirleri düzeninde eşitliği savunuyor, bu eşitliği sağlamak için kişi hürriyetlerinde her türlü kısıtlamanın mübah olacağını söylüyordu. İslamiyetin gelişmesinin, yayılmasının reaksiyonu olarak; başta papalar olmak üzere kral ve derebeyleri; zedelenen menfaatlerini kurtarmak için Haçlı seferleri tertipleyerek, bir milyondan ziyade dadaşlarının ölümüne sebep oldular. Bu kinleri 1453 de İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fethi ile doruk noktaya ulaştı. Avrupa’da Hrıstiyan ahali asker olarak doğuya yaptıkları seferde Müslümanları ve idarecilerini yakından tanıdılar. Halkın hükümdarın elinde bir esir olmadığını, halkın devlete, devletinde halka karşı görev ve sorumlulukları olduğunu anladılar. Hele ayrı dinlerden olanlara da tanınan; ibadet, sanat ve ticaret serbestlikleri Hrıstiyan halk arasında sevgi ve dostluk fikirlerini yerleştirdi. Artık papa ve krallar haçlı ordusu toplayamıyorlar, donanmalar kuramıyorlardı. Fransız İhtilalinin evvelinde 1700’lü yıllarda Avrupa’da halk yoksul, güçsüz, krallar, kiliseler zengin ve güçlü idi. Bu dengesizlik 1789 daki ihtilalle patlama noktasına geldi. Fransız ihtilali bir vergi meselesinden dolayı patlak vermişse de, aslında bu, ihtilalin patlaması için bir kıvılcım olmuştur. Maliye bakanları o güne kadar mali durumu düzeltememişler, vergi meselesini de halledememişlerdir. Kral vergi meselesini halletmek için 1914’ten beri toplanmayan Etajenero denilen ruhban, asiller ve burjuvalılar sınıfı temsilcilerinden ibaret bulunan millet meclisini toplantıya çağırdı. 5 Mayıs 1789 ‘da toplanan bu mecliste ekseriyeti elde eden ahali sınıfı temsilcileri, 17 Mayıs 1789 kendileri Milli Meclis ilan ettiler. Kralın meclisi dağıtma isteği üzerine galeyana gelen halk Paris’te isyan etti. 14.7.1789’da siyasi mahkumların bulunduğu Bastil Kale’sini ele geçirerek mahkumları serbest bıraktılar. Fransa’daki bütün manastırlar ve şatolar yakılıp yıkıldı. Kral bir anda bütün yetkilerini kaybetti. Asiller ülkeden kaçmaya başladılar. Seine Nehri’nde 300 papaz bindirdikleri sandallarla beraber sulara gömüldü. Karışıklıkları önlemek için meclis 4-5 Ağustos gecesi derebeylik sistemini kaldırdı. Herkesten eşit vergi alınmasını ve her vatandaşa bütün memuriyet ve rütbelerin eşit olarak açık bulunmasını kabul etti. Meclis 28 Ağustos’da bütün vatandaşların hukukça eşit olduklarını bildiren insan hakları beyannamesini yayınladı. Bütün bu yenilik hareket yanında II. Mahmut döneminde bir çok siyaset felaket meydana gelmiştir. Fransız Devriminin getirdiği ulusculuk ilkeleri Osmanlı ülkesini de etkiler. Osmanlı İmparatorluğunda ilk kez görülen Sırp ayaklanmasından sonra Yunan ayaklanmaları ortaya çıkar. Avrupa devletlerinin kendilerinin çıkarları bu olaylara açıkça müdahale etmeleri ve devleti zor duruma düşürmeleri Rusya’nın emperyalist ve geleneksel siyasetine uygun olarak savaş açması Osmanlı devletinin dağılmasının başlangıcı oldu. Bu olayların sonucunda Sırbistan’a ayrıcalıklar verildi. Daha sonra Mora’da bağımsız bir Yunan devleti kurulur. Rusya Bükreş antlaşması ile Besenabya’yı, Edirne antlaşması ile Doğu Karadeniz sahillerinde Poti ve Anapa’yı alır; Eflak ve Bodan muhtariyetini sağlar. Fransa Cezayir’i zapteder. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa Fransa’nın kışkırtmaları ile iki kez arka arkaya ayaklanır. Büyük devletlerin çabalarıyla Mısır’ın yönetimi bazı koşullarla Mehmet Ali Paşa’ya bırakılır. Önce gayrimüslim topluluklar arasında başlamış olan imparatorluktan kopma eğilimleri II. Mahmut’un son saltanat yıllarında Türk olmayan Müslüman toplulukları arasında da görülür. Araplar ve Arnavutlar arasında da yavaş yavaş kıpırdanmalar başlar. Pek çok konuda yeniliklerin yapıldığı II. Mahmut döneminde imparatorluk artık temelden sarsılmıştır. Türklerin eski görkemli dönemlerinde başardıkları , çeşitli din ve ırktan ulusları kaynaştırmaya ve aralarında çıkar birliği kurma olanakları artık kalmamıştır. Türk ve Hristiyan bölünmüş ve birbirlerine karşı düşman hale getirilmiştir. Araplar Müslüman oldukları halde, mısır Valisi Mehmet Ali Paşa ayaklanmasından sonra, Türk gücünün artık kendilerini koruyamayacaklarına inanmaya başlamışlardır. Osmanlı Devletini oluşturan toplum bağları iyice sarsılmıştır. İmparatorluğun bütünlüğünü oluşturan nüfus bölünmüş ve birbirlerine düşman edilmişlerdir. II. Mahmut’un bunları ortak bir amaca doğru birleştirip yürütmek için giriştiği bütün girişimler başarısız kalır. Özellikle Osmanlı toprakları dış güçlerin başlattığı çıkar çatışmalarının en yoğun olduğu bu dönemde her iyi niyetli girişim adeta başarısızlığa mahkum olur. II. Mahmut dönemi ıslahat tarihi açısından önemli adımların atılması yanında, imparatorluktan ilk kopmaların başlamasıyla da önemli bir dönüm noktası olmuştur. Mehmet Ali Paşa ayaklanması ise Osmanlı toplumunun genelde dağılma dönemine girdiğinin en önemli belirtisi olduğu kadar devletin güçsüzlüğünü de ortaya çıkarmıştır. Toplumda devlete olan güvende sarsılmıştır.
FRANSIZ İHTİLALİ 1789 Fransız İhtilâli'nin ortaya çıkmasında, Fransa'nın dışındaki ve içindeki gelişmelerin etkisi olmuştur. Siyasal Nedenler Fransa, 16. yüzyıldan beri, katı bir mutlakıyetle yönetiliyordu. Kral, Tanrı'dan başka kimseye hesap vermek zorunda değildi. Adaletsiz ve güç kullanılarak toplanan vergiler, kralın zevk ve eğlencesine ayrılıyordu. 18. yüzyıl sonlarında halk, bu duruma isyan etmiştir. Sosyal Nedenler Fransa'da halk, birbirine eşit olmayan, ayrı hak ve imtiyazlara sahip soylular, rahipler, burjuvalar ve köylüler olmak üzere sınıflara ayrılmıştı. Toplumda eşitliğin olmaması, soyluların ve rahiplerin geniş imtiyazlara sahip olması, zenginleşerek devlete vergi ödeyen burjuvaların siyasal haklar istemesi, hiçbir hakkı olmayan ve en ağır işlerde çalışan köylülerin burjuva sınıfını desteklemeleri, Fransız İhtilâli'nin çıkmasında etkili olmuştur. Fransız Aydınlarının Etkisi 18. yüzyılda Fransa'da birçok aydın yetişti. Aydınlar, Fransız İhtilâli'nin fikir yapısını hazırladılar. Monteskiyö (İran Mektupları ve Kanunların Ruhu Üzerine), Volter, Dalamber, Didero ve Jan Jak Russo (Sosyal Mukavele), yazdıkları eserlerde Fransa'nın rejimini eleştirdiler, yeni çözüm yolları ileri sürdüler. Aydınların bu çalışmaları, Fransa'da halkın krallık rejimine karşı kışkırtılmasını ve ihtilalin hazırlanmasını sağlamıştır.
Dış Nedenler 1215'ten beri İngiltere'de halkın istekleri, kral tarafından dikkate alınıyordu. 17. yüzyıldan itibaren de İngiltere'de Meşruti Krallık kesin olarak yerleşmişti. Böylece kral, anayasada belirlenen yetkilerin dışına çıkamıyor ve halkın temsilcilerinden oluşan bir meclis, ülke yönetimine katılıyordu. Ayrıca Amerika'da yayınlanan İnsan Hakları Bildirisi, Fransızları derinden etkilemiştir. Fransızlar, İngiltere ve Amerika'daki hakların kendilerine de tanınmasını istemişler, bu da Fransız İhtilâli'nin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Ekonomik Nedenler Fransız İhtilâli'nin en önemli ve yakın nedeni, ekonomik durumun bozulmasıdır. Bunun başlıca nedeni, Fransa'nın özellikle 18. yüzyılda katıldığı savaşlar ve devletin gereksiz harcamalarıydı. Bu nedenle vergiler ağırlaştırılmış, halk geçim sıkıntısı çekmeye başlamıştır. Maliyeyi düzeltmek amacıyla alınan tedbirler sonuç vermeyince Fransa Kralı 16. Lui, Fransa'nın bir çeşit milli meclisi olan Etejenero'yu toplantıya çağırarak gerekli tedbirlerin alınmasını istedi (1789). Bu toplantıda soylular ve rahipler ile halkın temsilcileri arasında anlaşmazlık çıkınca, halkın temsilcileri Etejenero'yu, Milli Meclis ilan ettiler. Milli Meclis, kendi onayları olmadan vergi toplanmaması kararı aldı. Kral, bu kararı kabul etmediği gibi kuvvet kullanarak Milli Meclis'i dağıtmak istedi. Bu gelişme karşısında halkın temsilcileri, anayasa hazırlamadan dağılmamaya karar verdiler. Milli Meclis, anayasa hazırlıklarına başladıktan sonra kendisini "Kurucu Meclis"ilan etti. Kral, yabancı askerlerle Meclis'i dağıtmak isteyince, ayaklanan halk, Bastil Hapishanesi'ni basarak siyasi tutukluları serbest bıraktı (14 Temmuz 1789). Böylece bütün dünyayı derinden etkileyecek sonuçları ortaya çıkaran Fransız ihtilali başlamış oldu. İhtilâlin Sonuçları Yıkılmaz diye düşünülen mutlak krallıkların yıkılabileceği ortaya çıktı. Demokrasi, Kıta Avrupası'nda da gelişmeye başladı ve Batı medeniyetinin vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. Egemenliğin halka ait olduğu kabul edildi. Milliyetçilik ilkesi, siyasi bir karakter kazanarak, çok uluslu devletlerin parçalanmasında etkili oldu. Eşitlik, özgürlük ve adalet ilkeleri yaygınlaşmaya başladı. Şahsi güçlere, zekâya ve girişim yeteneğine ortam hazırladı. Fransız İhtilâli, sonuçları bakımından evrensel olduğundan Yeniçağ'ın sonu, Yakınçağ'ın başlangıcı kabul edildi. Dağınık halde bulunan milletler, siyasi birliklerini kurmaya başladılar. İnsan Hakları Bildirisi, Fransızlar tarafından dünya çapında bir bildiriye dönüştürüldü. Fransız İhtilâli'nin yaydığı fikirlere karşı İhtilâl Savaşları (1792-1815) başladı. Önce Fransa ile Avusturya ve Prusya arasında başlayan bu savaşlara İngiltere ve Rusya'da katıldılar. Savaşlar Napolyon'un yenilgisiyle sonuçlandı. Viyana Kongresi ile Avrupa'nın siyasi durumu yeniden düzenlenmiştir (1815). FRANSIZ İHTİLALİ VE OSMANLI DEVLETİNE ETKİLERİ Fransız ihtilâli, bir bakıma 18. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa'da gelişen aydınlanma hareketinin (düşünce sisteminde aklı ön plana çıkarma) bir sonucudur. 17. yüzyılın sonlarına kadar adeta devletin hakimi durumunda bulunan kilise tarafından dondurulmuş devlet ve evren anlayışı karşısında aydınlanma çağının önemli isimleri arasında yer alan Montesgieu (1689-1755), Voltaire (1694-1778) Jean-Jacques Rousseau (1712-1755), Diderot (1713-1784) gibi aydınlar tarafından akıl, her konunun çözümünü sağlayacak bir anahtar olarak ortaya atılınca, toplum hayatının birçok alanında reformen görüşlerin gelişmesine yol açtı. Aydınlar arasında akılcılığın hızla yayılması, toplumu dar kalıplı, kilise tarafından sınırlandırılmış düşünce biçimlerinden belli bir süreç içinde çıkarmayı başardı. Toplum, aydınların öncülüğünde kiliseyi ve devleti sorgulamaya başladı. Hürriyet fikri dalga dalga yayıldı. Bu duruma Fransa'nın içinde bulunduğu iktisadî bunalım da eklenince Kral XVI. Louis bunalıma bir çare bulabilmek ümidi ile istemeye istemeye 1614 yılından beri toplanmayan Etats Generaux'u (Soylular, papazlar ve halk temsilcilerinden meydana gelen ve hükümet tarafından belirlenen zamanlarda toplanan ancak herhangi bir yasama ve yürütme yetkisi olmayan meclis) toplantıya çağırmak zorunda kaldı. Ancak bu meclisin çalışmalarından bir sonuç çıkmadı. Bunun üzerine 17 Haziran 1789 tarihinde halk temsilcileri, kendilerinin toplumun %96'ını temsil ettiklerini söyleyerek, kendilerinden meydana gelen meclisi "Millî Meclis" olarak ilan ettiler. 20 Haziran günkü toplantıda da bir anayasa yapılıncaya kadar dağılmamaya ant içtiler. Milli Meclisin Fransa krallığı için bir anayasa yapmak üzere harekete geçmesi, yüzyıllardan beri süre gelen monarşi yönetimini değiştirmeyi hedef alan bir hareketti. Bu bakımdan krala ve kiliseye karşı gelmekti. İşte bu girişimle ihtilâl başlamış oluyordu. 14 Temmuz'da halk, Paris'te yönetime el koyarak Derebeylik sisteminin kaldırıldığını ilan etti. 28 Ağustos 1789'da ise "İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi" yayınlandı. Bu bildirinin ana hatları şunlardır: Madde l- İnsanlar, hakları bakımından hür ve eşit doğarlar ve öyle kalırlar... Madde 2- Bu haklar, hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı koymadır... Madde 3- Her türlü egemenlik esas olarak milletindir... Madde 6- Kanun umumi iradenin ifadesidir... Madde 10- Kamu düzenini ihlal etmedikçe hiç kimse siyasal ve dinsel kanaatlerinden ötürü kınanamaz. Madde 11- Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir, yazabilir ve yayında bulunabilir. Sonuç olarak Fransız İhtilâli, görünüşte sosyo-ekonomik ve hiyerarşik sebeplerle başlamakla beraber, kısa zamanda 18. yüzyılın başlarından itibaren gelişen aydınlanma hareketinin beraberinde getirdiği hürriyet, eşitlik, millî irade, özgürlük, laiklik, cumhuriyet gibi fikir akımlarının ptkisi altına girdi. Fransız ihtilali, milletlerarası siyasi hayata ise; milletlerin hakları, milletlerin kendi geleceklerine kendilerinin hakim olması, milletlerin eşitliği, doğal sınırlar, tarafsızlar hukuku gibi sonraki yıllarda önce Avrupa'nın sonra da dünyanın sosyal, siyasî ve ekonomik hayatının şekillenmesinde önemli roller oynayacak prensipleri getirdi. Böylece 1789 Fransız ihtilâli, ortaya koymuş olduğu düşünce akımları, siyasî,sosyal,ekonomik, askeri alanlarda getirdikleri ve bunların etkileri ile, günümüze kadar dünya ölçüsünde büyük değişikliklerin ve gelişmelerin meydana gelmesine yol açmıştır. Fransız ihtilali ve Osmanlı Devleti Osmanlı İmparatorluğu 1789'da Fransız İhtilâli başladığında, diğer Avrupa devletlerinde olduğu gibi, gelişmelere Fransa'nın bir iç meselesi olarak yaklaştı. Bir İslam devleti olması, Avrupa ölçülerine göre ayrıcalığa ve eşitsizliğe dayanan siyasî ve sosyal bir yapıya sahip olmamasından bir endişe de duymadı. Üstelik Fransa'nın, Osmanlı Devleti ile ortak hududu da yoktu. Endişe duyulmamasında Osmanlı Devleti'nin Avrupa'da daimi elçiliklerinin bulunmamasından dolayı gelişmelerle ilgili bilgilerin dolaylı yollardan öğreniliyor olmasının da rolü vardı. Bu yüzden Osmanlı yöneticilerinin, ihtilâlin gelişmesinden sonra dahi, ihtilâlin getirdiklerini tam olarak anlayabilmiş oldukları söylenemez. Bununla birlikte Osmanlı Devleti, Fransa ile mutad dostluk ilişkilerini devam ettirdi. Hatta o tarihe kadar Osmanlı Devleti'nin Fransa'da daimi elçisi yokken ilk defa olarak Mora'lı Esseyyid Ali Efendi 1797 yılında Paris'e elçi olarak gönderildi. Fakat Temmuz 1798'de Mısır'ın Fransa tarafından işgali iki devletin arasının açılmasına ve Osmanlı Devleti'nin Mısır meselesinden dolayı önce Rusya ile daha sonra da İngiltere ile ittifak yapmasına yol açtı. Bu ittifaktan sonra Napolyon Ağustos 1799'da kuvvetlerini Mısır'da bırakarak Fransa'ya dönmek zorunda kaldı. Fransa'nın Mısır'da bıraktığı kuvvetler, o sırada Mısır'a çıkmış olan Osmanlı kuvvetleri tarafından Mart-Nisan 1801 tarihinde yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine Fransa Mısır'daki kuvvetlerini tamamen geri çekmeye karar verdi. Sonuçta iki devlet arasında 25 Haziran 1802'de Paris'te barış antlaşması imzalandı. Buna göre Fransa Mısır | | | |
|