|
|
|
1366
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: üreme
|
: Eylül 28, 2007, 10:14:47 ÖÖ
|
|
-İÇİNDEKİLER-
ÜREME
-Bitkilerde ve Hayvanlarda Eşeysiz Üreme -Eşeyli Üreme -Mayoz Bölünme -Evrim Sırasında Organizmaların Diploit Safhasının Dominant Olması
ÇİÇEKLİ BİTKİLERDE EŞEYLİ ÜREME
-Üreme Organları Çiçeklerde Yer Alır -Tohumlar ve Meyveler -Tozlaşma
HAYVANLARDA ÜREME SİSTEMİ
-İlksel Hayvanlarda Üreme Organları -Yüksek Yapılı Hayvanlarda Üreme Organları -Omurgalı Hayvanlarda Üreme Sistemi -İlkel Kardalılar -Yuvarlak Ağızlılar -Kıkırdaklı Balıklar -Kemikli Balıklar -İki Yaşamlılar -Kurbağalar -Semenderler -Sürüngenler -Kuşlar -Memeliler -İnsanlar
ÜREME SİSTEMİ
12-1 Bitkilerde ve hayvanlarda eşeysiz üreme
Bir organizmadan yeni bir organizmanın meydana gelmesinin en ilkel yöntemi eşeysiz üremedir. Eşeysiz üreme birkaç şekilde olur. Birçok bitkiler spor adı verilen çok küçük yapılar meydana getirirler ve bunları organizmanın dışına bırakırlar. Bu sporlardan uygun çevre şartlarında doğrudan doğruya yeni bireyler gelişir. Bazı canlılarda organizmadan ayrılan bir parça yeni bir organizma meydana getirir. Örneğin patates yumrusunun “düğüm” lerinden (nodyum) yeni bitkiler gelişir. Güller, asmalar, söğütler ana bitkiden ayrılan küçük bir daldan tam bir bitki meydana getirirler. Bazı bitkiler ve hayvanlar tomurcuklanma yöntemi ile çoğalırlar. Ananın vücudundan dışarı doğru önce bir küçük çıkıntı gelişir. Sonra bu çıkıntı büyüyerek ananın şeklini alır. Bu yapı, görevlerini yapabilecek hale gelince, ana bireyden ayrılır.
Basit organizmaların birçoğu hem eşeysiz hem de eşeyli üreme yöntemlerinin ikisini birden kullanırlar. Hydra’dan tomurcuklanma ile genç bir hidra teşekkül eder. Aynı zamanda hidranın vücudunda erkek ve dişi üreme organları gelişir ve bu organlarda meydana gelen eşey hücreleri aracılığı ile de eşeyli olarak ürer.
Bazı algler hem eşeysiz olarak sporlarla ürerler, hem de eşey hücreleri teşkil ederek eşeyli üreme yöntemi ile çoğalırlar.
12-2 Eşeyli üreme ile farkli özelliklere sahip ogul bireyler meydana gelir
Ayrı bireylerden gelen iki hücrenin çekirdeklerinin birleşmesiyle yeni bir bireyin meydana gelmesi olayına eşeyli üreme denir. Eşey hücresinin kromozomlarında, bireye ait genetik madde vardır. Çekirdeklerin birleşmesi sayısız karakter kombinasyonlarına sahip olan oğul döllerin meydana gelmesine imkan verir. Bu, eşeyli üremenin eşeysiz üremeye göre evrimde başarılı olmasını sağlayan bir durumdur. Çünkü yeni kombinasyonlar genellikle, o türün, çevrenin değişen şartlarına uyma şansını arttırır. Yeni bir birey teşkil etmek üzere birleşen iki hücreye gamet denir. Çok basit organizmalarin bazi türlerinde gametler arasinda fark yoktur. (eşgamet=izogamet). Buna karşilik hemen bütün kompleks yapili bitki ve hayvanlarda, bu iki hücrenin şekli çok farkli olur. Dişi gametlere yumurta veya ovum denir ve büyük olur. Yumurtalar kendi kendilerine hareket etmezler ve içlerinde bol miktarda besin depolarlar. Sperm denilen erkek gametler ise çok küçüktürler, hareket ederler ve hemen hemen sadece çekirdek maddesinden oluşurlar. Normal olarak, her organizma türünün her bir hücresinde aynı sayıda kromozom bulunduğunu öğrendiniz. Bunun önemli bir istisnası vardır. Olgun gametler bu istisnayı teşkil ederler. Gametlerdeki kromozom sayısı organizmanın vücut hücrelerinde bulunan kromozom sayısının tam yarısıdır. Eğer her gamet ananın vücut hücrelerinde bulunan sayıda kromozom taşısaydı iki gametin birleşmesi ile meydana gelecek yeni dölün hücrelerinde kromozom sayısı iki katına çıkacaktı. Aynı türün farklı döllerindeki kromozom sayısı daima aynıdır ve yeni dölde bu sayının hiçbir zaman iki katına çıkmadığı gözlenmiştir. Gametlerin dışındaki bütün hücrelerde kromozom sayısı çifttir. Örneğin, insanın vücut hücrelerindeki 46 kromozom, 23 kromozom halinde düzenlenmiştir. Her çift kromozomda bulunan DNA türün özel karakterlerini tayin eder. Örneğin, bir çift kromozom, kısmen veya tamamen göz rengini düzenleyen DNA’yı taşıyabilir. Çiftin bir üyesi mavi gözü meydana getiren DNA’ya, diğeri kahverengi gözü veren DNA’ sahip olabilir. Gamet hücrelerinde her kromozom çiftinin yalnız bir üyesi bulunur. Kromozom çiftinin yalnız bir üyesini taşıyan hücrelere monoploit denir. Mono tek anlamında olup kelimelerin önüne eklenir. Di, aynı şekilde, çift anlamına gelen bir ön ektir. İki monoploit gamet hücresinin birleşerek diploit bir hücre teşkil etmesi olayına döllenme (fertilizasyon) denir. Bu diploit hücreye zigot denir. Zigot yeni bir bireyin başlangıç hücresidir. Kromozom sayısının dölden döle aynı kalmasının sırrı diploit organizmalardan monoploit gametlerin meydana getirilmesidir. Monoploit hücreler meydana gelirken diploit hücrelerde mayoz adı verilen özel bir çeşit hücre bölünmesi olur.
12-3 Mayoz özel bir hücre bölünmesidir Bir hücre mayozla bölünecekse, hücrelerdeki her bir kromozom aynı karakteri düzenleyen diğer kromozomlar yan yana gelerek çift yapar. Biri anadan diğeri babadan gelen benzer yapıdaki bu iki kromozomun her birine homolog kromozom denir. Örneğin, göz rengini kontrol eden DNA moleküllerine sahip olan iki kromozom bir çift teşkil eder. Bir kromozomda mavi göz rengini veren, diğerinde kahverengi göz rengini veren DNA molokülleri bulunur. Her biri kromozomun ayrıca çift yapısı olduğunu hatırlayınız ( iki kromatit ). Böylece her kromozom çifti dört kromatitten oluşur. Dört kromatitten oluşan bir çift kromozom grubuna tetrat denir. Mitozda hiçbir zaman tetratlar teşekkül etmez. Tetrat teşekkülünden sonra çekirdek zari ve nükleolus kaybolur. Her kromozom çiftinin biri, yani tetratin iki üyesi birbirinden uzaklaşarak igin iki ucuna hareket ederler. Hücre bölünür ve böylece meydana gelen her iki hücrede de her tip kromozomun yalnizca biri bulunur. Her bir kromozom henüz birbirine bagli iki kromatitten oluşmaktadir. Yukarda verilen örnege göre, mavi göz rengini taşiyan iki kromatit yeni hücrelerin birinden, kahverengi göz rengini taşiyan iki kromatit ise diger yeni hücreye geçmiştir.
Mayozda ikinci bir hücre bölünmesi daha meydana gelir. Bu kez, birinci bölünmeden önce teşekkül etmiş olan iki kromatit birbirinden ayrilir ve yeni iki hücreye geçer. Mayozdaki kromatitlerin ayrilmasi olayini mitozdaki durum ile karşilaştiriniz. Mitozda yalniz bir bölünme vardir. Kromitler bölünmeden önce teşekkül ederler ve mitoz sirasinda meydana gelen tek bölünmede birbirinden ayrilip yeni hücrelere geçerler. Buna karşilik, mayozda iki bölünme meydana gelir. Kromatitler birinci bölünmeden önce teşekkül ederler, ancak ikinci bölünme sirasinda ayrilirlar. Mayoz olayında bir diploit hücreden dört monoploit hücre teşekkül eder. Bir çok dişi organizmalarda dişi gametler meydana gelirken, mayozda hücreler düzgün bir şekilde bölünmezler. Böylece dört hücre yerine yeterli miktarda sitoplazma kapsayan bir tek hücre meydana gelir ve bu hücre yumurtayı teşkil eder. Diğer üç hücre küçük kalır ve bunlara kutup hücreleri denir. Çoğunluk bu üç hücre ölür. Erkek organizmalarda mayozla meydana gelen hücrelerin hepsinden görev yapan spermler teşekkül eder. Bazı bitki hayvanlarda mayozla teşekkül eden hücrelerden monoploit dokular meydana gelir ve bunlar da monoploit gametleri meydana getirirler.
12-4 Evrim sırasında organizmaların diploit safhası dominant olmuştur
İnsanlar diploit dominant safhaya sahiptir. Yani bireyin hayatı boyunca bütün vücut hücreleri 46 kromozom kapsarlar ve gamet hücreleri 23 kromozomlu olurlar. Bazı yeşil algler ve kara yosunlarında monoploit safha dominanttır. Kara yosunlarında yumurtalar ve spermler ayrı ayrı monoploit bitkilerin uçlarında meydana gelir. Kara yosunları çok nemli bölgelerde yaşarlar. Bu nemli çevre spermlerin, dişi bitkinin ucuna ulaşmak üzere yüzmesi için gerekli suyu sağlar. Spermler yüzerek dişi bitkiye ulaşır ve yumurtayı döller. Meydana gelen diploit hücreden küçük ve diploit bir yapı gelişir ve bu yapı monoploit bitkiye bağlı kalır. Bu diploit yapının ucundaki dokuda mayoz meydana gelir. Böylece meydana gelen monoploit sporlar çevreye dağılırlar. Bu sporlar birleşmezler. Her bir sporodan yeni bir monoploit kara yosunu gelişir.
Çiçekli bitkilerin monoploit evresi çok indirgenmiştir. Bu evre çok küçük olup tam bir şekilde diploit bitkiye baglidir. Doğal seleksiyon olayı bir organizmaların diploit safhaları gittikçe dominant bir şekilde gelişmiştir ve daha sonra teşekkül etmiş olan bütün bitkilerin ve hayvanların temel bir karakteri olmuştur.
ÇİCEKLİ BİTKİLERDE EŞEYLİ ÜREME
12-5 Üreme organları çiçeklerde yer alır Çiçekli bitkilerde yer alan özel yapılarda meydana gelen gametlerle ürerler. Çiçekteki erkek organa stamen, dişi organa da pistil denir.
Çiçekli bitkilerde dişi organ (pistil) yumurtalik ( ovaryum) dişicik borusu ( stilus) ve tepecik’den ( stigma ) meydana gelir. Yumurtalik pistilin alt tarafinda, içersinde tohum taslagini (ovul) kapsayan şişkin kisimdir. Ovaryum içerisinde bir veya çok sayida tohum tasladigi bulunabilir. Dişi monoploit hücre tohum taslaginin içinde teşekkül eder. Tohum taslaginin dokusu içindeki hücrelerden bir tanesi mayoz ile bölünerek 4 monoploit hücre meydana getirir. Bu hücrelerden üç tanesi kaybolur, geriye kalan bir tanesi gelişerek embriyo kesesini yapar. Bunun için hücrenin çekirdegi art arda 3 defa mitoz bölünme geçirerek 8 monoploit çekirdege ayrilir. Bu sekiz çekirdekten üç tanesinin etrafina plazma ve çeper çevrilir ve başlangiç hücresinin üst tarafindan yer alir. Bunlardan ikisi sinergit hücre (arkadaş hücre), biri yumurta hücresidir. Diger üç çekirdek de etrafina plazma ve çeper çevrilerek hücrenin alt tarafinda yer alir. Bunlar antipot hücreleri olarak adlandirilir. Hücrenin ortasinda kalan iki çekirdege de polar nükleus denir. Çiçekli bitkilerde erkek organın (stamen) ucundaki yapıya başçık (anter) denir. Başçık bir sapla (filament) çiçeğe bağlıdır. Başçıkta bulunan yüzlerce diploit hücre mayoz bölünme ile monoploit hücrelere ayrılır. Bu hücrelerin çekirdekleri mitoz ile ikiye bölünür ve etrafını sitoplazma ve çeper çevrilir. Bu hücrelerden büyük olanı vegetatif hücre, küçük olanı generatif hücredir. Böylece iki monoploit hücreden oluşan çiçek tozu (polen) meydana gelir. Tepecik üzerine konan polen dişicik borusu içinden yumurtalığa uzanan bir polen tüpü meydana getirir. Polen içindeki hücreler polen tüpüne geçer ve uç tarafa gelir. Vegetatif hücre bir müddet sonra ortadan kaybolur. Generatif hücre mitoz ile bölünerek iki sperm hücresine ayrılır. Bu monoploit erkek gametler polen tüpü aracılığı ile yumurtalığa erişirler. Sperm hücresinden biri yumurta hücresini döller, diğeri, iki kutup çekirdeğinin birleşmesi ile meydana gelen diploit çekirdekle birleşerek triploit çekirdeği yapar. Bu, bölünerek embriyoya besin teşkil eden endospermi (besidoku) meydana getirir. Endosperm dokusu buğday, arpa, yulaf gibi nişastalı besinlerimizin taneciklerinin esas kitlesini teşkil eder. Döllenen yumurta hücresi de embriyoyu verir. Embriyo ve endosperm bir arada tohumu teşkil eder. Tohumun büyüklüğü bitki türüne göre değişir. Örneğin orkideler toz parçacıkları büyüklüğünde tohumlar meydana getirirler. Halbuki Hint okyanusundaki adalarda yetişen bir çeşit Hindistan cevizi ağacı 20 kilo ağırlığında tohum meydana getirir. Çiçekleri olan bitkiler çok farklı çevrelerde bulunurlar. Bazıları çöllerde yetişir. Bazıları dağların tepesinde görülür. Bazıları sığ kıyı sularında yaşarlar. Bildiğiniz gibi, sadece açık okyanuslarda ve kutuplarda bitkiler bulunmaz. Çiçekli bitkilerde görülen bazı adaptasyonlar bu organizmaların başarılı olmasına yardım etmiştir. Bunlar: a) Çok indirgemiş bir monoploit safhaya sahip kendine yeterli bir diploit hayat, b) Bir bitkinin sperm hücrelerinin diğer bitkinin yumurta hücrelerine çok özelleşmiş ve çok etken yollarla taşımasının evrimi ve böylece kromozomların tekrar tekrar karışmasının sağlanması, c)Genç bitkiye besin ve barınak teşkil eden tohumun evrimi olarak sıralanabilir. 12-6 Tohumlar ve meyveler Döllenmiş yumurtadan tohum meydana gelir. Ayni zamanda yumurtalik dokusu genellikle büyüyerek meyve halinde gelişir. Meyve çogunluk tohumlari yaymaya yardim edecek şekilde özelleşir. Çok iyi bildiginiz meyveler yedigimiz etli dokulardir. Meyveler kuşlar ve diger hayvanlar tarafindan besin olarak alinir ve kilometrelerce uzaklara taşinir. Çogunluk bu meyvelerin tohumlari sindirilemedikleri için, hayvanin bagirsagindan zarar görmeden atilirlar ve çimlenebilirler. Bazi meyvelerin kancalari vardir ve hayvanin üzerine takilir. Diş budak agacinin meyveleri gibi bazi meyvelerin de kanatlari vardir ve bu kanatlar meyvelerin rüzgarda uçmasini mümkün kilar.
12-7 Tozlaşma Polenler anterden atılırlar ve rüzgarla, böceklerle, kuşlarla veya diğer hayvanlarla, aynı çiçeğin pistiline taşınırlar. Anterden pistil üzerine polen taşınmasına (polinasyon) denir. Pistilde döllenme meydana gelir. Çapraz tozlaşma olması daha geniş bir genetik çeşitlilik imkanını sağlar. Çünkü oğul döl iki farklı bitkinin her birinden gelen kromozom takımlarından birini alır.
HAYVANLARDA ÜREME SİSTEMİ
Canlıların tipik ve karakteristik özelliklerinden biri üremedir. Her canlı gelişmesinin belli bir devresinde kendine benzer yeni yavrular meydana getirir, soyunu devam ettirir. Bu olaya; üreme adı verilir. Genel olarak hayvanlar aleminde üreme, yumurta, ve sperm adı verilen dişi ve erkek hücrelerin birleşmesi ve teşekkül eden zigot ’ un gelişmesi ile olur. Üremede rol oynayan ve dişi hücrelere eşeysel hücreler veya gamet (Erkek ve Dişi gamet) adi verilir. Gametler hayvanlarda özel organlar tarafindan meydana getirilir. Gametleri meydana getiren organlara üreme organlari (Gonad), bunlarin dişi gametleri (Yumurta hücreleri) veren organlara yumurtalik (Ovaryum), erkek gametleri (Spermleri) veren organlara da erbezi ( Testis) adi verilir, ekseriyetle hayvanlarda dişi ve erkek üreme organlari (Yumurtalik ve erbezleri) başka başka fertlerde bulunur. Böyle hayvanlara ayri eşeyli hayvanlar ( Gonokerik hayvanlar) adi verilir. Bildigimiz hayvanlardan çogu (Böcekler, kuşlar, memeliler) ayri eşeyli, yani erkek ve dişileri ayri olan hayvanlardir. Halbuki bazi hayvanlarda erkek ve dişi üreme organlari yalniz bir şey üzerinde bulunur, Böyle hayvanlara da erselik hayvanlar (Hermafrodit hayvanlar) adi verilir. Yer solucanlari ile yumuşakçalar ve ekseriyetle iç parazitler erselik hayvanlardir. 1-) İlksel Hayvanlarda Üreme Organları: Bir hücreli hayvanların hiç birinde üreme organeli yoktur. Ancak bazılarında erkek ve dişi üreme hücreleri meydana gelir. Çok hücrelilerden süngerlerde de özel üreme organı bulunmaz. Süngerlerin orta tabakası olan mezenşimde, ameboit hücreler yumurta ve sperm hücrelerini meydana getirir. Bu hücreler mezenşimin her hangi bir yerinde bulunabilir. Yani süngerlerde üreme ile ilgili hücrelerin belirli bir yeri yoktur. Bununla beraber sperm hücreleri üst tarafta yumurta hücreleri alt tarafta meydana gelir. Bazı süngerler ayrı eşeyli, bazıları ise hermofratitdir. Sölenterlerde ( kritliler) üreme organları ektoderm veya endodermin teşkil ettiği basit keselerden ibarettir. Bu keselerde meydana gelen yumurta ve spermler, keselerin patlamasıyla dışarı atılır. Suda bir biriyle birleşen hücrelerin teşkil ettiği zigot ’dan önce hareketli bir kurtçuk (Planula) meydana gelir. Sonra bu kurtçukta kendini bir yere tespit ederek yavaş yavaş ona hayvan meydana gelir. (Hydra, deniz anası, mercanlar)
2-) Yüksek Yapılı Hayvanlarda Üreme Organları: Sölamatlar adı verilen yüksek yapılı çok hücreli organizmalar da (Solucanlar, eklem bacaklılar, yumuşakçalar, derisi dikenliler ve kordatlar), üreme organları (Mezodermin meydana getirdiği sölom keselerinden) meydana gelir. Ancak yassı ve yuvarlak solucanlarda (Tenya, askais gibi ) mezodermden meydana gelen küçük sölom keseleri eşeysel bez ödevini görür. Diğer sölamatlarda sölom kesesi duvarının (sölom epitelinin) bir parçası eşeysel bez haline gelir. İşte erkek ve dişi hücreler, erkeklerde erbezi (Testis), dişilerde yumurtalık ( Ovaryum) adı verilen bu eşeysel organlar tarafından meydana getirilir. Ekseriye çift olan bu organlar, çok defa yardımcı teşekküllerle beraber bir sistem ÜREME SİSEMİNİ meydana getirirler. Üreme organlarının epitel hücrelerinden meydana gelen eşeysel hücrelerin dışarı atılması için daima bir kanal bulunur, bu kanal erkeklerde Sperm Kanalı (Vas deferons ), dişilerde yumurta kanalı (Ovidükt) adını alır. Genel olarak sperm kanalında spermlerin toplanması için bir sperm kesesi (Vesikula seminalis) ve özel salgı bezleri; yumurta kanalında ise, erkek hayvandan gelen spermleri uzun zaman saklamaya yarayan yine bir sperm kesesi (Reseptakülüm seminis) ve yumurtanın içinde gelişeceği bir döl yatağı (Uterüs) ve özel salgı bezleri bulunur. Birçok hayvanlarda döllenmiş hücrenin, embriyonun beslenme, gelişme ve korunmasını sağlayan özel teşekküllerde (Vitellüs ve kabuk bezleri gibi) bulunur. Burada omurgasız hayvanlardan erselik olan bir solucanla bir tenya halkasındaki üreme organları örnek olarak gösterilmiştir.
Ayrı eşeyli olanlarda da esas kısımlar aynıdır. Yumurtalıktan gelen yumurta hücresi evvela sperm kesesinden gelen bir spermle birleşir sonra döllenmiş hücrenin etrafına besin (Vitellüs) bezlerinden gelen besin maddesi toplanır ve bir kabukla sarılır. Böylece yeni teşekkül eden embriyo serbest yaşayabilecek hale gelinceye kadar hem hazır besin maddeleriyle beslenmiş, hem de kabuk sayesinde korunmuş olur. Bu tarz yardımcı teşekküller bir çok hayvan gruplarında ve hatta memeliler hariç, bütün omurgalılar da bulunur. 3-)OMURGALILARDA ÜREME SİSTEMİ Yassı ve yuvarlak kurtlar müstesna, bütün sölamatlar da nefridyum hem boşaltım maddelerini, hem de üreme hücrelerini dışarı atma vazifesi görürler. Boşaltım organları kanalları arasındaki sıkı bağıntıyı bilhassa omurgalılar da açık olarak görmek mümkündür. Bu iki sisteme birden ürogenital sistem adı verilir. Omurgalıların genel şemasında görülen Müller kanalı, bütün dişi omurgalılarda bulunur,erkeklerde körelir. Bu kanalın dar olan üst tarafına yumurta kanalı (Ovidükt) genişlemiş kısmına döl yatağı (uterus), ddışarı açılan son kısmına da (vagina)adı verilir.
A- İLKEL KORDALILAR (protochordata=Acraria)
Amphioxus’un üreme organları yaklaşık 25 çift kese şeklinde olup kanalları yoktur. Bu nedenle doğrudan doğruya atriuma açılır. Her bir kese, solungaçların bulunduğu bölgedeki miyotomların kaide kısımlarından meydana gelir. Ayrı eşeylidirler. Genellikle testisler de yeşil renkli atıklar oluşur. Buna dayanarak üreme organlarının boşaltım görevi de yaptıkları ileri sürülmüştür. Eşey hücreleri ilkbaharda, firtinali günlerden sonraki sicak günlerde gün battiktan sonra birakilir. Döllenme diş döllenme şeklindedir. Gelişme su içinde olur. Bir dişi çok sayida yumurta yapar. Bu yumurtalar küçük ve yedek besin açisindan çok fakirdir. Yumurtanin segmontosyonu tamdir (holoplastic) ve çok hizli bir şekilde meydana gelir. Blastula evresinde alt taraftaki blastomerler digerlerine göre daha büyüktür. Blastulanin invaginasyonu ile geniş bir blastopor içeren archen teran oluşur. Blastopor daha sonra degişerek anüs şeklini alir. Bu sirada, gastrulanin etrafini kuşatan kamçi şeklindeki uzantilar yumurta kabugu içersindeki hareketi saglar. Daha sonra bu yapi uzanir, dorsal kismi yassilaşir. Ayrica bu sirada iç tabakanin (endoderm) dorsal kisminda yanlara dogru oluşan cep şeklinde girintiler görülür. Bunlar daha sonra mezoderm tabakasini meydana getirirler. Ayni şekilde archenteron’un üst tarafinda notokort’un ilk taslaklari meydana gelir. Gelişimden sonra hayvan tamamen baliga benzer. Sinir borusu ön tarafta, nöropor adi verilen bir delikle dişari açilmaktadir. Vücutta iki sagment oluşunca larvalar yumurtadan çikar ve epidermisteki kirpikler sayesinde su yüzeyinde serbest halde yüzerler. Yumurtanin birakilmasiyla larvanin çikmasi arasinda aşagi yukari 12 saatlik bir süre geçer. Her iki kirpikli larva üç aylik bir süre içersinde metomorfozunu tamamlar ve ergin Amphiovus şeklini alir.
B- YUVARLAK AĞIZLILAR ( cyclostomata=morsupobranehii)
Hayvan olgunlaşmadan önce eşemi belli degildir. Yani hermofratitdir. Fakat olgunlaşinca eşemi de yavaş yavaş belli olmaya başlar ve neticede ya erkek yada dişi bireyler meydana gelir. Ergin hayvanlar tipki diger omurgalilarda oldugu gibi ayri eşeylidirler. Erkek ve dişi bireyler eşeysel dimorfizim gösterdiklerinden birbirlerinden kolaylikla ayırt edilirler. Eşeysel olgunluğa erişen bir hayvanda, tek ve uzun yapılı olan üreme organı vücut bozluğunun büyük bir kısmını doldurur. Eşey organları kanalları yoktur. Yumurtaları veya sperma hücreleri doğrudan doğruya vücut boşluğuna dökülür. Ordan genital açıklıklarla ürogenital kanala ve oradan da dışarı bırakılır. Döllenme dış döllenme şeklindedir. Örnek (ampetra planeria)
C- KIKIRDAKLI BALIKLAR ( chondrıchthyes)
Ayrı eşeylidirler. Erkeklerde, spermalar vücut boşluğunun ön tarafında yer alan iki uzun testis içersinde gelişir. Testislerin her birinden çıkan çok sayı da vasa efferontia ile, spermalar mezonefroz tipindeki böbreğin ön kısmında toplanırlar. Buradan çok kıvrımlı ve kalın çeperli wolf kanalı ile seminal vesicle ve oradan da Müller kanalının erkeklerdeki bir kalıntısı şekline dönüşen sperma kesesine ulaşır. Wolf kanalı, kıkırdaklı balıklarda hem sidik hem de sperma kanalı ödevi görür. Dişilerde ise bazen birbirleriyle kaynaşmiş ve tek bir görünümünde olan iki yumurtalik bulunur. Buradan çikan iki yumurta kanali şeklindeki Müller kanallarinin uç kisminda yer alan kirpikli hunilerle yumurtalar yakalanarak kanalin içerisine alinir. Yumurta kanallarinin ön kismi, yumurta kabugu yapimini saglayan bölgedir. Yumurta kanallari ve kirpikli yapilari pronefroz böbregin huni ve Müller kanallarindan meydana gelmiştir. Ovovivipor türlerde ise bu ön kisim fazla bir şekilde genişleyerek embriyonun gelişmesi için bir döl yatagi uterus görevi yapar. Her bir yumurta kanali ayri ayri olarak kloaka açilir. Çiftleşme sirasinda, erkeklerin spermalari bir kapulosyon organi şeklinde görev yapan Clasper’lerin yardimi ile dişinin kloakina verilir. Spermlerin boşaltilmasi adrenalin salgisi kontrolünde olur. Bu adrenal bezin böbrek içersine gömülü olarak bulunan su prarenal kismi erkeklerde daha büyüktür. Tümünde iç döllenme görülür. Yumurtanin gelişme süresi 9 -25 ay arasinda degişiklik gösterir. Örnek: Köpek Baligi D- KEMİKLİ BALIKLAR (osteıchthyes)
Kemikli balıklar çoğunlukla ayrı eşeylidir. Yalnız bazılarında hermofroditlik görülmektedir. Testisler genelde çift haldedir. Bazı türlerde arka kısmında birbiriyle birleşmiş olabilir. Büyüklükleri, türlere ve üreme mevsimine göre çok değişiklik göstermektedir. Spermalar, Chonrostei ve Holostei gibi ilkel kemikli balıklar ile Dipnoi de önce böbreklere ve buradan da boşaltım kanalıyla sperma kesesine taşınır. Teleostei’ de ise testislerle böbrekler arasında hiçbir bağlantı bulunmaz. Spermalar testisler den kendi uzantısı şeklinde olan vas deferans (sperma kanalı) ile dışarı taşınır. Bazı balıklarda sperma kanaları dışarıya açılmadan önce boşaltım kanalının açıldığı boşluğa birleşir. Bu boşluğa Urogenital sinus denir. Kemikli balıkların bazılarında spermaların depolanmasına yarayan keseler bulunur. Ovarium’lar da genel olarak çift haldedirler. Bazı türlerde birbirleriyle birleşerek tek halde de bulunabilirler. Yumurtaları, oviduct (yumurta kanalı)ile taşınırlar. Kemikli balıklardan chondrostei, Holostei ve Dipnoi gibi gruplarda yumurta hücresi vücut boşluğuna bırakılır ve oradan Müller kanalı ile boşaltılır. Kemikli balıklarda biseksüel, hermofraditik ve partenogenetik olmak üzere üç çeşit üreme görülür. Biseksüel çoğalmada sperma ve yumurtalar ayrı ayrı bireylerde bulunur. Genellikle erkek ve dişi bireyleri dış görünüş bakımından birbirinden ayırmak zordur. Genç balıklarda ovarium pembemsi renkte, yapıları cam gibi ve enine kesitleri yuvarlaktır. Buna karşın ergin balıklarda pembemsi ve sarı renkte olup, granüllü yapı gösterir. Yumurtlama zamanı yaklaşınca ovariumlar çok büyüyerek karın boşluğunun büyük bir kısmını doldurur. Örneğin. cyprinidae türlerinde veosmerus’ta üreme mevsiminde erkeklerin bazıları üzerinde küçük beyaz kabarcıklar oluşur. Bu kabarcıklar hormonların etkisiyle üremeden belli bir süre önce meydana gelir ve üreme bittikten sonra kısa bir süre sonra sona erer. Hermofraditik çoğalmada gerek testisler ve gerekse ovariumlar aynı birey üzerinde bulunmaktadır. Bazı serranidai türlerinde gerçek hermofratitlik, kendi kendini dölleme görülmektedir. Örnek. Salmonidai, perca,stizostedion türleridir. bazı serranidae türlerinde ise aynı eşey organında dönüşümlü olarak önce spermalar daha sonra yumurtalar olduğunda bireyin kendi kendini döllenmesi olanaksızdır. Buna Protondriç hermofraditit denir. Bir tür içersindeki çeşitliliğin (varyosyon)olabilmesi için zorunludur. Partenogenetik üreme ise, yumurta döllenmeden bir şey meydana getirebilmektedir. Örnegin. Amozon da yaşayan Poecilia formosa dişileri üremek için erkege gereksinme duyar. Yalniz spermalar yumurtalari dölleyip ancak segmontosyon için onlari uyarirlar. Üreme sonucunda meydana gelen bireyler tümüyle dişi olup yalniz annelerine benzerlik gösterirler. Buna Girogenezis denir. Alabalıklar (Salmonidai) ise sonbaharda veya kışın yumurta bırakır. Balıklar genellikle ovipor’dır ve çok sayıda yumurta meydana getirir. Bırakılan yumurta sayısı türlere, balıkların yaşına ve büyüklüklerine bağlı olarak değişiklik göstermektedir. E- İKİ YAŞAMLILAR ( Amphibia ) Ayrı eşeylidirler. Böbreklerin ventralinde ve ön kısmında bir çift testis bulunur. Testislerden çıkan vasa efferantia kanalları böbreklere ulaşır. Spermalar testislerde oluştuktan sonra vasa efferantia yoluyla böbreklere gelir ve wolf kanalı ile kloaka iletilir ve buradan dışarı atılır. Ovariumlar çift haldedirler ve karın boşluğunun dorselinde yer almıştır. Özafoğusun her yanında astium olarak adlandırılan kirpikli hunilerle başlayan uzun, kıvrımlı yumurta kanalları (Müller kanalı) bulunur. Yumurta kanalının başlangıç kısmını ovidukt, genişlemiş olan son kısmına uterus denir. Ovariumlar da olgunlaştıktan sonra vücut boşluğuna dökülen yumurtalar kirpikli hunilerle tutularak ovidukt yoluyla uterusa nakledilir. Ovidukt çeperleri jeletin kılıfın oluşmasını sağlayan albumen salgılayan bezleri içerir. Uterusa ulaşan yumurtalar kabuklanmak üzere depo edilir ve daha sonra kloak ile dışarı atılır. Müller kanalı, kurbağalarda wolf kanalından ayrı olarak meydana gelir. Kuyruklu iki yaşamlılarda embriyonal gelişme sırasında wolt kanalının uzunlamasına ikiye ayrılmasıyla oluşur. İki yaşamlılar tamamen karasal yaşama uyum sağlayamamıştır. Özellikle her yıl üremek için suya geçerler. Üreme sistemlerinde karada üreme yapabilecek her hangi bir değişiklik olmamıştır. a-) KURBAĞALAR: Kurbağalarda üreme mevsiminde su kanallarında toplanan erkekler kendi türünün dişilerini uyarmak için bağırmaya başlarlar. Bazıları ise su içersinde aynı davranışı gösterirler. Boğazdaki ses telleri sayesinde her tür kendine özgü ses çıkarır. Dişilerden erkek kurbağalar daha küçüktür. Bağıran erkek kurbağanın yanına yaklaşan dişinin sırtına çıkan erkek kurbağa ön bacaklarıyla dişiye güzelce tutunur. Her bir parmağı üzerinde kavramasına yardım edecek olan boynuzumsu bir çıkıntıya sahiptir. Böylece dişi yumurtalarını suya bırakır. Erkek spermlerini bunların üzerine hemen bırakır. Bunu da çok hızlı yapak zorundadır. Çünkü yumurtalar suyun içine girer girmez hemen şişer. Bir kez şiştiler mi spermler içine giremez. Bu döllenmeye dış döllenme denir. Balık yumurtası gibi, bir kurbağanın yumurtası bir embriyo, yolk ve albumin içerir. Yumurta akı (albumin) yumurtaların büyük bir grup içinde bir arada yapışmalarına yardım eder. Embriyo aşagi yukari 10 gün sonra yumurtadan çikmaya hazirdir. Bu şimdi bir larva yada kurbaga yavrusu (iribaş) , (tadpole) olarak isimlendirilir. Kurbaga yavrulari su içindeki hayata çok iyi adapte olmuştur. Solungaçlarini kullanilarak solunum yaparlar, solungaçlar önce dişta daha sonra içtedir. Agizlari ve sindirim sistemleri ; önce su bitkilerini ve sonra küçük aquaik (suda yaşayan) hayvanlari yemek için düzenlenmiştir. Yüzme için kasli kuyruklara sahiptir. Geç ilkbaharda ve erken yazda, iribaşlar kurbagaya dönüşür. Bu degişim metamorfoz olarak isimlendirir. Metamorfoz suda yaşar iribaşi karada yaşayan kurbagaya dönüşür. Metamorfoz sırasında bir lavranın geçirdiği başlıca değişikleri şu şekilde sıralayabiliriz. Ağız genişler ve kerotin çeneler yerine gerçek çeneler oluşur. Solungaçlar kaybolur, solungaç yarıkları kapanır ve akciğerler meydana gelir, Ön üyeler belirlemeye başlar. İnce bağırsak kısalır larva evresin de herbivor olan kurbağa, bağırsağın kısalmasıyla ergin evrede kornivor olarak beslenir. Sırt ve kuyruk yüzgeçleri absorbe edilir. Metamorfoz sırasında hem akciğer hem de solungaç solunumu yapmak için sığ suları seçerler.
b-) SEMENDERLER: Dış döllenme yanında bir de iç döllenme gözlenir.
Gerek sucul gerekse karasal semenderlerde erkeklerin bezli kloaklarında oluşturulan ve yere bırakılan bir veya daha fazla jelatinli spermotoflar (sperma taşıyan keseler) dişi tarafından klooka alınıp spermatheca’da depo edilir ve böylece yumurtlamadan önce yumurtanın dişi vücudunda döllenmesi sağlanır. Bu tip döllenmeye iç döllenme denir. Larvaların ergin bireylere çok benzer. Larvaların erken evrelerinde kornivor beslenmeyi sağlayacak göz vardır. Semenderlerde larva evresi çok uzun olduğundan bu evre de eşeysel olgunluğa erişme, çiftleşme ve döllenme gözlenir. İki yazamlıların yumurtaları bir veya daha fazla sayıda jelatin kılıflarla kaplanmıştır. Bu sayede çarpmalara, kurumalara ve düşmanın yemesine karşı korunur. Başka örnek: çekirge ve böcekler verilebilir. F- SÜRÜNGENLER ( REPTILIA) Testis ve ovariumlar çift haldedir. Ovaryum iç kısmındaki odacıklarda ya sıvı taşır veya sıvı taşımayabilir. Ovaryumlar yumurta kanalı ile kloaka açılır. Uzun yapılı olan testisler böbrek alt orta kısmına yakın bir yerde bulunurlar. Bunlardan çıkan wolf kanalları yalnız spermaları taşır.idrar yoluyla taşınır. Spermaları taşıyan kanala vasa efferentia (vasdeferens) denir. Yumurtalar vücut içersinde açıldığında iç döllenmeyi sağlayacak kopulosyon organlarına gerek vardır. Bu nedenle kertenkele ve yılanlarda klookta bulunan ve içeri çekilen bir çift kopulosyon organı bulunur. Bunlara hem penis denir ve yalnız bir tanesi çiftleşme sırasında kullanılır. Kaplumbağa ve timsahlar ise homolog yapıda bir penis bulunmaktadır. Suya gereksinme duymazlar. Döllenme iç döllenme şeklindedir. Bu nedenle bir çogunda çiftleşme davranişlari ve kur yapma görülür. Timsahlarda boyun veklookta bulunan koku bezlerinin çiftleşme sirasinda önemi vardir. Döllenme iç döllenme şeklinde olmasina ragmen bir çok türde yumurtalar açilmak üzere diş ortama birakilir. Elverişli mevsimde yumurtlamayi saglayan bir özellik kara omurgalilar arasinda ilk defa sürüngenlerde görülür. Yumurtalarin ana hayvan vücudunda gelişmesi engerek, deniz ve su yilani,çingirakli yilanlarda görülen bir durumdur. Sürüngenlerin yumurta genellikle uzun ve ovaldir. Yumurtanin yedek besin kismi hayvanlara göre daha fazladir. Embriyonun gelişmesi sirasinda, omrion, chorion veallontois gibi zarlar embriyoyu kuşatir. Omurgali hayvanlar arasinda ilk sürüngenlerde görülür. Metamorfoz yoktur. Sürünler yumurtalarini kaya ve kütüklerin altindaki kovuklara bitki artiklarinin altina, toprak ve kum içersine birakirlar. Yumurtalarin açilma süresi birkaç haftadan birkaç aya kadar degiştigi gözlenir. Yaşama süresi 20-200 yil arasindadir. Kaplumbagalar 20-50 yil, timsahlar ve yilanlar 25-40 yildir. F- KUŞLAR ( Aves) Erkeklerde oval şekilli bir beyaz testis böbreklerin ön uçunda yer alir. Her bir testisten çikan bir sperme kanali, sidik kanalina paralel bir şekilde uzandiktan sonra kloaka birleşirler. Genellikle sperma kanallarinin kloaka birleştigi bölgede kabarcik şeklinde bir sperma kesesi yer alir. Ördek, kaz ve deve kuşlarinda penis benzeri bir yapi bulunur. Dişi kuşlarda ise evrede her iki yumurtalik ve yumurta kanalinin da karşin daha sonra sag taraftakiler körelir ve sol taraftaki işlevsel duruma gelir. Atmaca, dogan, kerkenezde iki yumurtalikta işlevsel durumdadir. Yumurtalı sol böbreğin yanında yer alır. Buradan çıkan yumurta kanalının kirpikli huni şeklinde bir infundi bulum kısmı bulunur. Yumurta kanalı kloaka açılır, üreme mevsiminde gerek yumurtalık ve gerekse yumurtalar büyür ve yumurta kanalı uzar. Olgunlaşan yumurtalar yedek besin maddesiyle karın boşluğuna bırakılır. Kirpikli yapılarda yumurta kanalına iletilir. Yumurta kanalı en üst bölge magnum, ısthmus ve alt bölge uterus olmak üzere 3’e ayrılır. Döllenme yumurta kanalının üst bölgesinde olup üst bölgede albumen ( yumurta akı) oluşturulur. Uterusa geçen yumurtanın dıştaki kireç tabakası ile rengini oluşturur ve yumurtlamaya hazır hale getirilir. Sol yumurtalık görev yapmazsa sağ yumurtalık aktif hale gelir. Ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi bireyler tüylenme, rengi ibik mahmuz ses ve büyüklük gibi özeliklerden kolaylıkla ayırt edilir. Kuşlarda fertilizosyon görülür. Erkek dişinin sırtında dengede durur ve spermlerini dişinin döl kanalı içine geçirir. Dişi yumurtalarını bırakır bırakmaz üzerinde kuluçkaya yatar. Vücut ısısı yumurtaları ılık tutar ve embriyo gelişmeye başlar. Her türün ilkbaharda veya yaz aylarında birkaç haftalık üreme zamanları vardır. Erdoknin bezlerin faaliyete geçmesini etkileyen faktörlerden en önemlisi ışık miktarıdır. Çiftleşme mevsimi dışında 40 w ışık verilirse, çiftleşme isteği duyarlar. G- MEMELİLER (Mammalıa)
Dişi hayvanlarda böbreklerin hemen arkasinda yer alan ovaryumlarin genellikle her ikisi de işlevseldir. Her bir ovaryumdan çikan ovidukt (yumurta kanali=fallopian tüpleri)’un ön kisminda ostium adi verilen huni şeklinde kisimlar mevcuttur. Yumurtlayan memelilerde (Monotremata)bu kanallar ayri ayri olarak kloaka açilir. Hatta bazi kaynaklarda bu hayvanlarda yalniz sol ovarium’un işlevsel oldugunu belirtilmektedir. Keseli (marsupialia) plasentali memelilerde (Placentalia) ovidukt’un alt kisimlari genişleyerek uterus (döl yatagi)şeklini almiştir. Bu kisim embriyonun gelişmesini saglar. Keseli memelilerde uteruslar ayri ayri kalmasina karşin, plasentali memelilerde bu uteruslar degişik ölçülerde birbirleriyle birleşmiştir. Uterustan sonra gelen vajina, sidik kesesi ve rektum arasindan uzanarak urogenital boşluga ulaşir. Memelilerin embriyolari da kuş ve sürüngenlerde oldugu gibi amnion adi verilen bir zar ile korunmuştur.
Memeli hayvanlarda testisler ya karın boşluğunda yada testisis torbaları (scrotum) içerisinde yer alırlar. Kemiriciler, yarasalar ve develerde testisler yalnız üreme mevsiminde sperma torbaları içerisine inerler. Bu durum spermaların gelişebilmesi için zorunludur. Çünkü karın boşluğundaki sıcaklık testis torbasından +4 derece C daha fazla olup bu sıcaklıkta spermalar gelişemez. Yumurtlayan memeliler Testislerde oluşan spermalar çok ince yapılı epididimis tüplerinde toplandıktan sonra vas deferense (sperma kanalı) ulaşır. Daha sonra urethraya geçen spermalar penis ile dışarı bırakılır. Urethranın kaide kısmında yer alan prostat bulbourethral bezleri (cowper bezi) spermaların kanallardaki hareketlerine yardımcı olan salgılar salar. Yumurtlayan memelilerde penis kloak’ın tabanında yer alır. Opussum’larda çift penis bulunmaktadır.
Ayrı eşeyli hayvanlarda döllenme’iç döllenme şeklindedir. Bir çok memeli hayvan ilkbaharda yada kışın çiftleşirler. Yumurtalar olgunlaşınca ovariumlardan, huni şeklinde ostiom kısımlarına ve oradan da ovidukt’a geçerler. Burada spermalar tarafından döllenen yumurtalar uterusta saklanır. Memelilerin çoğunluğu özel bir çiftleşme mevsimine sahiptirler. Erkeklerin tüm yaşantıları süresince sperma üretme yeteneğine sahip olmalarına karşın, dişiler ancak belirli zamanlarda yumurta oluşturma özelliğine sahiptirler. Dişilerin bu evresinde kızgınlık (Estrous) evresi denir. Bu evre dışında erkeklerin kendileriyle çiftleşmesine izin vermezler. Kızgınlık evresinde uterus ve vaginada çok önemli değişiklikler meydana gelir. Bu evrede dört zaman dilimine ayrılarak incelenir. Bunlardan birincisi evre olan anestrum dinlenme evresidir. İkinci evre olan Proestrum çiftleşmeye hazırlık, üçüncü evre olan estrum erkek bireyin çiftleşmeye kabul edildiği, dördüncü evre olan metestrum ise uterus ve vagina çeperinde bazı değişikliklerin meydana geldiği evredir. Kızgınlık süresi çeşitli hayvanlarda farklılıklar gösterir. Hayvan gebe kalmazsa düzenli aralıklarla tekrar edilir. Memelilerin çoğunda yavruların doğuma kadar geçirdikleri çok uzun bir embriyonik evre uterusta geçirilir. Ovidukt’un alt kısmının değişikliğe uğrayarak oluşturduğu uterus, kalın çeperli, kaslı ve kılcal damarlar bakımından oldukça zengindir. Memeli hayvanların yumurtası yedek besin maddesi açısından oldukça fakir olduğundan küçüktür. Bu nedenle embriyo için gerekli olan besinleri ve oksijeni ana hayvanın dolaşım sisteminden almaya, Embriyonun oluşturduğu artık maddelerle karbondioksiti yine ana hayvanın dolaşış sistemine iletmeye yarayan bir plesente meydana gelir. Bu sistemde embriyo ile hayvanın dolaşım sistemleri birbirleriyle bağlantılı değildir. Aradaki ince membranlar nedeniyle besin maddeleri, artık ürünler ve solunun gazlarını geçişi gerçekleştirilir. Yumurtlayan memelilerde (monotremata) embriyonun gelişimi uterusta değil, tıpkı sürüngenlerde olduğu gibi dış ortama bırakılan yumurtalar üzerinde belli bir süre kuluçkaya yatırılmasıyla sağlanır opossum ve kanguru gibi keseli memeliler(Marsupialia)yumurtalar uterus içersindeki gelişimlerini birkaç günde tamamlar. Bundan sonra uterusu terkeden gelişmemiş yavrular ana hayvanın karın bölgesindeki memelere yapışarak gelişmeleri tamamlayıncaya kadar bu şekilde kalırlar. Daha yüksek organizasyonlu memelilerde ise, küçük olan yumurtanın gelişebilmesi çok uzun süre uterus içersinde kalarak gerçekleştirilir. Bu evreye gebelik evresi denir. Memelilerde gebelik süresi genellikle büyüklükle doğru orantı göstermektedir. Örneğin:gebelik süresi ev farelerinde 21, Norveç sıçanlarında 21-22, evcil tavşanlarda 30-32, tilkilerde 51, evcil kedi ve köpeklerde 60, domuzlarda 114, koyun ve keçilerde 149, sığırlarda 280, atlarda336 ve fillerde 600 gün kadardır. Bir doğumda meydana getirilen yavru sayısı ise genellikle vücut büyüklüğü ile ters bir orantı göstermektedir. Örneğin, fil ve atlar her doğumda yalnız bir yavru, karnivor hayvanlar 3-5, kemiriciler ise 2-9 kadar yavru yaparlar.
Büyük boylu memelilerin gebelik süreleri uzun olduğundan yılda ancak bir kez yavru yapabilirler. Buna karşılık gebelik süreleri kısa olan küçük memeliler yılda birkaç kez yavru yaparlar. Bazı tavşan ve geyik yavrularının vücutları doğdukları zaman kıllarla kaplıdır , gözleri açıktır ve doğumdan hemen sonra hareket edebilirler(precocial).Buna karşılık birçok kemirici karnivor memelilerin yavruları doğduklarında vücutları çıplak, gözleri kapalıdır. Bunlar vücut sıcaklığını düzenleyemezler duyu organları görev yapabilecek durumda değildir. Bu nedenle belli bir süre ana ve babanın yardımlarına gereksinmeleri vardır Altricial). Bütün memeli hayvanlarda yavru, kendi kendini besleyebilecek ve koruyabilecek bir duruma gelinceye kadar ana ve babanın bakımına muhtaçtır.
Bazı memeliler doğumdan birkaç sonra eşeysel olgunluğa erişirler. Buna karşılık büyük memeliler ancak birkaç yılda bu özelliği kazanırlar. Küçük memeliler bir çoğunda ömür uzunluğu ortalama olarak bir yıl kadardır. Genelle memelilerde ömür uzunluğu büyüklük ile doğru orantılı olarak. Bir artış gösterir.
H- İNSANLAR (Homosapıens) Üreme organları yapı bakımından diğer memelilere büyük benzerlik gösterir. Çocukluk döneminde erkek ve kızlara ait olan özellikler belirgin değildir. Bir çocuk 14 yaşına ( 10 -17 ) eriştiği zaman kendi eşemine bağlı olarak bazı özelliklerin ortaya çıktığı ve artık bu çocuğun üreme yeteneğine sahip olduğu görülür. Bu yaş insanlarda buluğ çağı olarak bilinir. Bu çağda erkekler sakal ve vücut kılları büyümeye başlar, omuzlar genişler ,ses kalınlaşır ve kızlara karşı ilgi fazlalaşır. Kızlarda göğüsler büyür, kalçalar genişler ,deri altında yağ depo edilmeye başlanır. Üreme sisteminde periyodik değişiklikler meydana gelir ve erkeklere karşı ilgi fazlalaşır. Spermalar, sermatogenez olayı sonucunda oluşurlar. Eşeysel olgunluğa eriştikten sonra başlayan bu olay yaşamın sonuna kadar sürer. Yalnız yaşlılık döneminde oluşturulan sperma miktarında azalma görülür. Erkeklerde seminal follikülleri gelişmesi ve spermaların oluşması, hipofizin ön lopu tarafından salgılanan FSH ( Follikül stümile hormonu )’nun denetimi altında gerçekleştirilir. Testislerde ara hücreler (İnterstitial hücreler) tarafından salgılanan tostosteron hormonu ise spermaların gelişmesi için gerekli ortamın oluşturulmasında görev alır. FSH ve tostosteron hormonlarına erkeklik yada Androjen hormonları denir. Yumurtaların oluşumu ise oogenez olayı ile gerçekleştirilir. Kadınlarda da yine hipofizin ön lobu tarafından salgılanan FSH yumurtalıkta ki (Ovaryum) folliküllerden bir yada bir kaçını uyararak onların büyümeye başlamasını sağlar. Folliküllerin büyümeye başlamasıyla birlikte bu kısımlardan estrojen (estradiol) hormanı salgılanır. Folliküllerin büyümesine paralel olarak bu hormonun miktarı da artar. Folliküller belli bir büyüklüğe erişince patlar ve yumurtalar dışarıya çıkar. Bu olaya ovulasyon denir. Ovulasyonu başlatan etken hipotalamusun belirli bölgelerinden salgılanan bir maddedir. Buna Luteinizing hormon faktörü denir. Bu faktörün hipofize etkisi sonucunda LH (Luteinizing hormonu) salgılanır. LH ’nın kandaki miktarı belli bir düzeye ulaşınca yumurta olgunlaşmaya başlar. Folliküllerin salgıladığı estrojenin kandaki miktarının belli bir düzeye ulaşmasıyla da hipofizden salgılanan FSH hormonu etkilenir ve böylece FSH salgılanması, bunun sonucunda da yeni yumurtaların yapımı engellenir. Folliküllerin patlamasıyla serbest kalan yumurtalar yumurta borusunun kirpikli hunisi ile yakalanıp yumurta borusuna (ovidukt) iletilirler. Bu sırada, yumurta ikinci mayoz bölünmesinin başlangıcındadır. Yumurta borusu gelen yumurtalar 24 içerisinde burada bir sperma ile karşılaşırsa döllenir, aksi halde döl yatağı(uterus)geçer ve burada parçalanır. folliküllerin arta kalan kısımları ise değişerek sarı cisimlik( corpus luteum )’leri oluşturur. Bu yapı ise progestoron hormonu salgılar. Progestoron döl yatağı içerisindeki kılcal damarlar bakımından zengin olan endometrium tabakasının oluşması ve gelişmesini sağlar. Ayrıca bu hormon döllenmiş yumurtanın (embriyo) endometrium içerisine gömülmesine de neden olur. Döllenmiş bir yumurtanın endometriuma gömülmesi, döllendikten 6-7 gün sonra gerçekleşir. Eğer yumurta döllenip endometriuma gömülürse bu kısımlardaki sitotrofoblastların çıkardığı koriyonik gonodotropin hormonu endometriyumu etkileyerek onun bozulması ve kandaki progesteron miktarını azalması önlenir. Eğer yumurta döllenmezse koriyonik gonodotropin salgılanmayaçağından buna bağlı olarak progosteron hormonu salgılanamaz ve bu da endimetriumun bozulmasına neden olur. Endimetrium kılcal damarlar bakımından zengin olduğundan bozulması ve dışarı atılması kanamalara neden olur. Bu olaya monstruasyon (adet görme) denir. (Latince demenses,ay anlamına gelir). Her monstruasyon başlangıcından 14 gün sonra yeni bir yumurta yapımı ve yeni bir ovulosyon başlar, 5-7 gün sürer. Sağlıklı bir kız çocuğu buluğ çağına erince, yaklaşık birer aylık aralıklarla monstruasyon olur ve bu olay 40- 50 yaşlarına kadar pediyodik olarak devam eder. Kadınlar yaşlandıkça hormonal denetimde oluşan aksaklıklar nedeniyle yumurta yapımı ve buna bağlı olarak monstruasyon durur. Bu evreye menepoz denir. Bunun anlamı artık bu kadın üreme yeteneğini yitirmiş demektir. Menstruasyon gebelik durumunda ve döl yatağı çıkarıldığında da meydana gelmez. Genellikle menstruasyondan kesilme kadınlarda büyük psikolojik bunalımlara yol açar. Fakat bu gibi haller geçicidir,Bir kız çocuğu buluğ çağına ermeden önce yumurtalığından aşağı yukarı 50,000 kadar olgunlaşmamış yumurta bulunur. Bu yumurtaların hepsi buluğ çağından önce kaybolur ve buluğ çağında yumurtalığın iç kısmını döşeyen folliküllerin germinatif epitel tabakasından yeni yumurtalar meydana gelir. Bu yumurtalardan genellikle yalnız bir tanesi ve nadiren fazlası menstruasyondan birkaç gün sonra yumurta kanalına (ovidukt)gönderilir. Bir kadın bütün hayatı boyunca ortalama olarak 400 tane yumurtayı yumurta kanalına gönderir. Sperma tarafından döllenen ve döl yatağının endometrium tabakası içerisine gömülen yumurta embriyonal gelişimine başlar. Bu sırada döllenmiş yumurta bir embriyonik zar ile sarılır. Bundan kısa bir süre sonra anne ve embriyo dolaşım sistemlerinin birbirleriyle ilişki kurmasını sağlayan plansenta meydana gelir. Bu plasenta sayesinde annenin dolaşım sisteminden yararlanılarak embriyonun beslenmesi, solunumu ve boşaltımı temin edilir. (Şekil 11.6) Insan embriyosu ortalama olarak 280 (234-298) gün içerisinde gelişimini tamamlar ve ondan sonra dogum olur. Çogunlukla insanlar her bir dogumda yalniz bir çocuk dünyaya getirirler. Ikizler ancak 88 dogumda 1,üçüzler 7,600 dogumda 1ve dördüzlerde 670,000 dogumda 1 oraninda meydana gelmektedir. Bazi aileler daha çok orada ikiz çocuk dünyaya getirmektedir.
KAYNAKÇA
1-) Modern biyoloji Komisyon
Milli Eğitim Basımevi İstanbul-1980
2-) Biyoloji 2 Adil Yüksel
Yüksel Yayınevi İstanbul
3-) İnsan Anatomisi ve Eldra Pearl Salaman
Fizyolojisine Giriş Çeviri, Doç.Dr.L.Bikem Süzen
Birol Yayınevi İstanbul -1998
4-) Biyoloji Mary Janes-Geoff Janes
Çeviren: Doç.Dr.L.Bikem Süzen
Birol Yayınevi İstanbul-1998
|
|
|
|
|
1367
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: uzun balina
|
: Eylül 28, 2007, 10:14:18 ÖÖ
|
|
UZUN BALİNA HAKKINDA Balaenoptera physalus (Linnaeus, 1758) Dağılımları: Uzun Balina, Akdeniz dahil tüm dünya denizlerinde yayılım göstermektedir. Belirgin Özellikleri: Geniş fakat çok düzgün ve aerodinamik bir vücut yapıları vardır. Vücudun sırt kısmı ve yan kısımları siyah veya koyu-gri renkte; karın kısmı beyaz renktedir. Alt dudağın sağ tarafı beyazken, sol tarafı koyu renklidir. Üst çenenin her iki tarafında da 260- 480 adet balina plakçıkları bulunur. Sağ ön tarafta ki balina plakçıklarının %20- 30'u sarımsı-beyaz renktedir. Kuzey yarım kürede 24 metre uzunluğa kadar erişirler. Uzun Balina, Mavi Balinadan sonra dünyanın 2. büyük balinası ve Akdeniz'in en büyük balina türüdür. Dişiler erkeklere kıyasla biraz daha büyüktürler. Yeni doğan yavru balinalar 6- 6.5 metre boyunda olurlar. Ergin bireyler ise 75 ton ağırlığa kadar ulaşırlar. Doğal Yaşamları: Uzun balina bazen tekli, bazen çiftli, ama çoğunlukla 3- 7 arası gruplar halinde yasarlar. Genellikle ılıman sularda kışları çiftleşirler ve yavrularlar. Her 2 veya 3 yılda bir dişiler, 12 aylık bir gebelik döneminden sonra bir yavru doğururlar. Anne, yavruyu 6- 8 aylık olana kadar emzirir ve besler. Akdeniz hariç bütün okyanuslarda Uzun Balina, ilkbaharda beslenmek için kutuplara doğru, sonbaharda da üremek, yavrulamak için ekvatora doğru yol alırlar. En hızlı büyük balina türlerinden biridir. Ortalama hızları 3.6- 14.6 km/saat arasındadır. Bu da günde ortalama 292 km yol katettiklerini gösterir. Uzun Balina değişik türlerde besinler alırlar. Buna krill (bir tür karides), mürekkep balığı ve küçük balık sürüleri dahildir.
|
|
|
|
|
1368
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Memduh Şevket Esendal
|
: Eylül 27, 2007, 09:40:13 ÖS
|
|
Memduh Şevket Esendal(1883-1952) 29 Mart 1883 tarihinde Çorlu'da doğdu. Çiftçilikle uğraşan ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle hiçbir mektepten mezun olamadı. 1906'da intisap ettiği İttihat ve Terakki'de 1908'de müfettiş oldu, çok genç yaşlarda gizli politika işleriyle uğraşmaya, gizli kurumlara girip çıkmaya başlayan Memduh Şevket, Farsça, Fransızca ve Rusça da öğrenerek kendi kendisini yetiştirdi. İttihat ve Terakki Fırkası'nda Kara Kemal'in siyasi cephe yardımcılığını üstlendi, Mütarekede İtalya'ya kaçtı, İzmir'in işgalinde geri döndü. 1919'da Ali İhsan Bey'le birlikte Mesleki Temsil Programını hazırladı ve bu görüşü Halk ve Meslek dergilerinde de işleyerek Cumhuriyet dönemine taşıdı. Milli Mücadele'de Mustafa Kemal'e intisap eden, Memduh Şevket, 1920'de Azerbaycan Cumhuriyeti nezdinde Hükümet temsilcisi olarak görevlendirildi, 1924 yılında Rusların Azerbaycan Cumhuriyetini lağvetmeleri üzerine İstanbul'a döndü, 1925'te Tahran elçiliğine atanıncaya kadar Galatasaray ve Kabataş Liselerinde tarih, coğrafya öğretmenliği yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. 1925'de, Mesleki temsil görüşünü benimseyen eski arkadaşlarıyla birlikte Meslek gazetesini çıkardı, siyasi rakiplerini tasviye için İzmir Suikastini plânlayanlarca, bu işten zarar görmemesi için elçilikle yurt dışına gönderildi (1926). 1930'da Elazığ'dan milletvekili yapılan Memduh Şevket Esendal, 1933 yılında memur-milletvekili olarak Kabil, ardından Moskova Büyükelçiliğiyle görevlendirildi. 1941 yılında Bilecik milletvekili olarak yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne döndü. Bir yıl sonra da 1945 yılına kadar sürdüreceği Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği'ne getirilen Memduh Şevket, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Almanya'nın yanında yer alan Turancıları desteklerken, 1945'in başında Japonya ile ilişkilerin kesilmesi, Almanya ile Japonya'ya savaş ilanı konularında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilen önergelere imza koydu. 1945'de CHP Genel Sekreterliğinden ayrılan Memduh Şevket, 1947'de Peker'e kırmızı oy veren 35. kişi olarak, CHP'nin 7. Kurultayında liberal politikacılar kuşağının partide öne çıkmasına katkıda bulundu. Son yıllarında aktif siyaseti bırakarak, eski öykülerini derleyip yayımlayan ve yeni öyküler yazan Memduh Şevket 16 Mayıs 1952 tarihinde Ankara'da öldü.
|
|
|
|
|
1369
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: mendel
|
: Eylül 27, 2007, 09:39:50 ÖS
|
|
Johann Gregor Mendel 22 Temmuz 22 Temmuz Gregorian Takvimine göre yılın 203. günüdür. Sonraki sene için 162 (Artık yıllarda 163) gün var ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. 1822 Heinzendorf'da doğdu (bugünkü Hyncice, Vrazné, Çek Cumhuriyeti), ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. 6 Ocak 6 Ocak Gregorian takvimine göre yılın 6. günüdür. Sonraki sene için 359 gün var (Artık yıllarda 360). ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. 1884 Brünn'de öldü (bugünkü Brno, Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Genetik Alm. Genetik (f), Fr. Genetique (f), İng. Genetics. Canlıların özelliklerini ve kalıtsal karekterlerini inceleyen, bu karekterlerin nesillere geçişini belli kalıtım kanunlarına bağlayan, genin yapı ve görevlerini araştıran veraset ilmi. Kalıtım bilimi olarak da bilinir. Biyolojinin bir dalıdır. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Avustralyalı ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. botanik bilgini ve Alm. Botanik (f), Fr. Botanique (f), İng. Botany. Bitkiler aleminden bahseden bilim kolu. Botanik terimi, “Botane” (ot, çayır) veya “Botanikos” (ot, çayır) kelimelerinden alınmıştır. Yine aynı anlama gelen "fitoloji" tabiri ise Yunanca "Phyton" (bitki) ve "logos" (bilim) kelimelerinden birleşmiştir. Dilimizde eskiden Arapçadan alınmış olarak “İlm-i Nebatat”, “Nebatat İlmi” veya kısaca “Nebatat” şeklinde kullanılmıştır. Botaniğin Türkçe karşılığı “Bitki Bilimi”dir. Botanik ilmi genel olarak dört kısma ayrılarak incelenebilir: Morfoloji, Fizyoloji, Genetik, Sistematik veya Taksonomi. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. rahiptir.
Küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlayan Mendel, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya'da yaşamını sürdürdü. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu.
1854'te Brünn'e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı. 19. yy. ortalarında Darwin'in doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen döllere nasıl aktarabildiği sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıkmıştı.
Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler harcadıkları çabalara karşın bu sorunu aydınlatamıyorlardı. Daha sonraları genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı ve araştırmalarının ancak 8 yıl sonra sonuca ulaştırabildi. Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı. Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini (dev yada cüce, düz yada kırışık Biyoloji, yaşayan ya da fosil canlıları, canlıların yaşam süreçlerini ve bütün fiziko-kimyasal yönleriyle yaşamı inceleyen temel bilim dalı. Biyoloji, konusunun enginliği nedeniyle başlangıçtan bu yana, incelediği canlı gruplarına, konuya yaklaşma biçimine ve yaşam süreçlerini organ, doku, hücre ya da hücre bileşenleri düzeyinde ele alışına göre çeşitli dallara ve alt dallara ayrılmıştır. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. bezelyeler) ayırmayı öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmada istatistiğin henüz yerleşmiş bir bilim dalı olmadığı bir dönemde istatistik yöntemini benimsemeyi bildi.
Bezelyelerle yaptığı deneylerde bitkinin uzun boylu yada cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının renkli yada renksiz, tohumlarının sarı yada yeşil, düzgün yada buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Ardından bunları kendi aralarında çaprazladı. Sonuçta gözle görülür ölçüde belirgin olan bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde temel kalıtım birimleri aracılığıyla ortaya çıktığını ve her özellik için bir çift genin bulunduğunu öne sürdü.
Mendel tüm bunları basit istatistiklerle değerlendirdi. Bu Bezelye adlı lezzetli ve çok besleyici sebzeyi ilkbaharda ve yazın veren Bezelye bitkisi, Baklagiller'dendir. Anayurdu bilinmeyen bezelye bitkisi çok eski çağlardan beri Avrasya'da yetiştirilmiştir. Günümüzde dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye' de de bol bol yetiştirilmektedir.
Bahçe bezelyesi (P. sativum) adı verilen bu biryıllık otsu bitkinin birçok çeşidi vardır: Bunlardan bazısı bodur olup en çok 30-40 cm. boylanarak yeşil yapraklarıyla toprağa yayılıp zemini örter. Sırık bezely ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Mendel kanunları|Mendel yasaların temel ilkesi melez döllerin üreme hücrelerinde yarısı anadan yarısı babadan alınmış kalıtım birimlerinin bulunmasıdır.
|
|
|
|
|
1370
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Mendeleev
|
: Eylül 27, 2007, 09:39:31 ÖS
|
|
Dimitri İvanoviç Mendeleev (1834 - 1907) On yedi kardeşin en küçüğü olan Mendeleev,Sibirya'nın Tobolska şehrinde doğmuştur (1834). Babası bir lise müdürü, büyük babası ise Sibirya'nın ilk gazetesinin yayımcısı idi. Dimitri ilk tahsilini sürgünde iken yaptı. Babasının ölümünden sonra annesi onun daha iyi bir eğitim alması için St. Petersburg'a göç etti. Dimitri, St. Petesburg Üniversitesinde kendini tanıttı. Tezini "alkol ve suyun birleşmesi" konusu üzerine yaptı (1856). Fransa ve Almanya'da, Bunsen ve bir çok Avrupalı bilim adamıyla buluşup, çalışan Mendeleev, 1858 yılında Almanya'daki Karlsruhe (Kalzrue) konferansına katıldı. Bu konferansta "Avogadro hipotezi" üzerine şiddetli tartışmalar olmuştu. Daha sonra ilk petrol kuyularını görmek üzere Pensilvanya'daki petrol sahalarını gezdi. Rusya'ya dönüşünden sonra yeni bir ticari damıtma usulü geliştirdi. 32 yaşında St. Petersburg Üniversitesinin inorganik kimya kürsüsünde profesör oldu. Elementlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki düzenlilikten yola çıkarak elde ettiği periyodik tablo, onun en büyük çalışması idi. Bu düzenleme esnasında,o güne kadar bulunamamış bazı elementlerin varlığını ve özelliklerini tahmin etti (1869). Bir kaç yıl içinde varlığını haber verdiği elementlerin keşfedilmesi Mendeleev'i kısa sürede dünya çapında ünlü bir kimyacı hâline getirdi. Periyodik tablo, Mendeleev'in mükemmel yorumculuğu ve üretici zekasının çarpıcı bir ürünüdür. Mendeleev'in 25 büyük kitaptan oluşan diğer çalışmaları da oldukça ilginçtir. O'nun İzomorfizm hakkındaki bilgileri organize etmesi, jeokimyanın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca, kritik kaynama noktasını bulup, çözeltilerin hidrat teorisini geliştirmesi onun büyük bir fizikokimyacı olarak anılmasına sebep olmuştur. Mendeleev, 70 kadar akademi ve ilim topluluğunun üyesi idi. Kendi deyimiyle onun birinci hizmeti ilmi araştırmaları, ikincisi ise öğretmenlikti. St. Petersburg'un bir çok okulunda öğretmenlik yapmıştır. 1907 yılında zatürreden ölmüştür. Mendeleev, periyodik tabloyu ilk defa bastırdığı zaman bilinen 63 element vardı. Ölümünden bir yıl sonra ise bilinen elementlerin sayısı 86'ya yükselmişti. Bu kadar hızlı artış, kimyanın en önemli genelleştirmesi olan elementlerin periyodik tablosu sayesinde sağlanmıştı. Mendeleev hiç bir yeni element keşfedememiş olmasına rağmen, bilim dünyasına yaptığı hizmetten dolayı, 1955 yılında G.T.Seaborg başkanlığındaki Amerikalı fizikçiler tarafından sentezlenen 101 atom numaralı elemente, Dimitri Mendeleev onuruna "mendelevyum" adı verilmiştir.
|
|
|
|
|
1371
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Mevlana
|
: Eylül 27, 2007, 09:39:13 ÖS
|
|
Hz. Mevlâna (C.R.)
Hayatı:
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.
Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.
1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.
Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.
Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
Eserleri:
Mesnevi
Mesnevi klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım türüne Mesnevi adı verilmiştir. Uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi.
Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir türü ise de, "Mesnevi" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevi'si" gelmektedir.
Mevlâna Mesnevi'yi Hüsameddin Çelebi'nin isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre, Mevlâna, Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, oturuken, yürürken, hatta semâ ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Mesnevi'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre beyit sayısı 25618 dir.
Mesnevi'nin Vezni: Fâ i lâ tün - fâ i lâ tün - fâ i lün 'dür.
Mevlâna 6 ciltlik Mesnevi'sinde tasavvufi fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.
Dîvân-ı Kebir
Divân şairlerinin şiirlerini topladıkları deftere denir. "Divân-ı Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divân" manasına gelir.
Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divân-ı Kebir'in dili Farsça olmakla beraber, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer verilmiştir.
Divân-ı Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divânının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Divân-ı Kebir'in beyit sayısı 40.000'i aşmaktadır.
Mevlâna Divân-ı Kebir'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divâna Divân-ı Şems de denmektedir. Divânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
Mektûbât
Mevlâna'nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.
Mevlâna bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, ben deniz"gibi kelimelere hiç yer vermemiştir.
Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa, onu kullanmıştır.
Fîhi Mâ Fih
Fîhi Mâ Fih "Ne varsa içindedir" manasına gelmektedir. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetleri içermektedir. Bunların oğlu Sultan Veled tarafından bir kitapta toplandığı sanılmaktadır. Eser 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da değinilmiştir. Bu nedenle bu eser tarihi açıdan da büyük bir önem taşımaktadır.
Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret mürşid ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir.
Mecâlis-i Seb'a (Yedi Meclis)
Mecâlis-i Seb'a adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisinin, yedi vaazının toplanmasından meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra, Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği hadisleri şu konulara ayırmıştır:
1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı 2. Suçtan kurtuluş, akıl yolu ile gafletten uyanış 3. İnanç'daki kudret 4. Tövbe edip doğru yolu bulanların Allah'ın sevgili kulu olacakları 5. Bilginin değeri 6. Gaflete dalış 7. Aklın önemi
Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadiselerle beraber 41 hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her hadis içtimaidir. Mevlâna, yedi meclisinde her bölüme "hamd-ü sena" ve "münacat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.
Kardeşim
Kardeşim sen düşünceden ibaretsin, Geriye kalan et ve kemiksin, Gül düşünür gülüstan olursun, Diken düşünür dikenlik olursun,
Mevlana Celaleddin Rumi
MENKIBELER
Mevlâna, yaşadığı dönemlerde sadece eserleriyle değil yaşayış tarzı, hal ve hareketleri ve karşılaştığı olaylardaki beyan ettiği fikirleriyle de insanlara doğru yolu göstermiş ve onlara örnek olmaya çalışmıştır.
Bilindiği gibi Mevlâna sadece üst düzey insanlarla bir arada bulunmamış, mürit ve yakın dostlarını genellikle farklı kesimlerin oluşturduğu insanlardan seçmiştir. İşte bundan dolayıdır ki O, çok farklı olaylarla karşılaşmış ve Müslim-gayr-i Müslim, zengin-fakir, padişah-hizmetçi, her tür insanlarla birlikte olmuş ve davranışlarıyla onlara örnek olmaya çalışmıştır.
İşte, Mevlâna’nın yukarıda belirginleştirilmeye çalışılan bu hayat tarzı ölümünden sonra çeşitli vesilelerle kitaplara aktarılmış ve bu eserler de Mevlâna ve Mevlevîlik tarihi açısından “ilk kaynaklar” olarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla yazılmış kaynaklara örnek olarak Mevlâna’nın hizmetinde de bulunmuş olan Feridun b. Ahmed-i Sipehsâlâr’ın (ö.1312 civarı) Risâle’si ve Ahmed Eflâkî Dede’nin(ö.1360) Menâkıbu’l-ârifîn adlı eserini saymak mümkündür. Yine Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’in (ö.1312) İbtidânâme’si (Velednâme) de içerdiği bilgiler açısından bu tür kaynaklara örnek olarak verilebilir. Zaten yukarıda anılan iki eserin ana kaynaklarından birini de Sultan Veled’in bu mesnevîsi oluşturur. Her üçü de Farsça olan bu eserler Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
Yine Mevlâna’nın ölümünden sonra bir araya getirilen ve sohbet ve vaazlarını kapsayan kendi eserlerini de (Fîhi mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât) bu kaynaklar arasında telâkki etmek yanlış olmaz.
(Yard.Doç.Dr. Nuri Şimşekler S.Ü.Fen-Edebiyat Fak.Öğ.Ü.)
Hz. MEVLÂNA'dan ÖZLÜ SÖZLER
Sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün,
ya göründügün gibi ol.
Mesnevi'den bir Özdeyiş:
İYİLİK VE KÖTÜLÜK
Ben, bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha güzel bir ehliyet görmedim.
Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa kırılmıştır.
İyilikle gelmenin şartı iyilik etmektir; bu güzelliği, bu iyiliği huzura götürmektir.
Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu aç!
Güzel ve iyi sûret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akçe bile etmez!
Çirkin ve hakir bir sûreti olanın huyu güzel olursa, ona kurban ol!
Testinin sûreti ile ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.
(Güzel) huy peşinde yürü, iyi huyla düş kalk. Gül yağına bak, nasıl gülün huyunu almış.
Zahmetin sebebi kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör; talihimden deme.
İyilik ettiğin müddetçe görürsün ki iyi yaşamaktasın, gönlün rahat.
Fakat bir kötülükte bulundun, bir fenalık ettin mi o yaşayış, o zevk gizleniverir.
Kötülükte bulundun mu kork, emin olma; çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!
Dünya dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir.
Kendinize gelin! Hakk’ın gayreti, pusudan çıkmayagörsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.
Kim fena bir âdet koyarsa ona da her an lânet gider durur.
İyiler giderler, (güzel) âdetleri kalır; alçaklardan geriye ise zulüm ve lânetler.
Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden kim vücuda gelse yüzü o kötülüğedir.
Aşağılık, kötü kişilerin huyu şudur: Sen ona iyilik ettin mi, o sana kötülük eder.
Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar (secdeye varıp Allah’tan istesinler)! Ver kerem sahiplerine ki, ihsanına mazhar oldukça şükretsinler!
Mayası kötü olan kimseye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkıyânın eline kılıç vermeye benzer!
Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir.
Kötü düşünceyi zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.
|
|
|
|
|
1372
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: MıKOLAJ KOPERNıK
|
: Eylül 27, 2007, 09:38:51 ÖS
|
|
Mikolaj Kopernik
Eski çağların en büyük astronomları, İÖ 7. yüzyıldan sonra Babil ve Mısır astronomisinin bütün mirasına konan Eski Yunanlılar arasından yetişti. Bu bilginler " durağan " yıldızların (birbirlerine göre konumları değişmeyen yıldızların) doğuş ve batışlarını saptadıkları gibi, gökyüzünde " gezen " , yani durağan yıldızlara göre sürekli yer değiştiren beş tane de parlak gökcismi gözlemlediler. Eskiden Yunanca'dan türetilmiş planet sözcüğüyle anılan bu gezegenler aslında kendi ışığı olmayan, ama Güneş ışınlarını yansıttıkları için parlak görünen gökcisimleridir. Dünya'mız da Yunanlılar Güneş Sistemi'ndeki dokuz gezegenden yalnızca beşini biliyorlardı: Merkür, Venüs, Mars (Merih) , Jüpiter ve Satürn. Eski Yunan'ın ilk büyük astronomi bilginlerinden Miletli Thales (İÖ yaklaşık 624-546) Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını önceden saptamayı başarmış, ama tutulmaların nasıl gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Bu bilgin Dünya'nın bir tepsi gibi düz olduğuna ve su üstünde yüzdüğüne inanıyordu. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Pisagor, o çağdaki meslektaşlarının çoğu gibi hem astronom hem de ünlü bir matematikçiydi. Pisagor'a göre Dünya yuvarlak, daha doğrusu küre biçimindeydi ve evrenin merkezinde hareketsizdi; Güneş, yıldızlar ve gezegenler de onun çevresinde dolanıyordu. İÖ 3. yüzyılda gene Sisam (Samos) Adası'nda yetişmiş olan Aristarkhos, Güneş'in Dünya'nın çevresinde değil, tam tersine Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğünü söyleyen ilk astronomlardan biri oldu. O zamanlar hiç kimsenin inanmadığı bu savıyla gerçeği yakalayan Aristarkhos, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplarken aynı başarıyı gösteremedi. Güneş'in Dünya'ya uzaklığını Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın 20 katı olarak hesaplamıştı; oysa Güneş Dünya'mıza Ay'dan 400 kat daha uzaktadır. Eski Yunan'ın en büyük astronomlarından biri İÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparkhos'tu. Trigonometri denen matematik dalını kuran bu bilgin, geliştirdiği trigonometri yöntemleriyle pek çok yıldızın konumunu belirledi. 850 kadar yıldızı kapsayan bir katalog hazırlayarak, bu yıldızları parlaklığına göre altı sınıfa ayırdı. Hipparkhos'un bu sınıflandırması bugünkü astronomların kullandıkları sistemin temelini oluşturur. Parlaklığı birinci dereceden ya da " kadir " 'den olan yıldızlar uzun süre gökyüzünün en parlak yıldızları sayıldı. Ama çağımızda bu değerler yeniden gözden geçirildiğinde, parlaklığı sıfırın altındaki eksi kadirlerle ölçülen birçok yıldız olduğu anlaşıldı. Çıplak gözle belli belirsiz görülebilen en sönük yıldızlar ise altıncı kadirdendir. Eski Yunanlı astronomların son büyük temsilcisi olan Klaudios Ptolemaios ya da Arapça'dan dilimize geçen adıyla Batlamyus, İS 2. yüzyılda Mısır'daki İskenderiye kentinde yaşadı. Pisagor gibi o da Dünya'nın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna ve yıldızların Dünya'nın çevresinde dairesel yörüngeler çizerek döndüğüne inanıyordu. Batlamyus'a göre, Güneş'in ve gezegenlerin Dünya'nın çevresinde dolanırken çizdikleri bu yörüngeler basit birer çember olamazdı; çünkü gezegenler arada bir yörüngeleri üzerinde geriye dönüyormuş gibi görünüyordu. Batlamyus bunu açıklamak için " ilmek " kavramını ortaya attı. Bu karmaşık sisteme göre her gezegen, Dünya'yı merkez alan büyük bir çemberin çevresinde daha küçük çemberler çizerek dolanıyordu. Aynı zamanda küçük çemberlerin merkezleri büyük çemberin üstünde batıdan doğuya doğru kayarak ilerlediği için ilmek denen eğriler çiziyordu. Batlamyus bu evren modelini " Matematik Derlemesi " adlı kitabında açıkladı.İS 2. ve 14. yüzyıllar arasında bu bilim yalnızca Arap astronomların katkılarıyla gelişti. Batlamyus'un çalışmalarını kendi incelemeleriyle geliştiren Araplar, bu ünlü astronomun kitabını el-Mecisti adıyla Arapça'ya çevirdiler. Bu çeviri bütün dünyanın ilgisini çekti ve yapıt Almagest adıyla anılır oldu. Parlak yıldızların bugünkü adları da Araplardan kalmadır. Astronomideki Eski Yunan geleneğini ve bilgi birikimini 8. ve 15. yüzyıllar arasında İspanya'daki Mağribiler aracılığıyla Avrupa'ya taşıyan da gene Araplar oldu. Çağdaş astronomi Polonyalı bilgin Mikolaj Kopernik (1473-1543) ile başladı. Dünya'nın hem Güneş'in çevresinde dolandığını, hem de 24 saatte bir kendi ekseni çevresinde döndüğünü saptayan Kopernik bu bulgularını " Gökyüzü Kürelerinin Dönmesi Üzerine " adlı ünlü kitabında açıkladı. Kopernik yalnız Dünya'nın değil bütün gezegenlerin Güneş'in çevresinde dolandığını belirtti. Dairesel yörüngeler üzerindeki bu dolanımı Batlamyus'un ilmek modelinden daha iyi açıklamış, ama tam doğruya varamamıştı. Kopernik'in görüşleri uzun süre benimsenmedi ve insanların yaşadığı Dünya'yı bütün evrenin merkezi olarak gösteren Batlamyus modeli 17. yüzyılda bile egemenliğini sürdürdü. Danimarkalı bir soylu ve çok titiz bir gözlemci olan Tycho, gezegenlerin hareketlerini kendisinden önceki bütün astronomlardan daha doğru olarak gözlemledi. Kepler de bu gözlemlerden yola çıkarak Güneş Sistemi için yeni bir model geliştirdi. Kepler'in modeli gezegenlerin hareketine ilişkin üç yasaya dayanıyordu. Bilgin bunlardan ilk ikisini 1609'da, üçüncüsünü ise 1618'de açıkladı. Yörüngeler yasası denen 1. yasaya göre gezegenler Güneş'in çevresinde çember değil, hafifçe basık elips biçiminde yörüngeler çizerek dolanır; Güneş de bu elipsin odaklarından birinde yer alır. Alanlar yasası denen 2. yasaya göre bir gezegenin dönme hızı, yörünge üzerinde bulunduğu noktaya bağlı olarak değişir; gezegenlerin hareketi Güneş'e en yakın oldukları noktada (günberi noktası) en hızlı, en uzak oldukları noktada (günöte noktası) en yavaştır. Dolanım süreleri yasası (3. yasa) ise, iki gezegenin dolanım sürelerinin karelerinin birbirine oranı ile bu gezegenlerin Güneş'e olan ortalama uzaklıklarının küplerinin birbirine oranının eşit olduğunu belirtir. Bu yasaya göre, gezegenlerden birinin Güneş'e olan ortalama uzaklığı ve dolanım süresi ile ikinci bir gezegenin dolanım süresi bilinirse, bu gezegenin Güneş'e olan ortalama uzaklığı hesaplanabilir.1969'da Ay'a ayak basan iki ABD'li astronotla insanoğlu ilk kez Dünya dışındaki bir gökcismine ulaşıp araştırma ve gözlem yapmayı başarmıştı. 1970'lerde de sürdürülen bu Ay yolculuklarında önemli bilimsel deneyler yapıldı ve Dünya'ya Ay taşlarından örnekler getirildi. 1980'lerin sonlarında ise Merkür'den Neptün'e kadar uzanan gezegenler insansız araştırma uydularıyla incelendi. Güneş Sistemi konusunda elde edinilen bugünkü bilgilerin çok büyük bir bölümünü bu uzay araçlarına borçluyuz. Ama Güneş Sistemi'nin ötesindeki gökcisimlerini inceleyecek astronomların güvenebilecekleri tek aygıt, eskiden olduğu gibi gene teleskoptur.
|
|
|
|
|
1373
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Michelangelo
|
: Eylül 27, 2007, 09:38:34 ÖS
|
|
Michelangelo (1475 - 1564)
Michelangelo, 1475 yılında Arezzo yakınlarında Caprese’de doğar. Ailesi, o daha bir aylıkken Floransa’ya taşınır. Annesi, kendisi altı yaşındayken ölen Michelangelo, 13 yaşına geldiğinde Floransa’da fresk ressamı Domenico Ghirlandaio’nun yanına öğrenci olarak verilir. Bertoldo di Giovanni’nin zamanında, Medici ailesine ait olan San Marko bahçesinde çalışan genç Michelangelo, bu arada Lorenzo de’ Medici ile tanışır.
Michelangelo, heykeltıraştaki rüştünü kanıtladığı ilk ve en ünlü eseri olan çocuk kral David’in heykelini yaptığında henüz 26 yaşındadır. Beş buçuk metrelik bir mermer kütleden çıkaracağı eser için genç dâhi, mermer bloğun yanına bir baraka inşa ederek, yardımcısız bir şekilde, çoğu zaman geceli gündüzlü çalışarak Rönesans sanatının harikalarından biri olarak kabul edilen David’i yaratır.
1505 yılında Papa 2. Julius tarafından kendisine, en önemli başarılarından biri olacak Vatikan’ın yanındaki Sistine Kilisesi’nin tavan resimlerinin yapılması işi verilir. 3 yıl sonra başlayacağı bu görevi sanatçı, 520 metrekarelik bir alanda yaklaşık dört yıllık bir çalışmanın ürünü olarak bitirir. Ortasının da, her biri Adem, Havva ve Nuh Tufanıyla ilgili İncil’in eski Ahdi’nden alınma öykülerden esinlenerek yapılan resimlerin bulunduğu dokuz pano bulunan freskin yan unsurları da mitolojik figürlerle bezelidir. Özellikle “Ademin Yaratılışı” ismindeki sahne batı resim sanatının en canlı tasvirlerinden biri kabul edilir.
1519 yılında Cosimo de’ Medici’nin soyunun son temsilcisi Lorenzo de’ Medici’nin ölmesiyle Michelangelo, onla birlikte genç yaşta ölen Nemours Dükü Giuliano’nun mezarlarının konulduğu kiliseye iki ünlünün heykelini yapar. 1534’te Papa 3. Paul’un heykeltraşı ve mimarı yapılan Michelangelo’ya Sistine Kilisesi’nin sunak duvarına bir ‘Kıyamet Günü’ tasviri yapmasını ister. Meryem’in Göğe Yükselişi, İsa’nın Vaftizi ve Musa’nın Hükmü’nün anlatıldığı freksler süsler bu duvarı.
Kıyamet Günü tablosuna başından beri muhalefet eden yeni Papa 4. Paul ise, tablodaki imgelerin fazlaca müstehcen göründüğünü belirterek Michelangelo’dan tabloyu biraz daha ‘düzgün’ hale getirmesini isteyince, ustanın cevabı şu olur: “Papa’ya söyleyin, bu küçük bir mesele ve kolaylıkla uygun hale getirilebilir. Önce kendisi yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra da bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.” Michelangelo’nun yaşadığı çağ, kendisiyle boy ölçüşebilecek derecede yetkin ressam ve heykeltıraşçılara da tanıktır ay | | | |
|