|
|
|
1216
|
cellotin genel / COĞRAFYA / Ynt: fethiye
|
: Eylül 29, 2007, 10:13:00 ÖS
|
|
FETHİYE'NİN TARİHİ Likya – Karya sınırında bir kıyı kenti olan Fethiye’nin antik çağlardaki adı Telmessos’tur. Akdeniz kıyı bandında kurulduğundan günümüze değin yerleşimin kesintisiz sürdüğü tek merkez olan Telmessos antik kentinin, -ss sonekli ismi nedeniyle, filolojik tespitlere dayanılarak M.Ö üçbinli yıllara gitmesine karşılık bunu kanıtlayacak somut bilgilere henüz ulaşılmamıştır.
“Likyalı tanrı Apollon Troya Savaşı başladığı dönemde Odyseus ve Menelaos’u evine kabul eden Antenor’un kızına sevdalanır. Çekingen ve utangaç olan kıza yaklaşmak için küçük ve sevimli bir köpek kılığına bürünür. Kız kendisine alışınca da kimliğini belli eder, sevişirler. Bir süre sonra bir oğulları olur, adını Telmessos koyarlar. Bu çocuğun adına Likya sınırında bir kent kurulur ve Apollon oğlunu bu kente bilici tayin eder.”
M.Ö 5. yüzyıla ait kent sikkelerinde adı Likçe yazı ile Telebehi olarak okunan kentin, antik yazar Suidas’ın bu mitolojik öyküsünden Troya savaşlarına kadar uzanan bir geçmişi olduğunu çıkarmak mümkündür. Heredot tarafından bir kehanet merkezi olarak anlatılan Telmessos’un bu özelliği ön Asya ve daha ötesinde büyük üne sahipti. Büyük İskender, Halikarnassos’un kuşatması sırasında gördüğü bir rüyayı Telmessos’lu bilici Aristander’in yorumlaması sayesinde adamlardan birinin ihanetinden kurtulmuş ve bu biliciyi seferleri süresince yanından ayırmamıştır.
Strabon, Telmessos kentinin yerini “ Daidala’dan sonra Likyadaki dağı kastediyorum, onun yanındaki Likya kasabası Telmessos’a ve limanı olan Telmessis’e gelinir. “ diyerek bildirmektedir. Hemen hemen tüm araştırmacılar antik kentin yerini bugünkü modern Fethiye’nin merkezi olarak göstermektedir. Fethiye kenyi yerleşim alanı içerisinde bulunan birçok yazıtta antik kentin ismi olan Telmessos sözcüğünün okunması da bu durumu kanıtlamaktadır.
Telmessos uzun süre Likya’dan bağımsız bir kent olarak varlığını sürdürmüş fakat politik olarak diğer Likya kentlerinden farklı davranmamıştır. Telmessos da Likya’nın destansı özgürlük ruhunu taşıyordu ve M.Ö 6. yüzyılda Likya’nın geri kalanı gibi o da Lidya kralına Anadolu’yu fethettiği sırada karşı koymuştur. Yine tüm Likya gibi yüzyıllar boyu Grek kolonizasyonuna karşı durmuş ve kendi geleneğinden ayrılmamıştır.
M.Ö. 545’te Perslerin Lidya’yı işgallerinin ardından, komutanları Harpagos’un önderliğinde Karya üzerinden Kaunos ve Telmessos ile Likya’ya girdiler. M.Ö 545 ile M.Ö. 333 yılları arası kesintilerle süren Pers işgali sırasında Telmessos, Likya ile birlikte 1. Satraplığa bağlanmıştır. Bu dönemde kentin kaderi Likya’nın bütününden farklı değildir. M.Ö. 446 yılında Euremedon Savaşından önce Perslerden ayrılarak Attik-Delos Deniz Birliğine giren ve 446-424 tarihleri arasında bazı yıllar vergi ödeyenler listesinde, Likyalılar ve beraberindekilerden ayrı olarak, adı geçen Telmessos, M.Ö 390’da tekrar Pers egemenliğine girmiştir. Bu dönemde Persler adına Artumpara isimli Likyalı bir dynast tarafından yönetilen kent 380-362 yılları arasında hüküm sürmüş olan Likyalı prens Perikles’in Artumpara’yı yenilgiye uğratmasından sonra Likya Birliğine dahil olmuştur. Ancak bu dönemde birliğin tam olarak oluştuğu söylenemez. M.Ö. 362’de Perslere karşı isyan eden satraplarla birleşen Likya, Halikarnassoslu Mausollos’un Perslerin tarafına geçmesi sonucu isyanın bastırılması sonrasında doğu ve batı olarak ikiye bölünmüş ve batısı, Telmessos ile birlikte, Karya’ya bağlanmıştır. Bu durum İskender’e kadar devam etmiştir. İskender Halikarnassos’u ele geçirdikten sonra tüm Likya gibi Telmessos da direnme göstermeden kentin kapılarını ona açmıştır. Bir söylenceye göre ise bunu bir hile ile başarmıştır. “Anadolu’yu fethe çıkan İskender’in donanması Telmessos limanına girer. Kumandanlarını Nearchus o dönemin kent yöneticisi Antipatridates’ten müzisyen ve esirlerin kente alınmaları için izin ister, isteği kabul edilir. Müzik aletleri taşıyan esirler gerçekte yanlarında sakladıkları silahlarla kente giren savaşçılardır. Gece düzenlenen şölen sırasında sürpriz bir hücumla akropolü ele geçirirler.”
M.S. 43 yılında Roma Senatosunun, İmparator Cladius’un önerisi ile Likya’yı Roma’nın bir eyaleti olarak ilan etmesiyle, Telmessos da bu tarihten itibaren tamamıyla Roma egemenliğine girdi. M.S. 451 yılında Kalkhedon Konsülü’ne katılan Telmessos özellikle 7. yüzyılda Arap akınları yüzünden hayli zayıflayarak önemini yitirmiştir. M.S. 8. yüzyılda II. Anastasius kentin ismini Anastasiupolis olarak değiştirmişse de bu isim fazla kabul görmemiştir. Ertesi yüzyılda bazı araştırmacılara göre uzak diyarlar anlamında, bazılarına göre is Makrianes isimli bir piskoposun isminden türetilerek Makri adını almıştır.
1071 Malazgirt Savaşı Selçuklu Türklerine bütün Anadolu platosunu açmış ve Türk boyları daha 11.yüzyıl sonlarından itibaren Makri’de görülmeye başlamıştır. Başlangıçta bu sürekli bir işgal değildi. Önceleri taze İslam felsefesiyle gelişen ve Anadolu’yu gitgide Orta çağın karanlık Bizans kültüründen ayıklayan Türk kolonicileri ve dervişler,sonraları Anadolu’yu Ege Denizine kadar açarak kendilerine yurt edinmek isteyen Selçuklu Türkmen Obaları ve Türkler, Makri’nin yüksek yaylalarında ve zengin ovalarında toprağa bağlanmanın mücadelesini vererek başarılı olmuşlardır. 1204 yılında Bizans ile Türklerin arasında bir çeşit sınır oluşmuştu. Bu sınır Makri’ye kadar uzanıyordu ve kent Bizans topraklarında kalıyordu. Bu dönemde dağlarda ve merkezden uzak kalmış vadilerde yerleşmiş Türk boyları yerli halkla kaynaştı, onların ekonomik geleneklerini benimsedi ve kendi öz yaşam tarzlarını onlarınki ile birleştirdi.
13. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Moğol istilası, Büyük Selçuklu Devletinin beyliklere bölünmesi yanında, batıya gelen yeni Türkmen boylarının da katkılarıyla bu bölgelerdeki beylikleri güçlendirmiş ve bunların çevrelerindeki Türk olmayan nüfusu egemenlikleri altına almalarına olanak sağlamıştır. Bu dönemde Meğri (Makri ismi Türk diline daha yatkın oluşu nedeniyle bu şekilde kullanılagelmiştir.) Menteşe Bey tarafından ele geçirilmiş ve Menteşe Beyliğine bağlanmıştır. Menteşe Bey Meğri’de bir medrese yaptırmış, 1282 yılında burada ölmüştür. Ölümü ile oğullarına büyük bir emirlik bırakmıştı. Bu yeni Türk gücünden endişe eden Bizans, General Alexi’yi bölgeyi fethe gönderir. Meğri ve civarını geri alan general daha sonra Bizans’a karşı ayaklanır ve Türklerle birleşir, ama Alexi öldürülür. Menteşeoğulları bir çok kez Rodos Şövalyelerine karşı bölgeyi savunmuş ve geri alınmasını engellemişlerdir.
Bu sırada İznik ve çevresinde yerleşik Osmanlı Beyliği kısa sürede örgütlü bir devlet yapısı kurması sayesinde topraklarını genişletmiş ve 1390 yılında Yıldırım Beyazıt, Menteşe Beyliğini Osmanlı Devletine bağlamıştır. Fakat Menteşe Beyi Ahmet Gazi, Beçin ve Meğri bölgesini Osmanlılara karşı savunur. Meğri’de daha sonra Venedikliler tarafında yıkılan bir medrese yaptıran Ahmet Gazi’nin 1391 yılında ölümünden sonra tüm toprakları ellerinden alınan Menteşeoğulları Osmanlılara karşı Timur’un yanında yer almış, karşılığında 1402’de Menteşe Beyliğine ait tüm toprakları geri almışlardır. Fakat daha sonra Yıldırım Beyazıt’ın oğulları arasındaki taht kavgasında İsa Bey’in yanında yer almaları Mehmet Çelebi’nin bölgeyi yıkıp geçmesine neden olmuştur. Mehmet Çelebi’den sonra başa geçen II.Murat döneminde 1424’te Teke Beyliği, 1426’da Menteşe Beyliği düştü. Bunun sonucu Papalık, Venedikliler, ve Rodos Şövalyelerinin bölgede hakimiyeti arttı. 1473’te Venedikliler Meğri’yi alırlar, bir kale kurup önce oraya; sonra, adı Şövalye Adası olacak olan limana hakim adaya yerleşirler. Rodos’un Kanuni tarafından fethedilmesinden sonra bölge barışa kavuşur.
Yöre zengindir. Ticaret için yöreye gelen Grekler malarya mikrobu yayan bataklıklardan uzak bir bölgede Levissi ( bugünkü Kaya köy) şehrini kurarlar. Meğri bu kentin iskelesi olur. Ünlü gezgin Charles Texier 1850’de Meğri’nin nüfusunun bin civarında olduğunu yazmaktadır. 19.yüzyılın sonlarına doğru Menteşe adı kalkmış, bölge Muğla Paşalığına bağlanmıştır. 1864’te kaza yapılan Meğri’de ilk belediye örgütü 1874’te kurulmuş ve ilk başkanlığa Rodoslu Hacı Mehmet Ağa getirilmiştir. 1900’e doğru Girit ve Trakya’dan gelen Türklerle nüfuslandırılan Meğri’nin adı Belediye Meclisi’nin 1914’te aldığı bir kararla ilk Türk Hava Şehidi Fethi Bey’in adına ithafen Fethiye olarak değiştirilmiştir.
I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devletinin topraklarının paylaşımı sırasında Venizelos bölgenin, Rum nüfus çokluğu nedeniyle Yunanistan’a verilmesini isterken, İtalyanlar daha önce Londra Antlaşması ile kendilerine bırakılan Antalya çevresini işgal ettikten hemen sonra 11 Mayıs 1919’da Fethiye’yi işgal ederler. Kısa süreli işgalleri sırasında yöre halkı ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan İtalyanlar, 21 Haziran 1920 gün Fethiye’den ayrılmışlardır. Kurtuluş Savaşı süresince yoğun olaylara sahne olmayan yörede bu dönemde yaşanan en trajik olay 1923 mübadelesi sonrası Fethiye ve Levissi’deki tüm Rum nüfusunun Yunanistan’a göçüdür.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 22 Şubat 1935 tarihinde Ege gemisiyle uğradığı Fethiye, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrası hızla gelişerek bölgenin en önemli merkezi olmuştur. 24 Nisan 1957’de meydana gelen deprem, merkezdeki evlerin % 90’ının yıkılmasına neden olurken dönemin kaymakamı Nezih Okuş ve diğer yöneticilerin duyarlı tutumları sayesinde sadece 19 kişi hayatını kaybetmiştir. Bugün antik tiyatro ve Paspatur çevresinde, Çarşı Caddesi’nin güney kesiminde farklı tarzlarıyla seçilebilen eski Fethiye evleri, kentin hüzünlü geçmişinin kalıntıları olarak bizleri selamlamaktadır.
Hangi tarihte yaygınlaşmıştır bilinmemekle birlikte Fethiye yöresi Beşkaza olarak da anılmaktadır. Beşkaza adı beş kadılıktan gelmektedir. Muhtemelen Menteşe Beyliği sırasında merkez kadılığına bağlı olarak beş merkezde oluşturulan kadı yardımcılıkları ile devlet işleri yürütülmüş ve Fethiye, bölge yaşayanlarınca Beşkaza olarak benimsenmiştir.
|
|
|
|
|
1217
|
cellotin genel / COĞRAFYA / Ynt: Fatih Sultan Mehmet-II.Mehmet
|
: Eylül 29, 2007, 10:12:44 ÖS
|
|
Yükselme Devri Padişahları: Fatih(II.Mehmet), II.Bayezıt, Yavuz Sultan Selim,Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murat
FATİH SULTAN MEHMET DÖNEMİ (1451-1481)
İSTANBUL'UN FETHİ (29 MAYIS 1453): İSTANBUL'UN FETHİNİ GEREKTİREN SEBEPLER: 1)- Bizans'ın Osmanlı şehzadelerini koruyarak ve kışkırtarak, taht kavgalarına neden olması, 2)- Bizans'ın Osmanlı'ya karşı düzenlenen Haçlı seferlerini teşvik etmesi, 3)- Osmanlı toprak bütünlüğünü bozan bir konumda olması ( Osmanlı topraklarıyla çevrili bir ada görünümündeydi. Osmanlı'nın Anadolu'dan Rumeli'ye, Rumeli'den Anadolu'ya geçişi zordu) 4)- İstanbul'un boğaza hakim bir konumda olması ve bu yüzden Karadeniz Akdeniz su yolunun anahtarı konumunda olması.
FATİH'İN FETHİ KOLAYLAŞTIRMAK İÇİN ALDIĞI TEDBİRLER: 1)- Bizans'a denizden gelebilecek yardımı önlemek amacıyla Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli hisarını yaptırdı. 2)- Bizans'a Balkanlardan gelebilecek muhtemel Haçlı yardımını önlemek için sınır boylarına akıncı birlikleri gönderdi. 3)- Surlara karşılık, Şahi adı verilen büyük toplar döktürdü. 4)- Haliçteki zincire karşılık gemileri karadan yürüterek Haliç'e soktu.
İSTANBUL'UN FETHİNİ KOLAYLAŞTIRAN NEDENLER: 1)- Bizans ordu ve donanmasının zayıf oluşu, 2)- Kuşatma sırasında Avrupa'dan yardım alamaması.
NOT: Bizans kuşatma sırasında sadece Venedik ve Cenevizlilerden yardım alabilmiştir.
NOT: Cenevizliler kuşatma sırasında ticari kaygılarından dolayı hem Osmanlılara, hem de Bizans'a yardım etmişlerdir.
İSTANBULUN FETHİNİN DÜNYA TARİHİ BAKIMINDAN SONUÇLARI: 1)- Venedik ve Ceneviz ticareti olumsuz yönde etkilenmiştir. 2)- Bin yıllık Bizans imparatorluğu tarihe karışmıştır. 3)- Ortaçağ kapanmış, Yeniçağ başlamıştır. 4)- İstanbul'dan kaçan Bizans'lı bilim adamları Avrupa'da Rönesans ve reform hareketlerinin başlamasında etkili olmuşlardır. 5)- Feodalite(derebeylik) sistemi çözülmeye başlamıştır. İSTANBUL'UN FETHİNİN TÜRK TARİHİ BAKIMINDAN SONUÇLARI: 1)- Osmanlı Devleti Yükselme dönemine girmiştir. 2)- Başkent Edirne'den İstanbul'a taşınmıştır. 3)- Osmanlı toprak bütünlüğü sağlanmıştır. Osmanlı'nın Anadolu-Rumeli geçişi kolaylaşmıştır. 4)- Osmanlı toprakları arasında sürekli sorun çıkaran bir fitne yuvası ortadan kaldırılmıştır. 5)- Karadeniz-Akdeniz deniz ticaret yolunun denetimi Osmanlılar'a geçmiştir. 6)- Osmanlı Devleti İslam dünyasında haklı bir şöhret ve itibara kavuşmuştur.
FATİH DÖNEMİ ÖNEMLİ OLAYLARI
1)-BALKANLARDA FETİHLER 2)- ANADOLU'DA FETİHLER 3)-DENİZLERDE FETİHLER VE SEFERLER
a)- Belgrat hariç bütün Sırbıstan a)- Cenevizlilerden Amasra alındı, a)- Bazı Ege adaları alındı. fethedildi. b)- Candaroğullarından Sinop alındı. (İmroz,Taşoz,Semadirek,Midilli b)- Arnavutluk fethedildi. c)- Karamanoğullarından Konya ve Eğriboz adaları alındı.Rodos c)- Bosna-Hersek fethedildi Karaman alındı. adası kuşatıldı, fakat d)- Eflak-Boğdan fethedildi. d)- Trabzon Rum İmparatorluğuna son alınamadı.) e)- Mora Yarımadası fethedildi. verildi.(1461) b)- Kırım Hanlığı Osmanlılara e)- Otlukbeli Savaşı yapıldı.(1473) bağlandı. (Akkoyunlu Devleti hükümdarı Uzun c)- Otranto (İtalya Seferi) Hasan ile Fatih Sultan Mehmet yapıldı. arasındaki bu savaşı Osmanlılar kazandı.)
FATİH DÖNEMİNDE YAPILAN FETİHLERİN YORUMU: Fatih Sultan Mehmet fetihlerini rastgele değil, belirli amaçlar doğrultusunda yapmıştır. Bu amaçları şöyle sıralayabiliriz: 1)- Karadeniz Ticaretine Egemen Olmak, 2)- Anadolu Türk Birliğini sağlamak, 3)- Anadolu'da Faaliyet Gösteren Devletleri Etkisiz Kılmak, 4)- Ege ve Akdeniz Ticaretine Egemen Olmak, 5)- Bizans'ın Yeniden Dirilmesini Önlemek, 6)- Katolik Roma'yı Ele Geçirmek. 1)-KARADENİZ TİCARETİNE SAHİP OLMAK İÇİN YAPILAN FETİHLER: Bosna-Hersek, Eflak-Boğdan, Cenevizlilerden Amasra'nın alınması, Trabzon Rum İmparatorluğu'nun fethi ve Kırım Hanlığının Osmanlılara bağlanması bu amaçla yapılan fetihlerdir.(Bu yerlerin hepsi Karadeniz kıyısındadır. Böylece Karadeniz bir Türk gölü haline gelmiştir.) KIRIM HANLIĞININ OSMANLILARA BAĞLANMASI: Hatırlanacağı gibi Altınorda Devletinin parçalanmasıyla kurulan Türk Hanlıklarından biri de Kırım Hanlığıdır. Fatih döneminde Kırım Hanının ölümü üzerine oğulları arasında taht kavgaları başlamış, Kırım Halkı Fatih'ten yardım istemiştir. Fatih Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı Donanmasını Kırım'a göndererek bu hanlığı Osmanlılar'a bağlamıştır. Böylelikle: 1- Karadeniz bir Türk gölü haline gelmiştir. 2- Kırım Ordusu Osmanlıların Avrupa'ya yaptığı seferlerde YARDIMCI KUVVET olarak büyük yararlar sağlamıştır. 3- Osmanlı Devleti Kırım Hanlığı sayesinde Orta Asya Türkleriyle temas sağlamıştır. 2)- ANADOLU TÜRK BİRLİĞİNİ SAĞLAMAK İÇİN NELER YAPMIŞTIR? Candaroğullarından Sinop'u alarak bu beyliğe son vermiştir. Ayrıca Karamanoğullarından Konya ve Karaman'ı alarak büyük ölçüde Anadolu Türk birliğini gerçekleştirmiştir. 3)- ANADOLU'DA FAALİYET GÖSTEREN DEVLETLERİ ETKİSİZ KILMAK İÇİN NELER YAPMIŞTIR? IV. Haçlı Seferi sırasında 1204 yılında kurulan Trabzon Rum İmparatorluğunu ortadan kaldırdı. Doğu Anadolu'da hakimiyet kurmak isteyen AKKOYUNLU devletini 1473'te Otlukbeli Savaşında yendi. 4)- EGE VE AKDENİZ TİCARETİNE EGEMEN OLMAK İÇİN NERELERİ ALDI? Venedikliler'in elinde bulunan Ege adalarını (İmroz, Taşoz, Limni,Bozcaada,Semadirek,Midilli,Eğriboz) aldı. Rodos adası kuşatıldı,ancak alınamadı.Akdeniz'deki Kefolonya,Zanta ve Ayamavra adalarını aldı. Böylece Karadeniz'de faaliyet gösteren Cenevizlilerden sonra, Akdenizde faaliyet gösteren Venedik ticaretine de büyük darbe vurdu. OSMANLI-VENEDİK DENİZ SAVAŞLARI Sebepleri: Osmanlıların; İstanbul'u fethetmeleri, Karadeniz ve Ege ticaretini denetimleri altına almalarının Venedik ticaretine darbe vurması. Sonuç : Venedik donanmasının Osmanlı donanmasından güçlü olmasından dolayı Venedikliler'e karşi bir üstünlük sağlanamamıştır. Fatih olası bir Haçlı ittifakını engellemek amacıyla 1479'da Venedikliler'e ticari ayrıcalıklar vermiştir. NOT: Osmanlı Devletinden ilk ELÇİ bulundurma hakkını ve ilk ticari ayrıcalıkları elde eden devlet Venedik'dir.
5)- FATİH'İN HIRISTIYANLIK MÜCADELESİ NASILDI? Hırıstiyanlığın iki merkezi vardı. Biri KATOLİKLİĞİN merkezi ROMA(VATİKAN), diğeri de ORTODOKSLUĞUN merkezi İstanbul(FENER) idi. Fatih İstanbul'u alarak, buradaki Ortodoks cemaati dini inanç ve ibadetinde serbest bırakmış ve tüm Ortodoks Hırıstiyanların koruyuculuğunu üslenmiş, böylece hırıstiyan dünyasındaki MEZHEP BİRLİĞİNİ engellemiştir. (İstanbul'un Fethinden önce Katolik ve Ortodoks mezhepleri birleşmeye çalışıyorlardı.) Fatih Katoliklerin merkezi Vatikan'ı da(Roma) ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden GEDİK AHMET PAŞA komutasındaki Osmanlı donanması İtalya'nın güneyine çıkarma yapmış ve buradaki OTRANTO kalesini ele geçirmiştir. Ancak Fatih'in ölümü İtalya Seferinin yarıda kalmasına sebep olmuştur. 6)- BİZANS'IN YENİDEN DİRİLTİLMESİNİ ÖNLEMEK İÇİN NELER YAPTI? Bizans hanedan üyelerinin kaçtığı Trabzon Rum imparatorluğuna son verdi,yine Bizans hanedan üyelerinin kaçtığı MORA Yarımadası'nı fethetti.
HAZIRLAYAN=united
|
|
|
|
|
1218
|
cellotin genel / COĞRAFYA / Ynt: evrenin ve dünyanın oluşumu
|
: Eylül 29, 2007, 10:12:26 ÖS
|
|
Şimdi biraz geriye gidiyoruz. Bundan yaklaşık olarak 15 milyar yıl önceye. Zamanın başlangıcı olarak varsaydığımız büyük patlama ile evren oluşmaya başlıyor. Bu bizim bilebildiğimiz ilk saniyemizin başlangıcı. Sıcaklık ölçemediğimiz kadar yüksek. Bu süre sonunda sıcaklık 3.000 derecenin altına düşünce, elektromanyetik kuvvet sahneye çıkıyor. Elektronları mevcut çekirdeklerin çevresinde yörüngeye sokarak ilk Hidrojen ve Helyum atomlarını yaratıyor. Böylece serbest elektronların ortadan çekilmeye başlaması evreni saydamlaştırıyor. Bu ilk dakikalardan sonra evren artık bayağı soğumuştur. Bunun sonucu çekirdeksel kuvvetlerin etkinliği bitiyor. Evrenin o sıradaki bileşimi %75 Hidrojen, %25 Helyum çekirdeğinden oluşuyor. Artık 300.000 yıl boyunca hiçbir şey olmayacaktır.Bu süre sonunda kütlelerin çekim kuvvetleri etkisi devreye giriyor. O zamana kadar homojen olan maddede pıhtılar oluşmaya başlıyor.Böylece Büyük Patlamadan 100 milyon yıl sonra evren bugün bildiğimiz yüzünü gösteriyor. Galaksilerin içinde, madde, çekim kuvvetinin etkisiyle yoğunlaşarak yıldızları oluşturuyor. Bu yoğunlaşma ve sıkışma süreci sıcaklığı yükseltiyor. Böylece yıldızlar, yani güneşler, çevrelerinde sürüp gitmekte olan soğumadan yakayı kurtarmış oluyorlar. Isınıyor ve enerji yaymaya başlıyorlar. Başka deyişle yıldızlar parlamaya başlıyor. Galaksilerin içinde, çekim kuvvetlerinin etkisiyle maddenin yoğunlaşarak yıldızları oluşturduğunu söylemiştik. Böylece yıldızlar, maddenin oluştuğu potalar halindedir. Evren her yerde soğumasını sürdürürken, yıldızın kendi ağırlığı altında sıkışıp büzülmesiyle, onların sıcaklığı önemli ölçüde yükseliyor. Evrenin ilk saniyelerindeki parçacık bileşim süreçleri, yıldızların içinde yeniden işlemeye başlıyor. Yıldızlar sanki birer yerel küçük ‘Big Bang’ gibi davranıyorlar.Sıcaklık yaklaşık 10 milyon dereceye yükselince, çekirdeksel güç yeniden uyanıyor, Hidrojen çekirdekleri birleşip helyum oluşturuyorlar. Bu nükleer reaksiyonlar uzaya ışık biçiminde çok büyük miktarda enerji yayarlar. Yıldız parıldamaya başlar. Sıcaklıkları evrende olduğu gibi gittikçe düşer. Bizim Güneşimizde 4.5 milyar yıldır işte böyle hidrojen yakarak parlayıp duruyor. Yıldızın kütlesi büyükse daha fazla parlar ve yakıtlarını daha erken, örneğin birkaç milyon yılda tüketir. O zaman yıldız tekrar büzülmeye başlar. Büzülme sonucu, sıcaklık artarak 100 milyon dereceyi geçer. Bu kez hidrojen yanmasının sonucu oluşan Helyum, yakıt olarak devreye girer. O zaman bir dizi nükleer reaksiyon, daha önce görülmeyen bazı bileşimlerin ortaya çıkmasını sağlar Yıldızların etrafında dolaşan bizim dünyamız gibi gezegenlerin nasıl oluştuğunu, şu anda kesin olarak bilemiyoruz. Fakat bu yıldızlar arası tozların bir nüve etrafında önce halka biçiminde bir disk haline gelip, sonrada toplaşıp birbirlerine yapışmasından oluştuğu sanılıyor. Bu toplaşma ile gittikçe büyüyen kaya niteliğinde yapılar kuruyorlar. Daha kütleli olanlar diğerlerini kendine çekiyor. Aralarındaki çarpışmalar büyük miktarda ısı enerjisi üretiyor. Buna radyoaktif atomlardan doğan enerji ekleniyor. Böylece akkor halinde bir ateş topu gibi gezegenler oluşuyor. Gezegen küçük ise, asteroidler gibi, çabucak soğuyor. Ay ve Merkür, başlangıçta ürettikleri ısıyı birkaç yüz milyon yılda dağıtıp bitirmişler. Dünyamız için daha uzun bir süre gerekmiş. Bugün bile içinde bir ateş kütlesi var. Jeolojik hareketlere, depremlere ve iklim değişikliklerine neden oluyor. Dünyamızın, ayın ve çok sayıda göktaşının yaşları ölçüldüğünde, bulunan değerler aynı çıkıyor: 4.56 milyar yıl. Samanyolu galaksimiz yaklaşık 8 milyar yaşını doldurduğu sıralarda, Güneş sistemimizin hep birlikte ortaya çıktığı anlaşılıyor. Dünyamızı bizim sistemdeki diğer gezegenlerden ayıran özelliklerden biri, sıvı halde suya sahip tek gezegen olması. Diğerlerinde su, sadece buz veya buhar halinde. Dünyamıza suyun uzay gayzerlerinden çıkan fışkırmayla, içinde buz taşıyan kuyruklu yıldızlarla, kometlerle, geldiği anlaşılıyor. Dünyanın çekim alanı su moleküllerini yüzeyinde tutacak kadar güçlü, Güneşe uzaklığı da bunun kısmen sıvı halde kalmasına uygun. Sıvı halde su, kozmik karmaşıklığın ortaya çıkmasında birinci derecede rol oynamıştır.
|
|
|
|
|
1219
|
cellotin genel / COĞRAFYA / Ynt: Evrenin Oluşumu ve Oluşum Modelleri
|
: Eylül 29, 2007, 10:12:01 ÖS
|
|
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 1 - "Evrenbilim her zaman bilim ile felsefe, bazilarina göre ise bilim ile din arasinda sinir çizgisi oldu ve öyle kalacak gibi görünüyor." (Hannes Alfvén) Evren ilgili görüşlerimiz 400 yil önce nasil degişiyorduysa şimdi de degişim içerisindedir. Batlamyus evrenbiliminde, üzerinde yildizlarin çakili oldugu kristal küre evreni iki kisma ayiriyordu. Bunlardan biri Dünyanin bir kaç kati büyüklükte betimlenen kürenin içinde kalan "dünyasal alem", digeri ise kürenin dişi olan "kutsal-alem". Bu evren tasvirinin Aristoteles uyarlamasinda da bilim sadece bu kürenin içinde kalan alani, sadece bir yere kadar açiklayabilir, ama kutsal-alemi asla, deniyordu! Kopernik Devrimi bu güzel küreyi kaldirdi ve Newton, kendi bahçesinde bulmuş oldugu yasalarin gökyüzüne de uygulanabilecegini, bu yasalarin Güneş dizgesinin mekanigini açiklayabilecegini gösterdi. Böylece doga yasalarinin, en azindan Güneş dizgesi içerisindeki evrenselligi ortaya çikmiş oldu. Ortak kütle merkezi etrafinda dolanan ikili yildiz dizgelerinin gözlemlenmesiyle de hem evreni hem de düşünce sinirlarimizi genişlettik, doga yasalarinin yer yadirgamaksizin evrenin her noktasinda ayni şekilde işledigini gördük. Bu gün Big Bang'le beraber, evrenin sinirlarini 400 yil öncekinin on üzeri onsekiz kati dişari taşidik ama hala biryerlere sinir koyuyoruz. Peki, sinir koymamiz gerekiyor mu? Sorunun cevabi "hayir" bir sinir koymak zorunda degiliz, ama günümüzde en yaygin evren modeli Big Bang sinir koyuyor, çünkü buna ihtiyaci var!
The Big Bang Büyük Patlatmasi
Bugün evrenin nasil başladigi ve biçimledigi konusunda başi çeken ve en taninan teoridir. Big Bang'in en bilinen iddiasi evrenin bundan 15-20 milyar yil kadar önce sonsuz küçük tekil bir noktanin patlamasi ile evrenin hiçten var oldugu (yaratildigi) iddiasidir. Bence bu senaryo kutsal kitapla inanilmaz bir şekilde örtüşüyor.
Şekil 1: Big Bang evrenin bir balon gibi şişmekte oldugunu söylemekte. Bu şekilde, noktalar gökadalari temsil etmekte. Eger kendimiz bu noktlaradan birindeki gözlemci yerine koyarsak, diger bütün noktalarin bizden uzaklaştigini gözleriz. Bugün gökbilimciler Big Bang evrenbilimini üç sütun üzerinde yükseltmektedirler. Bunlardan birincisi Amerikali astronom Edwin Hubble'in Mount Wilson Gözlemevi'ndeki 2.5 Metrelik teleskop ile sarmal kollu gökadalar üzerine yaptigi çalişmaya dayanmaktadir. Bu çalişmada bizim gökadamizdan daha uzaktaki gökadalarin daha hizli, daha yakindakilerin ise daha yavaş olmak üzere bizden uzaklaştiklari gözlemlendi. Diger bir deyişle, evren sanki bir noktadan şişmeye başlamiş gibi her yönde ayni hizla genişlemekte idi. Zamani, filmi geri oynatir gibi geriye dogru izlersek geçmişte bir yerlerde evrenin kendi üzerine çökmüş olmasi gerektigi, filmi en başa sardiktan sonra tekrar izledigimizde de evrenin büyük bir patlama ile şişmeye başlamasi gerektigi sonucu çikarildi. Genişleme geriye dogru düşünülerek elde edilen evrenin yaşina, ilk başta 5 milyar yil dediler, tüm zorlamalarla ancak 20 milyar yila çikarabildiler. Söz ettigimiz bu konu Big Bang'in en bilinen söylenceleridir. Üç sütundan ikinci ise evrende ölçülmüş olan "hafif elementler" bollugudur. Hafif elementler dendiginde, hidrojen ve onun izotopu olan döteryum, helium ve lityum elementlerini anliyoruz. "Element bollugunun ölçülmesi, kocaman bir kekin pişirildikten sonra malzemenisinin ne oldugunu araştirmaya benziyor." (Jeff Kanipe) Evrenin hamurunun ne oldugu sorusuna küresel kümelerdeki yaşli yildizlara bakarak cevap arandi. Türlü çabalardan sonra Big Bang'i gözlemlenen element bollugunu yaratabilecek hale getirdiler.
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 2 - Üçüncü sütun ise büyük patlamadan kaldigi düşünülen kozmik mikrodalga ardalan işinimidir. Ralph Alpher, Robert Herman ve atom bombasinin dogdugu proje olan Manhattan Projesinin başinda bulunan George Gamow'a göre: hayallerini süsleyen büyük patlamanin gerisinde, evrenin her yerini kaplayan bir işinim birakmiş olmasi gerekmeliydi ve buna "mikrodalga ardalan işinimi" dendi. Bu tanimdaki ardalan sözcügü bize ne anlatiyor? Bu işinimin herhangi bir gök cisminden kaynaklanmadigini, Büyük Patlamadan ardakalan fosil işinim oldugunu ve gözlemlenebilir evrenimizin ötelerinden, her yerinden geldigini anlatir. Gerçekten de radyo teleskoplar gökyüzüne çevrildiginde yönden bagimsiz olarak her taraftan ayni dalagaboyunda işinim algiladilar. Bu her yeri kaplayan işinimin sicakliginin mutlak sifirin hemen üzerinde 2.73 K oldugu yani bir dogumgünü mumundan 108 kez daha zayif bir işinim oldugu ölçüldü. Ardalan işiniminin en büyük özelligi radyo teleskoplarimizi hangi noktaya çevirirsek çevirelim her bir noktada 2.73 K sicakligina denk gelmesidir. Ancak ciddi bir sorun var çünkü bu gün evrene baktigimizda eşdagilimli görünmüyor, aksine 109 tane gökada aralarinda dev boşluklar olan duvarlar ve tabakalardan oluşmuştur. Peynirlerdeki delikler gibi boşluklar ve yumrulu yapilar sergilemektedir. Astrofizikçiler eşdagilimsiz görünen bu yapilarin oluşmasina neden olan her ne ise onun etkilerinin ardalan işiniminda da gözlemlenmesi gerektigi ortak fikrine vardilar. Diger bir deyişle evrenin her noktasinda 2.73 K olarak ölçülmesi gereken degerin iniş çikişlar yani dalgalanmalar göstermesi gerektigi sonucunu çikardilar.
Şekil 2: COBE uydusunun mikrodalga ardalan işiniminda dalgalanmalar buldugu açiklandi. Bu şekilde, renkler farkli sicaklik degerlerine denk gelen bölgeleri göstermekte. Ta ki 1992 yilina kadar bu durum ile ilgili yeterli bir sonuç elde edilemedi. 1992 yilinda COBE (cosmic background explorer - kozmik ardalan kaşifi) isimli uydunun ardalan işiniminda dalgalanmalara rastladigini duyurdular. Bu duyuru pek dramatikti. Bir gazete başligi şöyle "Astronomlar Tanrinin Yüzünü Gördü". Bir kitapta da ardalan işinimlarindaki dalgalanmalar "Tanrin Parmak Izleri" olarak yorumladi. Peki bu ardalan işinimi gerçekten de "ardalandan" geldigini kanitlayabilecek ya da yanlişlayabilecek gözlemler yapilabilir mi? Evet yapilabilir. COBE, ölçümlerini bu gün bildigimiz en büyük yapilardan daha büyük ölçeklerde gerçekleştirdi. Bugün gökbilimciler bu dalgalanmalari daha küçük ölçeklerde, gökadalar seviyesinde ölçebilecek araçlar kullanabiliyor. Bu araçlarla ardalan işiniminin gerçekten ardalandan mi yoksa gökadalar arasinda tuzaklanmiş olan plazmadan mi geldigi araştirilabilir. Bunu COBE yapamazdi çünkü çözünürlügü yani kullandigi ölçek gökadalarin oluşturmuş oldugu süper kümelerden de büyüktü. Buna karşin hala bir çok biliminsaninin kafasinda COBE'nin ölçümleri, Big Bang için açik seçik zafer olarak durmaktadir. Ancak yine de kendilerini bir sorun bekliyordu: Ardalan işinimindaki dalgalanmalar bugün gözlemlenen evrenin 100 milyon işik yili genişliginde 1 milyar işik yili uzunlugunda dev gökada kümelerini oluşturmaya yetebilecek genlikte degildi.
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 3 - Bu yapilari açiklayabilmek için yeni bir yarabandi daha buldular. Şimdi bir süre masal dinliyor gibi olacagiz! Dediklerine göre, evrendeki madde dagilimi aslinda yumrulu degil, ancak yumrulu gibi görünüyormuş. Gökada haritalarinda açikça görünen boşluklar karanlik yani bizim gözleyemedigimiz bir tür madde ile doluymuş. Bir hayalet, "karanlik madde"! Bu karanlik madde, bizim bildigimiz türden bir madde degilmiş, onlara göre -varsayimsal olan- graviton, axion gibi temel parçaciklardan oluşmuş. Bu nedenle de sadece dolayli olarak kütle çekim etkileri gözlemlenerek varligi gösterilebilirmiş. Bu maddenin büyük patlamadan sonra yaratilan maddenin bugünkü yapilari oluşturabilmesi için gerekli olan kütleçekim kuvvetinin kaynagimiş. Ama karanlik madde o kadar alçakgönüllüymüş ki yaptigi büyük işlerden böbürlenmez, kendini kimseciklere göstermezmiş. Gerçekten de iyi bir masal ki çogu biliminsanini uyutabilmekte! Karanlik maddenin kanitlanmasinda sadece gözlemsel degil, mantiksal bir sorun da var. Şimdi soruna deginelim: Güneş dizgesinde, Güneşten uzaklaştikça gezegenlerin Güneş etrafinda dolanma dönemi artar, yani hizlari düşer. Bunun nedeni, kütle çekim ivmesinin uzakligin karesi ile ters orantili olarak azalmasi, dolayisi ile çekim ivmesini dengeleyen merkezcil ivme için gerekli olan hizin düşmesidir. Buna benzer şekilde, kendi gökadamiza baktigimizda da gökada merkezinden daha uzaktaki yildizlarin dolanma hizinin, merkeze daha yakindakilere göre uzakligin karesi ile ters orantili olarak daha az olmasi gerekir. Ancak gözlemler yildizlarin dolanma hizinin beklendigi gibi düşmedigini göstermektedir. Işte bu durum karanlik maddenin varligi ile açiklanmakta. Fakat mantiksal sorun şurada: Zaten karanlik madde varsayimi eksik oldugu düşünülünen kütle çekim kuvvetinin kaynagini bulmak için ortaya atilmadi mi? Çözüm olarak karanlik maddeyi önerdiler, yani sadece kütle çekimi özelligi olan bir madde, kanit olarak yine çözümün kendisini öne sürüyorlar! Bu ne biçim bir kanit! Kanit için çözümün kendisini bir daha aynen söyleyip bu sefer çözüm yerine degil de kanitlama yerine kullaniyorlar. Bu bana, Evrim Aldatmacasi isimli kitabin arkasinda ki "Yazar Hakkinda" başlikli yaziyi animsatiyor. Yazida "Harun Yahya" isminin, takma ismi "Cavit Yalçin" olan kişinin takma adi oldugu söyleniyor! Big Bangçiler ise şöyle diyor: "Kütle çekim kuvveti eksik, karanlik madde çözümdür, kanit: gözlemleyemedigimiz karanlik maddenin kütle çekim etkisi." Tam bir kisir döngü, nasil bir kanitlama, bana anlatabilecek olan varsa mutlu olurum?
Plazma Evren Modeli
Big Bang evrenbiliminde, kütle çekim evreni biçimlendiren ana etkendir. Plazma evrende ise evreni biçimlendiren, şu an gözlemlenen haline getiren ana etken kütleçekim degil elektromanyetizmadir. Plazma evren modeline göre: elektromanyetizmanin, evrenin %99 undan fazla bir kismini oluşturan plazma ile olan etkileşimi sonucu bugünkü yapilari oluşmuştur. Plazma nedir? Plazma maddenin dört durumundan biridir. Kati, sivi, gaz, plazma. Bunlardan plazma maddenin evrende en çok rastalanan durumudur. Bu nedenle maddenin birinci durumu dersek daha dogru olur. Maddenin diger durumlari kati, sivi, gaz bizim en iyi tanidigimiz durumlaridir ve evrenin toplamda sadece %1 inden de küçük bir kismini oluşturmaktadirlar. Plazmayi maddenin gaz durumu gibi düşünebiliriz ancak gazi oluşturan atom ve moleküller elektriksel olarak nötr iken plazmayi oluşturan parçaciklar elektrik yüklüdür. Herhangi bir gazi çok yüksek sicakliklara çikardigimizda atomlar elektronlarini yitirerek iyonlaşmiş duruma geçerler. Atom çekirdekleri pozitif yükle donanirken, serbest elektronlar plazma ortaminin negatif elektrik yükünü oluştururlar. Böylece, plazma negatif ve pozitif elektrik yüklü parçaciklar toplulugu olarak karşimaza çikar. Plazma ile karşilaştigimiz diger bir örnekte şöyle: Yagmur bulutlarinin alt kisimlarinda negatif yükler birikmeye başlar ve bu birikim yerde de pozitif yüklerin birikmeye başlamasina neden olur. Ayri elektrik yüklü tabakalar arasinda oluşan elektrik alan, atmosferdeki atomlari iyonlaştirabilecek genliklere ulaştiginda atmosferde plazma yapi oluşur. Plazma yapi, altindan da iyi bir iletkendir ve iki tabaka arasinda kanal görevi yaparak yük boşalmasina neden olur ve biz bunu şimşek olarak görürüz. Insan yapimi plazma, kisa ömürlüdür. Neon veya flöresan lambalarindaki plazma varligini sadece lamba yandigi sürece sürdürebilir. Ancak, kozmik plazma çok daha uzun ömürlüdür. Örnegin, yildizlar çekimsel olarak birarada bulunan plazma yumagidir; yildizlar arasi ve gökadalar arasi ortam tamamen plazma durumundadir.
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 4 - Plazma astrofizigi ve evrenbiliminin kökleri 1896'lara kadar uzanmaktadir. 1896 yilinda, hayatini laboratuvarda katot işinlari ve parçaciklari üzerine çalişarak geçiren Kristian Birkeland bir makalesinde şu sözlere yer veriyor: "... Kuzey işimasinin (auroranin) nedeninin uzaydan gelen parçacik işinlarindan kaynaklandigi inancimi ilk kez açikliyorum." Burada parçacik işinlari dedigi şey henüz adi konmamiş plazmadir. Plazmanin isim babasi ABD General Electric şirketinden Irwing Langmuir'dir. Elektrik boşalmalarinin gazlar üzerindeki etksini incelerken tanişmiştir. Plazmanin canli gibi davranişlar sergilemesi onun tip bilimi termilojisinden seçtigi plazma sözcügünü kullanmasina neden olmuştur. Gerçekten de 1974 yilinda yapilan uydu gözlemleri, kutup işimasinin (auroranin) nedeninin, Güneş'ten kurtulup gezegenlerarasi ortamda yolculaga çikan ve Dünya'nin manyetik küresince tuzaklanan plazmanin ortaya çikardigi elektrik akimlarinin sonucu oldugunu göstermiştir. Birkeland daha da ileri giderek 1908 yilinda şu sözlerini de yayimliyor: "...Bu teori evreni yönlendiren, Güneş dizgesinin diskini, hemen hemen ayni düzlemde olan gezegenlerin, Ay'in oluşumunu saglayan kuvveti, kütleçekimi degil elektromanyetik kuvvet kabul ederek önceki teorilerden ayrilmaktadir." Birkeland'in çaginin ilerisinde daha bir çok fikirleri olmuştur ancak biz onu saygi ile anarak devam edelim. Kütlesi olan her madde, çekim kuvveti dogurdugu gibi kendisi de çekim kuvetinden etkilenir. Ayni şekilde plazma da çekim kuvveti dogurur ve bundan etkilenir. Ancak elektrik ve manyetik alan ile karşilaştiginda genligi çekim kuvvetinin genliginden 1036 kez daha büyük olan elektromanyetik kuvvetlerin etkisi altina girer. Ayrica elektrik ve manyetik alanlar ile etkileşime girdigi gibi kendisi de bu alanlari oluşturabilmektedir. Bu yapisal özelliklerinden dolayi plazma uzayda eşdagilim göstermemekte, elektrik ve manyetik alanlarin varliginda devinimleri belli yönleri yeglemektedir. Söz konusu olan bu olgularin hepsi laboratuvar ortaminda kontrollü deneylerle dogrulanmiştir. Plazmanin salmiş oldugu işinim her zaman isisal olmayabilir. Synchrotron işinimi yani isisal olmayan işinimda üretebilmektedir. Bu işinim, manyetik alan çizgileri etrafinda sarmal yörüngelerde işik hizina yakin hizlarla dolanan serbest elektronlarin ivmelenmelerinden kaynaklanmaktadir. Bu tür işinimlar 1930'lu yillarda parçacik hizlandiricilarda üretilebiliyordu. Bu tür işinimlarin evrende dogal süreçlerde de üretilebilecegine dikkatleri çeken ilk biliminsanlari Hannes Alfvén, Nicolai Herlefson ve Karl Kienpenheuer'dur. Daha sonra Güneş ile ilgili çalişmalarindan dolayi Nobel ödülü almiş olan Alfvén, işik hizina yakin hizlardaki elektronlarin evrenin her köşesinde gözlenebildigini, bu nedenle de evrenin her yerinin akim tabakalari, akim halatlari ile bir ag gibi örülmüş olmasi gerektigini iddia etmiştir. Dolayisi ile evren, en büyük ölçeklerde bile arikovani gibi hücresel ve filamenter yapilar sergilemeliydi. 1980'lerde gökada süperkümeleri gözlemlendiginde, evrenin Alfvén'in dedigi gibi bir yapi sergiledigi görüldügü halde ciddiye alinmadi. Şekil 3: Gökadalardann oluşmuş bir küme. Sol üstten uzanarak gelen küme sag altta yayiliyor. Yapinin eşdagilimli olmadigi görülmekte, big bangçiler icad ettikleri karanlik maddeyi öne sürerek bu yapilarin aslinda eşdagilimli oldugunu ama eşdagilimsiz gibi göründügünü iddia etmekte
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 5 - Big Bangçiler, kendi beklentilerini daha büyük ölçeklerde saglayacaklari umudu ile yaşadilar; bu sefer 15-20 süperkümeden oluşan devasal bir yapi daha buldular. VLA adi verilen radyo teleskoplar dizisi ile çalişan bir grup, gökadamiz merkezi yakinlarinda radyo işinimi yapan ve uzunlugu 120, genişlig 3 işik yili olan filamenter bir yay buldular. Gözlemlenebilen evren her geçen gün gelişen teknoloji ile biraz daha büyümektedir. Daha büyük ölçeklerde de evrenin, farkli akim tabakalarindan oluşan farkli sicakliklarda ve yogunluklarda bölgelerden oluştugu, hiyerarşik yapi sergiledigine dair çok güçlü kanitlar vardir.
Şekil 4: NASA'nin Alfvén'i hakli kabul ederek oluşturdugu, gözlemlenen evren ile ilgili üç boyutlu model. Eşdagilim arayişinin temelinde Einstein'in kozmolojik ilkesi yatar. Einstein, evren modelini ortaya koyarken en büyük ölçeklerde düşünüldügünde evrende maddenin -eşdagilim- gösterdigini düşünmüştür. Einstein sirf felsefi ve estetik inançlarindan dolayi bu yolu seçmiştir. Çünkü büyük hacimlerde az yogunluk, küçük hacimlerde çok yogunluk varken evrenin bir küre olarak kendi üzerine kapanmasina gerek kalmayacakti, yani sinirsiz bir evrende yaşiyor olmamiz gerekecekti.Einstein zamaninda yapilan gözlemler evrenin eşdagilimsiz oldugunu göstermesine karşin ömrü boyunca evrenin daha büyük ölçeklerde eşdagilim sergileyecegi inanci ile yaşadi. Bugün Big Bangçiler bu inanç peşinde koşmaya devam ediyorlar ama bu inançlari onlarin sonunu getirecege benziyor. Bilim inançlari sadece biryere kadar kaldirabilir, çünkü inançlar doganin umrunda degil gibi görünüyor! Bugün radyo astronomi gözlemleri evrende eşdagilimi destekleyebilmek için kuazarlara sarilmiştir. Ancak bu gözlemlerden çikan sonuçlarin hemen hemen hepsi kuazarlarin kozmolojik uzakliklarda oldugu varsayimina dayalidir. Ancak bu varsayim da ileride deginilecegi gibi sorgulanabilecek ve çürütülebilecek bir varsayimdir. Kuazarlarin gökada merkezlerinden firlatilan yüksek erkeli plazma olduguna dair güçlü kanitlar vardir. 1995'te Lerner, COBE ölçümlerinden elde edilen mikrodalga ardalan işinimindaki dalgalanmalarin genliginin, bugünkü yumrulu yapilari oluşturabilecek büyüklükte olmadigini kanitlamiştir. Plazma evrende, gözlemlenen yumrulu yapilari ve devasal tabakalari oluşturmak için karanlik madde gibi hayaletler yaratip karanlik işlere girme geregi kalmaz. Bir biliminsanina karanlik işlere girmeyi yakiştiramiyorum! Laboratuvarlarda yapilan deneyler, filamenter akim tabakalari içerisinde kalan plazma güç kaynaklarinin evrenle karşilaştirdigimizda küçük hacimlerde de olsa mikrodalga ardalan işinimi üretilebilecegini göstermişitir. Bu durumda, dev filamenter akim tabakalari, yildiz gibi işinim kaynaklarindan çikan erkeyi bir kafes gibi tutabilir. Böylece evrenin başlangicindan kalma oldugu iddia edilen mikro dalga ardalan işinimi bilinen fiziksel süreçlerle açiklanabilmelidir. Gerçekten de gözlem verilerinden elde edilen erke yeginliginin bu gün gözlemlenen evrenin 2.87 K degerinde olan karacisim işimasini saglayabildigini göstermiştir. Bu degerin COBE'nin 2.73 K degerindeki ölçümüne yakinligi plazma modelinin tutarliligini gösterir. Laboratuvar koşullarinda plazmanin tabakali yapilar oluşturdugu deneysel olarak gösterilebiliyor. Tabakali yapilarin oluşmasi için gereken koşullar biliniyor ve gerek koşullarin evrendeki varligi gösterilebilmektedir. En önemlisi plazma bilimsel yöntemin dişina çikmiş degil! Böylesine bir durumda Big Bang'in üçüncü sütunu yikilmaya yüz tutmuş bulunuyor. Çatiyi taşiyan sütunlardan birinin içi boş çikti, diger sütunlar bu çatiyi taşiyabilecek mi acaba?
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 6 - Big Bang'in ikinci sütunun, ölçülmüş olan hafif element bolluguna getirmiş oldugu çözüm oldugunu söylemiştik. 1991 yilinda bazi bagimsiz gözlemciler tarafindan yapilan çalişmalar yilidizlar oluşmadan önceki helyum bollugunun, Big Bang'in önerdigi en düşük degerden de düşük oldugunu göstermişitir. (Lerner, 1995) Bence, çatiyi taşiyan üç sütundan ikisi çökmeye başladigina göre buralarin terk edilme vakti gelmedi mi? Üstelik tüm çabalara karşin sütunlar onarilamiyor da! Son olarak, sira Big Bang'in en saglam sütununa geldi. Animsarsak eger en başta Big Bang'in, evrenin genişledigini iddia ettigini yazmiştik. Çünkü, genişleme sürecini geri çevirdigimizde evreni 20 milyar yil öncesinde tek bir noktaya çökertiyorlar. Bu iddia, gökadalardan alinan işimalarin Doppler etkisinden kaynaklandigi söylenen kirmiziya kaymalarina dayanarak yapilmaktadir. Ancak, 1986 yilinda Hawai Üniversitesi'nden Brent Tully, milyarca işikyili uzunlugunda, 300 milyon işikyili genişliginde, 100 milyon işikyili kalinliginda gökada kompleksleri bulmuştur ve 1990'da buluşun dogrulugu kabul görmüştür. Ancak gökadalarin devinim hizlari ölçüldügünde ve gerekli düzeltmeler yapildiginda bu yapinin oluşmasi için gereken sürenin evrenin iddia edilen yaşindan beş kat fazla yani 100 milyon yil oldugu hesaplanmiştir. Bu olay bana çok yabanci gelmiyor. Dünya'nin yaşinin nasil gelişim gösterdigini animsiyorum. Önceleri 4500 yil dediler, jeologlar sayesinde şimdi 4.5 milyar yil oldugunu biliyoruz. Bu olguya getirebilecek olasi başka bir açiklama yok mu? Gözlemler, çogu gökadanin tayf çizgilerinin kirmiziya kaydigini göstermektedir. Bu durum genelde bize gökadalarin bizden uzaklaştigi dolayisi ile evrenin genişledigi anlamina geldigi şeklinde aktarilir. Uzun bir süre kirmiziya ve maviye kaymanin sadece iki nedeni oldugu düşünülüyordu. Bunlardan biri işinim kaynaginin gözlemciye göre hizindan kaynaklanan dopler etkisi, digeri ise kaynaktan çikan bir işinimin gökada, karadelik gibi gökcisimlerinin oluşturdugu büyük kütleçekim alanlarindan etkilenmesidir. Ancak, 1989 yilinda Rochester Üniversitesinden Emil Wolf, plazma evrenbilimcilerince desteklenen yeni bir teori geliştirdi. Bu yeni teori, kirmiziya kayma için, kaynagin gözlemiciye göre devinimden ve kütleçekiminden başka, bunlardan bagimsiz, üçüncü bir etken daha oldugunu önermektedir. Bu, 3. etken işinim erkesini demet halinde salan, yani, Lambertian olmayan işinim kaynaklari için geçerlidir. Bu tür işinimlara laser,maser, ve synchrontron işinimlari örnek olarak verilebilir. "Wolf-etkisi" olarak bilinen bu etken, işinimin saçilma sürecinin, tayf çizgilerinde kirmiziya kaymaya neden olabilecegini söylemektedir. Gökadadan ayrilan bir işinim farkli yogunluklarda plazma ortamlarindan geçer ve bu ortamlardaki atomlar rastgele yönlerde sürekli devinim halindedir. Bu sirada işinim enerji kaybedebilir yani frekansi düşer ve işinim, tayfin kirmizi ucuna dogru kayabilir. Ölçülen kayma miktari da gözlemcinin kaynaga göre duruş açisina baglidir. "Wolf-etkisi" loboratuvar yapilmiş olan birçok deneyle desteklenmektedir. Bu teori birbirleri arasinda madde akişi olan ve buna karşin çok farkli kirmiziya kayma degerleri gösteren gök cisimlerini açiklamakta başarili bir teoridir.
Şekil 6 : NGC 4319 sarmal kollu gökadasi ve hemen altinda daha küçük olan dairesel yapi Markarian 205 kuazari. Halton C. Arp'a göre NGC 4319 sarmal kollu gökadasi ile Markarian 205 kuazari arasindaki madde aktarimi Big Bang'in çöküşünü başlatmiştir. (Şekil 6) Çünkü bu iki gökcismi çok farkli kirmiziya kayma degerleri sunmaktadir. Kirmiziya kaymadan hesaplanan hizlarina göre; kuazar bizden 21000 km/s hizla uzaklaşirken gökadanin hizi 1700 km/s olarak hesaplanmiştir.Bu ne anlama geliyor? Bu, gökada bizden 17 birim uzakliktaysa kuazar bizden 210 birim uzakliktadir anlamina geliyor. Durum böyle oldugunda aralarinda nasil olur da madde akişi olur, yani bunlar nasil olur da birbirleri ile temas halinde olur? Bunun gibi birçok örnek H. C. Arp tarafindan yayinlanmiştir ve Big Bang'in en saglam görünen sütunu, en sert şekilde yikilan sütun olmuştur. Big Bang'in can simidi gibi sarildigi kuazarlarin da demet halinde işinim saldigini biliyoruz. O zaman kuazarlar Big Bangçiler'in dedigi gibi evrenin en uzak gök cisimleri oldugu savi dogru olmayabilir. Diger yandan, kuazarlarin gökada merkezlerinden firlatilan cisimler oldugu hipotezi her geçen gün güçlenmektedir. Dolayisi ile kuazarlar hiç de sanildigi kadar çok uzak gökcisimleri olmasi gerekmez. Bu gökcisimlerinin sergiledikleri kirmiziya kaymanin bir kismi kütleçekimsel etkiden veya Doppler etkisinden olabilir. Ancak kuazarlarin kirmiziya kaymalarinda asil etkenin Wolf etkisi olabilecegi çok kuvvetli bir olasiliktir. PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 7 - Kisacasi Big Bang'in üç sütunu da yerinden oynatilmiştir, ama hala direniyor, neden? Bu sorunun cevabi: "idealist felsefe ve egemen ideoloji Big Bang'i seviyor da ondan". "Nedensellik, Ereksel Nedensellik ve Evren Modelleri Üzerine" başlikli yazida bu soruya detayli olarak deginiliyor. Big Bang'in sütunlari çökerken plazma evren modeli kendi sütunlarini yükseltmektedir.
Plazma Evren Modelini Big Bang'ten Üstün Yapan Bilimsel Olmasi
Plazma evren modelinin en büyük sorunu, manyetik alan içinde bulunan, filamenter yapiya sahip ve elektriksel olarak iletken plazmayi tanimlayan denklemlerinin non-lineer olmasidir. Bu tür denklemlerin lisede görmüş oldugumuz denklemler gibi çözüm yollari yoktur. Bu tür denklemlerin çözümü ancak süper bilgisayarlar ile mümkündür. Ancak, doga çözümlerin zorluguna aldirmiyor gibi!
Şekil 7: Radyo gökadalar. Üst sirada radyo dalgaboylarinda gözlemlenmiş üç tane gökada görülüyor. Alt sirada ise plazma simülatörleri ile elde edilmiş görünütler. Benzerlik ilk bakişta dikkat çekiyor. Plazma kuramcilari, plazma simülasyonu adi verilen bir yöntem kullanirlar. Bu yöntemde, daha önce teorik veya deneysel olarak elde edilmiş denklemler ile yasalari önceden koyulmuş sayisal bir doga oluşturulur. Sonra bu sayisal, sanal dogaya milyonlarca parçaciktan oluşan sayisal parçaciklar eklenir. Bilgisayar çaliştiril ve beklenir. Bilgisayarin hizina bagli olarak bir süre sonra bu parçaciklarin deviniminin oluşturdugu yapilari görebiliriz. Sayisal olarak elde ettigmiz bu yapilari, laboratuvar deneyleri ve gökyüzü gözlemleri ile karşilaştirarak denklemlerin dogrulugunu sinayabiliriz. Ancak yapilan ilk simülasyonlarda milyonlarca parçacik kullanilmasina karşin gerçege daha yakin sonuçlar elde etmek için çok daha yüksek sayida parçacik kullanilmasi lazim. Bunun için de elimizde daha güçlü bilgisayarlarin olmasi gerekiyor. Gökadamiz Samanyolu, 1065 tane özgür elektron ve iyon içerdiginden simülasyonda kullandigimiz bir parçacik aslinda devasal parçacik gruplarina denk gelmektedir. Yine de 50 milyon parçacik ile oluşturulmuş olan simülasyonlar evrende gözlemlemiş oldugumuz gökada yapilarini, sayisal ortamda şaşirtici derecede benzerliklerle oluşturabilmektedir. Şekil 8: Yukarida iki damla plazmanin birbirlerin eetkimeisnin laboratuvar gözlemleri üzerine oluşturulmuş simülasyonu görülmekte. Sonuç, spiral kolu gökada şeklindeki yapilar, tamamen plazmanin fiziksel süreçleri ile elde edilebilmekte. Altaki fotograf Halto Arp'in gözlemlerinden alinmiştir. Benzerlige dikkat ediniz. En önemlisi simülasyonlarda kullanilan denklemler ve degerler laboratuvar deneyleri ile elde edilmiştir. Sonuçlar gözlemlerle uyuşmaktadir. Bunu başarabilmek içinde ne oldugu belirsiz bir takim karanlik madde isimli hayaletler yaratma geregi duyulmamiştir. "... bir takim yeni fizik yasalarini gerçek oldugunu kabul etmeden gözlemlenen kozmik görüngüler anlaşilabilmektedir. Göründügü kadariyla hiç bir görüngü yeni bir fizik yasasi icat etmemizi gerektirmiyor. Plazmanin temel özellikleri her yerde, laboratuvardan Hubble uzakliklarina kadar aynidir." (Alfvén)
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 8 - Plazma Evrende Olbers Açmazi (Paradoksu) Yok!
H. W. Olbers (1758-1840) kendisine şu soruyu sorar: "Eger evrende sonsuz sayida yildiz varsa, geceleyin gökyüzü niçin karanliktir? Aydinlik olmasi gerekir, çünkü, hangi yönü seçersek seçelim, bakiş dogrultumuz eninde sonunda bir yildizla çakişacaktir. Bu nedenle gökyüzünün Güneş gibi parlak olmasi gerekir." (1823) Dünyamizdan dişariya, ötelere baktigimizda, baktigimiz uzakligin kübü kadar bir hacime bakmiş oluruz, iki kat uzakliga bakmak demek sekiz kat fazla hacime bakmak demektir. Eger evreni eşdagilimli kabul edersek bizim ile iki kat uzaklik arasinda, bir kat uzakliktakinden sekiz kat daha fazla işinim kaynagi olmasi gerekir. Kaynaktan çikan işinimin birim yüzeydeki erke miktari uzakligin karesiyle ters orantilidir. Bu durumda işik kaynagi yeginligi uzakligin kübü ile artarken, birim yüzeye düşen erke uzakligin karesi ile ters orantili oldugundan, biz gök yüzüne baktigimizda uzaklik ile dogru orantili olarak artan miktarlarda işinim gözlemlemeliyiz, yani gökyüzünün herzaman aydinlik olmasi gerekirdi. Bugün biliniyor ki evrendeki madde eşdagilim göstermemekte yildizlar, gökadalar, gökada kümeleri şeklinde hiyerarşik yapi sergilemektedir. Dolayisi ile, Olbers açmazinin eşdagilim varsayimi geçersiz bir varsayimdir. Olbers, çözümün yildizlar arasi madde oldugunu önerdi ama bugün biliyoruz ki çözüm bu olamaz çünkü yildizlar arasi sogurdugu kadar erkeyi yine salmalidir. Diger bir çözümde, Olbers açmazina çagcil(?) Big Bangçiler'in getirmiş oldugu çözümdür. Genişleyen evren içerisinde yayilan işigin dalgaboyunun uzayacagi, kirmiziya kayacagi ve genelde bir sönükleşme olacagidir. Diger bir grup evrenin henüz genç oldugunu, çok uzaklardaki gökcisimlerinin işinimlarinin henüz bize ulaşmadigidir. Bir üçüncü grupta her iki nedenin birlikte geçerli olduguna inaniyor. Plazma evrenbilimcilerin bu konuda ki düşünceleri şöyledir: Olbers açmazi dogru olmayan bir varsayimdan yola çikmaktadir. Evrendeki yildiz sayisi sonsuz olmak zorunda olmamakla beraber madde dagilimi da tekdüze olmayabilir. Olbers açmazi, evreni yalnizca görsel bölgede gözleme saplantisina takilmiş olanlar için vardir. Bu kişiler sicak plazma varligini gözardi ediyorlar. Plazma evren modelinde Olbers açmazi yoktur, çünkü eşdagilim varsayimi yoktur!
Plazma Evren Modelinin Felsefesi
Eric Lerner, "The Big Bang Never Happened" (Big Bang Hiçbir Zaman Olmadi) isimli kitabinda, evrenin sürekli evrimleştigini söylemektedir. Kaos teorisi, herşeyin sürekli olarak düzensizlige gittigini söyleyen Termodinamigin II. Yasasi'nin sinirlarini çizmiştir. Evrende madde daha üst düzeylerde düzen oluşturmakta, yildiz oluşumlarindan, dev gökada kümlerinin oluşumlarina, basit canlilardan insanin oluşumuna ve toplumun oluşumuna kadar açilabilmektedir. Evrenin, Big Bangçiler'in kullandigi salt usavurma dişinda gözlemsel ve deneysel olarak açiklanabilecegi düşüncesinin başini çeken Nobel ödüllü Hannes Alfvén'dir. Kendisi evrenin kökeninin hem laboratuvarda hem de gökyüzünde gözlemlenen olgular ile açiklanabilecegine inaniyordu. Sonuç olarak evren insan anligi tarafindan bilinebilir ve insanin bilgisi daima bir öncekinin ötesine geçebilir. Bizlerin evreni tanima çabamiz Big Bangçiler'in tanrinin ne planlamiş oldugunu anlama çabasindan bambaşka bir şeydir. Plazma evrenbilimi gözlemlerinden sürekli evrimleşen sonsuz, sinirsiz bir evren içeren bir teori kurabilmektedir. Lerner, plazma evren seneryosuna sonsuz büyüklükteki plazmadaki rastgele bir noktadan başliyor. Senaryoya göre plazmanin bir kisminda 2 trilyon yilda manyetik filamentler oluşur. Dogal olarak plazma bu manyetik filamentlerden etkilenerek eşdagilimli yapisini kaybederek tabakali yapilar oluşturmaya başlar. Diger bir trilyon yilda milyarlarca işik yili uzunlugundaki filamenterler çevresinde, plazmanin kütleçekimsel çöküşü etkin duruma gelir. Süper kümelerin oluşmasi için 100 milyar yil daha geçmesi gerekir, daha sonra gökada kümeleri için bir 10 milyar yil daha ve son olarak yildizlarin oluşmasi için bir kaç milyar yil gereklidir. Ne bir patlama var, ne de yaratilişin başladigi bir tekillik. Anlattigimiz senaryo sonsuz tane noktada gerçekleşmiş olabilir, teori buna izin veriyor.
PLAZMA EVREN MODELI VE FELSEFE - 9 - Evrimin diger bir basamaginda yildizlarin çekireginde füsyon tepkimeleri ile hidrojen ve helyumdan, karbona, aradaki bir çok elementten sonra demire kadarki agir elementler üretilir. Süpernova gibi olaylarda da demirden daha agir elementler oluşur. Biyolojik evrim erkeyi çok daha verimli kullanan yapilar oluşturur. Biyolojik evrimin en gelişmiş yapisi olan insan vücudu ve sonunda bilinç oluşur. Erke sürekli daha karmaşik yapilarin kontrolü altina girmekte! Big Bangçiler özellikle Stephen Hawking bilinebileceklerin sinirina yaklaştigimizi söylüyorlar. Karanlik çagin herşey kutsal kitapta yazar savindan henüz kurtulamamişlar olsa gerek! Bilginin bir sonu yoktur. Her zaman hakkinda daha fazla bilmemiz gereken birşeyler olacaktir. Idealist düşünceler Big Bang'i kurtarmak için epey bir çabalayacaga benziyor, ancak diger taraftan diyalektik materyalist felsefe her yeni gözlem tarafindan kendini tekrar tekrar daha üst düzeylerde kurabilmektedir, çünkü o evrime açiktir, bütün evren evrimleşiyor! Işte hemen önümüzde ya da her tarafimizda sonsuz büyüklükte bir evren var ve biz bu evrenin bir parçasiyiz, bir kaç kişi degil hepimiz düşüncelerimizi zincirlerinden kurtarip gerçek gerçegin peşinden gitmeliyiz!
|
|
|
|
|
1220
|
cellotin genel / COĞRAFYA / Ynt: evrende dünya
|
: Eylül 29, 2007, 10:11:55 ÖS
|
|
Evrende Dünya'mız Uzaya gönderilen astronotlar boşlukta yüzen bir küreye benzeyen Dünya'mızın ne kadar güzel göründüğünü anlata anlata bitiremiyorlar. Uzaktan bakıldığı zaman "mavi gezegen"imizin görünümünü üstündeki büyük su kütlelerinin, yani okyanusların belirlediği anlaşılıyor. Kıtalar çoğunlukla bulutların arkasında kalıyor. Yeryüzünü saran atmosfer de zar gibi ince bir kılıfı andırıyor. Onun en alt katmanlarında ise çok çeşitli biçimleri ve benzersizliğiyle yaşam yer alıyor.
Dünya’nın Yörüngesi Dünya, Güneş çevresinde, hemen hemen daire biçiminde bir yörünge çizerek 365,25 günde dolanır. Onun bu yörünge üstünde kalmasını sağlayan Güneş’in çekim gücüdür. Bu iki uzay cismi arasındaki ortalama uzaklık 149,6 milyon km’dir. Dünya en yakın noktasında Güneş’ten 147 milyon km, en uzak noktasında ise 157 milyon km uzakta döner. Dünya kendi ekseni çevresindeki dönüşünü 24 saatte tamamlar. Ekseni ile yörünge düzlemi arasında 23,5 derecelik bir açı olduğu için, Dünya’nın Güneş çevresindeki dolanımı sırasında, yeryüzündeki herhangi bir noktanın Güneş’e göre konumu değişir. Bu da, Güneş ışınlarının farklı zamanlarda yeryüzüne farklı biçimde düşmesine neden olur. Eğer Kuzey Kutbu Güneş’e bakıyorsa Güneş Kuzey Yarıküre’ye daha dik ışınlar yollar, o zaman orada yaz olur. Buna karşılık kışın Kuzey Kutbu öteki yöne baktığı için Güneş ışınları Kuzey Yarıküre’ye dik gelmez; bu ışınlar daha geniş bir alana yayıldığı için de yeryüzünü daha az ısıtır. Güney Kutbu, Kuzey Kutbu’nun tam karşısında olduğundan, Güney Yarıküre’de Kuzey Yarıküre’deki durumun tam tersi yaşanır. Güneş Denen Fırın Güneş ışınları eğer dünyaya dik vuursa 1 m2’lik bir alanı 1.360 Watt’lık bir güçle ısıtır. Yüzeyindeki 6.000 dereceye varan sıcaklığı yaratan akıl almaz enerji Güneş’in içinde üretilir. Güneş, çapı 1.4 milyon km olan çok büyük bir gaz küresine benzer. Çoğunlukla da evrende en sık rastlanan ve en hafif iki element olan hidrojen ve helyumdan oluşur. Merkezinde ise 12 milyon dereceye kadar yükselen bir sıcaklık vardır ve buradaki basınç, yeryüzündeki hava basıncından 100 milyar kat daha çoktur. Bu koşullar hidrojenin helyuma dönüşmesine, bu da çok büyük miktarda enerjinin açığa çıkmasına yol açar. Böylece Güneş bizim sistemimizde kendi kendine ışık veren tek uzay cismidir. Gezegenler, Ay ve Dünya yalnız kendi üstlerine vuran Güneş ışıklarını yansıtırlar.
Dünya'nın Yapısı Dünya'nın içi akıl almaz ölçüde sıcak bir fırına benzer. Ama genellikle taştan oluşur, çekirdeğinin çok küçük bir bölümü tümüyle sıvıdır. Yerküreyi bir uçtan ötekine geçen deprem dalgaları bize onun fiziksel özellikleri ile çeşitli katmanlarının yoğunluğu ve kalınlığı konusunda bilgi verir. Biz yalnız yüzeye çok yakın kayaçları tanırız. En derine inen sondajlar bile kabuğun ancak yarısına kadar ulaşabilmiştir.
Dünya’nın Çekirdeği Katı yerkürenin çapı ortalama 6.371 km’dir. Yaklaşık 2.900 km derinde bir sınır bölgesi, bir süreksizlik bulunur. Bunu deprem dalgalarının yalnızca bir bölümünün geri yansımasından anlıyoruz. Burası katıdan sıvıya geçiş bölgesidir. Daha iç bölgelerin, yani çekirdeğin, yaklaşık 10 g/cm3 gibi çok yüksek bir yoğunluğu vardır. Ancak demir içeren göktaşları buradaki sıcaklık ve basınç koşulları altında oluşana benzer bir yoğunluğa ulaşabilir. Bu nedenle bugün, çekirdeğin daha çok demir ve nikelden oluştuğu varsayılıyor. Daha az benimsenen bir düşünce ise çekirdeğin de kabukta bulunan elementlerle aynı karışımda, yalnız daha yoğun olduğudur. Daha içte, yaklaşık 5.150 m derinde yeni bir sınır bölgesi daha vardır, bu da oradan sonraki bölümün fiziksel özelliklerinin daha farklı olduğunu gösterir. Büyük bir olasılıkla burası katıdır. 3.500 km’lik bir çapı olan çekirdeğin 175 milyar km3’lük bir hacmi vardır, yani yerkürenin yaklaşık yüzde 16’sını oluşturur. Buna karşılık ağırlığı, toplam ağırlığın yüzde 32’si kadardır. Yüzeyindeki elektrik akımlarının da, Dünya’nın magnetif alanının oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir. Manto 2 – 60 km arasındaki derinliklerde mantoya ulaşılır. Burası Mohorovicic süreksizliği adı verilen sınır bölgesiyle üstündeki kabuk katmanından ayrılır. Bu alandaki maddelerin yoğunluğu birden bire 2,9 gr/cm3’ten 3,3 gr/cm3’e çıkar. 700 km kadar derine inildiğinde ise yoğunluk 3,3 gr/cm3’ten 4,5 gr/cm3’e yükselir. 2.000 km derinlikte bu değer 5,7 gr/cm3 olur. Bu bölge yaklaşık 900 milyar km3’lük hacmiyle yerkürenin toplam hacminin yüzde 83’ünü oluşturur. Mantoda bulunan kayaçların daha az silisyum oksit içerdiği, buna karşılık daha ağır olan metal oksitlere, özellikle de magnezyim (% 37) ve demire (% 12) sahip olduğu bilinir; bu da onun renginin daha koyu olmasına yol açar. Kayaç yapılı meteorların kimyasal bileşimi bu mantonun yapısıyla uyuşur. Deprem dalgalarının yayılış biçimine bakılırsa burası sıvı değil katı, daha doğrusu plastik bir durumdadır. Sıcaklık kabuktaki kadar çok artmaz, en çok 2.500 dereceye çıkar. Kayaçların sıvıya dönüşmelerini engelleyen etken, üstlerindeki yüksek basınçtır. Yalnız tektonik tedirginlikler sonucu yerel sıvılaşmalar olabilir. Kabukta ortaya çıkan bütün hareketlerin nedeni mantonun astenosfer adı verilen üst katmanlarından kaynaklanır. Katmanlar arasındaki ısı farklarından dolayı plastik haldeki kayaçlar da durumları elverdiğince hareket ederler. Deprem bölgelerinin gösterdiğine göre 600 km derinliklerde kırılmalar olabilmektedir. Kabuk Katı yerkürenin en üst katmanına kabuk denir ve kalınlığı 5 km ile 60 km arasında değişir. Burası tüm hacmin yüzde 1,5’ini kapsar. Kabuğun yoğunluğu mantodan daha azdır. Kıtalar ile okyanusların altındaki kabuklar arasında fark vardır. 20-60 km kalınlığındaki hafif kabuk levhaları kendilerinden daha yoğun olan mantonun üstünde yüzer; böylece kıtalar, okyanus diplerine göre biraz daha yüksekte kalır. Okyanus dipleri ise 5-10 km kalınlıkta olur ve büyük ölçüde yoğunluğu 2,9 gr/cm3 olan bazalttan oluşur. Her ikisi de mantonun üstünde bulunur ve onun çarpma hareketlerinden etkilenir. Bu arada kabukta çatlaklar olur ve mantodan buraya sızan madde nedeniyle okyanus diplerinde yeni bir kabuk oluşmaya başlar. Bu bölge iki yanındaki daha soğuk alan tarafından bastırılınca yukarı doğru yükselir ve duruma göre ortaya ya bir ada ya da sıradağlar çıkar. Biz yalnız kabuğun kıta bölgesindeki yapısını ve kayaçlarını tanırız. Kabuğun üst katmanları daha çok silisyum oksit içerir ve ortalama 2,7 gr/cm3 yoğunluğundadır. Bu daha aşağı katmanlarda 2,9 gr/cm3’e çıkar. Her ikisi arasında, Konrad süreksizliği adını taşıyan bir sınır bölgesi vardır. Alt katmanlarda, içinde kuvars (SiO2) olmayan başkalaşım kayaçları bulunur. Üst bölgeler ise bildiğimiz çeşitliliğiyle öteki kayaçlardan oluşur. Mağma kayacı ya da korkayaç denen kayaçlar, mantonun yerel olarak eriyip başka bir yerde yavaş yavaş soğumasıyla ortaya çıkar. Bunların en bilinenleri kuvars içeren granitlerdir. Vulkanitler ise daha hızlı soğuyan ve camlaşmış parçalar içeren kayaçlardır. Rüzgar ve akarsuların etkisiyle yeryüzünden kopan parçaların denizlerin dibinde birikerek taşlaşması ise tortul kayaç denen kayaçların oluşmasına yol açar. Bu kayaçlar yerkabuğu hareketleri nedeniyle bulundukları yerden daha derinlere iner ve buralardaki sıcaklık ve basınç nedeniyle değişime uğrarlarsa, bu kez de başkalaşım kayaçları ortaya çıkar. Kabuğun kıta bölümünde her 100 m derinliğe inildikçe sıcaklık da 3 derece artar. Gaz ve Tozdan Doğan Dünya Dünya’mız da Güneş sistemimiz gibi yaklaşık 5 milyar yıl önce oluşmaya başlamıştır. O zamanlar merkezinde Güneş’in bulunduğu bir gaz ve toz bulutu varmış. Bunun büyük bir bölümü Güneş’te, küçük bir bölümü de Güneş çevresinde dönen bir düzlem üstünde toplanmış. Burada önce çok sayıda küçük kütleler oluşmuş; bunlara gezegenimsi de denir. Bu parçalar birbirleriyle çarpışarak zamanla daha büyük kütlelere dönüşmüşler. Çarpışmaların şiddeti nedeniyle oluşan, özellikle de radyoaktif elementlerin ısınmasıyla açığa çıkan enerji, bu ilkel gezegenlerin aşırı ısınıp erimesine yol açmış. Dünya bugün de ince kabuğunun altında hala bu eriyiği saklıyor. Yüzeye çıkan gazlar da atmosferi oluşturmuş. Yüzeyin yavaş yavaş soğuması kabuğun katılaşmasını sağlamış. Atmosferde bulunan su buharı yağmur olarak bu kabuğun üstüne düşmüş ve ilk okyanuslar ortaya çıkmış. Okyanusların içinde yaklaşık 4 milyar yıl kadar önce ilk yaşam belirtileri görülmeye başlamış. İlk canlıların, bugünkü yaşam için gerekli olan oksijenin biriktirilmesine yardım ettiği sanılıyor.
|
|
|
|
|
1221
|
cellotin genel / COĞRAFYA / Ynt: eskişehir
|
: Eylül 29, 2007, 10:11:31 ÖS
|
|
PHRYGIA / FİRİGYA Günümüzde Ankara, Afyon, Eskişehir ilerinin tümü, Konya, Isparta, ve Burdur illerinin kuzey kesimlerini, Kütahya ilinin batı bölümünü kapsar
Kuzey doğusunu Kızılırmak ( Halys Irmağı ), güney doğusunu Tuz Gölü( Tatta ) ve Babadağ ( Salbakos ), batısını Banaz Çayı ( Sindros ) vadisi sınırlar.
Bölge adını Thrakia'dan gelen ve bir Trak boyu olan Phrygler'den almıştır.
Antik yazarlara göre, dans ve müzikte öndeydiler.
Troia savaşında Akha'lara karşı savaştılar.
Phryk Piyadeleri; kenarları işlemeli kısa eteklerinin altına dizlere inen dar bir pantolon, yine dizlerine kadar çıkan uzun çorap giyerler, başlarına ucu öne eğik tüylü deriden Trak serpuşu bazense yanaklı miğfer takarlardı. Kısa mızrak hançer ve yuvarlak kalkan taşırlardı.
Firig kadınları başlarına türban takarlardı.
X. yy. başlarında orta Anadolu'ya geldiler. Önceleri Sangarios ( Sakarya ) ırmağı ile Propontis kıyılarında oturdular. IX. yy. da Gordion'u güçlü bir kale yapmaya başladılar. VIII. yy. da güçlü bir devlet kurdular.
Tunç eserleri tüm antik dünyaya ihraç edilirdi.
Mobilya sanayi çok gelişmişti.
Köleleri, at ve katırları çok ünlüydü.
Yağmur suyu ve bal karışımından üretilen ve bol sirke karıştırılarak üretilen şarapları aranır olmuştu.
Plinius'a göre "iğneyle nakış işleme Frig buluşu" idi. bu yüzden nakışlı giysilere "PHRYG" adı verilmişti.
Dorylaion (Şarhöyük, Eskişehir) (Eskişehir-Merkez)
Eski ve Orta çağlarda Yunanca Dorylaion, Latince Dorylaeum ismi ile, Arap kaynaklarında ise adı Darauliya, Adruliya ve Drusilya olarak geçen Dorylaion bugünkü Eskişehir İli’dir. Dorylaion, antik kaynaklarda önemli yolların kavşak noktasında kaplıcaları ile ünlü, ticaret ile zenginliğe kavuşmuş bir Frigya (Phrygia) şehri olarak geçer ve şehrin kurucusu olarak Eretrialı Doryleos gösterilir. Kentin geçmişi, İÖ.4000’e (Bakırtaş Çağı) kadar uzanmaktadır. Yörede İ.Ö. 3000-2000 arasındaki İlk Tunç Çağı ile İ.Ö. 2000-1500 dönemindeki Orta Tunç Çağından kalan yerleşim alanları bulunmaktadır. Bu dönemde, Asur tüccarlarının, yöre sınırlarına dek etkin oldukları bilinmektedir. Yörede yapılan kazılarda, Hitit İmparatorluğu dönemini de kapsayan Son Tunç Çağına ait (İÖ 1460-1200), az sayıda da olsa Hitit yerleşim merkezinin varlığı saptanmıştır. Hitit İmparatorluğu sonrasında, Frigler yörede güçlü bir devlet kurmayı başardılar. O dönemlerde Frigler’in Asurlular ve Urartular ile yakın ilişkileri vardı. Asurlular’la Urartular arasındaki toprak kavgaları Frigler’in bölgede kesin denetim kurmalarını sağladı. Ancak, İÖ.VIII.yüzyılda güçlenen Lidya’nın baskısı ve ardı kesilmeyen Asur akınları sonucunda güçsüzleşen Frigya egemenliği VII.yy’da Kimmerler’ce yıkıldı. Eskişehir yöresi, İÖ. 676-546 arasında Lidya yönetimi altında kaldı. Bizans çağında önem kazanan kentte imparator Iustinianus’un yazlık sarayının varlığından söz edilir. XIX.yüzyılda birçok gezgin ve bilim adamı, bölgeye yaptıkları gezilerin ve araştırmaların sonucunda Eskişehir’in 3 km. kuzeydoğusunda, Porsuk Çayı’nın kuzeyinde yer alan bugünkü adıyla Şarhöyük ören yerinin antik Dorylaion şehri olduğunu saptamışlardır. Burası 17 m. yüksekliğinde, 450 m. çapında Orta Anadolu’nun orta büyüklükteki höyüklerinden biridir. Burada 1989 yılında itibaren Kültür Bakanlığı ve Anadolu Üniversitesi adına Prof, Dr. A. Muhibbe Darga başkanlığında bir ekip tarafından arkeolojik kazılara başlanmıştır. Halen devam etmekte olan kazılarda, höyükte İlk Tunç Çağı’ndan başlayan bir yerleşme olduğu saptanmıştır. Dorylaion - Şarhöyük, Bizans’ın Selçuklulara karşı korunmasında büyük rol oynamış ancak 1176’da Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’nın Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’u mağlup etmesinden sonra kent, Selçukluların egemenliği altına girmiştir. Bundan sonra uzun bir zaman yıkık ve terkedilmiş olan Dorylaion-Şarhöyük’ün yakınında, harabenin güneyinde yeni bir yerleşme kurulmuştur. W. M. Ramsay’in bildirdiğine göre, büyük olasılıkla Dorylaion harabelerine Eskişehir adı verilmiş ve bu ad o zamandan günümüze uzanmıştır. Dorylaion (Eskişehir)’daki eserleri: Yazılıkaya Frig Vadisi: Frigler M.Ö 1200 yıllarında Anadolu da Hitit egemenliğine son vererek güçlü bir siyasi birlik oluşturmuşlar ve zamanla çok geniş bir bölgeye yayılarak yeni yerleşim birimleri kurmuşlardır. Bu yerleşim yerlerinden biri de Eskişehir İli, Han ve Seyitgazi ilçeleri arasında yer alan ve ormanlarla kaplı olan vadidir. Bu vadi günümüzde Frigya Vadisi olarak biliniyor.Frig vadisi Kütahya-Eskişehir-Afyon Bölgesinde yer almaktadır. Bölgenin önemli bir bölümü Eskişehir’de yer almaktadır. Antik Yazılıkaya Kenti: Friglerin en yoğun olarak yaşadıkları kentlerden biri olan Antik Yazılıkaya Kenti, bugün Eskişehir iline bağlı Çifteler ilçesinin 39 km. güney batısında bulunuyor. Frigler, bu coğrafyadaki kayaların kolay işlenebildiğim görmüş ve zamanla kayaların içinde kendilerine yeni bir yaşam biçimi yaratmışlardır. Frig Kaya Anıtları: Frig Kaya Anıtları Frig dininin tek tanrısı Ana Tanrıça Kybele’ye adanmıştır.Kentin en görkemli anıtı Midas Anıtı M.Ö 550 ile tarihlenmektedir. Dinsel bir yapı olduğu bilinen bu anıta bir açıkhava tapınağı da diyebiliriz. Ahşap mimarinin kaya üzerine uyarlanmış en güzel örneği olan anıt adını yazıt içinde okunabilen "Midai" sözcüğünden almıştır ve cephesi doğuya bakar. Midas Anıtı’nın 210 m. güney batısında yer alan ve Bitmemiş Anıt (Arazastis Anıtı) olarak adlandırılan yapı yörenin en önemli dinsel yapılarından birisidir. Bitkisel Motifli Anıt, Küçük Yazılıkaya ve Bahşeyiş Anıtı diğer önemli kaya anıtlarıdır. Friyg Kaya Mezarları: Frig kaya mimarisinin zarif örneklerini anıtsal kaya mezarları’nda da görmek mümkün. Gerdekkaya Mezar Anıtı Yazılıkaya-Seyitgazi yolunun 3. km, sinde Çukurca Köyü yakınlarında bulunur, iki adet mezar odası bulunan Gerdek Kaya anıtının çevresindeki kayalarda da çok sayıda kaya mezarları bulunuyor. Hamamkaya ve Arslanlı Mabet olarak adlandırılan yapılar bunlardan yalnızca birkaçı... Frgy Kaleleri: Yazılıkaya’ya ulaşan yollara hakim olan tepelerde bulunan, bir zamanlar soyluların ve askerlerin yaşadıkları Frig kaleleri, Friglerin yaşam biçimini anlatan en önemli yapıtlardandır. Frig Antik Zahran deresi: Türkmen Dağının zirvesine yakın yerde bulunan Zahran Deresi, Kırka Beldesinin Göcenoluk (Yeniköy) ve Sandıközü köyleri arasında, yemyeşil bir vadide akmaktadır. Berber Odası olarak bilinen anıtsal mezar, bu mezarın yanında bulunan Gizli Geçit ve kayalıklara oyularak yapılan Yer Altı Şehri bölgenin en ilgi çeken yapılarındandır. Doğanlı Kale: Yedi kattan oluşmuş ve uzaktan bakıldığında bir doğan başını andıran görüntüsüyle vadinin en önemli yapıtlarından birisi olan Doğanlı Kale aynı zamanda da nekrepol (kaya mezarı)dur. Deveboynu Kalesi, Pişmiş Kale, Gökgöz Kalesi ve Akpara Kalesi ise diğer önemli kalelerdir. Çavlum Köyü Mezarlığı: Şehir merkezinin 16 km. doğusunda, Alpu Ovası’nda yer alan ve 1995 yılında Eskişehir Arkeoloji Müzesi tarafından tespit edilen mezarlık, Erken Hitit döneminin (Orta Tunç Çağı) en önemli kalıntılarından biridir. Anadolu Üniversitesi’nin de desteğiyle, 1999 ve 2001 yıllarında, bölgede kazılar yapılmış ve döneme ait gömme gelenekleri konusunda pek çok bilgi edinilmiştir. Kazılar sonunda Çavlum Köyü mezarlık alanında 46 adet mezar bulunmuştur. Bu mezarlardan 44’ü küp mezar, ikisi ise basit toprak mezardır. Mezarlarda 59 adet birey iskeletine ve döneme ait çanak, çömlek, testi, metal ve değişik taşlardan yapılmış kolye, küpe, yüzük, saç halkası gibi buluntulara rastlanmıştır. Kazılara devam edilmektedir. Odunpazarı Sit Alanı:Eskişehir’in en eski yerleşim merkezi konumunda olan Odunpazarı, Osmanlı Evleri’nin yer aldığı kültür mirasımızın öğeleri olan sivil mimarlık örneklerindendir. Odunpazarı eski mahalleleri, dar sokakları, eski evleri ve çeşmeleriyle "Eski Türk Şehri" görünümünü günümüze kadar korumuştur. 1978 yılında ilk kez başlatılan koruma çalışmaları sonuç vermiş ve 1988 yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca 154 adet sivil mimari örneği, 20 adet de anıtsal yapı koruma altına alınmıştır. Kenthaber Kültür Kurulu Yayın Tarihi : 19 Ekim 2004 Salı Güncelleme :24 Şubat 2005 Perşembe 13:38
ŞEHRİMİZİN ADI Bugünkü Eskişehir ili, Eski ve Orta çağlarda Yunanca Dorylaion, Latince Dorylaeum ismi ile tanınan bir kentti. Arap kaynaklarında ise şehrin adı Darauliya, Adruliya ve Drusilya olarak verilmiştir. Dorylaion, antik kaynaklarda önemli yolların kavşak noktasında kaplıcaları ile ünlü, ticaret ile zenginliğe kavuşmuş bir Frigya (Phrygia) şehri olarak geçer ve şehrin kurucusu olarak Eretrialı Doryleos gösterilir. Özellikle Bizans çağında önem kazanan kentte imparator Justinianos'un yazlık sarayının varlığından söz edilir. 19. yüzyılda birçok gezgin ve bilim adamı, bölgeye yaptıklan gezilerin ve araştırmaların sonucunda Eskişehir'in 3 km. kuzeydoğusunda, Porsuk Çayı'nın kuzeyinde yer alan bugünkü adıyla Şarhöyük ören yerinin antik Dorylaion şehri olduğunu saptamışlardır. Burası 17 m. yüksekliğinde, 450 m. çapında Orta Anadolu'nun orta büyüklükteki höyüklerinden biridir. Burada 1989 yılında itibaren Kültür Bakanlığı ve Anadolu Üniversitesi adına Prof, Dr. A. Muhibbe Darga başkanlığında bir ekip tarafından arkeolojik kazılara başlanmıştır. Halen devam etmekte olan kazılarda, höyükte şimdilik Osmanlı Döneminden ilk Tunç Çağı'na kadar geri giden sürekli bir yerleşmenin olduğu saptanmıştır. Dorylaion - Şarhöyük, Bizans'ın Selçuklulara karşı korunmasında büyük rol oynamış ancak 1176'da Selçuklu Sultanı II. Kılıçaslan'nın Bizans İmparatoru Manuel Komnenos'u mağlup etmesinden sonra kent, Selçukluların egemenliği altına girmiştir. Bundan sonra uzun bir zaman yıkık ve terkedilmiş olan Dorylaion-Şarhöyük'ün yakınında, harabenin güneyinde yeni bir yerleşme kurulmuştur. W. M. Ramsay'in bildirdiğine göre, büyük olasılıkla Dorylaion harabelerine Eskişehir adı verilmiş ve bu ad o zamandan günümüze uzanmıştır. Nüfusun İlçe ve Köylere Göre Dağılımı 2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre 706 009 olan İl nüfusunun 557 028‘ i İl ve İlçe merkezlerinde 148 981’ i köylerde yerleşmiştir. Şehir nüfus oranı % 79, Köy nüfus oranı ise % 21 dir. İlin yıllık nüfus artış hızı binde 9.61 dir. Şehir nüfus artış hızı binde 15.41, Köy nüfus artış hızı binde –9.52 dir. Daha önceki nüfus sayımlarında da görüldüğü gibi İl ve İlçe merkezlerinde yaşayan nüfus miktarında artış olurken, köylerde yaşayan nüfus miktarında azalma olmuştur. Nüfus yoğunluğu il genelinde 51, İl Merkezinde 195 dir.
İLÇELERE GÖRE ŞEHİR VE KÖY NÜFUSLARI İLE 2000 YILI YILLIK ARTIŞ HIZI (%) İLÇE TOPLAM ŞEHİR NÜFUSU KÖY NÜFUSU YIL.NÜFUS ART.HIZI MERKEZ 519 602 482 793 36 809 14.91 ALPU 16727 5 708 11 019 -12.81 BEYLİKOVA 10 506 5 420 5 086 -18.87 ÇİFTELER 18 545 11 883 6 662 -7.92 GÜNYÜZÜ 16 508 4 737 11 771 11.71 HAN 3 681 2 050 1 631 -20.55 İNÖNÜ 9 331 5 180 4 151 -0.49 MAHMUDİYE 10 132 5 141 4 991 -10.62 MİHALGAZİ 14 029 7 613 6 416 43.72 MİHALICÇIK 18 696 4 706 13 990 -22.33 SARICAKAYA 14 968 7 942 7 026 62.68 SEYİTGAZİ 21 701 3 281 18 420 -13.19 SİVRİHİSAR 31 583 10 574 21 009 -15.54 TOPLAM 706 009 557 028 148 981 9.61
KURTULUŞ SAVAŞINDAN ÖNCE ESKİŞEHİR Tarihi çok eskilere uzanan Eskişehir'in ilk yerleşim noktası şimdiki yerleşimin 6 km. kuzeyindeki Şarhöyük (Dorylain) dur. Eski yerleşimindeki harabelerden dolayı şehre "Eskişehir" adı verilmiştir. Yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu çıkan eserlerin verdiği bilgilerden, Eskişehir ve yöresinin Neolitik çağa kadar (İ.Ö. 10.000 - 5.000 yılları) uzanan bir yerleşim bölgesi olduğu anlaşılmıştır. Demircihöyük, Keçiçayırı Höyüğü, Kalkanlı Höyüğü, Orman Fidanlığı, Küllüoba gibi yerleşim merkezleri hayli yoğun kitleler halinde yerleşim görmüştür. Daha sonraları Hittiler döneminde Şarhöyük (Dorylaion) İmparatorluğun batıdaki en önemli uç noktası olmuştur. İ.Ö. 1200'lerde Friglerin bölgeye yerleşmesi ile çoğalmaları ve diğer halklarla karışmaları sonucu üstün bir Frig uygarlığı yaratılmıştır. İ.Ö. 695 yılında Kimmerlerin istilası ile yıkılan Friglerden sonra şehir Lidyalıların, M.Ö. 546 yılında da Perslerin hakimiyetine girmiştir. M.Ö. 334 yılında İskender'in eline geçen Eskişehir, İskender'in ölüm tarihi olan M.Ö. 323 yılana kadar Hellenizm dönemini yaşamıştır. Greklerin, Anadolu'ya bu devirde kitleler halinde gelip yerleştikleri, tarihi belgelerden anlaşılmıştır. M.Ö. 190'larda Romalıların eline geçen Eskişehir, Roma'nın M.S. 395'de ikiye bölünmesine kadar Roma İmparatorluğu'nun sonra da Doğu Roma İmparatorluğu'nun (Bizans) idaresinde kalmıştır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında doğudan gelen Türk Boyları, Bizans'ın zayıflığından da istifade ederek Doğu Anadolu'ya yerleşmeye başlamıştır. Selçuklu Hükümdarı Alparslan'ın 1071'de Malazgirt Savaşını kazanmasından sonra Türklere bütün Anadolu kapıları açılmış, süratle ilerleyen Türk orduları 1074'de Eskişehir'i almıştır. Bundan sonra Eskişehir, doğudan devamlı gelen boylar için bir yerleşme noktası olmuştur. İnönü İlçesindeki Çarşı Camii'nin yapım yılı 1074'tür. Sonraları Eskişehir Anadolu SelçukluDevleti ile Haçlılar arasında yapılan kanlı savaşalara sahne olmuştur. Eskişehir Anadolu Selçukllu Devleti'nin kuruluşundan yıkılışına kadar bir selçuklu şehri olarak kaldığı halde, bu savaşlar nedeniyle fazla selçuklu eseri yapılamamıştır. Anadolu Selçuklu Devleti'nin eserleri, o devirde uzun süre uç beyliğin merkezi olan Sivrihisar'da görülür. Osmanlı Devletinin Kurucusu Osman Bey, 1284 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Mesut tarafından gönderilen fermanla aşiret reisliğinden çıkarak uç beyi olmuştur. Osman Bey, uç beyi olduktan sonra, gün geçtikçe kuvvetlenmiş ve 1289 yılında hakimiyet sahasına Eskişehir ve İnönü'yü de katmıştır. Osmanlıların ilk zamanlarında, devletin kurulu merkezlerinden birisi olması sebebiyle Eskişehir'e yakın ilgi gösterilmişse de Duraklama ve Gerileme devirlerinde pek ilgi gösterilememiştir. Bu nedenle Eskişehir yakın zamana kadar gelişememiştir. Şehir ancak 1877-1878 Osmanlı - Rus harbinden sonra muhacirlerin yerleştirilmeye başlamasıyla beraber gelişmeye başlamıştır. Bugün Türkiye'nin sayılı merkezlerinden olan Eskişehir, Fatih'in ilk zamanlarına kadar Ankara Beyliğine bağlı olarak kalmıştır. 1451 yılından sonra Kütahya'nın Beylerbeylik haline gelmesi üzerine Anadolu İdari Teşkilatında değişiklik olmuş; bu arada Ankara'ya bağlı bulunan Eskişehir, Kütahya Beylerbeyliği'ne bağlanmıştır.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE ESKİŞEHİR Cumhuriyetin ilanından sonra, Sancak ve mutasarrıflıkların il yapılmaları üzerine, Eskişehir'de 1925 yılında il olmuştur. 1926 yılında Eskişehir'in, Sivrihisar, Mihallıçcık ve Seyitgazi olmak üzere üç ilçesi bulunuyordu. 28.06.1954 tarihinde 6321 sayılı kanunla Çifteler, Mahmudiye, 27.06.1957 tarihinde 7033 sayılı kanunla Sarıcakaya ilçe haline getirildi ve Eskişehir'in ilçe adedi 6'ya çıkmış oldu. Daha sonra, 19.06.1987 tarihinde 3392 sayılı kanunla Alpu, Beylikova, İnönü; 9.05.1990 tarih ve 3544 sayılı kanunla Günyüzü, Han ve Mihalgazi ilçe haline getirilmiştir. Böylece ilçe sayısı 12'ye çıkmıştır. BİTKİ ÖRTÜSÜ İç Anadolu stepleri, Kuzey Anadolu ve Batı Anadolu ormanları, Eskişehir'in bitki örtüsünü oluşturur. Sündiken Dağları'nın, Porsuk Vadisi'ne bakan güney yamaçlarında, 1000 metreden sonra meşe çalılıkları, daha sonra da bodur meşeler görülür. 1300 metreden sonra yer yer kara çamların göze çarptığı Sündiken Dağları'nın, Türkmenbaba, Eşekli Türkmen Tepesi ve Bozdağ'ın Sakarya Vadisi yönü incelenirse, (özellikle Tandırlar Dağküplü Köyleri arası çok sıktır) karaçamla kaplı olduğu gözlenir. Burada karaçamların arasında, kızılçamlar da görülür. Taştepe ve Mihalıççık civarına kadar sarıçamlar yer alır. Yapıldak civarındaki çam ormanları arasında, yüksek meşeler görülür. Eskişehir'in güneyindeki platolarda ve Çifteler Ovası'nda orman yoktur fakat karakteristik step bitkileri vardır. Sarısu Porsuk Vadisi'nin bitki örtüsünü, yumak, yavşan ve kekik oluşturur. Porsuk ve Keskin Dereleri'nin kenarlarındaki bitki örtüsü ise, söğütler, kavaklar, karaağaçlar ve koruluklardan oluşur.
İKLİM Ege, Marmara ve İç Anadolu Bölgeleri arasında bir geçiş noktasında bulunan Eskişehir ilinde Ege ve İç Anadolu'ya özgü iklim özellikleri görülse de, sert bir kara iklimi hakimdir. Kışlar sert ve süreklidir. Yaz ayları ise gündüzleri sıcak, geceleri serindir. Gece ve gündüz sıcaklıkları arasında büyük farklılıklar gözlenir. İlin yıllık ortalama sıcaklığı 11°C civarındadır. Eskişehir ili'nde hakim olan kara iklimine karşın. Sarıcakaya Vadisi'nde Akdeniz İklimi özelliklerini gösteren "mikroklima" hakimdir. Eskişehir, İç Anadolu, Batı Karadeniz ve Akdeniz iklimlerinin etki alanı içinde olması nedeniyle, kendine özgü bir iklime sahiptir. Yıllık sıcaklık ortalaması, 10.9° dir. Aylık ortalamaya göre yılın en soğuk ayı, -2° ile ocak ayıdır. Aralık ayının ortalarından, şubat ayının ortalarına kadar çok soğuk günler ve don olayları yaşanır. -10° ile -25° arasında değişen derecelere rastlanabilir.Ancak ocak ayı içinde 10° ile 15° lik ılık günler de geçirilir. Mart ayında daha çok don olayına rastlanır. Baharın ikinci yarısında maksimum sıcaklık, 20° nin üstüne çıkar. Haziran, temmuz ve ağustos aylarında en sıcak günler yaşanır. En düşük sıcaklık 10° - 15° dir Temmuz ayının ikinci yansı ile ağustos ayının ilk yansında en yüksek sıcaklık, 30° - 40° arasında değişir. Burada, kara iklimi özelliğini gösteren en belirgin olay, aynı zamanda gece ile gündüz sıcaklığında 12° ile 29° arasında büyük ısı farklarının olmasıdır. Sonbahar mevsimi, sıcaklığın 20°' nin altına düşmesiyle, ağustos ayının ikinci yarısından itibaren kendini belli eder. Eylül ayının sonunda sıcaklık, 0° 'ye kadar inebilir. En yüksek sıcaklık ise, yine eylül ayı içinde, yazın devamı olarak 20° ile 30° arasında oynayabilir. Ekim ayında ortalama sıcaklık, 10° civarında seyreder. Eskişehir'de yağışlar, kışın kar ve yağmur halinde görülür. Aralık ayından itibaren yağışlar daha çok kar şeklindedir. Nisan ayı sonundan itibaren havalar ısınmaya başlar. Eskişehir'de bahar yağmurlan, batı ve güneybatıdan gelerek, sağanak halinde düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 378.9 kg/m3 'dür. Temmuz ve ağustos aylarında, Akdeniz yaz kuraklığı özelliklerini gösterir. Ancak çok hafif olarak, Karadeniz yaz yağmurlarını da alır. Ekim ayında yağmur, kasım ayında sulu karın yağması, kışın başladığını gösterir. Eskişehir'de rüzgarlar, kışın doğudan batıya eser. Baharın ilk aylarında kuzeybatı rüzgarları hakimdir. Baharın sonunda güneybatı, batı ve kuzeybatıdan gelen rüzgarlar görülür. Yaz mevsiminde bazen geçici olarak günlük şiddetli doğu rüzgarları da görülebilir. Sonbaharda ise, eylül sonundan itibaren doğu, kuzeydoğ | | | |
|