Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 03:25:16 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
121  cellotin genel / Tarih / Ynt: Atatürk'ün Türk Dili İle İlgili Temel Görüşleri : Ekim 09, 2007, 09:46:23 ÖÖ
Atatürk'ün Türk Diline İlişkin Temel Görüşleri
________________________________________
“En iyi savunma yöntemi, saldırıdır. Bu durumda dil alanında türemiş yabancılıklara saldıralım; ağacı bir kez silkeleyelim : Görelim, hangi çürükler düşecek; kalan sağlamlar bakalım ne kadardır? Dökülmeyenler, özleri ve arınmışları bulununcaya dek biraz daha işe yarayabilir; geçici olarak!...”

“Türk Dili'nin özleştirilmesi, varsıllaştırılıp kamuoyuna bunların benimsetilmesi için bütün yayın araçlarından yararlanmalıyız. Her aydın, hangi konuda olursa olsun, yazarken buna özen gösterebilmeli, konuşma dilimiziyse uyumlu, güzel bir duruma getirmeliyiz.”

“Başka dillerdeki her bir sözcüğe karşılık olarak dilimizde en az bir sözcük bulmak ya da türetmek gerekir. Bu sözcükler kamuoyuna sunulmalı, böylece, yaygınlaşıp yerleşmesi sağlanmalıdır.”

“Batı dillerinin hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı taşıyan Türk bilim dili terimleri türetilecektir.”

“Öyle istiyorum ki Türk Dili, bilimsel yöntemlerle kurallarını ortaya koysun. Bütün dallarda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği, güzel uyumlu dilimizi kullansınlar.”

Yazýlým Dili devriminin amacı, Türk Dili’nin kısırlaştırılması değil genişletilmesidir. Amacımız, Türk Dili'nin öz varsıllığını ortaya çıkarmak, onu dünya dilleri arasında, değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”

“En güzel ve ileri bir iş olarak türlü bilimlere ilişkin Türkçe terimler türetilmiş ve bu yolla dilimiz yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Okullarımızda, eğitimin Türkçe terimlerle basılmış betiklerle başlamış olmasını kültür yaşamımız için önemli bir olay olarak belirtmek isterim.”

“Türk Dili’nin kendi benliğine, özündeki güzellik ile varsıllığına kavuşması için, bütün devlet kurumlarımızın, özenli, ilgili olması başkoşuldur.”

“Türk Dili varsıl, geniş bir dildir. Bütün kavramları anlatma yetisi vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek gereklidir.”

“Yeni Türkçe sözcükler önerebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Ancak bunları Türk Dili’nin olgunlaşma akışı içinde yapmalıyız.”

“Türk ulusu ile Türk Dilini uygarlık tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”

“Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini betiklere (kitaplara) vermeseydim şu anda yaptığım işlerden hiçbirini yapamazdım. Daha çocukken, dersler, betikler arasında yuvarlanırken sezerdim ki bu dilin bir gereksinimi var. O gereksinimin ne olduğunu nasıl elde edileceğini bilmezdim. Ancak kesinlikle bir şeyler yapmak gerektiğini sezerdim.”

“Ulusal bilincin ayakta kalabilmesi, uyanık bulunması için dil ile tarih uğrunda çalışmak zorundayız.”

“Yaşamak isteyen uluslar, tarihleri ile tarihlerini her alanda yaşatan dillerine sağlam sarılırlar. Dilbilim, tarihin en uzak, en karanlık köşelerini aydınlatır. Türk tarihi, Türk ırkını ancak deneysel bilim belgeleriyle bulur. Türk Dili, bunlardan en önemlisidir. Türk’ün tarihsel varlığı ile bu varlığın yeryüzündeki yaygınlığını, özelikle Türk Dili’nin özgünlüğü çok açık bir kesinlikle göstermektedir.”

“Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini doğru temelleri üzerine kurmak; öz Türk Dili’ne değeri olan genişliği vermek için yürekten çalışılmaktayız.”

“Bizim ulusalcılığımızın esası, dil birliğimizin korunmasıyla olanaklı olacaktır. Türkçe bütün Türkiye’ye egemen olmalıdır.”

“Sonsal (nihai) hedefimiz, yalnız Anadolu Türklerinin değil bütün Türklerin ortak Türkçesini yaratmaktır. Türkçe bütün Türkiye’ye ve Türk dünyasına egemen kılınacaktır.”

“Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve varsıl olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk Dili dillerin en varsıllarındandır; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.”

“Ülkesi ile yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

“İnanıyorum ki Türk ulusu, Kuran’ı kendi anadilinde okursa asıl benimsediği dinin özünü daha bir derinden ve daha bir bilinçle kavramış olacaktır.”

“Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en varsıl (zengin) ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu geçirdiği sonsuz yıkımlar içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendini ulus yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.”

“Kesinkes bilinmelidir ki Türk ulusunun ulusal dili ile ulusal benliği bütün yaşamında egemen ve temel olacaktır”.

“Türk demek dil demektir. Ulus olmanın en belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk ulusundanım diyen kişi, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir kişi, Türk kültürüne ve ulusuna bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.”

“Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene !”

“(Ölüm döşeğindeyken) Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Ancak siz ölene değin Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeyi sürdürmesi yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ile Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.”
122  cellotin genel / Tarih / Ynt: atatürk'ün sözleri ve ilkeleri : Ekim 09, 2007, 09:46:10 ÖÖ
ATATÜRK'ün  İLKELERİ
           
     Cumhuriyetçilik: Kemalist devrimler siyasi bir devrim niteliğindedir ve çokuluslu bir İmparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece modern Türkiye'nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Kemalizm insanların arzularını yerine getirebilecek yegane rejimin cumhuriyet rejimi olduğuna inanmaktadır.
 
Halkçılık: Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Kemalist Devrim ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşımaktaydı. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Kemalist devrimler, özellikle İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere Batı kanunlarının Türkiye'de uygulamaya konmasıyla birlikte kadınların statüsüne kökten değişiklikler getirmiştir. Üstelik, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda Türkiye'nin gerçek Yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindeydi. Gerçekte, halkçılık ilkesi için yapılan resmi açıklamada Kemalizmin sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olduğu ifade edilmekte ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmiyordu. Kemalist ideoloji, aslında, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanmaktaydı. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, onların daha fazla çalışmaları için gerekli psikolojik teşviki sağlayacak, birlik fikri ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olacaktı.

     Laiklik: Kemalist laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmiyor, ayrıca dinin eğitim, kültürel ve yasal konulardan da ayrılması anlamını taşıyordu. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyordu. Böylece, Kemalist devrim ayrıca laik bir devrim idi. Kemalist devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğer birçoğu ise laikliğe ulaşılmış olması nedeniyle gerçekleştirilebilmiştir. Kemalist laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasettir dışında tutan bir ilke idi. Bu Kemalist ilke aydınlanmış İslam'a değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığa karşısındaydı.
 
Devrimcilik: Atatürk'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye'nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.

    Milliyetçilik: Kemalist devrim ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Kemalist milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildi. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesi idi. Bu milliyetçilik, tüm diğer milletlerin bağımsızlık haklarına saygılı idi. Yine bu milliyetçilik, sosyal içerikli bir milliyetçilikti. Yalnızca anti - emperyalist değil, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine karşı olan bir
milliyetçilikti. Kemalist milliyetçilik, Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.

    Devletçilik: Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.



ATATÜRK’ÜN SÖZLERİ
Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

 Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.
 Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
 Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.
 Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.
 Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.
 Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.
 Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.
 Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.
 Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
 Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

 Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

 Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

 Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

 Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

 Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

 Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

 Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

 Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

 Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.

 Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

 İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?

 Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

 Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

 Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

 Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

 Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

 Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.

 Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

 Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

 Müsbet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

 Mualimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

 Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

 Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

 Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

 Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

 Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

123  cellotin genel / Tarih / Ynt: Atatürk'ün Samsuna Çıkması : Ekim 09, 2007, 09:45:57 ÖÖ
Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkması

19 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır.Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır:“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.”
Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği ve “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan 19 Mayıs tarihinin önemini anlayabilmek için Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleştirdiği İstanbul-Samsun yolculuğunu hatırlamamız gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki önemli olaylardan biri Atatürk’ün Samsun’a ayak basışıdır. Türk Milleti Birinci Dünya Savaşı sonrasında kötüleşen koşullar içinde kurtuluş çareleri ararken büyük bir lider Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıktı ve Samsun’a ayak basarak “Kurtuluş” yolunu açtı. Dolayısıyla Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 İstanbul’dan başlayan yolculuğu bir kurtuluş dönemini simgeler.
Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması dikkatleri bu bölgeye çekti ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikayetleri üzerine bu bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine karar verildi. Bu kumandan Mustafa Kemal Atatürk’tü ve Atatürk uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu bu umutsuz duruma üzülüyor ve birşeyler yapmak için Anadolu’ya geçmek istiyordu. Bu O’nun için bulunmaz fırsattı.
Atatürk beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır.18 Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir.
Atatürk, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.
Atatürk’ün Samsun’a çıkışında gördüğü manzara pek parlak değildi. Şehirde İngiliz işgal kuvvetleri vardı.Halk kendisini koruyamayacak durumdaydı. Atatürk bugün müze haline getirilen Hıntıka Palas’ta kaldıkları süre içinde hep bu sorunları düşündü, yolculukta geçirdiği uykusuz geceler sona ermemişti; şimdi de burada uykusuz geceler başlıyordu. Ama, O’nda ve O’nun gibi düşünenlerde bu azim oldukça hiçbir engel aşılmaz değildi.
bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan etti. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi gençlik kavramı genel anlamda fikirlerdeki yeniliği anlatmaktadır.
Atatürk’ün şu sözleri hepimiz için bir rehber olmalıdır:“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir”(7)demiştir. Atatürk’ü anlamak, yaşadıklarını ve fikirlerini bilmekle mümkündür. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutarak, 19 Mayısları Atatürk’ün emanetine daima sahip çıkarak kutlamalıyız.
124  cellotin genel / Tarih / Ynt: ATATÜRK'ÜN MANEVİ ÇOCUKLARI : Ekim 09, 2007, 09:44:03 ÖÖ
ATATÜRK’ÜN MANEVİ EVLATLARI


  SABİHA GÖKÇEN                                                                                                                                                           
  Sabiha Hanım 1913 yılında Bursa'da doğdu. II.Abdülhamid tarafından Bursa'ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet'in kızıdır. İlkokula gittiği yıllarda babasını kaybetti ve kardeşlerinin yardımıyla öğrenimini sürdürdü. Atatürk, 1925 yılında çıktığı Bursa gezisinde Sabiha Gökçen'le tanıştı ve içinde bulunduğu güç yaşama şartlarını öğrenince de onu evlat edindi. Ankara Çankaya İlkokulu'nu, daha sonra da Üsküdar Kız Koleji'ni bitiren Sabiha Hanım, Türk Hava Kurumu'nun Havacılık Okulu'na girdi (1935). Burada geçirdiği başarılı öğrenim hayatından sonra, yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği'ne gönderildi. Dönüşte Eskişehir Hava Okulu'na girdi, aynı zamanda 1.Tayyare Alayı'nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı.

Sabiha Gökçen, 1937 Ege ve Trakya manevraları sırasında başarılı uçuşlar yaptı. Aynı yıl çıkan Şeyh Rıza İsyanı sırasında yapılan kara harekatını, Dersim ve çevresini havadan bombalayarak kolaylaştıran Sabiha Gökçen 1938'de yaptığı Balkan turuyla ününü Avrupa'ya yaydı. 1938'de Türkkuşu'nda başöğretmenliğe atandı ve 1955'te uçuculuktan ayrıldı. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu üyesi oldu




                                         

ÜLKÜ DOĞANÇAY
Ülkü'nün annesi Selanikli Vasfiye Hanım, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım tarafından evlatlık olarak alınıp büyütülmüştür. Zübeyde Hanım ile Selanik'e, sonra İstanbul'a, oradan da Ankara'ya birlikte gelen Vasfiye Hanım, Zübeyde Hanım ölünce de Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Atadan'ın yanında kalmıştır. Daha sonra evlenen Vasfiye Hanım'ın doğan kız çocuğuna, Atatürk daha yüzünü görmeden "Ülkü" adını koymuştur. Ülkü büyüdükçe Atatürk'ün ona olan sevgisi de büyümüş; onu yurt gezilerinde yanında götürmeye başlamıştır. Atatürk, Ülkü'nün özellikle yaşına göre olgun davranışlarından ve zekasından çok etkilenmiştir. Atatürk öldüğünde Ülkü beşbuçuk yaşlarındaydı.








AFET İNAN
Atatürk, 11 Ekim 1925'te İzmir'e geldiğinde, birçok kurumun yanı sıra okulları da gezerek konuşmalar yaptı. Yine o günlerde İzmir ilkokullarından birinde bir toplantıda Afet Hanım'la karşılaştı. Afet İnan, ilköğrenimini Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde, Ankara ve Biga'da tamamladıktan sonra, Bursa Kız Öğretmen Okulu'nu 1925 yılında bitirmiştir. İlk görevine 17 yaşındayken, babasının görevi gereği bulundukları İzmir'de Reddi İlhak İlkokulu'nda başlamıştır. Atatürk, Afet İnan'ın ailesinin Makedonya kolunu tanıdığından, kendisinin meslek ve durumu ile ilgilenir. Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmektir. Bunun yerine getirilmesi için Atatürk, Afet İnan'ın babası ve annesi ile görüşerek, kendisini o yıl İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmeye gönderir (1925 - 1927).
Sonra, İstanbul'da Fransız Kız Lisesi (Notre Dame de Sion)nde bu öğrenimini sürdürür (1928-1929). Ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik belgesini alır ve Ankara Musiki Öğretmen Okulu'na, Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olarak atanır (1929-1930). Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş çalışmalarında yer almış ve orada uzun yıllar Asbaşkanlık yapmıştır. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün de müdürlüğünü yapmıştır. Akademik çalışmalarına devam eden Afet İnan, 1938'de lisans, 1939'da doktora çalışmalarını tamamlayarak 1942'de doçent ve 1950'de de profesörlüğe yükselir. Prof. Dr. Afet İnan'ın Atatürk ve Türk tarihi ile ilgili birçok yayını bulunmaktadır. 8 Haziran 1985 tarihinde ölmüştür.
Atatürk vasiyetnamesinde Afet İnan için; "yaşadığı müddetçe şimdilik (şimdiki halde) ayda 800 lira verilecektir" diye vasiyette bulunmuştur.







NEBİLE
Temmuz 1927'de İstanbul Çapa Öğretmen Okulu'ndan üç kız öğrenci Dolmabahçe Sarayı'na getirilmişti. Bunlardan Nebile Atatürk'ün manevi kızı olarak kalmıştır. Daha sonra öğrenimi için Ankara'ya getirilen Nebile, evlenme çağı geldiğinde, o yılların Viyana Büyükelçiliği Baş Katibi, Tahsin Bey'le evlendirilmiştir. Düğün 17 Ocak 1929'da Ankara Palas'ta, Atatürk ve diğer davetlilerin katılmasıyla yapılmıştır. Atatürk'ün hastalandığı günlerde Nebile de hastalanmıştı. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak hayata gözlerini kapamıştır.







RUKİYE ERKİN
Atatürk Rukiye'yi bir Konya gezisinde tanımıştı. O vakitlerde Rukiye hayatının en zor yıllarını yaşıyordu. Kimsesizdi. Atatürk, Rukiye'yi Ankara'ya getirerek bakımını ve okutulmasını sağlamış ve bir Jandarma Yüzbaşısı ile evlendirmiştir. Nikahları Ankara Belediyesi'nde kıyılmış, zamanın İç İşleri ve Dış İşleri Bakanları da şahitlik etmişlerdir. Düğünleri İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda yapılmış, düğünde Atatürk ilk dansı Rukiye ile yapmıştır









ABDURRAHİM TUNCAK
Evlatlıklarından Abdürrahim, o zamanlar Van'dan aldığı kimsesiz bir çocuktur. İstanbul'a getirdiği sekiz yaşındaki Abdürrahim'i Beşiktaş Akaretler'de 78 numaralı evlerinde annesi Zübeyde Hanım'ın yanına bıraktı. Zaferden sonra da Ankara'ya getirerek, Salih Bozuk'un oğlu Cemil ile beraber Çankaya Köşkü'ne yakın bir ilkokula yazdırdı. Daha sonra Sanayi Mektebi'ne gönderilen Abdürrahim, Atatürk Latife Hanım'la evlenince İzmir'e Zübeyde Hanım'ın yanına gönderilmiş ve ayrıldıklarında tekrar Ankara'ya geri getirilmiştir. Mustafa Kemal, öğrenimine yurtdışında devam etmesini uygun gördüğü Abdürrahim'i 1929 yılında Berlin Teknik Üniversitesi'ne göndermiş ve tüm giderlerini karşılamıştır. 1934 yılından sonra Tunçok soyadını alan Abdürrahim Bey Savarona Yat'ının satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yapmıştır.
Zübeyde Hanım, ölümünden yıllar sonra 1971'de açılan vasiyetnamesinde Abdürrahim Tuncak'a 20 lira verilmesini istemiştir.
125  cellotin genel / Tarih / Ynt: Atatürk'ün inkilapları : Ekim 09, 2007, 09:43:36 ÖÖ
.:.  CUMHURİYETÇİLİK  .:.
 
TANIMI :
 
Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejimi olarak Cumhuriyeti benimseme, Cumhuriyeti fazilet rejimi olarak tanımlama ve değirlendirme demektir. Cumhuriyetçilik siyasi rejim olarak Cumhuriyetten hareket eder Cumhuriyeti savunur.
 
Cumhuriyet kelimesi arapça “cumhur” kelimesinden gelmiştir. Halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir.
Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı “La republiqune”. İngilizce karşılığı ise “the republic”dir. Kelime latince kökenlidir ve “Res publica” kamuya ait şey, kamu anlamına gelir. “Res publica” deyimi, siyasi ve tarihi gelişimin etkisi altında, demokratik bir rejimde kamu ve halk hizmetlerinin görüldüğü bir devlet yönetimini belirlemek için kullanılmıştır.
 
Cumhuriyette esas kural seçimdir. Cumhuriyet en büyüğünden en küçüğüne kadar devletin hizmetlerinin hepsinde veraset usulü kesin olarak reddeder, bu usul yerine seçim ve tayin usulüne koyar.
 
Cumhuriyet, devlet reisliğinde yalnız veraseti değil, kayd-ı hayat şartını da reddeder. İktidara seçimle gelmiş olsa bile devlet reisinin bütün ömrü boyunca devlet başkanlığı makamında kalması şartı cumhuriyeti rejiminin mantığı ile bağdaşmaz.
 
Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda cumhuriyet, egemenlik topluluğun bütününe, millete aittir. Dar anlamda cumhuriyette ise sadece devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi anlaşılır.
 
Cumhuriyet bir devlet veya hükümet şekli olarak da ifade edilir. 1921 Anayasamızın 29Ekim 1923’de yapılan değişikliğinde “Cumhuriyet” bir devlet şekli olarak belirlenmiştir.
 
Devlet şekli olarak cumhuriyette egemenlik dar ve geniş bir kitleye aittir ve devlet başkanı da topluluk içinden seçilir. Egemenlik sahibi topluluk muayyen bir sınıf ise, bu tür cumhuriyetlere aristokratik cumhuriyet veya başka bir deyimle seçkinler cumhuriyeti denir. Kitle egemenliğe sahip topluluk ise buna da demokratik cumhuriyet adı verilir.
 
Cumhuriyette esas kural, devlet başkanının ve kamu hizmeti görevlilerinin seçimle belirli süreler için iş başına gelmesi veya tayinle hizmete alınmasıdır.
 
Demokrasi ile cumhuriyetin yakın ilgisi vardır. Her demokratik rejim cumhuriyet olmamakla beraber, demokrasinin en gelişmiş şekli, en ileri hüviyeti ile görünümü cumhuriyetle sağlanır. Demokrasi, devletin en yüksek organından en aşağı basamaklarına kadar halk iradesinin egemenliğine dayanır. Cumhuriyeti yaşatacak ve ayakta tutacak tek kuvvet ise yurttaşın siyasi olgunluğa ve ahlaki değerine dayanan kamu yararı düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına değil kamu yararına göre yönetilen devlet şeklidir.
 
Atatürk İnkılâbı’nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Çünkü Cumhuriyet, Atatürk İnkılâbı’nın bütün verimlerini temsil eden bir devlet ve hükümet şekli olarak değiştirilemez bir cevherdir. Bu ilke yeni Türkiye Devleti’nin temelidir. Bu yüzden 1924 ’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti anayasamızda, meclislerde değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir ana kuruluş değeri ile korunmuş ve yerleşmişdir. Bu niteliği ile Cumhuriyet devlet düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hakim olmasını önleyen en sağlam teminatıdır. Ayrıca Türkiye’de siyasal iktidarların el değiştirilmesi ve dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli şekli etki yapan Atatürk ilkelerinden Cumhuriyetçilik yeni Türk devletini yaratan Türk İnkılâbı’nıon siyasal görüşüdür.
 
Temelde ekonomik olmaktan çok siyasal ve ideolojik olarak başlayan Türk İnkılâbı çok siyasal mekanizmalar yönünden Cumhuriyetçiliği tüm atılımların itici gücü yapmışdır. Bu nedenle Cumhuriyetçilik bütün Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının temel ilkesi ve ana değeri olmuştur. Cumhuriyetçilik devlet düzeninde ve yönetiminde millet iradesinin egemen olmasıdır. Bu açıdan devlet hayatında kişisel otorite ve keyfiliği öneminin güvencesi olmuştur. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir.
 
O millet ve ülke adına tek başvuru mercii T.B.M.M. kabul etmiş bu meşru milli ve doğal hakkın hiçbir kişi ve kurula devredilemeyeceğini belirtmiştir. Cumhuriyetçilik siyasal bir düzen olarak doğmuş daha sonra beraberinde ekonomik sosyal ve kültürel düzenlemelerine de beraberinde birlikte getirmiştir. Cumhuriyet düzeninde ekonominin halkın yararına düzenlenmesi refahın yayılması ve kültürün geliştirilmesi esastır. Cumhuriyet rejimi vatandaşların kendilerini geliştirebilmeleri için gerekli tüm şartları hazırlamakta yükümlüdür.
 
Klasik devlet nazariyecileri, her devlet şeklini, kendisini uygun bir davranış ilkesine, bir prebsibe dayandığını, bu ilkeye uyulmadığı taktirde devletin bozulacağını ve çöküntüye gideceğini ileri sürmüşlerdir. Bu prensiplere çağdaş siyasal bilim terminolojisine uygun olarak, bir siyasi rejimin dayandığı temel siyasi değerler sistemi adı verilir. Bu konuda derin gözlemlerde bulunmuş olan ünlü Fransız düşünürü Montesquieu’ye göre despotizmin prensibi korku, monarşinin prensibi şeref, demokrisinin prensibi ise fazilettir.
 
Türkiye’de cumhuriyet batılı anlamda modern cumhuriyet olmanın niteliğine taşıyabilecek nitelikte gelişmiştir. Cumhuriyet ırk, din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi rejimin adı olmuştur. Eşitlik ilkesi herkesin kanun önünde eşitliği Türkiye Cumhuriyeti’nin bir özelliğini teşkil etmiştir. Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlarımıza toplum hayatında eşit haklar sağlama seçme ve seçilme hakkında eşit şertlarla kullanma Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliğidir.
 
Türkiye’de cumhuriyet istikrarlı bir siyasi rejimin yerleşmesine neden olmuş barış ve güvenlik devlet politikasının esasını teşkil etmiştir. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” parolası, bir devlet politikası olduğu kadar cumhuriyet siyasi rejiminin bir niteliği olmuştur. Amerika’da yayınlanan The Washington Post” gazetesi 7 Ekim 1923 tarihli Editorial Society – Second Part, kasmında, yakında Türkiye’de cumhuriyetin ilan edeceği haberini vermekte ve bu kararı sağduyunun bir zaferi olarak değerlendirmektedir. Aynı yazıda Türk örneğinin diğer Avrupa ülkelerince de izlenmesini dilemektedir. Aynı gazete 1 Kasım 1923 tarihli sayısında, “Türkiye’deki cumhuriyetin ilanı Avrupa’daki politik gelişmelere ters düşüyor. Türkiye’de diktatörlükten demokrasiye gidiliyor” diye övgüde bulunmuştur.
 
Cumhuriyetçiliğin en başta gelen niteliği Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinde yansır. Çünkü; çağdaş Türk Devleti’nin dayandığı temel prensiplerden biri olan ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim cumhuriyet yönetimidir.
 
Millet tarafından millet adına devleti idareye memur edilenler için, gerektiğinde millete hesap verme zorunluluğu, laubalilik ve keyfi hareketle bağdaşmaz. Halbuki kuvvetin ve yetkisinin Allah’tan geldiğini ve yalnız O’na karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan devleti, ülkeyi miras kalma mal, mülk gibi kabul eden hükümdarlar şekli demokrasiye milli egemenlik prensibine uygun değildir. Hükümetin belirli insanların, sınıfların elinde bulunması bile millet varlığının asla kabul edemeyeceği husustur.
 
Atatürk üstün sezgisi ile cumhuriyetin dayandığı ahlaki prensibin “fazilet” olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı nedir?
 
Cumhuriyet, fazileti ahlakiyeye müstenit bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide müstenit bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskar insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide, müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir.
Cumhuriyet ve monarşi arasındaki temel değer ve zihniyet farklarından biri de cumhuriyetin “vatandaşlık”, monarşinin ise “uyrukluk” kavranmalarına dayanmasıdır. Ne kadar sınırlandırılmış ve anayasalaşmış olursa olsun her monarşide geçmişten kalan ve çağdaş eşitlik anlayışıyla bağdaşmayan bir takım ayrıcalık kalıntıları vardır. Mesela monarşilerde hükümdarın şahsi kutsal ve sorumsuz sayılır. Hükümdarın suç işleyemeyeceği ve hata yapmayacağı varsayılır. Demokratik rejimin beşiği İngiltere’de bile bu ilke “Kral hata yapamaz” vecizesiyle ifade edilir. Cumhuriyet ise bütün vatandaşların eşitliği ve devlet yönetimine eşit olarak katılmaları temeline dayanır.
                                                  DEVLETÇİLİK

1923’lerde uygulamaya konulmayan devletçilik politikası, bazı yeni şartların hızlandırıcı etkisiyle 1930’larda ele alınabilmiş ve benimsenmiştir. Çünkü bu dönemde özel kesimin ülke sanayini gerçekleştirebilmesi imkânsızdı. Atatürk bu durumu tespit etmiş ve Türkiye’de ancak devletçilik uygulamasıyla sanayinin geliştirileceğine inanmıştı. Bunun üzerine 1931 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin yazýlýmına alınan devletçilik ilkesi, şu şekilde tanımlanıyordu. “Devletin ekonomi ile ilgisi, fiili surette yapıcılık olduğu kadar, özel teşebbüslere yön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol etmektir.”
 
Atatürk’e göre uygulanması öngörülen Devletçilik prensibi; Bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka esaslara göre düzenlemek amacı güden sosyalizm prensibine dayalı Kollektivizm yahut Komünizm gibi özel ve kişisel ekonomik teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir. Kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar, az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerle, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgili kılmaktır. Ekonomi işlerinde devletin ilgisi, doğrudan yapıcılık olduğu kadar özel teşebbüsü teşvik ve yapılanları düzenleme ve kontrol da etmektedir.
 
Devletçilik, toptan ve kollektivist bir devletçi anlayışı ile ilgili değildir. Plânlı ekonomide, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede ve ekonomiyi kurmada başlıca etkenin millet olacağı görüşü benimsenmiştir.
 
1 Kasım 1937’de yaptığı bir konuşmada Atatürk, sanayileşme ve plânlı ekonomiyle ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır. “Sanayileşmek en büyük milli meselelerimiz arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ülkemizde var olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracak ve işleteceğiz.”
 
Köklü ekonomik değişmeleri gerçekleştirme konusunda ise daha aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Çok hızlı kalkınma için insan unsurunun feda edilmesine Atatürk hiçbir zaman razı olmamıştır. Diğer bir deyimle kalkınmanın temeli üzerinde de durulmuş, barışçı bir ekonomik model izlenmiştir.
 
Atatürk’ün devletçiliği, ülke ve millet imkânlarının kullanımına işletilmesine, kalkınmaya, gelişymeye, çağdaşlaşmaya devletin ekonomik fonksiyonuna yön veren ilkedir. Devletçilik, devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte, millet ve toplum yararına görev üstlenmesi, milli ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kaynakları yaratacak, müesseseleri kuracak, bunları işletecek yarattığı değerleri yine millet yararına olan işlerde değerlendirerek kullanmasıdır.
 
Devletçilik ilkesi özel teşebbüsü reddetmez. Tüm üretim araçlarının devlet elinde toplanmasını öngörmez. Mülkiyet hakkına saygılıdır. Atatürk, memlekette hiçbir üretimin çoğalması için, özel teşebbüsün devletçe zorunlu olduğunu önemle kaydettikten sonra “Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısı” olduğunu belirtir. Atatürkçü ekonomik görüşün (devletçiliğin) bir yönü de refahın sağlanması açısından toplumun kesimleri arasında imtiyazlı kişi, zümre ya da sınıfların oluşmasının önlenmesi ve kalkınmanın nimetlerinin bütün kesimlere eşit olarak dağıtılmasıdır. Atatürk’ün devletçilik anlayışı şöyle özetlenebilir: Özel sektörün sermaye ve bilgi birikimi yönünden yetersiz olduğu ekonomik alanlara devletin girerek özel sektöre öncülük etmesi, daha sonra bu alanlardan çekilerek yerini yeterli duruma gelen özel sektöre devretmesidir.

.:.  HALKÇILIK  .:.
 
 
1. Halkçılığın Tanımı ve Nitelikleri
 
Halkçılık, halkın halk tarafından halk için idaresidir. Halkçılıkta asıl önemli olan halkın kendi kendini demokratik esaslara uygun olarak yönetmesidir. Halkçılıkta devletin siyasi rejimi, halk tarafından ve halkın menfaatine kullanılır. Bu bakımdan halkçılık gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve yerleşmesi amacına yönelik olur.
 
Halkçılığın temelinde halk vardır. Halk gerçeğinden hareket eder. Toplum düzenini halkın yararına korumayı öngörür.
 
Halk kelimesi kullanılış amacına göre anlamlar ifade eder. Bir anlamda Türkiye halkı, Türkiye’de yaşayan insan topluluğudur. Yabancılar da halk deyimine dahil olurlar. Diğer anlamda Türk halkı denildiğinde Türkiye’de yaşayan, millet bağı ile devlete bağlı bulunan insan topluluğu anlaşılır. Bu anlamda millete halk arasında yakın bir ilişki vardır.
 
Türk inkılâbının anlayışına göre halk ile millet arasında bir birlik, bir eşdeğerlik vardır. Ancak halk milletin henüz dayanışma duygusu ile bilinçlenmemiş halidir. Halk dediğimiz insan topluluğunun belirli amaçlara ve hedeflere yönelerek bilinçlenmesiyle millet ortaya çıkar. Türk halkı, Türk Devleti’nin beşeri unsurunu oluşturur. Türk milleti, Türk halkının, Türk bilinci ile gelişmesiyle siyasi ve sosyal planda değer kazanmasıdır. Türk milleti halklardan teşekkül etmiş değildir. Bunun sonucu olarak Türk Devleti’nin beşeri unsurunu halklar meydana getirmez.
 
Türk inkılâbının halkçılık anlayışı Marksist teorinin halkçılık anlayışından farklıdır. Marksizm’e göre proleterya diktatörlüğünün ötesine yeryüzü cinneti diye vasıflandırılan sınıfsız bir komünist toplum vardır ve son aşamadır. Yeryüzü cinneti denilen bu aşamada mutlak eşitlik ve gerçek hürriyet mevcuttur. Burada komünist toplumu bir ütopya olup olmadığını bir yana bırakarak son aşamada teorik olarak vardığı sonuç sınıflara yer vermeyen mutlak eşitliktir. Halbuki Türk inkılâbı anlayışı ile millet potası içinde topluma imtiyazsız ve sınıfsız bir hale getirmek, kanun önünde herkesin eşitliğini savunmakla daha başlangıçta yeryüzü cenneti vaatleri yapmadan bunları gerçekleştirmeye çalışmıştır.
 
Türk inkılâbının halkçılık anlayışında, tarihi, sosyal, hukuki ve siyasi bir gerçek olan millet yerini ve değerini kaybetmeden halkçılığı oluşturması ile tezatlardan arınmış modern bir toplum olacaktır.
 
Halkçılık milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Aynı zamanda milliyetçiliğin sosyal politika bakımından da bir gerekçesidir. Halkçılık milletin vicdanıdır. Milliyetçilik idealleri etrafında toplumun birliğini sağlama vasıtasıdır. Gerçek anlamda millyetçilik halkçılığa dayanır, halkçı bir nitelik taşır.
 
Atatürk’ün halk devletinden anladığı her türlü imtiyazlara son veren, halkın iradesi ile oluşan devlet anlayışıdır. Fertler arasında eşitlik olduğu kadar demokrasi anlayışı da yer almaktadır.
 
Halkçılığın birinci unsuru demokratlıktır. İkinci unsur milletin genel hakları dışında hiç kimseye veya topluluğa ayrıcalık tanımamasıdır. Üçüncü unsur ise sınıf mücadelelerini kabul etmemektir.
 
Halkçılık ilkesi hem devlete, hem de topluma ekonomik sorumluluklar yüklemiştir. Devlet, vatandaşın sorunlarını çözmek ve hayat seviyesini yükselterek tedbirler almak zorundadır. Toplum ise daha çok çalışmak ve üretmek için çaba harcamalıdır.
 
2. Halkçılığın Türk Toplumu’na Sağladığı Yararlar
•   Halkçılıkla Milli Egemenlik tama olarak gerçekleşmiş ve demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunmuştur.
•   Toplumda barış ortamının kurulması sağlanmıştır.
•   Bu ilke ile Türk toplumu yönetime katılma, kanunlar önünde eşit olma ve devletin imkanlarından eşit olarak faydalanma olanağına kavuşmuştur.
•   Halkçılık kalkınmayı hızlandırmış, zayıf bir ekonomik mirastan bügünkü Türkiye’yi oluşturmuştur.

.:.  LÂİKLİK .:.
 
Milli mücadele ile bağımsızlığana kavuşmuş olan Türk milleti bu savaşın hemen bitiminde, medeni bir devlet olarak, yaşamak niteliğini kazanma yolunda dini devletten sıyrılmış, lâik devlet niteliğini kazanmıştır. Lâiklik Türk inkılâbında kademe kademe gerçekleşmiş, devlet, hukuk ve öğretim sistemlerinde kendini göstermiştir. Cumhuriyet idaresinde devletin ve hukukun lâikleşmesi, yeni kurulan modern devletin esas prensibini ve inkılâbında esas hedefini teşkil etmiştir. Bu bakımdan lâiklik, lâik devlet anlayışı, Türk inkılâbının bir esas prensibi olarak gerçekleşmiş, 1937 de  yapılan bir değişme ile Anayasada yer aldığı gibi, 1961 ve 1982 Anayasada devletin temel niteliği olarak 2. maddede de sayılmıştır.
 
Lâikliğin Tanımı, Nitelikleri ve Tarihçesi
 
Lâikliğin Tanımı : Lâik kelimesi, Fransızca “laic”, “laigue” kelimesinden gelmektedir. Kelimenin latince aslı ise “laicus” olup lügat anlamıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, kurum demektir. Lâik teriminin din düşmanlığı ve dinsizlikle bir ilgisi yoktur. Bu kelime bize meşrutiyet yıllarında girmiş ve dilimize ladini diye tercüme edilmiştir.
 
Lâik ve Nitelikleri
 
Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Daha açık ve doğru deyimle lâiklik, dini ve dünyevi otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin siyasi, hukuki ve sosyal düzenini sağlanmasında dini inanç yerine aklın hakimiyetine yer verilmesidir. Lâik devlet, kişinin dini inanç ve ibadetine karışmadığı gibi kendisi de kendi adına da dini törenler yaptıramaz. Lâik devlette din ve vicdan hürriyeti vardır. Lâik olmayan devlette yani teokratik devlette din ve vicdan hürriyeti yoktur, bunun sözü dahi edilemez. Lâik devlet dine bağlı devlet değildir ama din düşmanı bir devlette değildir.
 
Türk İnkılabına Göre Lâiklik
 
Atatürk’e göre “lâiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demektir. Atatürk’e göre “lâiklik” asla dinsiz olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülük ile mücadele kapısını açtığı için, gerek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğru kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olmaz.
 
Lâikliğin Tarihçesi
 
Devlette din kurumu arasındaki ilişkiler üç şekilde görünür. Dine bağlı devlet sistemi, devlet bağlı din sistemi ve Lâik sistem. Dine bağlı devlet sisteminde, dini reis aynı zamanda devletinde reisidir. Uhtrevi (Ahirete ait) ve cismani (dünyaya ait) kudret aynı şahısta toplanmıştır. Osmanlı devleti dine bağlı bir devlettir. Devlete bağlı din sisteminde, din kurumu devlete bağlıdır. Din devlet otoritesinin baskısı altındadır. Lâik sistemde ise dini ve dünyevi otoriteler ayrılmıştır. Lâik devlet vatandaşlarının dünyaya ait beşeri ihtiyaçları ile ilgilenen ve bunları karşılamağa çalışan devlet demektir. Lâik devlette dini işler özel işler sayılmıştır. Lâik devlet sisteminde din ve vicdan özgürlüğü vardır ve en geniş şekilde uygulanır.
 
Türk İnkılabında Lâikliğin Gelişmesi ve Anayasalara Giriş
 
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin lâik hukuk devleti olarak milletlerarası camiada yer alması uzun bir gelişmenin sonucu olmuştur. Tarihi, siyasal ve sosyal şartlar yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetini lâikliğe yöneltmiştir. Lâiklik fikri Türkiye de birden bire ortaya çıkmamıştır. Safha safha gelişmiştir. Eski Türk devletlerinde bunun hazırlıkları yapılmıştır. Türkler göçebe ve savaşçı bir ulus olduğundan bağnaz olmamışlardır. Çeşitli kültürleri kendi görüşlerinde eritmeye başararak gittikleri yerlerde üstünlüklerine kabul ettirmişlerdir. İslamiyeti benimsedikten sonra daha yaratıcı olmuşlardır. Bu yaratıcılık felsefe alanında da kendini göstermiştir. Hilmi Ziya Ülkene göre, İdil-Ural havzasında uzun süre hakim olan hazarlar kendi müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Şamani Türk uyruklarını idare etmek için dört ayrı vezir kullanmakta idiler. Bu da onların inanç hürriyetine ne derece riayet ettiklerini, kanunlarla dini ayırdıklarını gösterir.
 
Atatürk’ün Din ve Lâiklik Anlayışı
 
Büyük bir devlet adamı ve inkılâpçısı olan Atatürk, insana ve insanın toplumsal ilişkilerine büyük değer vermektedir. Atatürk’e göre “Din bir vicdan meselesidir” dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Atatürk’ün karşı olduğu taasuptur, gericiliktir, din ve devlet işlerinin birbirine karıştırılmasıdır. “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.” Atatürk’e göre din vardır ve gereklidir. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. İslam dinine büyük önem ve değer veren Atatürk, islam dininin akıl ve mantığa yer verdiği mükemmel bir din olduğunu ifade etmektedir. Bizim dinimiz en makul ve en tabi bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabi olması için akla fenne ilme ve mantığa uymasıdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafaza hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak gören dini emirlere uygun bir harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.
 
Lâiklik İlkesinin Değerlendirilmesi
 
Türkiye’de devletin lâikleştirilmesi toplum hayatında lâik değerlere yer verilmesi dinin devlet hayatında siyasi bir fonksiyon ifa etmesine kesin olarak son verme şeklinde görülmüştür. Ancak din işleri, bir kamu hizmeti sayılmış Diyanet işleri başkanlığı devlet teşkilatın arasında yer almıştır. Türkiye dini siyaset karıştıran devlet sistemini ızdıraplarını her memleketten daha çok çektiğinden din işleri ve kurumları Cumhuriyet rejiminde tamamen başı boş bırakılmamış mevzuatı ve teşkilatı ile kontrol altında tutulmuştur.

.:. MİLLİYETÇİLİK .:.
 
En gelişmiş toplum düzeni olarak millet, insanlık ailesi içinde belirli tarihi aşamalardan geçerek oluşmuş bir düzeni ifade eder. Milliyetçilik de millet gerçeğinden hareket eden, bir fikir akımı ve en geçerli sosyal politika prensibidir. Milliyetçilik millet gerçeğine dayanmaktadır.
 
Millet her şeyden önce ortak bağları olan bir insan topluluğudur. Toplum hayatında erişilen son merhaledir. Şuurlu topluluktur. Tarihi ve sosyolojik bakımdan bir aşamaya ulaşmış ve belirli nitelik ve şartları olan bir topluluktur.
Millet olmayı Gerektiren Unsurlar :
•   Millet, sınırları tarihte hazırlanmış ve mücadelelerle çizilmiş olan bir vatana dayanır. Vatan, milli varlığın heyecan kaynağı olmasından, toplumsal varlığımızın devamını ve düzenini sağlamış olması bakımından millet olmanın vazgeçilmez bir unsurudur.
•   Millet, bu vatan üzerinde aynı dille, aynı duyguyla bir kültür birliği kuran, bir bütün haline gelmiş, şuurlu halk kitlesidir.
•   Milletin oluşmasından, vatan birliğinin yanı sıra dil, kültür ve ideal birliğinin de önemli rolü ve yeri vardır. Birbirlerini anlayan insanların bir arada yaşamayı daha kolay hale getirebildikleri bir gerçektir. Ortak anlaşma vasıtası olarak dil birliği, millet varlığına en kuvvetli bir basamaktır.
•   Kültür birliği de milleti meydana getiren unsurlarda önemlidir. Milli kültür, milletin yaratıcı kuvvetlerini geliştirmek için yapılan hazırlıkların bütünüdür. Her milletin kendi sınırları içinde kendi şartlarına ve ihtiyaçlarına göre meydana getirdiği medeniyet o milletin kültürüdür.
•   İdeal birliği insanları birbirine yaklaştırır, ortak idealler dayanışma duygusunun da canlanmasına vesile olur.
Milliyetçilik, kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin duydukları bir arada, aynı sınırlar içerisinde, bağımsız bir hayat sürmek ve teşkil ettikleri toplumu yüceltmek isteğidir.
 
Milliyetçilik, yani millet duygusu bir millete mensup fertlerin, milli tarihlerine, milletlerin mazideki hem parlak başarılarına, hemde felaket ve ızdıraplarına karşı derin bir ruhi bağlılık ve hürmet hissidir. Milliyetçilik sadece ortak geçmişe bağlılık değil, istikbale yönelik amaç, paye ve düşünceler açısından da birliktelik ifade eder.
Nitelikleri :
•   Mantıki düşünceye, sağduyuya ve adalete dayanır. Kültürlü fert ve milletlerin milliyetçiliğidir. Başka milletlerin de hürriyetine, istiklaline hürmet eder.
•   Sosyolojik ve psikolojik esaslere dayanır. Kafatası ve kan tahlili ile uğraşmaz. Eşit değerler arar, hürriyetçidir.
•   Üstün millet - aşağı millet nazariyesini reddeder. Kendi milletinin diğer milletler üzerinde hukuk, hürriyet ve adalet esaslarına aykırı bir yolda tahakküm hakkı olduğunu iddia etmediği gibi, diğer devletlerin de kendi milleti üzerinde tahakküm teşebbüslerini de fikirle, kalemle, gereğinde silahlı mücadeleyle reddeder. Modern milliyetçilik saygı esasına dayanır, barışçıdır.
•   İdealist bir nitelik taşır ve iyimserdir.
•   Modern milliyetçilik, sınıf, zümre ayrılığına ve sınıfların tahakkümüne karşıdır.
•   Modern milliyetçiliğin bir diğer özelliği de bilime dayalı olmasıdır.
•   Demokrasiye yer vermesi ve demokratik bir nitelik taşımasıdır. Şuurlu milliyetçilik ancak hür ve demokratik milletlerde inkişaf edebilir.
•   Irkçılık, kozmopolitizm, mukaddesatçılık, şövenizm, totaliter milliyetçilik ve komünizm gibi akımlara karşıdır. Bu akımlarla milliyetçiliği bağdaştırmak mümkün değildir.
Modern anlamıyla değerlendirilen milliyetçilik insanlığın gelişmesinde her milletin kendine düşen payı gerçekleştirmesiyle medeni insanlığa katkıda bulunmuştur. Milliyetçilik, hayatiyet ve gelişmesini her memleketin özelliğine, her milletin kendine özgü karekterine göre geliştirecek bir nitelik taşımaktadır.
 
Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı :
 
Kaynağını Türk Milleti’ne olan sevgi, inanç ve güvenden almaktadır, birleştirici ve toplayıcı nitelikte ve millet yararınadır.
 
Millet, milli irade ve milli bağımsızlık çok önemli rol oynamaktadır. Milliyetçiliğin hukuki yönden görünümü olarak, bir yandan milli egemenliğe ve milli bağımsızlığa dayanır.
 
Atatürk, hürriyet mücadelesi yapan topluluklara kurtuluş ümidi ve aşkı verdiği gibi, kurtuluşun yolunun da milliyetçilik olduğunu göstermiştir.
Birleştirici, yapıcı, yaratıcı, insani ve medeni bir milliyetçilik anlayışı Atatürk’ün fikri yapısının temel dayanağını teşkil etmiştir.

.:.  İNKILÂPÇILIK  .:.
 
İnkılâpçılık, Türk İnkılâbı’nın korunması, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde çağın gerçeklerine göre sürekli olarak geliştirilmesi ve yenilenme ilkesidir. Geçmişten ziyade geleceğe dönük bir ideoloji olan Atatürkçülüğün dinamik idealini oluştrur.
 
Yakınçağın en önemli inkılâplarından biri olan Türk İnkılâbı aynı anda siyasi toplumun temelini ümmet esasından millet esasına çevirmiş, meşru siyasi iktidarın temeli olan kişisel egemenliğe son vererek millet egemenliğini ilan etmiş, dine bağlı (teokratik) devlet yapısı yerine lâik devlet yapısını geçirmiş ve modernleşme ile geleneksellik arasında bocalayan bir toplumu bir ikilikten kurtararak Türkiye’nin yönünü geri dönülmez bir şekilde çağdaş Batı uygarlığına döndürmüştü.
 
Atatürkçülük’te inkılâpların korunması ve yaşatılması büyük önem taşır. Bunun en etkin yolu inkılâpları halka anlatmak ve ona maletmektir. Ayrıca bunun için inkılâpların temel ilkelerinden ödün vermemek ve inkılâbı yıkmak isteyen eski düzen yanlılarına karşı uyanık bulunmak gerekir. Çünkü bir toplumda eski düzene ne kadar çağdışı olursa olsun, onun taraftarları yaşamaya devam eder.
 
Bunlar genelde çıkarları eskiye bağlı olanlarla, geleneksel düzenin yüzyılların kökleştirdiği alışkanlıklarından vazgeçemeyen çevrelerden oluşur. İnkılâbın bu gibi çevrelerden gelebilecek tepkilere karşı kararlılıkla korunması, inkılâpçıların, özellikle Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği Türk gençliğinin görevidir.
 
İnkılâpçılık elbette sadece Türk İnkılâbı’nı korumak anlamını taşımaz. Tek başına böyle bir anlayış inkılâbı dondurmak, onu ölüme mahkum etmek anlamına gelir. Bu nedenle Türk İnkılâbı’nın dinamik idealinin gerçekleşmesi, çağdaş uygarlık düzeyinin gerektirdiği atılımların yapılmasını gerektirir. Çünkü uygarlık yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, bilim ve fen alanında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Bu nedenle inkılâbın temellerini hergün derinleştirmek ve güçlendirmek gerekir. Yenileşmeye ayak uyduramayan milletlerin hayatında çöküş başlar.
 
Atatürkçülük’te yenileşmenin zamana bırakılmadan süratle yapılması öngörülmüş, gelişme yenileşmede daima kısa sürede büyük işlerin başarılması amaçlanmıştır.
 
Nitekim dünya tarihinde Türk İnkılâbı gibi hızlı ve kapsamlı bir kültürel değişimi gerçekleştirebilmiş ikinci bir örnek gösterebilmek güçtür. Bunun sırrını inkılâpçıların başarısından çok, Türk Milleti’nin karakterinde, iyiye, güzele ve doğruya açık olmasında aramak gerekir.

126  cellotin genel / Tarih / Ynt: Atatürk'ün ingilizce hayatı : Ekim 09, 2007, 09:43:19 ÖÖ
ATATÜRK'S LIFE

"There are two Mustafa Kemals. One the flesh-and-blood Mustafa Kemal who now stands before you and who will pass away. The other is you, all of you here who will go to the far corners of our land to spread the ideals which must be defended with your lives if necessary. I stand for the nation's dreams, and my life's work is to make them come true."
Atatürk stands as one of the world's few historic figures who dedicated their lives totally to their nations. He was born in 1881 (probably in the spring) in Salonica, then an Ottoman city, now in Greece. His father Ali Riza, a customs official turned lumber merchant, died when Mustafa was still a boy.His mother Zubeyde, a devout and strong-willed woman, raised him and his sister. First enrolled in a traditional religious school, he soon switched to a modern school. In 1893, he entered a
finally repelling the invaders. Promoted to general in 1916, at age 35, he liberated two major provinces in eastern Turkey that year. In the next two years, he served as commander of several Ottoman armies in Palestine, Aleppo, and elsewhere, achieving another major victory by stopping the enemy advance at Aleppo.
On May 19, 1919, Mustafa Kemal landed in the Black Sea portcity of Samsun to start the War of Independence. In defiance of the Sultan's government, he rallied a liberation army in Anatolia (Asia Minor) and convened the Congresses of Erzurum and Sivas which established the basis for the new national effort under his leadership. On April 23, 1920, the Grand National Assembly was inaugurated. Mustafa Kemal was elected to its Presidency.

Fighting on many fronts, he led his forces to victory against rebels and invading armies. Following the Turkish triumph at the two major battles at Inonu in Western Turkey, the Grand National Assembly conferred on Mustafa Kemal the title of Commander-in-Chief with the rank of Marshal. At the end of August 1922, the Turkish armies won their ultimate victory. Within a few weeks, the Turkish mainland was completely liberated, the armistice signed, and the rule of the Ottoman dynasty abolished.

In July 1923, the national government signed the Lausanne Treaty with Great Britain, France, Greece, Italy, and others. In mid-October, Ankara became the capital of the new Turkish State. On October 29, the Republic was proclaimed and Mustafa Kemal was unanimously elected President of the Republic.Atatürk married Latife Usakligil in early 1923. The marriage ended in divorce in 1925.The account of Atatürk's fifteen year Presidency is a saga of dramatic modernization. With indefatigable determination, he created a new political and legal system, abolished the Caliphate and made both government and education secular, gave equal rights to women, changed the alphabet and the attire, and advanced the arts and the sciences, agriculture and industry.In 1934, when the surname law was adopted, the national parliament gave him the surname "Atatürk" (Father of the Turks).
On November 10, 1938, following an illness of a few months, the national liberator and the Father of modern Turkey died. But his legacy to his people and to the world endures.

THE NATIONAL WAR OF INDEPENDENCE
It was the 13th of November 1918. Istanbul was overcast with dark clouds reflecting the mood of the people who were down and out. The Ottomans had lost World War I and allied navy had anchored in the harbor. The city was unofficially occupied.
Haydarpaşa was the western terminus of the Istanbul-Baghdad railway. A young handsome general got off the train and took one of the little boats called "çatana", to cross the Bosphorus... Among the various states the Turks had founded, the most important, the largest and the longest lasting was the Ottoman Empire which, between the 14th and the 19th centuries, established a "Pax Ottomana" on three continents ruling over many nations. The Ottomans who entered their period of decline in the 18th century took part in the First World War on the side of the Axis Powers. On October 30,1918 they signed the Mudros Armistice which had heavy terms that spelled, in brief, unconditional surrender. On the 13th of November, allied battleships and cruisers anchored in the İstanbul harbor.That same day, Mustafa Kemal, a full-general at the age of 37, the brilliant tactician of the Dardanelles and other fronts, disembarked from the train which brought him back home from the southern front. Passing between the warships of a mighty armada which had anchored in the harbor, his face was tired but his eyes shone as usual with their penetrating brilliance. Addressing his adjutant, he said: "Don't you worry young man. They shall go the way they came."

Emerging defeated from the First World War, the Ottomans were forced to sign an armistice embracing the most onerous conditions, whereby the Anatolian Peninsula, that had been the Turkish homeland for a thousand years, was divided up and subjected to imperialistic designs.The economy was a shambles, and from every standpoint the Ottoman society was in ruins and in collapse. Seemingly there was no hope. The views expressed at the Paris Peace Conference in 1919 were that Turkey would be divided up. But one thing had been forgotten, and that was that the Turks had founded one of the world's most powerful states with Anatolia at its core. Another fact was that the Turks had an ancient and deeply rooted past.These facts, plus the fact that a people who had lived for centuries on this soil could not be dissolved, had to be made known to the world. To this end associations were founded in various parts of the country, and patriotic citizens did their best to organize. But meanwhile in the Aegean region the Greek Army was advancing swiftly, equipped by Great Britain with the most modern weapons of the day; the French were rapidly occupying in southeastern Anatolia and in the east the Army of the Armenian Republic was advancing. The Ottoman government, implementing the terms of the armistice, was against any form of resistance on the grounds that it would "anger" the enemies. What was to be done?Mustafa Kemal Pasha knew what had to be done. His thinking ran along these lines. "The Ottoman Empire, which lasted more than six hundred years, has come to the end of its natural lifespan. It is dead, and the dead cannot be revived. The Ottoman governments have no power or decisiveness. Therefore the Turkish nation must decide its own fate and map its own future. The only path to this goal is the founding of a new state based on the sovereignty of the nation. If the nation unbinds the knots that have held it for centuries, and establishes unity, it can save the homeland." It soon became apparent just how correct this strategy was. On his return from the front to Istanbul, Mustafa Kemal Pasha realized the hopelessness of the situation, and that the time had come to put into action the plans he had nourished since his youth. He decided to go into Anatolia and pursue the struggle from there. In the early months of 1919 Anatolia was a hotbed of troubles, and Mustafa Kemal requested that the government assign him to go and deal with them. This request was accepted, and he left Istanbul with this understanding. On May 19, 1919 he set foot in Samsun. Mustafa Kemal Pasha was now in Anatolia to unite it and reconcile antagonistic factions.His first step would be to bring about the congresses he had planned, one by one. An association known as the Legal Society for the Defense of Anatolia and Rumelia wanted the Ottoman Parliament to convene and establish peace conditions, but in this matter Mustafa Kemal was not hopeful. Nevertheless the Parliament, in the National Oath of January 28,1920, asked for an honorable peace in which all borders were removed that threatened the territorial integrity of Turkey. Only if this condition were met could peace talks be held.
The Entente Powers, who had thought the Eastern Question was resolved, were greatly disturbed by this action taken under the influence of the Anatolian National Movement, and in their anger occupied Istanbul on March 16,1920. Thus for the first time in 467 years the city no longer had the status of Ottoman capital.Not long before this, on December 27, 1919, Ankara had been made the center of national resistance, and it was now time to found a National Parliament. On April 23,1920, a National Assembly deriving its authority from the nation held its opening session, and by an unanimous vote Mustafa Kemal was chosen to preside.
In order to carry out their project of dividing Anatolia, the Entente Powers wished to extinguish the movement, which in their view was not serious. They therefore dictated the final peace of the First World War, the Peace of Sevres (August 10,1920), which the Ottoman government was forced to sign. Under the terms of this peace, all of eastern Thrace, plus Izmir and the Aegean region, were ceded to Greece. The straits were to be managed jointly, without the participation of the Turks. In addition, a large part of the country's eastern territory was ceded to Armenia, which had been established in Russia. Southern Anatolia was to be settled by French, Italian and British populations, so that only a small Ottoman State was left in Anatolia.This peace roused the patriotic fervor of the Turks even more, and the youthful army of the new state began to win its first victories. The Armenian army, which had occupied Eastern Anatolia at the end of World War I, was expelled from these territories and signed a peace treaty in Gümrü on December 3, 1920, while the progress of the Greeks, who had set their sights on Ankara, was brought to a halt. The first diplomatic contacts with the new Turkish state now began to be made, as the Soviet Union, impressed by the victories cited above, signed an aid agreement in Moscow on March 16,1921. Meanwhile the French advance in the southeast was put to a definitive halt by the brave Turkish militia.These developments led Greece, at the instigation of Great Britain, to prepare a major new offensive, and they advanced as far as the Sakarya River near Ankara. Meanwhile the National Assembly was temporarily relieving Mustafa Kemal of his powers so that he could devote his attention to the war as Commander in Chief. The Greeks renewed their offensive on August 23,1921, and were repulsed on September 13 after 22 days and nights of fighting in which no quarter was given. With this victory, a thousand years of the Turkish presence in Anatolia was reconfirmed.After this victory, won with the meagerest of means, the French signed a peace with Ankara on October 20,1921, while the Italians also evacuated the territory they had occupied. This left the Greeks and British alone. The following year, in September, 1922, the Greeks were expelled from Anatolia as the result of a grand Turkish offensive.The British were determined to remain in eastern Thrace and the straits at all costs, but thanks to the wise policies of the Turkish government they found themselves isolated. They were thus compelled to sign an armistice, in Mudanya on October 11,1922. There was all the difference in the world between this armistice and that of Mudros signed some four years previously.After his victory at the Battle of the Sakarya, Mustafa Kemal was given the rank of Marshal by the National Assembly and in addition was awarded the title of Gazi, a title reserved by the Islamic world for only its greatest heroes.

Mustafa Kemal Pasha wanted to sign a peace which would confirm the independence and freedom from conditions of the new Turkish state, while the Allies, preparing to meet in Lausanne, aimed for an agreement which would take the Treaty of Sevres as its model, even though the National Assembly did not recognize this treaty. In order to divide the Turks at the conference, the Entente Powers had also invited the Istanbul government. This was taken as an outrage by the National Assembly, which had no choice but to legally dissolve the Ottoman Sultanate. This they did on November 1, 1922. Thus the Ottoman Sultanate, which had already expired in fact, legally too became a thing of the past. Henceforward there was only one government in Turkey, that founded by the National Assembly.
The Turkish state was represented in Lausanne by a national hero, İsmet Pasha (Inönü). The Turkish delegation stood alone, for England, France and their allies had formed a common front in order to preserve their interests. There was no one to back Turkey's cause, so that İsmet Inönü and the rest of the delegation were compelled to wage a diplomatic battle like that of the Sakarya. The peace signed at Lausanne on July 24,1923, put an end to the centuries-old Eastern Question, and gave the new Turkish State complete independence. The forces of occupation in İstanbul, which had arrived on November 13, 1918, departed on October 2, 1923, saluting the Turkish flag as they left.


National Liberator
"This nation has never lived without independence. We cannot and shall not live without it. Either independence or death." Mustafa Kemal emerged as the national liberator of the Turks when the Ottoman Empire, carved up by the Western Powers, was in its death throes. Already a legendary hero of the Dardanelles and other fronts, he became in 1919 the leader of the Turkish emancipation. With a small and ill-equipped army, he repelled the invading enemy forces on the East, the South, and the West. He even had to contend with the Sultan's troops and local bands of rebels before he could gain complete control of the Turkish homeland. By September 1922, he had achieved one of history's most difficult triumphs against internal opposition and powerful external enemies. The liberator ranks among the world's greatest strategists and holds the rare distinction of having maintained a perfect military record consisting of only victories and no defeats. As the national struggle ended, the heroic leader proclaimed: " Following the military triumph we accomplished by bayonets, weapons and blood, we shall strive to win victories in such fields as culture, scholarship, science, and economics," adding that " the enduring benefits of victories depend only on the existence of an army of education."It is for his military victories and his cultural and socio-political reforms, which gave Turkey its new life, that the Turkish nation holds Atatürk in gratitude and reverence.


THE DAY THE REPUBLIC WAS BORN
"....On the abolition of the Sultanate, the royalist-clerical party became alarmed and began to agitate; it was important to give the democratic regime its true name of "republic" as soon as possible, and thus quieten the coming tumult before an accomplished fact.

The Gazi gathered around his table in Çankaya Fethi, İsmet and some generals and Members of Parliament whom he knew well. In the course of that memorable dinner their host remarked : "Tomorrow we will proclaim the republic." Since all guests were supporters of a democratic regime, they applauded his decision. Each of them was initiated into the role he would have to play on that historic day. The decision had been taken at the right time, since suspicions of what might happen were already awakened.On the morning of the 29th, there was a meeting of the parliamentary group of People's Party, under the Presidency of Ali Fethi, to discuss the list of candidates. No agreement could be reached, so that a motion was accepted asking that the Gazi, in his position as President of the party, should be given the task of resolving the problem. The Gazi came to the meeting, and asked for an hour in order to present the means of solution that he had found. During that time he interviewed those people whom it was necessary to inform of the events which were to follow immediately.
Returning to the party meeting, he mounted the platform, and declaring his conviction that the system in operation was the cause of the difficulties which occured every time it was necessary to form a cabinet. He was submitting a plan for the party's approval to remedy this defect in the system. He came down from the platform and gave the motion to one of the secretaries for him to read aloud.

Those who were not in the secret heard not the names of the possible commissars, but a modification of the Constitutional Law. To its first article there was simply added the following : "The form of government of the Turkish state is the republic." In other articles, it was established that the President of the Republic should be elected by the Assembly from its own members, and that it was possible for him to be reelected; he would have the right of presiding over the Assembly and the Council of Ministers. From among the Assembly's members he would choose a Prime Minister who would form the cabinet.Four and a half hours of discussion was needed to approve the modifications proposed. The session of the Assembly opened at 6 o'clock in the evening. Some unimportant matters were dealt with, while awating the report of the commission on the Constitutional Law, which was favourable; only one phrase was added : "The religion of the Turkish state is Islam." İsmet Paşa, who was acting as President of the Assembly, proposed the vote to amend the law, and this was carried.
Thus the Republic was born in Turkey on the 29th of October 1923. The official name of the state was to be : "The Republic of Turkey".

Immediately afterwards, the Assembly was asked to elect the President of the Republic; it could be no other than the man who had been exercising the chief magistracy of the state since its foundation. This transcendental event was announced to the people that night by a 101-guns alute; İsmet İnönü formed the first republican cabinet."

FOUNDATION OF THE REPUBLIC OF TURKEY
With the signing of the Lausanne Peace Treaty, the need arose for a name to give to the new state. Throughout the war, nothing had been done to the sultan, who had viewed very coldly the struggle for independence. After the war the sultanate had been abolished, and on October 29, 1923, the name of the new state was officially declared by the National Assembly to be the Republic of Turkey. Thus was born the first republic on the continent of Asia or of Africa.Although Gazi Mustafa Kemal Pasha was elected president, power was in the hands of the National Assembly. Nevertheless, Atatürk's influence on the state and the party was always strongly felt.When the republic was declared, the state of the nation was at a very low ebb, exhausted from both the economic and social points of view. The population was barely thirteen million, and only ten percent of the people could read and write. Only 23 high schools and one university existed in the whole land, and there were almost no schools where one could learn a trade. There was no industry: The workshops and manufacturing that existed amounted to little more than handicrafts. Only 80 thousand workers lived in the entire country. Machinery and equipment, and all products of industry were imported, and agriculture was in total collapse. The productive populace had been decimated by years of war. Supposedly an agricultural nation, Turkey was on occasion forced to import grain. Certain crops which in our time are considered everyday (citrus fruit, tea, bananas) were at that time unknown to the populace.Fiscal affairs were in a pitiful state. The Ottoman budget had shown a steady deficit, and 30% of it always had to be allocated for repayment of debts. The war had eaten up whatever financial resources were available. The government of the new republic assigned the greatest importance to these matters, and managed to maintain the value of the Turkish Lira right up to World War II, but nevertheless there was little in the way of funds. Angered that the capitulations had been ended, the wealthy nations refused to offer credit. The western regions of the country were savagely battle-scarred, and there was no infrastructure, and revenues from taxation were extremely meager.



Founder of the Republic of Turkey
"Sovereignty belongs unconditionally to the people."October 29, 1923 is a fateful date in Turkish history. On that date. Mustafa Kemal , the liberator of his country, proclaimed the Republic of Turkey. The new homogeneous nation-state stood in sharp contrast to the multi-ethnic Ottoman Empire out of whose ashes it arose. The dynasty and theocratic Ottoman system, with its Sultanate and Caliphate, thus came to and end. Atatürk's Turkey dedicated itself to the sovereignty of the national will - to the creation of, in President's words, "the state of the people ".The Republic swiftly moved to put an end to the so-called "Capitulations ", the special rights and previledges that the Ottomans had granted to some European powers.
The New Turkey's ideology was, and remains, "Kemalism", later known as "Atatürkism". Its basic principles stress the republican form of government representing the power of electorate, secular administration, nationalism, mixed economy with state participation in many of the vital sectors, and modernization. Atatürkism introduced to Turkey the process of parliamentary and participatory democracy.The first Moslem nation to become a Republic, Turkey has served since the early 1920s as a model for Moslem and non-Moslem nations in the developing world.
SOME OF THE IMPORTANT REFORMS
•Sultanate was abolished in 1922.
• With the proclomation of the Republic on the 29th October, 1923, Caliphate was abolished. This gave the pave to the disbandment of other theocratic institutions on which Caliphate wasfounded.
• In place of the traditional head garment, the fez, introduced under the rule of Sultan Mahmut II, the Western style of hat was introduced together with an overall revolution in dress (1925).
•The international calendar and time were adopted (1925).
• Within a series of legal reforms Swiss civil law was adapted to the conditions and needs of the country (1926). The Civil Code, Penal Statute Book and the Trade Law Book were introduced.
• The Latin alphabet was adopted (1928).
• The legal position of women and their place in society in the new republic was greatly improved (for example the active and passive voting right at national and local elections before many European Countries.)
The aim of the reforms of Atatürk is for human beings to live with regard to ideals based on humanism and to do the best to live satisfactorily. These Reforms of Atatürk have become universally recognised and they provided encouragement to make progress.The Reforms of Atatürk have put forward their own existence in order to assimilate the West. This contribution has made mankind aware of his own existence by means of rationalism and humanist virtues.It has made the Turkish society, an eastern country, go into an evolution period of mankind. That's why it is an important and special contribution. This has also proved that a society which isn't Western could be as creative as the West.Thanks to the Reforms of Atatürk, The Turkish Republic has broken the material and spiritual chains of the scholastic thought. After years of theocratical structure, it has become a democratic and secular country in a short time. All the dogmatic values have been wiped out and there has been a unique action with humanist and rationalism virtues.
SOCIAL REFORMS
"The major challenge facing us is to elevate our national life to the highest level of civilization and prosperity."Atatürk's aim was to modernize Turkish life in order to give his nation a new sense of dignity, equality, and happiness. After more than three centuries of high achievement, the Ottoman Empire had declined from the 17th to the early 20th Century: With Sultans presiding over a social and economic system mired in backwardness, the Ottoman state had become hopelessly outmoded for the modern times. Atatürk resolved to lead his country out of the crumbling past into a brave new future.
In his yazýlým of modernization, secular government and education played a major role. Making religious faith a matter of individual conscience, he created a truly secular system in Turkey, where the vast Moslem majority and the small Christian and Jewish minorities are free to practice their faith. As a result of Atatürk's reforms, Turkey -unlike scores of other countries-has fully secular institutions. The leader of modern Turkey aspired to freedom and equality for all. When he proclaimed the Republic, he announced that "the new Turkish State is a state of the people and a state by the people. "Having established a populist and egalitarian system, he later observed: "We are a nation without classes or special privilidges."
A vast transformation took place in the urban and rural life. It can be said that few nations have ever experienced anything comparable to the social change in Atatürk's Turkey.
Legal Transformation
"We must liberate our concepts of justice, our laws and legal institutions from the bonds which hold a tight grip on us as they are incompatible with the needs of our century."
Between 1926 and 1930, the Turkish Republic achieved a legal transformation which might have required decades in most other countries. Religious laws were abolished, and a secular system of jurisprudence introduced. The concepts, the texts and contexts of the laws were made harmonious with the progressive thrust of Atatürk's Turkey. " The nation", Atatürk said, "has placed its faith in the precept that all laws should be inspired by actual needs here on earth as a basic fact of national life."Among the far-reaching changes were the new Civil Code, Penal Code, and Business Law, based on the Swiss, Italian and German models respectively.
The new legal system made all citizens - men and women, rich and poor - equal before the law. It gave Turkey a firm foundation for a society of justice and equal rights.
MEDALLIONS GAINED BY ATATURK
NO    Name of the Madallion and Why It was Given   Date
1    Maneuver Memorial of the First Army   20.08.1937
2    Maneuver Memorial of the Second Army   13.10.1937
3    18 th Anniversary of His Coming to Ankara   27.12.1937
4    4 th Congress of Allied Agencies   1929
5    T.G.N.A Badge   -
6    Monument of Victory Memorial   1927
7    Memorial for Iranian Shah's Visit to Turkey   1934


127  cellotin genel / Tarih / Ynt: Atatürk'ün ilkeleri : Ekim 09, 2007, 09:43:06 ÖÖ
                                                               ATATÜRK   İLKELERİ           
      Atatürk'ün en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu yeni ve çağdaş devleti kuran büyük önder, Türk vatanının ve devletinin bağımsızlığına, Türk ulusunun özgürlüğüne dayalı bu genç devletin kurulması savaşımlarını verdikten sonra, "ilelebet payidar olacağını", sonsuza dek yasayacağına inandığı cumhuriyeti geleceğin genç kuşaklarına emanet etmiştir. Cumhuriyet adını verdiği yeni devletin çağdaş demokratik yönetim temeline oturan toplum yapısını da çağdaş dünya görüşüne göre oluşturmuştur. Bu yapıyı oluşturan çağdaş dünya görüşü olan Türk devriminin korunması da bu kuşakların görevidir.
      Atatürk'ün "Türk Devrimi" dediği toplumsal değişme ve oluşmanın değişmez ilkeleri, onun ölümünden sonra "Atatürk İlkeleri&quo