Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 04:02:17 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
1081  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: Motor Sinir Liflerindeki Sır : Eylül 30, 2007, 07:29:34 ÖS
Motor Sinir Liflerindeki Sır
Dr. Suat SOYSAL
En güzel şekilde yaratılmış olan insan, en girift sisteme sahip varlıklardan biridir. Beden-nefis ve ruh olarak üç farklı tabakadan meydana gelen insanın bedeni de, bir saray ve şehir hükmünde yaratılmıştır. İç içe geçmiş sistemlerin bir arada ahenkli şekilde işletildiği vücutta sinir sistemine, bütün diğer sistemlerin faaliyetlerini kontrol ve düzenleme görevi verilmiştir. Vücuttaki yerleşimi açısından sinir sistemi, beyin ve omurilikten ibaret merkezî sinir sistemi ve bütün organlara dağılan çevreyi kuşatan (çevre) sinir sistemi şeklinde iki ana bölüme ayrılır. Çevreye ait sinirler, omurilikten çıkarak vücudun her tarafına dağılır. Çevre sinirlerinin bir tanesinin içinde milyonlarca sinir lifi (akson) mevcuttur. Çevre sinirlerinin bazıları hareketle ilgili (motor sinir) olup, kaslarımızın çalışmasına vesile olur. Bazıları, vücudun her tarafından alınan duyuları beyne taşımakla vazifeli olup, duyu sinir lifleri olarak tarif edilir. Meselâ dokunma, basınç, ağrı, sıcak-soğuk ve deri ile alakalı diğer uyarılar, duyu sinir lifleriyle beyne taşınır.
Çevre sinirlerinin iyileşmesi, aklı hayrete düşüren, esrarengiz reaksiyonların gerçekleştiği biyolojik bir hâdisedir. Çevre sinirleri, herhangi bir yaralanma veya darbe neticesinde bütünlüklerini kaybedebilir, hatta kopabilir. Sinir hücresinin genetik yazýlýmına yerleştirilen olağanüstü tamir ve iyileşme potansiyeli, gecikmeden yapılan uygun cerrahî müdahale ile tetiklenebilirse, sinirlerin eski sağlıklı durumlarına geri dönüş ihtimali artmaktadır.
Ancak çevre sinir liflerinin bir kısmının duyu, bir kısmının da hareket siniri olması, bu iyileşme hâdisesini girift hâle getirmektedir. Bir sinirin kesilmesi durumunda arızasız bir iyileşmenin elde edilebilmesi için, kesilen noktanın her iki tarafında kalan kopuk motor ve duyu liflerinin karşılıklı olarak bir araya getirilmesi (duyu ile duyunun, hareket ile hareket sinir uçlarının buluşturulması), iyileşme açısından mecburidir. Sinir cerrahları, iyileşme vesilesi bu buluşmayı sağlayabilmek için, birtakım metotlar kullanmaktadır. Meselâ cerrahlar sinirleri, birbirine bağlamadan (dikmeden) önce, hareket ve duyu liflerinin kesik uçlarının hangileri olduğunu, ayna görüntülerine göre tahmin ederek belirlemeye veya ameliyat esnasında bazı ayırt edici boyalar kullanarak bu lifleri işaretlemeye çalışmışlardır. Ancak bu teknikler, hem uygulaması pratik olmayan, hem de yanlış netice verebilen beşerî müdahalelerdir.
Son zamanlarda yapılan araştırmalar, sinir hücrelerinin kendi eşini bulma potansiyelinin yaratılışlarında mevcut olduğunu, özellikle hareket liflerinin, kesiğin her iki tarafında birbirini bulduğunu göstermektedir. Bu durumu araştırmacılar, “tercihli hareket liflerini eklemlendirme (iletilendirme)” olarak tarif etmektedirler. Hareket liflerindeki bu seçici ve tercihli buluşma, sadece kesi hattının iki yanında değil, aynı zamanda hedef organ seviyesinde de olmakta ve her life, kendi hedefi tespit ettirilerek neticelendirilmektedir. Bu mu’cizevî hâdise, öylesine kararlı ve tesadüflerden uzak bir şekilde gerçekleştirilmektedir ki, cerrahî müdahaleye dayalı tamir, deney hayvanlarında kasten hatalı yapılsa veya kesiğin her iki ucu arasında bir boşluk bırakılsa dahi, hareket liflerinin karşı taraftaki hareket dallarını seçici bir şekilde, şaşırmadan bulabildikleri tespit edilmiştir. Akıl ve iradeden yoksun sinirler, cerrahlara âdeta; “Siz beni karşı karşıya getirin yeter, Allah'ın izniyle ben yolumu bulurum.” demektedir. Bu hâdiseyi hayalimizde şöyle canlandırabiliriz: İçinden binlerce ince (mikron ölçeğinde) fiber optik telefon kablosu geçen ve Avrupa’yı ABD’ye bağlayan okyanus dibine döşenmiş ana kablonun koptuğunu ve dolayısıyla iki kıta arasındaki bütün haberleşmenin durduğunu düşünelim. Sonra bu ana kablonun kesilen iki ucundaki dış plâstik muhafazanın usta dalgıçlarla bir araya getirilerek dikildiğini ve başka bir işlem yapılmadığını kabul edelim. Buna rağmen binlerce ince fiber optik kablo, sanki ilâhî bir emir almışçasına büyümeye başlamakta ve herbiri kendi eşini bulup kaynaşmakta, böylece iki kıta arasında haberleşme tekrar tesis edilmektedir.
Sinir kesilmesinden hemen sonra, hareket lifleri kesinin karşı tarafındaki hem duyu, hem de hareket liflerine rastgele yeni dallar göndermeye başlamaktadır. Karşı taraftaki duyu dallarına büyüme esnasında yanlış bir şekilde giden hareket dalları, kesilmenin üçüncü haftasından sonra âdeta budanarak büyümesi durdurulmaktadır. Ancak doğru hareket lifleriyle birleşerek adeta eşini bulan hareket lifleri, büyümelerini sürdürmekte ve hedef organlara ulaşabilmektedir. Böylece muhtemel hatalı bir bağlantının oluşması ve yanlış mesaj gönderilme ihtimali, önlenmiş olmaktadır. Burada mesaj taşıyıcı kanalları doğru şekilde birbirine tekrar bağlama, temel olarak sebepler diliyle şu şekilde izah edilmektedir. Kesilen bölgenin karşı tarafındaki duyu liflerinin dış kılıfında bulunmayan ancak hareket liflerinde bulunan ihtisas sahibi “tanıyıcı kimlik molekülleri”nin varlığı, hareket liflerinin hedef organa doğru büyümesinde veya budanmasında vazifeli anahtar yapıdır. Buna örnek olarak L2 carbohydrate verilebilir. L2 carbohydrate duyu liflerinde nâdiren bulunurken, hareket liflerinin dış kılıfını oluşturan schwann hücrelerinden hususî bir ölçü ve mekanizma ile salınmaktadır.

Çocuk felcinde iyileşme
Çocuk felci bir virüsün sebep olduğu ve sinirlerin harabiyetiyle neticelenen ciddi bir hastalıktır. Bu hastalıkta kaslara giden hareketi sağlamada vazifeli motor sinirler öldüklerinden, ilgili kaslarda felç ortaya çıkar. Ancak felcin sebebi, kas liflerinin değil, sinir liflerinin ölmesidir. Çocuk felcinde, sinir kopmalarında ortaya çıkan hârikulâde iyileşmenin bir benzeri görülmektedir. Sağlam kalan sinir liflerinin etrafına yeni dallar gelmekte hareket sinirleri ölü, felç olmuş kas lifleri ile bağlantılar teşkil etmekte ve bunların yeniden çalışmasına vesile olmaktadır. Ancak bu işlem epeyce zaman almaktadır. Bundan dolayı, felçli kasların yeniden sinirlerle donatılıncaya kadar ölmelerinin engellenmesi gereklidir. Bunun için de bu felçli kasların, dışardan elektrik uyarılarıyla veya masajla hareketi temin edilmeli ve ilgili organların canlı tutulması sağlanmalıdır. Bu tür bir iyileşme olmasına rağmen geçen süre içinde yardım edilerek kasları çalıştırılmamış felçliler, hassas hareketleri yine de yapamamaktadır. Bunun sebebi, hareket sinir lifinin çalıştırdığı kas lifi sayısının sağlıklı kişilerdekine kıyasla oldukça artmış olmasıdır. Zîrâ sağlam sinirler, hem doğuştan kendilerine verilmiş olan kas liflerini, hem de çocuk felcinden ölmüş sinir liflerinin uyarması gereken kas liflerini çalıştırmak mecburiyetinde kaldıklarından, hassas hareketleri gerçekleştirme kapasiteleri yok olmaktadır.
Sinirlerin iyileşmesinde gözlenen bu akıl almaz harika mekanizmaların varlığını tesadüflere bağlamak ve bütün bunların kendi kendine olduğunu iddia etmek akıl ve vicdan ile telif edilemez. Bu işleri ya Kudreti ve İlmi Sonsuz'a vereceğiz; yahut hücreleri oluşturan atomların Kur'an-ı Kerim'de bize öğretilen Yaratıcı'ya ait sıfatlara sahip olduğunu kabul edeceğiz. Bu ise hem muhal içinde muhal, hem de atomlara ilâhlık yükleyecek kadar saçma bir hükümdür.
1082  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: MUCıZE MOLEKÜLLER PROTEıNLER : Eylül 30, 2007, 07:29:24 ÖS
MUCİZE MOLEKÜLLER PROTEİNLER

İnsan kanında bulunan hemeglobin proteinin üç boyutlu yapısı. Hemoglobin hayati önemi olan oksijenin kan yoluyla hücrelere taşınmasını sağlar.
Proteinsiz bir yaşam mümkün değildir. Çünkü proteinler hem vücudun temel yapıtaşlarıdır hem de insan yaşamında son derece hayati öneme sahip olan enzim ve hormonların yapılarını oluştururlar. Enzim ve hormonlar vücutta belirli görevlerde ve reaksiyonlarda uzmanlaşmış karmaşık protein molekülleridir. Bunlar vücut içerisindeki koordinasyonun sağlanmasından temel hayat fonksiyonlarının sürmesine kadar birçok önemli görevi yürütürler.
Bu bölümde proteinlerin olağanüstü yapılarını ve proteinlerden oluşan bu mekanizmaların vücut içinde gerçekleştirdikleri inanılması zor işlemleri inceleyeceğiz. Her an içimizde bu işlemlerin milyarlarcasının gerçekleştiği düşünülürse, insan vücudunun kavrama sınırlarının ötesinde kompleksliğe sahip bir sistem olduğu daha iyi anlaşılır.
Proteinlerin yapısında 20 farklı cins amino asit yeralır. Aslında doğadaki bu yirmi çeşit amino asitin farklı sayılarda ve dizilişlerde sıralanmasından sonsuz çeşitlilikte farklı protein türü meydana gelebilir. Proteinleri bir zincire benzetirsek, amino asitler bu zincirin halkalarıdır. Canlı varlıklarda bulunan protein türlerinin içerdikleri amino asit sayısı 100 ile 3000 arasında değişir. Bir proteini meydana getiren dizilimlerde, amino asitlerden birinin rastgele çıkarılması, eklenmesi ya da sırasının değiştirilmesi genelde proteinin tamamen işe yaramaz, hatta zararlı hale gelmesine neden olur.

Oksihemoglobin adli proteinin yapısı
Amino asitlerin yer ve sayılarının yanısıra, bu amino asitlerin oluşturduğu proteinin üç boyutlu geometrisi de çok önemlidir. Amino asitler doğru sayı ve dizilimde biraraya gelmekle kalmaz, belli noktalarda bükülerek, proteinin görevini yerine getirebilmesi için sahip olması gereken üç boyutlu biçimini de belirlerler. Bunu sağlamak için bükülme noktalarındaki amino asitler, belli bir açıda bükülmeye imkan verecek şekilde, diğerlerinden daha zayıf bağlarla birbirlerine bağlanırlar. Eğer böyle olmasa, tüm amino asitler birbirlerine eşit kuvvetlerle bağlansalardı, dümdüz, vasıfsız ve işe yaramaz bir protein zinciri oluşacaktı.
Oysa üç boyutluluk, proteinler için çok önemli bir özelliktir. Özellikle enzimler, ancak sahip oldukları üç boyutlu yapı sayesinde birtakım reaksiyonları yönetir, denetler ya da hızlandırabilirler. Kısacası, doğru sayı ve dizilim sağlansa bile, gereken geometrinin sağlanamaması bir proteini işlevsiz hale getirecektir. Bunun sağlanması içinse amino asitlerin arasındaki çekim kuvvetleri bile akıl almaz bir kontrol ve hassasiyetle teker teker ayarlanmakta, en ufak bir ayrıntı bile özel olarak belirlenmektedir.
Görüldüğü gibi tek bir protein molekülünün elde edilmesi bile, sayısız işlem ve denetimler sonucunda gerçekleşebilmektedir. Bugünün teknolojisiyle, bir protein molekülünü laboratuar şartlarında bile yapay olarak sentezlemek mümkün değildir.
Ancak evrimciler, her zamanki vurdumduymazlık ve körlükleri içinde, böyle bir molekülün, ilkel dünya atmosferinde tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmektedirler.
Şimdi, bir proteinin tesadüfen oluşabilme ihtimaline ve bu imkansızlık karşısında evrimcilerin içine düştükleri çaresizliğe bakalım.
“SONSUZDA BİR İHTİMAL”
Evrimin önde gelen savunucularından Rus bilgini A. I. Oparin, “Origin of Life” (Hayatın Kökeni) isimli kitabında proteinlerin tesadüfen oluşmasının mümkün olamayacağını şöyle anlatmaktadır:
Her biri belirli şekillerde ve kendisine has bir tazda dizilmiş bulunan binlerce karbon, hidrojen, oksijen ve azot atomu içeren bu maddelerin en basiti bile son derece kompleks bir yapıya sahiptir. Proteinlerin yapısını inceleyenler için bu maddelerin kendiliklerinden bir araya gelmiş olmaları, Romalı şair Virgil'in ünlü “Aeneid” şiirinin etrafa saçılmış harflerden rastgele meydana gelmiş olması kadar ihtimal dışı gözükmektedir.10
Her ne kadar Evrim yanlısı bir görüşe sahip olsa da bu ünlü bilim adamının yukarıdaki ifadesi kendi savunduğu teoriyi tamamen geçersiz kılan bir itiraftır. Aynı zamanda evrimcilerin çelişkili mantık yapısını ortaya koyması açısından da dikkat çekici bir örnektir. Çünkü gerçekten de bir proteinin tesadüfen meydana gelmesi yazarın dediği gibi tamamen ihtimal dışıdır; ama evrimci bilim adamları bunu görmelerine rağmen “tesadüfe” olan batıl inançlarından taviz vermemektedirler.
Türkiye'nin tanınmış bilim adamlarından evrimci Prof. Dr. Nevzat Baban, protein oluşumunda matematiksel olarak tesadüfün imkansızlığını şu şekilde belirtmektedir:
Molekül ağırlığı 34.000 olan, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asitten yapılmış teorik bir protein molekülünün 10 üzeri 300 farklı yapısı bulunabileceği hesaplanmıştır. Bu farklı şekillerden birer molekülün bir araya gelmesiyle meydana gelecek kitlenin ağırlığı 10 üzeri 280 gramdır. Halbuki dünyamızın tüm kütlesinin sadece 10 üzeri 27 gram olduğu düşünülecek olursa.... Yapısında, proteinlerin bileşiminde bulunabilen 20 amino asit türünden hepsinin yer aldığı 61 amino asitten yapılmış polipeptidin izomer sayısı 5x10 üzeri 79 olduğu hesaplanır... buna göre de kainattaki her atom başına yukarıda yapısını açıkladığımız 61 amino asitten oluşmuş polipeptid molekülünün izomerinden 6 tanesinin düşeceği anlaşılır.11
Baban'ın da ifade ettiği gibi, 61 amino asitten oluşan küçük bir proteinin halkalarının rastgele dizilişleri sonucunda ortaya çıkacak varyasyonları oluşturmaya evrendeki toplam atom sayısı yetersiz kalmaktadır. Kaldı ki, ortalama bir protein molekülü 61 değil, 400 amino asitten meydana gelir. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Evrendeki bütün atomlar her işi bırakıp yalnızca bu proteini oluşturmak için durmadan rastgele birleşseler, evrenin varoluşundan bu yana geçen milyarlarca sene ve evrendeki tüm atomların sayısı bir protein molekülünün “tesadüfen” oluşabilme ihtimali için yetersizdir.
Kısacası, 400 amino asitten oluşan ortalama bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelmesi, tek kelimeyle, imkansızdır. Dahası, canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, bu “imkansız” kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürüz. Çünkü tek bir protein hiçbir şey ifade etmemektedir. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan Mycoplasma Hominis H 39'un bile, 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekir. Bu durumda karşılaşacağımız rakamlar, insan aklının alamayacağı boyutlara ulaşır.
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki hücrenin yapısında proteinlerden başka karbonhidrat, lipit, su, elektrolitler (anyon ve katyon) ve vitaminler bulunmakta ve hepsi birçok farklı organelin içinde yapıtaşı ve yardımcı moleküller olarak kullanılmaktadır.
Bu hücrelerden 100 trilyonunun tesadüfen oluşup, insanın iç ve dış organlarını kusursuz olarak meydana getirecek bir biçimde ve düzende birleşmesinin ne denli imkansız bir şey olduğunu anlatmak için, ne yazık ki uygun bir kelime bulmak mümkün değil.
Görüldüğü gibi evrim, yegane “açıklaması” olan tesadüf iddiasıyla, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir. Daha protein safhasını bile çözmekten aciz olduğu halde hayatın ve canlıların nasıl ortaya çıktığı konusunda senaryolar yazmaya çalışan bir teorinin ciddiyeti ve güvenilirliği ise ortadadır.
Canlılığın hangi aşaması ya da hangi parçası ele alınırsa alınsın, söz konusu “tesadüf” iddiası bir “deli saçması”na dönüşmektedir.
Örneğin, Levo (sol elli) proteinleri ele alalım.
Bütün amino asitlerin ana gövdesini bir karbon atomuna bağlı hidrojen ve bir azot atomundan meydana gelen bir bölüm teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün amino asitlerde tıpatıp aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve “R grubu” adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu grup her amino asitte farklıdır. Amino asite kendine has özelliğini veren de bu R grubudur. R grubu atomları, yapı olarak ana gövdenin sağ veya sol tarafında bulunabilir. Bunlardan, R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) amino asitleri, sağ tarafta bulunanlara ise D-dextro (sağ elli) amino asitleri adı verilir. Ve her iki çeşitin de oluşma şansı % 50'dir. Aynı molekülün sağ-elli ve sol-elli biçimlerine birbirlerinin “optik izomerleri” adı verilir. Optik izomerlerin arasındaki fark, bir cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasındaki fark gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan, benzer bir düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller, aynı sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya sahiptirler.
Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (% 50-50 oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan 20 temel amino asitten herbiri doğada levo ya da dextro biçimlerinde bulunabilir.
Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo amino asitlerinden meydana gelmişlerdir. Hatta bazı deneylerde bakterilere dextro amino asitlerinden verilmiş, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri levo amino asitlerini inşa etmişlerdir
Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar. Eğer canlılık rastlantılarla oluşmuş olsa, bu seçiciliğin var olmaması gerektiğini gösteren ortada yeteri kadar sebep vardır. Tabiatta her iki cins amino asit de eşit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan da amino asitler, bir diğeriyle mükemmel bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün canlı organizmalardaki proteinlerin sadece levo amino asitlerinden oluşması nasıl açıklanabilir?
Sizin de farkettiğiniz gibi, proteinlerin bu yeni özelliği, evrimcilerin “tesadüf” açmazını daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir: Anlamlı bir proteinin meydana gelmesi için az önce de anlattığımız gibi, yalnızca bunu oluşturan amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu amino asitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile sağ elli amino asit bulunmaması da zorunludur. Bu da tesadüf kavramını bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.
Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
Aslında, yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki amino asitlerin tümü proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-el ya da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.12
Bir para milyonlarca kez havaya atılıp da, hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır: bilinçli bir müdahale vardır. Ancak evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf “bilinçli bir müdahale”nin varlığını kabul etmek istemedikleri için, tesadüfe sığınmaktadırlar. Bu ise, az önce belirttiğimiz gibi, bir saplantıdan başka birşey değildir.
Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de geçerlidir. Örneğin canlı organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin tersine bunlar, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir.
Sonuç olarak; yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının mümkün olmadığı, baştan beridir incelediğimiz olasılık hesapları ile kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 amino asitten oluşan ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece L-amino asitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak, 2 üzeri 400, yani 10 üzeri 120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz. Bir karşılaştırma yapmanız için, evrendeki elektronların sayısının bu sayıdan çok daha küçük bir sayı, yaklaşık 10 üzeri 80 olduğunu da belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve işlevsel biçimi oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla sayıda ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.
Tüm bunların ardından, son bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor.
Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için bir kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün “tesadüfen” kendi kendine oluştuğunu varsayalım. Ancak bu noktada da evrim bir kez daha batağa saplanır. Çünkü bu proteinin varlığını sürdürebilmesi için, o anda içinde bulunduğu doğal ortamdan yalıtılıp çok özel şartlarda korunması gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki şartların etkisiyle parçalanacak ya da başka amino asitler ve kimyasal maddelerle birleşerek özelliğini kaybedecek, yararsız, hatta zararlı bir madde haline dönüşecektir.
Buraya kadar anlattıklarımız, hayatın kökeninde, canlı bir hücrenin meydana gelmesi için gerekli proteinlerin oluşumunda, evrimci iddiaların kesinlikle çıkmazda olduğunu ortaya koymuştur. O halde karşımızdaki tek gerçek şudur: Tüm bu olağanüstü dengeleri kuran ve sistemin işlemesini devam ettiren, gerekli tüm maddeleri gereken yerlerde var eden ve böylece proteinleri yaratan sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah'tır.
ENZİMLER
Vücudumuzun içinde her saniye birçok karmaşık olay meydana gelmektedir. Bunlar o kadar ayrıntılıdırlar ki, hemen her aşamalarında, bütün karmaşayı denetleyen, düzeni sağlayan, ve olayları hızlandıran “süper denetleyiciler”in müdahalesine ihtiyaç duyulur: Enzimler... Her canlı hücre, herbiri kendi özel işini yapan, örneğin besin maddelerini parçalayan, besinlerden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını sağlayan ve bunlar gibi sayısız işler yürüten binlerce enzim bulundurur.
   1- Enzim etkileyiceği maddenin üzerine şekilde temsil edildiği gibi tam olarak oturur.
2- Enzim tepkimeye gireceği maddeye uygun şekilde üç boyutlu olarak kusursuz yaratılmıştır. Tıpkı anahtar ile anahtar deliğinin uyumu gibi.
3- Madde üzerinde yapılması gerekli işlemleri yapar ve her basamakta ATP enerjisi kullanır.
4- Etkilediği maddeyi yepyeni yapıya soktuktan sonra kendisi bu işlemden hiç etkilenmeden yeni bir tepkimeye tekrar hazır hale gelir. Şekiller enzim ile etkidiği madde arasındaki uyumun anlaşılabilmesi için verilmiştir.
Eğer bu enzimler olmasa, en basitinden en karmaşığına kadar hemen hiçbir fonksiyonunuz çalışmaz, ya da dururcasına yavaşlardı. Sonuç her iki halde de ölüm olurdu. Nefes alamaz, birşey yiyemez, sindiremez, göremez, konuşamaz kısaca yaşayamazdık.
Enzimlerin olayları hızlandırmasını günlük hayattan bir örneğe uyarlayabiliriz. Eğer “enzimsiz” kalma gibi bir durumla karşılaşılsa; normal şartlarda okunması birkaç saniye sürecek bir cümleyi okumak, yaklaşık on yıl sürerdi. İşte enzimler vücuttaki tepkimeleri en az bu örnekteki kadar hızlandırmaktadırlar. Enzimlerin, protein sentezinden, enerji üretimine kadar hücrenin bütün fonksiyonlarında hayati bir önemi vardır.
Bir enzim heksokinaz ve etkidiği madde arasındaki üç boyutlu kusursuz uyumu gösteren şekil. hekokinaz enzimi ATP molekülünü ADP'ye ve ADP'yi ATP'ye çevirir.   
Enzim değişime uğratacağı molekül üzerine bir kalıp gibi kapanır.    
Enzim parçaları birbirinden ayrılır ve molekül değişime uğramış bir şekilde ortama bırakılır.
Enzimle etkilediği madde arasındaki ilişki, anahtarla kilit arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Enzim ve onun birleşeceği madde, üç boyutlu karmaşık bir geometride birbirlerine kenetlenirler. Her ikisi de birbirlerine tam bir uyum gösterecek şekilde özel olarak yaratılmışlardır. Dahası, bu uyum çok etkileyici bir hız içinde işler. Bu hız o kadar baş döndürücüdür ki, bir enzim bazen bir saniyede 300 maddeyle belirli bir sıraya uygun olarak teker teker birleşir, o maddeyi istenen forma sokar, sonra da ayrılır.
Kısacası, hücre enzimler sayesinde yaşamaktadır. Ancak enzimler de hücrede üretilmektedir. Her hücre kendi ihtiyacı olan enzimi, gerekli gördüğü miktarda, kendisi üretir.
   Yeşil kısımlar: Enzimi Kırmızı kısımlar: molekülü sembolize etmektedir. Enzim etkidiği iki farklı molekülü birbirine kenetler ve yeni bir molekül inşa eder. Reaksiyon sonunda enzim kendi yapısını tamamiyle koruyarak yeni molekülleri etkilemek üzere hazır hale gelir. Enzim ile molekül arasındaki ilişki sonderece kısa sürer.
Bütün bunlar, bilinçli bir insanın aklında sorular uyandırmalıdır: Bir hücre nasıl olur da bir şeyi gerekli görebilir, ihtiyacını nasıl hesaplar? Birçok karmaşık işi yapan, bir robottan daha hızlı çalışan enzim denilen makineleri hücre kendisi mi tasarlamıştır? Bu planı yapan akıl nerededir?
Bilinçli bir insanın varacağı cevap da bellidir. Tüm bunlar, “hücre” adı verilen mikroskobik yapının ve onun içindeki daha küçük parçaların eseri olamazlar. Gerçek çok açıktır: Bütün bunlar Allah'ın “herşeyi birbiriyle uyumlu olarak, çelişki ve uygunsuzluk olmaksızın yaratması” (Mülk Suresi, 3) sonucunda gerçekleşmektedir.
HORMONLAR
Çok hücreli organizmalar olan hayvanlar ve insanlar farklı yapı ve görevleri olan hücrelerden meydana gelmişlerdir. Vücudun bütünlüğü, bu hücreler arasındaki karmaşık fakat son derece uyumlu ilişkilere bağlıdır. İnsan vücudundaki 100 trilyon hücre sanki birbirlerini tanıyormuşçasına hareket ederler. Kendilerine ayrılmış özel görevleri, sonuna kadar, hiçbir ihmal ve gevşeklik göstermeden yerine getirirler. İşte bu mükemmel koordinasyonda hormon denilen mesaj taşıyıcılar hücrelere emir taşımakla görevlidirler. Vücudun büyümesi, üremenin düzenlenmesi, vücuttaki iç denge, sinir sistemindeki koordinasyon ve daha birçok işlem hormonların ilgili hücrelere ulaştırdıkları mesajlar sonucunda gerçekleşir. Görünmez bir akıl, hormonlar vasıtasıyla hücrelere emirlerini bildirir. Sizin haberiniz bile olmadan içinizde muhteşem bir emir-komuta sistemi oluşturulmuştur.
Bu büyük akıl, yine sizin bilginiz dışında içinizdeki herşeyi kontrol altında tutar. Bu sistemde sizin hiçbir söz hakkınız yoktur. Örneğin vücudunuzun büyümesi: Siz ne kadar isteseniz de boyunuzu olduğundan fazla uzatamazsınız. Ne yaparsanız yapın içinizdeki hücrelere “bölünün, çoğalın ve beni büyütün” gibi bir emir veremezsiniz. Ancak hücreler, sizin için belirlenmiş olan boyu ve vücut şeklini bilirler ve o belirli şekle ulaşıncaya kadar çoğalarak vücudu büyütürler. Sonra da tam gerektiği anda büyümeyi durdururlar.
ESRARENGİZ KONTROL
Vücudunuz üzerindeki denetimsizliğinizi bir başka örnekle gösterelim.

İnsan derisinden,o deriyi oluşturan hücrelere, hücrelerden hücre içindeki herhangi bir organele, bu organelin zarından, bu zarın üzerindeki proteinlere ve bu proteinleri oluşturan moleküllere kadar, her aşamada Allah'ın mutlak hakimiyeti ve kontrolü vardır. Kimi zaman kendisinin Allah'a karşı bağımsız gören insanoğlu eğer kendi yaratılışını incelerse, Allah'ın bu hakimiyetini çok daha iyi görür.
Kandaki şeker miktarının belirli limitler içinde olması insan yaşamı için zorunludur. Ama günlük hayatta şekerli gıdalar yerken bu hassas dengenin hesabını siz yapamazsınız elbette. Ancak “sizin adınıza” bu hesap yapılır. Kanınızdaki şeker miktarı yükseldiğinde pankreas adı verilen organınız insülin denilen özel bir madde salgılar. Bu madde karaciğer ve vücuttaki diğer hücrelere kandaki fazla şekeri geri çekip depolamalarını emreder. Kandaki şeker oranı, böylece hiçbir zaman tehlikeli bir düzeye çıkmaz.
Şimdi isterseniz bir deneme yapın. Kendi kendinize emir verin ve başta karaciğerinizdekiler olmak üzere vücudunuzdaki hücrelere “kanımdaki şekeri geri çek” komutunu verin. Onlar da sözünüzü dinleyip şeker depo etmeye başlasınlar!...
Şüphesiz böyle bir şey yapamazsınız.
Bırakın onları kontrol etmeyi, günlük hayatta sizin ne pankreastan ne insülinden ne de karaciğerden haberiniz olmaz. Kanınızdaki şekerin yükseldiğini fark etmezsiniz, hatta önünüze farklı şeker oranları olan iki şişe kan konulsa aradaki farkı anlayamazsınız. Bunun için laboratuarlara, gelişmiş aletlere ihtiyacınız vardır. Ama hiçbir
zaman görmediğiniz ve bilmediğiniz bazı hücreleriniz, kandaki şekeri bu laboratuar ve aletlerden daha hassas şekilde ölçer ve ne yapılması gerektiğine karar verirler. Sonra gerekli tedbirler alınır, hücreler kandaki şekeri tanıyıp, ayırt edip, yakalarlar. Yediği bir pasta yüzünden kısa bir sürede şeker krizine girip ölmesi işten bile olmayan insan, bu mükemmel sistem sayesinde hayatta kalır.
Peki bu mükemmel sistemi kime borçludur?
Her zamanki gibi evrimciler bu sistemin evrim süreci içinde "tesadüfen" oluştuğunu iddia ederler.
Ancak bu iddiayı kabul etmek akıl ve mantık çerçevesinde mümkün gözükmemektedir; çünkü evrimin diğer iddiaları gibi bu da tek kelimeyle bir safsatadır.
Evrim, insan vücudunun milyonlarca yıllık bir süreç içinde bugünkü haline geldiğini öne sürer. Bu, şu demektir: İnsan bedenindeki organların bir kısmı, bir zamanlar yoktu, ancak daha sonra evrimleşerek oluştu. Bu durumda, kandaki şeker dengesini kontrol eden pankreasın ve onun salgıladığı insülinin de evrimin aşamalarından birinde oluştuğunu varsaymamız gerekir.
Ancak bu elbetteki evrimciler açısından bir mantık hezimetidir. Çünkü pankreasa ve insüline sahip olmayan bir insan bedeninin yaşamını sürdürmesine olanak yoktur. Pankreası olmayan bir yarı-insanın milyonlarca yıl önce dünya üzerinde gezindiğini varsayalım. Başına ne gelirdi?.. Cevap basittir; bulduğu ilk şekerli gıdadan, örneğin bir şeker kamışından bolca yerdi ve hemen oracıkta şeker komasına girerek ölürdü. Aynı şey, tüm öteki hemcinslerinin de başına gelir, hepsi, nedenini anlayamadan, şeker komasından ölürlerdi.
Biz yine de bir kısmının çok “bilinçli” bir diyet yaparak—aslında bu mümkün değildir, çünkü yediğimiz besinlerin çok büyük kısmında şeker vardır—hayatta kaldığını varsayalım. O zaman şu soruyla karşılaşırız: Acaba bu “insan ataları”, pankreasa ve insüline nasıl sahip oldular?
Acaba günlerden bir gün bir tanesi çıkıp; “artık bu şeker sorununu çözmemiz gerek, iyisi mi midenin altında bir yere bir organ koyalım da bu organ kandaki şekeri dengeleyen bir hormon salgılasın” mı dedi? Ve sonra kendisini zorlayarak midesinin altında gerçekten de bir pankreas mı oluşturdu? İnsülinin nasıl bir formüle sahip olması gerektiğini hesaplayıp sonra da bu formülü pankreasa mı öğretti?
Yoksa, günlerden bir gün, çok “başarılı” bir mutasyon oldu da, bu pankreası olmayan yarı-insanlardan birinin DNA'sındaki bir bozulma sonucunda, ortaya birden bire tüm mükemmel fonksiyonlarıyla bir pankreas ve insülin hormonu mu çıktı?.. Ancak böyle bir mutasyonun oluşması mümkün değildir; çünkü önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi mutasyonların böyle yararlı etkileri yoktur.Üstelik böyle bir olayın meydana geldiğini varsaysak bile yine de bu, söz konusu yarı-insanları hayatta tutmak için yeterli olamazdı. Çünkü bir de, kandaki şeker oranını sürekli olarak kontrol altında bulunduracak, gerektiğinde pankreasa insülin salgılama komutu yollayacak, gerektiği kadar insülinin salgılanmasından sonra da “dur” emri verecek bir karar mekanizmasının beynin bir köşesinde bir başka “tesadüf” sonucunda oluşması gerekiyordu.
“Evrimsel mantık” ile düşünülmüş olan bu iki “açıklama” da elbette mantıksızdır. Evrimcilerin inancı ise tam bu anlattığımız şekildedir. Ancak bunun ne denli büyük bir yalan olduğunu kendileri de bildiklerinden, bu konuları gündeme getirmemeyi ve mümkün olduğunca geçiştirmeyi tercih ederler.
Evrimsel mantıkların insülin örneğinde açıkça ortaya çıkan bu sefaleti, bizi tek bir sonuca ulaştırır: İlk insanın da aynen bizimki gibi bir pankreası vardı. Bu organın “evrimleşmiş” olması hiçbir şekilde mümkün değildir.
Kuşkusuz insülin örneği, vücuttaki diğer yüzlerce organ, binlerce hormon, yüzlerce farklı sistem ve sayısız işlem için de kullanılabilir. Çünkü vücudun içinde, en az insülin kadar, hatta daha da hayati binlerce hormon ya da enzim vardır. Bunların her biri, insanın yaşamı için “olmazsa olmaz” şartlardır ve çoğu insülin dengesinden çok daha karmaşıktır. Örneğin kan basıncını (tansiyonu) ayarlayan sistem, pankreas sisteminden çok daha kompleks hesaplar ve işlemler içermektedir.
Aslında vücudun hangi organına bakılsa, aynı durumla karşılaşırız. Böbrekleri olmayan bir insan, en fazla üç gün yaşar. Akciğeri olmayan ise bir-iki dakikadan fazla dayanamaz. Sindirim sistemi olmayan, hatta yalnızca ince bağırsağı eksik olan bir insanın bir hafta yaşaması mucize olur. Karaciğer, iki yüze yakın fonksiyonu ile eksikliğine bir iki saat dayanılabilecek bir organdır. Kalbin yokluğuna, üç-beş saniyeden fazla karşı konulamaz. Beyni söylemeye artık herhalde gerek yok.
Bu organların hiçbiri, “evrim süreci” içinde “aşama aşama” gelişmiş olamazlar. Hiçbir insan vücudu, kendisine “mutasyon sonucu” bir böbrek edinmek için milyonlarca yıl bekleyemez. Dolayısıyla, ortada kesin bir gerçek vardır. O da ilk insanın, bizim bugün sahip olduğumuz vücut yapısının aynısına sahip olduğudur. Yani insan, kusursuz ve eksiksiz bir bedenle birlikte yaratılmıştır.
İnsan için geçerli olan bu durum, kuşkusuz tüm diğer canlılar için de geçerlidir. Dünya üzerinde gezen ilk kaplanla bugünkü arasında hiçbir fark yoktur. Fil, balina, kartal ya da yılan, ilk kez ne şekilde yaratılmışlarsa, halen öyledirler.
BİLİNMEYEN UĞRUNA HARCANAN HAYAT
Daha önce değindiğimiz ve evrim için kesin bir çıkmaz oluşturan insülin, vücut içindeki hormonlardan yalnızca biridir aslında. Diğer hormonlara şöyle bir baktığımızda ise, en az insülin kadar çarpıcı ‘delil' lerle karşılaşırız.
Hücreler ürettikleri bazı enzimleri ve hormonları kendileri kullanmayıp dış ortama gönderirler. Bunlar, hücrenin tanımadığı ve hiçbir zaman bilemeyeceği kadar uzaktaki bambaşka hücreler tarafından kullanılır. Mesafe o kadar uzaktır ki, hücrenin boyutu düşünüldüğünde ürettiği maddenin aldığı yol bizim boyutumuzda binlerce kilometre ile ifade edilebilir. Hücre büyük bir özen ve zahmetle ürettiği maddelerin nerede ve nasıl kullanıldığını bilmez. Ama bu bilinmeyen amaç uğruna, ne işe yaradığını bilmediği karmaşık ürünleri bütün hayatı boyunca üretmeyi sürdürür.
Örneğin beyinin hemen altında bulunan hipofiz adlı bezdeki hücrelerin ürettikleri özel bir hormon, böbrek faaliyetlerini düzenler. Hipofizdeki bir hücre, böbreğin nasıl birşey olduğunu, neye ihtiyaç duyacağını bilemez. Peki hiç bilmediği ve hayatı boyunca da bilemeyeceği bir organ olan böbreğin yapısına tam uygun özelliklerde bir maddeyi nasıl üretebilir? Bu sorunun tek cevabı, kuşkusuz bu iş için bilinçli bir şekilde yaratıldığıdır.
Hücredeki bu “bilinmeyen amaca yönelik” hormon üretimini bir örnekle açıklayabiliriz: Yüzlerce insanın bir fabrikada oturup bütün hayatları boyunca çok önemli bir elektronik aletin özel ve karmaşık bir devresini yaptıklarını düşünün. Ama bu insanlar bir kez olsun ne bu aleti görmüşlerdir, ne de ne işe yaradığını bilirler. Hatta bu insanlar yaşadıkları fabrikanın dışında hiçbir şey görmemişlerdir. Bütün hayatlarını adayıp, binbir zahmetle ürettikleri bu karmaşık devreleri fabrikanın dışına bırakırlar. Birileri de bu devreleri alıp binlerce kilometre ötedeki bir başka fabrikada yeni bazı parçalarla birleştirip, söz konusu aleti oluştururlar. Birinci fabrikadakiler, hayatlarını neye adadıklarını bile bilmeden, hiç yorulmadan, kusursuz bir itaatle yirmi dört saat çalışmaktadırlar.
Böyle bir fabrikanın nasıl oluştuğu sorusuna ise tek bir cevap verilebilir: Şüphesiz, her iki fabrikayı da tanıyan ve yöneten bir irade, belli bir iş bölümü tasarlamış ve birinci fabrikaya yalnızca söz konusu elektronik devreyi üretme görevi vermiştir. Bu üretimin nasıl yapılacağını da çok ayrıntılı bir biçimde tarif etmiş, öğretmiştir. (Çünkü ortaya konan ürünün tümünü bilmeyen birinci fabrikanın, kendi kararıyla böyle bir üretim gerçekleştirmesi mümkün değildir).
İşte enzim ve hormon üreten hücreler de aynı şekilde çalışırlar. Hiçbir zaman bilemeyecekleri bir yer için sürekli üretim yapar, tüm hayatlarını buna feda ederler. En ufak bir bencillik, bıkkınlık ya da kapris yapmazlar, çünkü onlara öyle öğretilmiş, daha doğrusu o işi yapacak şekilde yaratılmışlardır. Evrendeki herkes ve herşey gibi onlar da alemlerin Rabbi olan Allah'ın emrine boyun eğmişlerdir. Başka seçenekleri de yoktur. Bir ayette, bu boyun eğmişlik şöyle ifade edilir:
... Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasıa karar verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117)

1083  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: nefes borusu : Eylül 30, 2007, 07:29:11 ÖS
 YAŞAM BORUSU, NEFES BORUSU


İlk anda burunda temizlenen hava solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur.
Mikroskop altında incelendiğinde nefes borusunun her saniye kendi kendini temizleyerek akciğerleri koruyan bir yapısının olduğu görülecektir. Nefes borusu halkalar halinde bir yapıya sahip olup, iç kısmı halı benzeri titrek tüylerle kaplıdır. Bu tüycükler sürekli olarak akciğerin ters yönünde yani ağıza doğru kamçı benzeri bir hareket yaparlar. Bu şekilde tüycüklerin üzerlerine düşen çok daha küçük parçalar boğaz bölgesine doğru ilerlemiş ve akciğerden uzaklaşmış olur. Boğaz bölgesinde yemek borusuyla birleşen nefes borusu, içinde biriken atık parçalarını ve bazı bakterileri yemek borusuna iletir. Boğazda biriken parçalar yutma refleksini başlatır.
 
Burnu da içine alan üst solunum yolları
Böylece atık maddelerin ve akciğerde hastalık oluşturabilecek bakterilerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde parçalanıp yok edilir. Sabah uyanıldığında boğazda hissedilen doluluk ve ses değişikliğinin sebebi de gece boyunca nefes borusunun kendini temizleme işlemi sırasında biriken yabancı madde ve bakterilerdir.
Akciğerleri koruyan sigorta sistemleri bunlarla sınırlı değildir. Kazara nefes borusuna yiyecek ya da nem parçaları kaçsa bile, bunlar da bir başka emniyet aracı olan ve öksürük olarak isimlendirilen hava patlaması ile çıkartılır. Bir öksürüğün hava itmesi saatte 960 kilometreye kadar çıkabilir.
Nefes borusu gırtlaktan akciğerlere kadar uzanan yaklaşık 30 cm uzunluğunda bir borudur. Bu boru her an açık olmak zorundadır. Aksi takdirde havanın ciğerlere iletimi durur ve insan boğularak ölür. Boyun gibi hareketli bir bölgeden geçen ve etten yapılmış olan bu esnek borunun sürekli açık kalmasını sağlamak gerçekte oldukça zordur. Ancak nefes borusunun mükemmel tasarımı sayesinde bu zorluk ortadan kalkmıştır. Nefes borusu C harfi şeklinde kıkırdaklarla desteklenmiştir. İşte bu kıkırdaklar nefes borusunun kapanmasını engeller.
 
Yanda elektron mikroskobu altında soluk borusundaki tüycükler, en sağda ise soluk borusunun genel yapısı ve enine kesit görülüyor.
Bu karmaşık sistemin herhangi bir parçasının eksikliği vücutta onarılması zor hasarlar oluşmasına neden olur. Örneğin genetik bir hastalık olan Kartagener sendromunda, sistemin tüm elemanları eksiksiz var olmalarına rağmen nefes borusunu örten tüycüklerin hareket etme özellikleri yoktur. Bu eksiklikle doğan bebeklerin çok büyük bir bölümü sık sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları nedeniyle daha çocukluğa ulaşamadan hayatlarını kaybederler.
İnsan bedeninin derinliklerinde gözle görülemeyen mikro tüycükler insan sağlığı için bütün güçleri ile çalışırlar. Soluk borunuza giren toz ve yabancı cisimleri adeta elden ele taşıyarak ciğerlerinizden uzak tutmaya çalışırlar. İnsanın varlığından hiç haberdar olmadığı ancak kendisi için gece gündüz hizmet eden bu milyonlarca mikro tüycük, insan bedeninin tasarlanmış, yani yaratılmış olduğunun bir delilidir.
HÜCRELERİ HAREKET ETTİREN MİKROSKOBİK TÜYCÜKLERİN VARLIĞI BİLE DARWINİZM SAFSATASINI YALANLAMAK İÇİN YETERLİDİR!
Darwinistler'in iddiasına göre tüm canlılık başıboş tesadüflerin sonucunda oluşmuştur. Ancak vücudumuzdaki binlerce kompleks sistem bu tesadüf safsatasını yalanlamaktadır. Bunlardan bir tanesi, tek görevi hücreyi hareket ettirmek olan tüycüklerin yapısındaki binlerce ayrıntıdır.
Bazı hücreler kirpiklere benzeyen tüycükler sayesinde hareket ederler. Örneğin solunum yollarındaki sabit hücrelerin her biri yüzer tane tüycüğe sahiptir.
Tüycükler tıpkı gemi kürekçileri gibi aynı anda hareket ederek, hücrenin ilerlemesini sağlar.
Bir tüycük diklemesine kesildiğinde dokuz ayrı çubuk şeklinde yapıdan oluştuğu görülür.
Mikrotüp denen çubuklar birbirine geçmiş iki ayrı halkadan oluşurlar.
Bu halkaların biri on üç, diğeri on ayrı telden oluşur.
Mikrotüpler tubulin adı verilen proteinlerden meydana gelirler.
Mikrotübün, "dynein" isimli bir proteine sahip dış kol ve iç kol denen iki uzantısı vardır. Dynein proteininin görevi hücreler arasında motor görevini yapmak ve mekanik bir güç oluşturmaktır.
Bu tubulin proteinini oluşturan moleküller, adeta birer tuğla gibi dizilip, hücrede silindir şeklinde bir düzen meydana getirirler. Ancak tubulin moleküllerinin dizilimi tuğlalardan çok daha komplekstir.
Tüycüklerin ortasında iki mikrotüp daha bulunur. Bunlar kendi başına bulunur ve 13 tubulin şeridinden oluşurlar.
Her bir tubulinin üst tarafında 10 tane kısa çıkıntı, alt tarafında da 10 tane girinti vardır. Bu girinti ve çıkıntılar birbirinin içine geçebilecek şekilde uyumlu yaratılmıştır. Böylece çok sağlam bir yapı oluştururlar. Çok özel bir tasarıma sahip olan bu girinti ve çıkıntılardaki en ufak bir bozukluk hücrenin yapısına zarar verecektir.
Yukarıda çok kısaca ve basit kelimelerle özetlediğimiz bu parçacıklar tüycüğü meydana getirmektedir ve tek hedefleri vücudunuzdaki trilyonlarca hücreden tek bir tanesini hareket ettirmektir. Bugüne kadar yaşamış olan ve halen yaşayan tüm insanların solunum hücrelerinin her birinde böyle kapsamlı bir sistem vardır. Üstelik bu kompleks ve birçok parçadan oluşan sistem, gözle dahi göremeyeceğimiz kadar küçük hücrenin içindeki bir tüycüğün daha da alt yapılarıdır. Kısacası Allah, bizim hiçlik diyebileceğimiz kadar küçük bir yere, son derece sistemli ve kompleks bir mekanizma yerleştirmiştir. Tesadüflerin, hücreyi hareket ettirmeyi düşünüp, böyle bir sistemi hayal dahi edemeyeceğimiz kadar küçük bir alana sığdırmaları kesinlikle imkansızdır. Bu, ancak Allah'ın üstün ve sonsuz aklı, ilmi ve gücü ile mümkün olabilir.

 
Soluk borusunun dokusunun iç yüzeyinde tüycükler ve salgı hücreleri bulunur. Soluk borusundaki tüycükler tarafından tutulan toz ve mantar gibi maddeler mukus sıvısı ile birlikte vücuttan atılır.


1084  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: nükleer silah yapımı : Eylül 30, 2007, 07:28:44 ÖS
Nükleer Silah Nasıl Yapılır?
        Nükleer Silah  Nasıl Yapılır?  Prof. Dr.Vural Altın / Bilim ve Teknik -Sayı:423-Şubat 2003-
Nükleer silahlar  nükleer enerjinin, büyük miktarlarda ve ani denilebilecek kısa sürelerde, kontrolsüz şekilde üretimine dayalıdır.Nükleer enerjiyse, çekirdek parçalanması (fisyon), ya da çekirdek birleşmesi (füzyon) yoluyla elde edilir. Fisyon olayında, örneğin U-235 gibi bir çekirdek, nötron bombardımanına tabi tutulduğunda, bir nötron tutarak parçalanır ve  2 ya da 3 nötron çıkarır.Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir yada ‘’fisil’’ olduğu söylenir.Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’  olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp  yeni fisyonlara yol açar.Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası,   biri ya da  birden azı’  tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin   ‘süperkritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir.Uygun bir şekilde hazırlanması  gereken  böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.
 
Süperkritik  bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar.Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektronvolt enerji çıkar.Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektronvolt kadar.Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.
 
 
 
Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop  olan U-238’den oluşur.Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi.Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar.Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrayonu, az biraz artar.Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda  kullanılması gerekir.Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir.Fakat basınçlamanın  gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin  tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir.Oysa, bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir.Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.
Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki  lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır.Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi  küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alanldan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı  daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler.Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir.Ancak sabır gerektirir.Çünkü gün boyunca hedef  levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.
 
Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu.Ancak, pülütonyum doğal bie element değil.Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur.Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir.Halbuki, bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.
 
                           
Fisil malzeme elde  edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde  süperkritik olacak  olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna  yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan  süperkritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam  enerjiye ‘bombanın verimi’ denir.Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bie düzenekten oluşmuştur.Ancak  ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.Bir diğer yöntem; süperkritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar  yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı   biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süperkritik küçük bir küreye ‘göçertmek’.Bu tip bir ‘göçertme aygıtı’nda, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.Yöntemin,  fisil malzeme  sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan  elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi.Fakat zahmetine de  değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen  ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır.Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır.O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekirYeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen  gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler. Nitekim, güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe  ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar.Ancak, yeryüzünde  basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken  sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon  derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.Bu yüzden <<hidrojen bombası>>nın  yapımında, füzyonu biraz daha kolay  olan döteryumla trityum tercih edilir.Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor.
 
Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde  edilebilir.Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz.Hem de, görece kısa bir yarılanma  ömrüyle kendiliğinden bozunuyor.Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor.Bu amaçla döteryum lityum’la  karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar.Ancak ; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için  de yüksek sıcaklıklar gerekir.Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde  edilir.Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece  yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar , düzeneğin dağılması olasılığı belirir.Halbuki, yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder.   Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın  ısınmasını sağlar.Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışardan ve her yandan  homejen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp  trityum açığa çıkarırlar.Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.
 
Nötron bombası, küçük bir hidrojen bombasıdır.Diğer nükleer silahlardan farkı, asıl öldürücü etkisinin, yaydığı nötronların yol açtığı radyasyon hasarından  kaynaklanıyor olması.Bu özelliğiyle, ‘güçlendirilmiş   radyasyon silahı’ olarakta adlandırılır.Patlamasının yol açacağı basınç ve ısı etkisi düşük olacak şekilde tasarlandığından, civardaki binalar ve sanayi tesisleri gibi fiziksel yapılar, patlamadan daha az etkilenir.Öte yandan, nötronlar fazla uzaklara  yayılamadığından, bu silahın öldürücü menzili ötekilere  göre  kısa.
    
    
 
       
   

                         ---Yukarıda nükleer bomba yapımında kullanılan bazı malzemeler görülmektedir---
 
    Gizli Nükleer Silah yapımı nasıl olabilir? Bizimde bir nükleer silahımız olsun diyenler için!
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden  Sayın Vural Altın'la bir röportaj...
Nükleer santrallerdeki plütonyum, atom bombası yapımı için uygun nitelikte mi?
Nükleer bir sanralde üretilen plütonyum Pu-239, Pu-240, Pu 241, Pu-242 izotopları halinde ortaya çıkar.Bunlardan çift sayılı izotoplar kolay fisyona uğramayan, dolayısıyla parçalanabilir olmayan izotoplar.Tek sayıda olanlarsa, yani Pu-239 ve Pu-241, fisyona yatkın izotoplar.Ama nükleer reaktörde bu iki tür bir arada bulunduğundan, yakıt kirlidir.Bomba malzemesi yapmak için çift sayılı izotopların ayıklanması gerekir.Bu da oldukça teknik ve bir hayli pahalı zenginleştirme işlemleri gerektirir.Öte yandan aynı yakıt kompozisyonunu, araştırma reaktörlerinin  yakıtından elde etmek de mümkün.Dolayısıyla bomba malzemesi yapmak amacıyla nükleer güç santrallerine yönelmek hiç de akılcı bir yol değil.
Nükleer enerji reaktörleri ve araştırma reaktörleri arasındaki nitelik farkı nedir?
Nükleer enerji santralleri boyut olarak daha büyük olduklarından, görece az düzeyde zenginleştirilmiş uranyum kullanırlar.Bunun anlamı, yakıtın çok büyük kısmının parçalanamaz U-238 izotopundan, yalnızca %1,5 -%3'lük kısmının parçalanabilir U-235 izotopundan oluşuyor ooması.Halbuki araştırma reaktörleri çok daha küçük hacimli olduklarından, çok daha zengin yakıt kullanmak zorundadırlar.Yani yakıtın yaklaşık %98-%99'a varan bir kısmı parçalanabilir U-235 izotopundan oluşur.Böyle bir reaktörün yakıtını doğrudan uranyuma dayalı bir bomba yapmak üzere kullanmak mümkün olabilir.
Üretken (breeder) reaktör nedir?
Üretken reaktör, tükettiğinden fazla parçalanabilir çekirdek üretebilen reaktör anlamına geliyor.Bir çelişki gibi geliyor ilk anda.Tükettiğinden fazlasını nasıl üretir?Bunun bir örneği, üretken reaktör yakıtı uranyum-235/uranyum-238 karışımıdır.U-235 çekirdeği, parçalanabilir yapıdadır.Bir nötron isabet ettiğinde, parçalanıp enerji açığa çıkarır.U-238 çekirdeği parçalanmaz.Bir nötron yuttuğunda U-239 olur, daha sonrada iki beta bozunmasına uğrayarak elektron atıp, plütonyum-239'a dönüşür.Plütonyum-239  çekirdeği de parçalanabilir  yapıdadır.Yani parçalanabilir olmayan U-238, parçalanabilir olan Pu-239'a dönüşür.Öte yandan parçalanabilir olan U-235, parçalanıp kaybolur.Eğer kullandığınız, yani parçaladığınız, U-235'den çok Pu-239 üretebiliyorsanız birim zaman içinde, yakıtınız sürekli olarak artıyor demektir.Üretken reaktör bu.Başka yakıt pozisyonları örnekleri de mevcut.
Üretken reaktörde üretilen Pu-239, bomba yapımında kullanılabiliyor mu?  Yani bu Pu-239, enerji santrallerindeki kirli Pu-239'a göre daha  mı temiz?
Şimdi burada üretken santrallerin ön plana geçmesinin nedeni şu: Hızlı üretken santrallerde yakıtın kendisi başlangıç itibarıyla zaten uranyumla plütonyumun yanına biraz da uranyum katıp hızlı üretken reaktöre koyuyorsunuz.Hızlı üretken reaktörde bomba malzemesi olarak plütonyuma yönelirseniz yapacağınız şey kimyasal ayrımdır.Bu kolay bir şey.İzotop zenginleştirme de söz konusu.Nerede söz konusu? O plütonyumun hepsi '' bomb-grade''dir, yani bomba yapımına uygun zenginliktedir.Ama kalite farkı vardır.Eğer içinde çift sayılı izotoplar az veya çoksa, kalitesi düşük veya yüksektir.Hatta çift sayılı izotopların bolluğu, plütonyumu bomba malzemesi olarak kirli hale getirir denir.Kirlidir; temizlenmesi gerekir.Yani o çift sayılı izotopların ayrılması lazım ki, bomba ''puf'' demesin,  ''bum'' diye patlasın. ...Şimdi bilinmelidir ki  bu nükleer silah, kafaya konulduğunda ve gerekli kaynaklar odaklandığında başarılamayacak bir teknoloji zaten değil.Keza Olumsuz ekonomik koşullar altında bile Pakistan ve Hindistan bu bombayı yapmayı başardılar.
Bir ülkenin nükleer silah yaptığından yada yapmaya çalıştığından   şüphelenildiğinde ilk olarak o ülkedeki araştırma reaktörlerine bakılıyor.Araştırma reaktöründe ne kullanılıyor?
Araştırma reaktörleri küçük boyutlu oldukları için, çok daha zengin  yakıt kullanmak durumundadır.Ya fakir yakıt kullanıp büyük kalp(core-tepkime odası) yaparsınız, ya da zengin yakıt kullanıp, küçük kalp yaparsınız.Araştırma reaktörleri enerji üretmeyecekleri için zaten küçük olmak durumunda.O zaman kritik kütleyi sağlamak için zengin yakıt kullanmak durumundasınız.Örneğin %99 U-235, %1 de U-238 diyelim.U-238 zaten zamanla plütonyuma dönüşecek.O plütonyumu alıp kullanabileceğiniz. gibi, % 99 oranındaki U-235'i kullanarak uranyum bombasıda yapabilirsiniz.Eğer sizin aklınızda bomba fikri varsa, gidip bir enerji santrali kurmazsınız; bu bir kaç milyon dolarlık  bir iş.Bir araştırma reaktörü peşinde olursunuz; yani birkaç 10 milyon dolarlık iş.Maliyeti daha düşük olur, bir de alacağınız yakıt zaten doğrudan kullanıma yatkın bile olabilir.
Peki araştırma reaktörlerinde üretilen ürün nedir? İzotoplar mı?
Genellikle mühendislik kollarında, güç düzeyi sıfıra yakın bir reaktör nasıl çalışır, onu araştırıyorlar.Nötron dağılımları, radyo izotop üretimi inceleniyor.Tıbbi uygulamalara yönelik olarak radyoizotop üretilebiliyor.Fizik deneyleri yapılıyor, nötron kaynağı olarak kullanılıyor, çünkü diğerlerinden sızıyor.Nötronların sonuçta belli bir ömrü var.Örneğin serbest nötronun mesela dakika düzeyinde bir ömrü var.
En düşük enerji grubundaki nötronlardan olan termal nötronların bile hızı 2200m/s.Yani bu nötronlar 25 derece sıcaklıkta, saniyede 2,2 km yol katediyor.Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar o Çekmece'den çıkıp Yeşilköy'e gidiyor.Duvar dediğim de tabi havuzun içindeki duvar.Yoksa reaktörün duvarı değil.Reaktörün duvarının dışındaki radyasyon düzeyi, yol üzerindeki korunma tedbirleri, yutucu çekirdekler nedeniyle normal radyasyon düzeylerinde olmak zorunda.Bu duvar kurşun ağırlıklı beton, yani kurşun karıştırılmış beton olabilir.Reaktörün kendi içinde, zincirleme reaksiyonu kontrol altına almak için kobalt kullanılır.Güçlü bir yutucudur; ama pahalı olduğu için duvarlara konmaz.Daha çok kurşun kullanır.Reaktör yakıt kafesinin  etrafı  kurşundur.Reaktör binasının dışındaki nötron düzeyi  izin verilebilir sınırların altında olmak zorundadır.Ama havuzun içindeki reaktörün duvarında, hatırı sayılır miktarlarda nötron düzeyi akış vardır.Hatta havuzun mavi rengi de nötronların çarpıştığı protonların, yani hidrojen çekirdeklerinin yaydığı radyasyondan oluşur.Konik konik maviler... Aslında o koninin ucunda bir proton seyahat ediyordur; ivmelenmeye tabi olduğu için de zorunlu olarak radyasyon yayıyordur.Bu o ışıktır.Her bir koninin ucunda bir proton vardır.
Özetle, bomba yapmak istiyorsanız araştırma reaktörü tavsiye edilir.Yakıtı daha zengindi, kendisi daha ucuzdur.Bir bomba yapmak için gereken miktarlar 7-8 Kg dır.Tabii araştırma  reaktörünüz ciddi bir denetim altında.Toplam yakıtı ne kadar?Diyelim 100 kg. 100 kg'dan çaktırmadan 7 kg çalmak zordur.Ama bunu 10 yıl boyunca yapabilirsiniz, günde 1-2 gram  bir köşeye saklayarak.Çünkü bu maddeleirn fire payları da var; olmak zorunda.Gerçekten de, yakıtı  yakıtı bir yere koyuyorsunuz, alıyorsunuz, koyduğunuz yere az miktarda yakıt bulaşıyor, dolayısıyla ağırlıktan bir kaybı var.Ancak bu fire payları içine 7 kg'ı kısa süre içinde gizlemek, 100 kg'lık bir yakıt stokunda ya da birkaç yüz kiloluk yakıt stokunda, çok zor.
Üçüncü dünya ülkelerinin kendi bodrum katlarında bir araştırma reaktörü yapmaları mümkün mü?
Amacınız ''bodrumda'' bir araştırma reaktörü yapmaksa, o zaman CANDU yapacaksınız.Bu tip reaktörlerde zenginleştirilmiş yakıt kullanılır: doğal uranyum. Yani ben zenginleştirmeden yakıt yapayım derseniz, CANDU tipi bir reaktör uygun.Çünkü bir enerji santrali için, hatta bir araştırma reaktörü için zenginleştirme yapmak zorundasınız.Kilolarca yakıtı zenginleştirmek, çok pahalı bir iştir.Miktar arttıkça, gaz difüzyon(ayrıştırma) tekniklerine yönelmek durumundasınız. Bu da çok büyük tesisler gerektirir.Yaklaşık 4000 MW elektrik gücüyle desteklenmesi gerektirir.Yok ben zenginleştirmeden doğal uranyumdan (şans eseri var doğal uranyumunuz) yapayım derseniz CANDU tipi reaktöre yönelmeniz şart.O zaman da ağır su teknolojisine sahip olmanız gerekiyor.Orada da o zorluk var.Ağır su da nedir? Hidrojen yerine döteryum kullanımı.Orda da izotop zenginleştirme işi var.O da kolay iş değil.Ama kafaya koyduktan sonra, eğer doğal uranyum kaynaklarınız varsa, yaparsınız.
Sonuç olarak modern nükleer silahların yapımı, öyle  söylendiği kadar da basit değil.Zincirleme reaksiyonu daha verimli kılmak için nötron kaynakları, nötronların dışarı sızmasını  zorlaştıran düzenekler ve patlayıcı gücü arttırmak için küçük ölçeklerde trityum eklenmesi söz konusu.Sistem, sonuç olarak patlamanın etkisiyle dağılıyor.Fakat dağılana kadar da, saniyenin milyonda bir gibi çok kısa bir süre içerisinde, enerjinin çoğunu açığa çıkarıyor.Örneğin, 50 kg   U-235 içeren  bir bomba %10  verimle patlatılacak olsa, yani sonuç olarak 5 kg U-235 fisyona uğrasa, yaklaşık 100 trilyon kalorienerji açığa çıkar.Bu, 150 bin ton TNT'nin patlayıcı gücüne yakındır.Füzyon bombalarıysa megaton(milyon  ton TNT) düzeyinde inşa edilebilir.

1085  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: NÜKLEıK ASıTLER : Eylül 30, 2007, 07:28:04 ÖS
NÜKLEİK ASİTLER
•   Bu moleküller ilk defa Friderich Miescher tarafından balık spermi ve akyuvar çekirdeğinde
tespit edilmiştir.En çok çekirdekte bulundukları için nükleik asitler(çekirdek asitleri) diye isimlendirilmiştir.
•   Asidik özelliğe sahiptirler.Hücre yönetiminden sorumludurlar.
•   DNA ve RNA olmak üzere 2 tiptir.Bunlar hücrenin en büyük dev moleküllerdir.
•   Nükleotitlerden oluşmuştur.Onun için DNA ve RNA birer polinükleotidtir.
                                              
                                                      Azotlu Organik Baz  Pürinler (Adenin,Guanin)
                                   (Çift zincirlidirler.)
                                                                                   Pirimidinler (Timin,Urasil,Sitozin)
                                          (Tek zincirlidirler.)
Nükleik asitler  Nükleotit    5 C’ lu   Şeker (pentoz)  Deoksiriboz
                                                                                         Riboz

                                               
                                                      Fosfat  Fosforik asit (H3PO4)

•   Bütün nükleotitlerde aynı fosforik asit (H3PO4) bulunur.
•   Nükleotitlerin farklı yapıda olmasının sebebi yapısındaki şeker ve organik baz moleküllerinin
   farklı olmasındandır.
•   Nükleotitler birbirlerine şeker-fosfat bağlarıyla bağlanırlar.
•   Nükleotitler taşıdığı baza göre,nükleik asitler ise taşıdığı şekere göre isimlendirilir.                                                                 

1)   DEOKSİRİBONÜKLEİK ASİT (DNA)
•   Çift zincirlidir ve sarmal yapıdadır.
•   Deoksiriboz şekeri bulunur.
•   Nükleotitleri A,T,G,S’dir.
•   Adenin sayısı Timin sayısına,Guanin sayısı Sitozin sayısına eşittir.
•   Adenin ile Timin arasında iki,Guanin ile Sitozin arasında ise üç tane zayıf hidrojen bağı vardır.
•   Kendini tek taraflı olarak eşleyebilir.
•   Genlerdeki değişmeye mutasyon denir.                                                                                               
•   Mitekondri ,kloroplast ,çekirdek ,çekirdek yoksa sitoplazmada bulunabilir.Ancak kloroplast ve mitekondrideki DNA’lar kalıtım materyali sayılmazlar,bunlar eşlenirken çekirdek DNA’sına
   bağımlıdırlar.
•   DNA tabiatta kendini eşleyerek benzerini yapabilen tek moleküldür.
•   DNA sentezi sırasında açığa çıkan su sayısı (n;nükleotit sayısı olmak üzere) 3n-2 tanedir.

A) DNA’NIN EŞLENMESİ (Replikasyon-Duplikasyon)
•   DNA kendini yarı korunumlu olarak eşler.
•   Bu olaylar hücre bölünmesinin interfaz safhasında meydana gelir.
•   Replikasyonda görev alan enzim DNA polimeraz enzimidir.(Şekil-1)   
•   DNA’nın kendini bu şekilde yarı korunumlu olarak eşlemesine seminkonservatif eşlenme denir.
•   Bir hücrede DNA’nın eşlenmeye başlaması hücrenin mutlaka bölüneceği anlamına gelir.
•   Eğer DNA bir ucundan değil de orta kısımlarından açılırsa protein sentezi için şifre verecek
      demektir.         
•   Sonuçta; oluşan DNA’lar aynı genetik bilgiyi taşır,hücre sayısı artar,canlılarda büyüme ve üreme olur, üremeyle karakterler yavrulara aktarılır.
•   DNA’nın görevi canlılar arasındaki çeşitliliği sağlamak ,hücreyi yönetmek ,replikasyon ile
      canlılarda büyüme ve kalıtsal karakterlerin aktarılmasını sağlamak,trankripsiyon ile de RNA
   sentezini yapmaktır                         

2)   RİBONÜKLEİKASİT(RNA)
•   Tek zincirlidir.            
•   Riboz şekeri bulunur.
•   Nükleotitleri A,U,G,S’dir.
•   Kendini eşleyemez.DNA’dan sentezlenir.
•   Mitekondri,kloroplast,çekirdek ve sitoplazmada bulunabilir.
•   3 çeşittir ve hepsi de protein sentezinde görevlidir.Hepsi de çekirdekte üretilir ve hepsi de tekrar tekrar kullanılabilir.
•   Riboz şekeri bulunduran Adenin nükleotidi  RNA’dan başka ATP,NAD,NADP ve FAD gibi moleküllerinde bulunur.
•   Bazı virüslerde sadece RNA bulunduğu için bunlarda RNA kalıtsal görevi üstlenmiştir,yani kendini eşleyebilir.
•   RNA’nın yapısında protein yoktur.
•   RNA’ların DNA üzerinden sentezine transkripsiyon (yazılma) denir.
•   Bu olay DNA’nın tek zincirinden olur.
•   Bu olayda görevli enzim RNA polimeraz enzimidir. 
•   RNA’ya şifre veren DNA parçasına gen denir.(Şekil-2)

A) mRNA (Elçi RNA = Mesajcı RNA)
•   DNA’dan aldığı bilgiyi ribozoma taşır.
•   Ribozom birimlerini aktifleştirir ve protein sentezine kalıplık yapar.
•   Her protein çeşidi için ayrı bir mRNA sentezlenir.
•   Bir mRNA aynı proteinin sentezinde çok defa kullanılabilir.
•   Yeterli protein sentezlendikten sonra mRNA yıkılır.
•   mRNA düz bir zincir biçiminde olup hücredeki RNA’ların en az oranda bulunanıdır.
•   mRNA’ daki üçlü nükleotit grubuna kodon denir.
•   Her kodon bir tRNA ve bir aminoasiti belirler.
•   4.4.4=64 çeşit kodon vardır.Bunlardan biri başlama kodonu (AUG);üç tanesi de (UAG-UGA-UAA) bitiş kodonudur.Bitiş kodonlarının aminoasiti yoktur.

B) tRNA (Taşıyıcı RNA)
•   Sitoplazmadaki aminoasitleri mRNA’ daki şifreye göre ribozoma götürür.
•   tRNA’ daki üçlü nükleotit grubuna antikodon denir.Maksimum 64 çeşit antikodon olması
   gerekirken 61 çeşit antikodon vardır.Bunun sebebi ise bitiş kodonlarının aminoasitlerinin
   olmamasıdır.
•   Düz zincirli değildir.Belli bölgelerinde çiftler oluşmuştur.
C) rRNA (Ribozomal RNA)
•   Proteinlerle birlikte ribozomun yapısını oluşturur.
•   Düz zincirlidir.
•   Hücredeki RNA’ların çoğu rRNA’dır.

DNA   RNA
1.   Çekirdek,mitekondri ve kloroplastta bulunur.   1.   Çekirdek ,çekirdekçik,mitekondri ve kloroplastta bulunur.
2.   Deoksiriboz şekeri bulunur.   2.   Riboz şekeri bulunur.
3.   Nükleotitleri A,T,G,S’dir.         3.   Nükleotitleri A,U,G,S’dir.
4.   Kalıtımı sağlar.Protein sentezine emir verir.   4.   Protein sentezinde görevi vardır.
5.   Çift zincirlidir.                                                        5.   Tek zincirlidir.
6.   Hidroliz enzimi DNAaz  enzimidir.   6.   Hidroliz enzimi RNAaz  enzimidir.
7.   Kendini eşleyebilir.                                                7.   Kendini eşleyemez.
8.   Sentezinde DNA polimeraz enzimi görevlidir.   8.   Sentezinde RNA polimeraz enzimi görevlidir.
9.   Yöneticidir.                                                             

                                                
1086  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: nükleik asitler : Eylül 30, 2007, 07:27:46 ÖS
NÜKLEİK ASİTLER
•   Bu moleküller ilk defa Friderich Miescher tarafından balık spermi ve akyuvar çekirdeğinde
tespit edilmiştir.En çok çekirdekte bulundukları için nükleik asitler(çekirdek asitleri) diye isimlendirilmiştir.
•   Asidik özelliğe sahiptirler.Hücre yönetiminden sorumludurlar.
•   DNA ve RNA olmak üzere 2 tiptir.Bunlar hücrenin en büyük dev moleküllerdir.
•   Nükleotitlerden oluşmuştur.Onun için DNA ve RNA birer polinükleotidtir.
                                              
                                                      Azotlu Organik Baz  Pürinler (Adenin,Guanin)
                                   (Çift zincirlidirler.)
                                                                                   Pirimidinler (Timin,Urasil,Sitozin)
                                          (Tek zincirlidirler.)
Nükleik asitler  Nükleotit    5 C’ lu   Şeker (pentoz)  Deoksiriboz
                                                                                         Riboz

                                               
                                                      Fosfat  Fosforik asit (H3PO4)

•   Bütün nükleotitlerde aynı fosforik asit (H3PO4) bulunur.
•   Nükleotitlerin farklı yapıda olmasının sebebi yapısındaki şeker ve organik baz moleküllerinin
   farklı olmasındandır.
•   Nükleotitler birbirlerine şeker-fosfat bağlarıyla bağlanırlar.
•   Nükleotitler taşıdığı baza göre,nükleik asitler ise taşıdığı şekere göre isimlendirilir.                                                                 

1)   DEOKSİRİBONÜKLEİK ASİT (DNA)
•   Çift zincirlidir ve sarmal yapıdadır.
•   Deoksiriboz şekeri bulunur.
•   Nükleotitleri A,T,G,S’dir.
•   Adenin sayısı Timin sayısına,Guanin sayısı Sitozin sayısına eşittir.
•   Adenin ile Timin arasında iki,Guanin ile Sitozin arasında ise üç tane zayıf hidrojen bağı vardır.
•   Kendini tek taraflı olarak eşleyebilir.
•   Genlerdeki değişmeye mutasyon denir.                                                                                               
•   Mitekondri ,kloroplast ,çekirdek ,çekirdek yoksa sitoplazmada bulunabilir.Ancak kloroplast ve mitekondrideki DNA’lar kalıtım materyali sayılmazlar,bunlar eşlenirken çekirdek DNA’sına
   bağımlıdırlar.
•   DNA tabiatta kendini eşleyerek benzerini yapabilen tek moleküldür.
•   DNA sentezi sırasında açığa çıkan su sayısı (n;nükleotit sayısı olmak üzere) 3n-2 tanedir.

A) DNA’NIN EŞLENMESİ (Replikasyon-Duplikasyon)
•   DNA kendini yarı korunumlu olarak eşler.
•   Bu olaylar hücre bölünmesinin interfaz safhasında meydana gelir.
•   Replikasyonda görev alan enzim DNA polimeraz enzimidir.(Şekil-1)   
•   DNA’nın kendini bu şekilde yarı korunumlu olarak eşlemesine seminkonservatif eşlenme denir.
•   Bir hücrede DNA’nın eşlenmeye başlaması hücrenin mutlaka bölüneceği anlamına gelir.
•   Eğer DNA bir ucundan değil de orta kısımlarından açılırsa protein sentezi için şifre verecek
      demektir.         
•   Sonuçta; oluşan DNA’lar aynı genetik bilgiyi taşır,hücre sayısı artar,canlılarda büyüme ve üreme olur, üremeyle karakterler yavrulara aktarılır.
•   DNA’nın görevi canlılar arasındaki çeşitliliği sağlamak ,hücreyi yönetmek ,replikasyon ile
      canlılarda büyüme ve kalıtsal karakterlerin aktarılmasını sağlamak,trankripsiyon ile de RNA
   sentezini yapmaktır                         

2)   RİBONÜKLEİKASİT(RNA)
•   Tek zincirlidir.            
•   Riboz şekeri bulunur.
•   Nükleotitleri A,U,G,S’dir.
•   Kendini eşleyemez.DNA’dan sentezlenir.
•   Mitekondri,kloroplast,çekirdek ve sitoplazmada bulunabilir.
•   3 çeşittir ve hepsi de protein sentezinde görevlidir.Hepsi de çekirdekte üretilir ve hepsi de tekrar tekrar kullanılabilir.
•   Riboz şekeri bulunduran Adenin nükleotidi  RNA’dan başka ATP,NAD,NADP ve FAD gibi moleküllerinde bulunur.
•   Bazı virüslerde sadece RNA bulunduğu için bunlarda RNA kalıtsal görevi üstlenmiştir,yani kendini eşleyebilir.
•   RNA’nın yapısında protein yoktur.
•   RNA’ların DNA üzerinden sentezine transkripsiyon (yazılma) denir.
•   Bu olay DNA’nın tek zincirinden olur.
•   Bu olayda görevli enzim RNA polimeraz enzimidir. 
•   RNA’ya şifre veren DNA parçasına gen denir.(Şekil-2)

A) mRNA (Elçi RNA = Mesajcı RNA)
•   DNA’dan aldığı bilgiyi ribozoma taşır.
•   Ribozom birimlerini aktifleştirir ve protein sentezine kalıplık yapar.
•   Her protein çeşidi için ayrı bir mRNA sentezlenir.
•   Bir mRNA aynı proteinin sentezinde çok defa kullanılabilir.
•   Yeterli protein sentezlendikten sonra mRNA yıkılır.
•   mRNA düz bir zincir biçiminde olup hücredeki RNA’ların en az oranda bulunanıdır.
•   mRNA’ daki üçlü nükleotit grubuna kodon denir.
•   Her kodon bir tRNA ve bir aminoasiti belirler.
•   4.4.4=64 çeşit kodon vardır.Bunlardan biri başlama kodonu (AUG);üç tanesi de (UAG-UGA-UAA) bitiş kodonudur.Bitiş kodonlarının aminoasiti yoktur.

B) tRNA (Taşıyıcı RNA)
•   Sitoplazmadaki aminoasitleri mRNA’ daki şifreye göre ribozoma götürür.
•   tRNA’ daki üçlü nükleotit grubuna antikodon denir.Maksimum 64 çeşit antikodon olması
   gerekirken 61 çeşit antikodon vardır.Bunun sebebi ise bitiş kodonlarının aminoasitlerinin
   olmamasıdır.
•   Düz zincirli değildir.Belli bölgelerinde çiftler oluşmuştur.
C) rRNA (Ribozomal RNA)
•   Proteinlerle birlikte ribozomun yapısını oluşturur.
•   Düz zincirlidir.
•   Hücredeki RNA’ların çoğu rRNA’dır.

DNA   RNA
1.   Çekirdek,mitekondri ve kloroplastta bulunur.   1.   Çekirdek ,çekirdekçik,mitekondri ve kloroplastta bulunur.
2.   Deoksiriboz şekeri bulunur.   2.   Riboz şekeri bulunur.
3.   Nükleotitleri A,T,G,S’dir.         3.   Nükleotitleri A,U,G,S’dir.
4.   Kalıtımı sağlar.Protein sentezine emir verir.   4.   Protein sentezinde görevi vardır.
5.   Çift zincirlidir.                                                        5.   Tek zincirlidir.
6.   Hidroliz enzimi DNAaz  enzimidir.   6.   Hidroliz enzimi RNAaz  enzimidir.
7.   Kendini eşleyebilir.                                                7.   Kendini eşleyemez.
8.   Sentezinde DNA polimeraz enzimi görevlidir.   8.   Sentezinde RNA polimeraz enzimi görevlidir.
9.   Yöneticidir.                                                             

                                                
1087  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: NÜKLEİK ASİTLER : Eylül 30, 2007, 07:27:30 ÖS



                    NÜKLEİK ASİTLERİN BİYOKİYASAL YAPISI VE SENTEZİ


Yaşam bilgilerini içeren, bunları saklayan ve proteine dönüştürülmesini gerçekleştiren biyopolimere “Nükleik Asitler” denir. Nükleik asitler, kalıtsal faktör taşıyıcıları ve protein sentezinin anahtar maddeleridir.

Nükleik asitler, uzun zincirlerden yapılmış makro moleküllerdir. Her zincir, bir birine benzeyen pek çok sayıdaki ufak birimlerin bağlamalarından oluşmuştur. Bu birimlere  “Nükleotid”  denir.  Her nükleotid 1 :  1  : 1 oranıyla üç maddeden oluşur. Bu maddeler organik bir baz, bir pentoz ve fosforik asittir.
Nükleik asitleri oluşturan bileşenler, doğrudan hidroliz ya da enzimatik hidrolizle elde edilebilirler. Tam hidroliz sonunda bir şeker, heterosiklik bazlar, inorganik fosfat iyonları meydana gelir.

NÜKLEİK ASİTLERİN YAPISAL ÜNİTELERİ

Nükleik asitler yalnız kalıtsal bilgiyi taşıyan makromoleküller olmakla kalmayıp bu bilgiyi protein sentezine aktarmaktan da sorumludurlar. Bir polipeptidin sentezinden sorumlu DNA parçasına “Gen” adı verilmektedir. Temelde proteinler için asıl şifreyi DNA molekülleri taşımaktadır.  DNA’nın görevini yapabilmesi yani protein sentez ve yapısını denetleyebilmesi, diğer birkaç nükleik asit çeşidinin varlığını gerektirmektedir. Şu halde nükleik asitleri iki gruba ayırabiliriz.
-  Deoksiri bonükleik Asitler  ( DNA )
-  Ribonükleik Asitler ( RNA )
Her iki nükleik asit de nükleotitlerin polimerize olması ile meydana gelmektedir.





Makromoleküler yapıda şeker ve fosfat üniteleri fosfodiester bağı ile bir birine bağlanarak molekülün ana omurgasını oluşturmakta, bazlar ise iki omurgayı bir arada tutmaktadır. O halde nükleik asitler bir çok yapısal ünitenin bir düzen halinde bir araya gelmesi ile ortaya çıkmıştır. Nükleik asitlerin yapısını oluşturan üniteler şunlardır:
   Şekerler
   Purin ve pirimidin bazları
   Nükleozidler
   Nükleotitler
   İnorganik fosfat


.  Nukleik asitler
DNA ve RNA molekülleri bir çok bakımdan bir birine benzemektedir. Genel yapı bakımından birbirinin benzerleridirler. Ancak bir takım farklılıklar vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1.   DNA’nın yapısında deoksiriboz şekeri, RNA’ nın yapısında riboz şekeri bulunur.
2.   DNA’nın yapısında adenin, timin, sitozin ve guanin bulunur. Yani DNA’daki timin yerine RNA’da urasil bazı girmektedir.
3.   DNA hemen hemen her zaman çift sarmal yapıda bulunur. İstisna olarak bazı viruslardaki DNA tek sarmallıdır. RNA’lar hemen hemen her zaman tek zincir halinde bulunurlar. Nadir hallerde örneğin ; tRNA yapısında kısmi çift sarmal yapı meydana getirirler.
4.   DNA her zaman kalıtsal özelliği taşıyan molekül olarak ödev yapmaktadır. RNA’lar çoğu zaman yapısal ödev yapmakta veya protein sentezinde genetik bilginin DNA’dan proteine aktarılmasında aracı rolü taşıyan bir molekül olarak hareket etmektedir.



5.   DNA’ larda adeninin sayısı timine, guaninin sayısı ise sitozine eşittir.  RNA’ daki bazlar arasında böyle bir oran söz konusu değildir.
DNA ve RNA arasındaki farkları bu şekilde sıraladıktan sonra şimdi de