Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 05:33:53 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 »
1036  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kanser : Eylül 30, 2007, 08:40:41 ÖS
KANSERİN NEDENLERİ

Kanser" tek bir hastalığın değil, aksine her organı etkileyebilecek kalabalık ve karmaşık bir hastalıklar ailesinin adıdır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedenleri sıralamasında, kalp krizinden sonra kanser gelir. Her yıl ortaya çıkan kanser vakalarının yarısı akciğer, prostat, göğüs ve kalın bağırsak kanseridir. Kanser her yaştaki insanı tehdit etse de 50 yaşın üstünde görülme sıklığı daha fazladır.
Kanser, vücudumuzun eskiyen ve hasar görüş hücrelerini yenilemek için sürekli olarak bölünen ve çoğalan hücrelerde başlar. Bazen hücreler gereksiz yere bölünerek bir doku birikmesine yol açarlar. Bu birikmiş dokuya tümör denir. Çoğu zaman bu tümörler iyi huyludurlar, bazı sağlık problemlerine sebep olsalar da kansere yol açmazlar. 
Ancak, eğer anormal bir hücre bölünmeye başlarsa, sonuçta kötü huylu bir tümör oluşturur. Çoğu kötü huylu tümörler hızla büyür ve yakınlarındaki doku ve organlara da atlarlar. Kanserli hücreler, dolaşım sistemini kullanarak vücudun diğer bölgelerine de atlayabilirler. Kanserin başladığı yerden başka bir bölgeye atlamasına metastas denir. 
Son yıllarda kanserden ölüm oranlarında, bilhassa hastalanma bakımından kadınlara göre daha yüksek bir yüzdeye sahip erkekler arasında, bir azalma gözlenmektedir. Kamuoyunda oluşan bilinçlenme sonucunda, düzenli olarak kontroller, erken teşhis ve sağlıklı bir hayat biçimini benimseyenlerin sayısı giderek artmaktadır.   

Kanser türleri
Kanserin pek çok türü vardır. Kanserin nerede olduğu ve kanserli hücrelerin mikroskop altında nasıl göründüğüne bağlı olarak bir teşhis yapılır. Söz gelimi göğüs kanserinin memenin neresinde başladığına ve yakındaki organ ve dokulara atlama eğlimine göre sınıflandırılmış bir kaç türü vardır. Yine de tüm kanser türleri için şöyle bir genelleme yapılabilir:

Sarkinoma: Organların dokularında oluşan kanserlerdir. Tüm kanser türlerinin %80'i bu türdendir.

Sarkoma: Kemik, kas, kırdak ve yağ dokuda görülen kanserlerdir.
 

Lösemi: Kan ve kan yapan organlarda görülen kanserlerdir.

Lenfoma:Vücutta filtre görevi gören kanallar ve kavşaklardan oluşan lenf sistemini etkileyen kanser türüdür. Lenf sistemi, kana ve dokulara besinleri taşır ve bakteri ile diğer yabancı "istilacıların" dolaşım sistemine sızmasını engeller. Lenfomanın 20'den fazla türü vardır.

Kanserin nedenleri

Kanser türlerinin büyük çoğunluğunun (yaklaşık %80) nedeni belli değildir. Bilinmeyen bir sebepten dolayı bazı belirli sağlıklı genler mutasyona uğrayarak (değişim geçirerek) hızla çoğalmaya başlarlar. Bu mutasyonlara yol açabilecek birkaç çevresel faktör mevcuttur. Aslında, pek çok kanser türü daha sağlıklı yaşamaya özen göstererk engellenebilir. 
Kansere yol açan çevresel sebepler:

Yaş Kanserin en sık görüldüğü grup 50 yaş üstüdür
Beslenme:Yüksek kolestrol ve fazla yağ içeren beslenme başta kalın bağırsak olmak üzere bazı kanser türleri için ispatlanmış risk faktörüdür.
Şişmanlık: Net bir bağlantı kurulamamış olsa da araştırmalara göre şişmanlık bazı kanser türleri için tetikleyici etkenlerden biri olabilir.
Sigara:Pasif içicilerde (sigara içmeyen ancak içilen ortamlarda bulunanlar) bile akciğer kanseri riskini çok fazla arttırmaktadır. Pipo ve puro gibi diğer tütün ürünleri de ağız, dil ve gırtlak kanserleri ile ilintilidir.
Kimyasallara uzun süre maruz kalma: Asbest, benzin ve radon benzeri kimyasallara uzun süre maruz kalmak da kansere yol açan sebeplerdendir.
Yüksek radyasyona maruz kalmak
Güneşin zararlı ultra-viole (mor ötesi) ışınları: Melanoma başta olmak üzere cilt kanseri ile direk ilgilidir.
Bazı virüsler:Hepatit B ve C, HPV (Human PapilloViruses) ve bulaşıcı mononükleosise yol açan Epstein-Barr virüsü kanser riski ile ilintilenmiştir.
Bağışıklık sistemi hastalıkları: AIDS gibi hastalıklar kansere yol açabilir.
Geriye kalan %20 kalıtımsaldır, yani kansere sebebiyet veren anormal gen anne-babadan çocuğa geçerek ailenin tüm gelecek kuşaklarında o tür kanser riskini attırmaktadır. Yine de kansere sebebiyet veren gene sahip olmak otomatik olarak kansere yakalanmayı gerektirmez. Eğer kalıtımsal bir kanser hastalığından şüpheleniliyorsa, aile üyelerinin genetik testler yaptırarak risk oranlarını belirlemeleri gerekir. Yüksek risk taşıyan aileler için düzenli kontroller önerilmektedir. Bu sayede, tedaviye en iyi cevabın alındığı dönemlerde erken teşhis imkanı doğmaktadır.
Kalıtımsal kanser için ipuçları:
Kanserli birkaç akraba
Normalden daha erken yaşta görülen kanser
Çoklu kanser: mesela göğüs kanseri olan birisi aynı zamanda yumurtalık kanserine yakalanıyorsa
Etnik geçmiş: Bazı kanser türleri bazı nüfus gurupları üzerinde daha etkindir.
Kanserin belirtileri
Ne yazık ki, pek çok kanser türü iyice gelişmeden yahut ağrıya sebebiyet vermeden evvel herhangi belirgin semptom göstermezler. Kanserin ilk belirtileri fazla belirgin olmadığı için genellikle daha az tehlikeli hastalıkların belirtileri ile karıştırılırlar. İşte kanserin yedi işareti:

Tuvalet alışkanlıklarında değişiklik
Bir türlü geçmeyen ağrı
Olağan dışı kanama ya da akıntı
Vücudunherhangi bölgesinde kalınlaşma ya da yumrulaşma
Yutkunma ya da hazım zorluğu
Siğil, ben ya da lekelerde gözle görülür değişim
Rahatsız eden öksürük ya da ses kısıklığı
Bazı belirtiler ise belirli kanser tipleri ile ilintilidir. Mesela zor idrara çıkma prostat, nezle benzeri şikayetler ise akut löseminin işaretçileridir. Olağandışı belirtileri doktorunuza danışmaktan çekinmeyin! Pek çok kanser türünün teşhisi için testler mevcuttur. Unutmayın, erken teşhis hayat kurtarır.

  Kanserin teşhisi
  Kanseri teşhis etmek için pek çok method geliştirilmiştir. Araştırmacılar kanserin mekanizmaları hakkında daha çok öğrendikçe yeni teşhis metodları geliştirmekte ve mevcutları da iyileştirmektedirler. Eğer doktorunuz kanser olduğunuzdan şüpheleniyorsa bazı tahlilleri yaptırmanızı isteyebilir. Bu tahliller doktorunuz tarafından yapılabileceği gibi, hastahanelerin kanser ile ilgili bölümlerinde de yapılabilir. Tahlilleri kim yaparsa yapsın, mutlaka bir kanser uzmanından görüş almanız kuvvetle tavsiye edilmektedir. Lenfomalar başta olmak üzere bazı kanser türleri kanser uzmanlar için bile teşhis etmesi zorlu hastalıklardır. Kesin ve isabetli teşhis, onkolojistlerin en uygun tedaviyi belirlemelrine imkan sağlayacaktır. En sık kullanılan teşhis metodları şunlardır:

Biopsi:Küçük bir parça doku örneği cerahhi müdahale ile alınıp mikroskop altında kanserli hücrelerin varlığına karşı incelenir. Tümörün yerine bağlı olarak biopsiler bazen lokal anestezi altında uygulanmaktadır. Eğer tümörün içi sıvı ile doluysa ince iğne ile tümörden sıvı alınması şeklinde bir biopsi uygulanır. Alınan bu sıvı daha sonra kanser varlığına karşı incelenir.

Endoskopi:Ucunda kamera olan esnek plastikten bir tüp vücudun boşluk ve organlarına sokularak doktorun şüpheli lanı görmesi sağlanır. Bu sondaların, kullanıldıkları bölgeye göre tasarlanmış pek çok modeli mevcuttur. Mesela koloskop, kolondaki tümörleri incelemek için kullanılırken, laparoskop ise karın boşluğunu incelemek için kullanılır.

Teşhis için resim çekme:Vücudun içinden bir resmini elde etmek için bazı yöntemler kullanılır. Bu yöntemler arasında:

X-ışınları doktorlar tarafından bu amaçla en sık kullanılanılanıdır. Uzmanlar, kansere işaret edebilecek anormal bölgeleri tespit edebilirler.
CAT taraması (computerized axial tomography-bilgisayarlı eksenel tomografi), Özel yapılmış bir X-ışını cihazı ile detaylı resimlerin çekilmesi için radyografik ışınlar kullanılır.
Manyetik Rezonans Resimlenmesi (MRI-Magnetic Resonance Imaging) Vücudun önemli organları, büyük kan damarları ve yumuşak dokusunun detaylı bilgisayar resminin çekilmesi için kuvvetli bir manyetik alan uygulanır. MR etkili ama oldukça pahalı bir yöntemdir ve hastaların işlem sırasında en iyi sonucun alınabilmesi için kıpırdamadan durması gerekmektedir.
Ultrason yüksek frekanslı ses dalgaları kullanılarak şüpheli yumrunun katı mı yoksa sıvı mı olduğunun anlaşılması için kullanılır. Bu ses dalgaları vücuda iletilir ve bilgisyar ortamında resme dönüştürülür.
Kan tahlilleri:Bazı tümörler "tümör işaretleri" denen maddeler salgılarlar. Bu maddeler kan tahlilleri ile rahatlıkla tesbit edilebilir. Mesela prostat kanseri için yapılan kan tahlili PSA (Prostat Spesific Antigen-Prostata Özgü Antijen) miktarını belirlemekte kullanılır. Normalden yüksek PSA değerleri kansere işaret ediyor olabilir. Kısa süre önce, yumurtalık kanseri için CA-125 ismi verilen bir tahlil yapılmaya başlanmıştır. Yine de tek başlarına kan tahlilleri sonuca varmak için yetersizdirler ve teşhisi doğrulamak için başka yöntemler de kullanılmalıdır.
 
 
 

 

1037  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kanser nedir : Eylül 30, 2007, 08:40:16 ÖS
KANSER NEDİR ?

Hücrenin yapı ve fonksiyon bakımından normalden sapması, anormal şekilde ve gerçekte kendisinin bir yapı taşı olduğu canlının aleyhine olacak biçimde çoğalma göstermesi ve kendisi ile hiçbir ilişkisi olmayan diğer doku ve organları işgal ederek o doku ve organların görevlerinin engellemesidir.

Bugün için insan kanserinin oluş mekanizması tam olarak anlaşılmış değildir. Ancak elde mevcut deliller kanserleşmenin tek bir hücreden başladığı ve zamanla yaygınlaştığını göstermektedir. Tek bir hücrenin kanserleşmesinden, hastalığın belirti verecek duruma gelişine kadar geçen süre ve olaylar da tam olarak bilinmemektedir.

Genel olarak kanser, vücuttaki her cins hücre veya dokudan köken alabilir. Ancak en sık deri, meme, akciğer, ve sindirim sistemi dokuları kansere yol açar.

Tümör: Genellikle köken aldıkları dokuya ve karakterine bakılmasızın vücutta oluşan anormal doku ve kitlelerine denir.

Tümör İki Grupta Toplanır

A)   Selim (Benign) Tümör : Sınırlı büyüme potansiyeline sahiptir ki, bulundukları bölgeden genişleyerek büyürler. Uzak bölgelere yayılmazlar. Bu tümörler hayati bir merkeze yerleşmemişlerse veya önemli organların fonksiyonuna engel olmazlarsa kişinin yaşamı üzerine kısıtlayıcı bir etkide bulunmazlar. Örn: Nasır, siğil

B)   Habis (Malign) Tümör: Hızla çoğalan çevre dokuları filtre eden, uzak organlara yayılan tümörlerdir. Etkili bir tedavi uygulanmazsa hastanın yaşamını sonlandırabilir. Örn: akciğer , meme, prostat gb.

Tümörler “monoklonal” özellik göstermektedir. Bu ilginç sonuç kanserleşmenin ender bir olay olduğunu, etkileyen çok sayıda hücrenin ancak bir veya bir kaçında oluştuğunu anlatmaktadır. Buna karşılık değişim, kalıcı ve kalıtsal bir özellikler bütünü olarak yavru hücrelere iletilmektedir.

Monoklanel: Aynı tip hücrelerin çoğalmasıyla oluşan tümör.

KANSERİN NEDENLERİ

Eski çağlardan beri insanlar, kanserin nedenlerinin öğrenmeye çalışmışlardır. Ancak tüm çabalara karşın kanserin nedenleri açıklıkla saptanamamıştır.  Bununla beraber özellikle sonra yapılan araştırmalar bazı önemli ipuçlarının çıkmasına yol açmıştır. Bugün, insan kanserlerine yol açan ana etkenler üç grupta toplanabilir.

1)   Kimyasal Karsinojenler

Çevremizde bol miktarda bulunan ve sayıları giderek artan pek çok kimyasal maddeden bazıları kansere yol açabilmektedir. Sanayiinin ilerlememesi ile insanlar yeni yeni bir takım kimyasal maddelere temas etmek zorunda kalmıştır.

Örnek: Katranla uğraşanlarda bazı cins deri kanserlerinin, boya sanayiinde çalış9nalarda mesame kanserinin daha çok görüldüğü söylenebilir. Son yıllarda asbest, vinil klorür gibi maddelerin bazı saç boyalarının, deterjanların ve kozmetiklerinde kansere yol açabileceği ileri sürülmüş ve kuvvetli kanıtlar ortaya konmuştur.

Kanserin biyolojisinde 4 temel nokta ortaya çıkmaktadır.

1)   Karsinojenlerin etkileri dozlarına bağlıdır, birbirini etkileyebilirler.
2)   Kanserleşme zaman gerektirir. Karsinojen dozu ne kadar fazla ise kanser o kadar kısa sürede belirir.
3)   Kanser ilk hücreden, yavru hücrelere yayılır.
4)   Kanserleşme hücre çoğalmasını etkileyen bir olaydır.

2)   Onkonejik Virüsler

Virüsler başlıca bir nukleik asit çekirdeği ve bunu çevreleyen protein kılıfından oluşmuştur. Nukleik kapsamına göre RNA ve DNA virüsleri olarak ayrılırlar. Virüsler buğun için en küçük mikroplardır. Bunların çoğu insan ve hayvanlarda bulaşıcı hastalıklara yol açarlar. Bazı virüsler ise hayvanlarda değişik tip kanserlere neden olurlar. Bunlara “onkonejik virüsler” denir. Bu onkonejik virüsler bazı insan kanserlerine de neden olabileceği ön görülmektedir.

3)   Radyasyon

Radyasyon kansere neden olabileceği ortalama 72 yıldan beri bilinmektedir. Bununla birlikte düşük dozdaki çevresel radyasyonların da kanser sıklığı artırabileceği ileri sürülmektedir.

Uzun yıllar güneş ışığı altında çalışan köylülerde deri kanserinin çok daha sık görüldüğü eskiden beri bilinir. Röntgen ışınları ile uğraşanlarda kan kanserine deri kanserine ve kemik kanserine yakalanmaları daha sık görülmektedir. İkinci dünya savaşında Japonya’ya atılan atom bombasından kurtulanlarda sonraki yıllarda çok yüksek oranda kanser görülmüştür.  Bütün bu açık örnekler değişik ışınların kansere yol açabileceğini göstermektedir.

Yukarda açıklanan üç ana grup dışında kansere neden olabilecek bazı nedenler vardı. Bunların başında tütün ve alkol alışkanlığı vardır. Bugün akciğer kanserinin en ö9nemli nedenlerinden birinin sigara alışkanlığı olduğu ortaya çıkmıştır. Pipo içenlerde daha çok dudak ve dil kanserleri görülmektedir.

Fazla miktarda uzun süreli alkol kullanmanın da ağız, gırtlak yemek borusu ve karaciğer kanserlerine yol açabileceği görüşünü desteklemektedir.

Kalıtsal özelliği üzerine de  kısaca durmak gerekiyor. Aslında kanser kalıtsal, daha açık bir deyimle aileden geçen bir hastalık değildir. Örneğin lenf bezi kanserleri , meme, mide, kalın bağırsak kanserleri gibi bazı türler bazı ailelerde daha sıklıkla görülmektedir. Bunun nedeni henüz anlaşılamamıştır.

Travma ve iltihabında deri kanserine ve kemik tümörlerine rol oynadığı gösterir.




KANSER OLUŞUMU


    Dış etken + iç faktör + süre                  Kanser öncesi
    Kanser öncesi + süre                            Kanser


KANSER HÜCRESİNİN BİYOLOJİK ETKİLERİ

1)   Sınırsız Üreme: Kanser hücresi önlenemez şekilde bölünmeye devam eder. Ölümsüzlük kazanmıştır.

2)   Toksik madde salgılama: kanser kitlesi hacminden kaynaklanan problemin yanı sıra ürettiği ve salgıladığı zehirli maddelerde harabiyet oluşturur.


3)   Fagositoz: Vücudun savunma mekanizmaları kanser hücresini yok etmeye muktedir değildir.

4)   Tutunma azlığı: bağışıklık sistemi kanser hücresini tutarak ortamdan uzaklaştıramaz.


5)   Ekilim: Kanser hücreleri etraf dokulara saçılarak oralarda tümör oluştururlar.

6)   Hareket: kanser hücreleri lenf ve kan yoluyla diğer bölgelere yayılır.

KANSERİN ÖNBELİRTİRLERİ

Kanser, köken aldığı organa , hastalığın vücuttaki yaygınlık derecesine ve kişinin bünyesel özelliklerine göre değişmek üzere bazı ön belirtiler verebilir.

1)   Vücudun Herhangi Bir Yerinde Ortaya Çıkan Şişlikler

Özellikle memede ve boyundaki bezelerede ortaya çıkan şişlikler kişileri uyarmaktadır. Vücudun değişik yerlerinde gelişen şişlikler kanser dışında iltihabı veya mikrobik hastalıklar sonucu sık görülür ve benler kolaylıkla tedavi edilebilir. Ancak unutulmaması gereken nokta, meme kanseri kadınlarda sık görülen kanser cinsidir. Hemen memede bir şişlik veya sertlik biçiminde kendini gösterir. Çoğu kez ağrısızdır.

2)   İyileşmesi Geciken Yaralar

Dudakta, ağızda, makatta veya deride ortaya çıkan iyileşmesi geciken yaralar. Kanser yönünden bizi uyarmaktadır.

3)   Ben ve Siğillerdeki Değişmeler

Çok kişinin vücudunda benler ve siğiller bulunur. Bunların bir veya bir kaçında ortaya çıkacak büyüme, renk değişikleri, yara açılması,üzerinde dikkatle, durulması gereken değişikliklerdir.

4)   Anormal Kanamalar

Adetten kesileli çok olmuş bir kadında tekrar kanamaların başlaması, üreme organlarında bir kanser olasılığı düşündürmelidir. Uzun yıllar sigara içen bir kişinin balgamında görülen kan, eğer bir asit gibi başka bir nedene bağlı değilse, akciğer kanseri sonucu olabilir. Kalınbağırsak kanserlerinin en erken belirtilerinden biri, büyük  abdestte kan görülmesidir. Bunun gibi böbrek ve mesane kanserinin en önemli ön belirtilerinden bir idrarda kan görülmesidir.

5)   Yutma Güçlüğü
Yemek borusu kanserlerin en sık rastlanan belirtisidir.

6)   Ses Kısıklığı

Uzun yıllar sigara içenlerde gırtlak kanseri habercisi olabilir.

7)   Nedeni Açıklanamayan Ateş ve Zayıflama

Bazı kanser türleri, kanser hiçbir belirti olmaksızın ya yalnız uzun süreli ateş ya zayıflama ya da bir ateş ve hem de zayıflama biçiminde kendini belli eder.

KANSERDE TANI

Daha önce kısaca değindimiz gibi kanser tek bir hastalık değil, bir “hastalıklar topluluğu”dur.. bu bakımdan tek bir tanı yöntemi ile tüm kanser türlerini teşhis etmek mümkün değildir. Kanser tanısında diğer hastalıklar için uygulanan değişik tanı yöntemlerinden yararlanılabilir
Bu tanı yöntemlerini aşağıdaki biçimde özetleyebiliriz.

1)   Hikaye: Bir çok kanser türleri, belli bazı belirti ve bulgular verdiklerinden, hekimin kanserden kuşkulanılan kişiyi iyi bir soruşturmaya tabi tutulması yararlı bir tanı yöntemidir.
2)   Fizik İnceleme: Kanser tanısı yönünden ikinci aşama, hastanın hekim tarafında iyi bir muayenesidir. Kesin olmasa da meme ve deri kanseri gibi bazı kanser türlerinden hekim kuvvetle şüphe edebilir. Ve kesin tanı için kolaylıkla en uygun tanı yöntemini saptayabilir.
3)   Laboratuar İncelemeleri: Kanser tanısında sık uygulanan belli başlı tanı yöntemlerin şöylece sıralayabiliriz;

a)   Röntgen incelemeleri; Kanser tanısında en sık uygulanan tanı yöntemi radyolojik incelemelerdir. Bu incelemelerde akciğer, kan kanseri, kemik tümörleri, mide-bağırsak kanserleri oldukça güvenilir biçimde gösterir.

b)   Radyoizotop Taraması; Bu yöntemin temeli belirli organlarda tutulan radyoaktif kimyasal maddeden salınan enerji dansitesinin belirli bir düzlem üzerine kaydadır. Daha çok kanserin yaygınlık derecesini araştırmak amacı ile kullanılır, karaciğer, beyin, damar, tiroid ve kemik gibi sistem ve organların durumunu araştırmak amacı ile uygulanmaktadır.


c)   Bilgisayarlı Vücut Tamusu; Röntgen ışınları ile  bilgisayarın beraber kullanılması temeline dayanan ve yakın yıllarda geliştirilen bu yöntem kanser tanısında önemli bir aşama olmuştur. Bu yöntem diğer yöntemlerle belirlenemeyen ayrıntıları gösterme olanağı vardır.

d)   Ültrason; Çok yüksek frekanslı ses dalgalarının belli organlara gönderilmesi ve yoğunluğu  yüksek olan ortamdan yansıyan ses dalgalarının ekrana yansıtılması temeline dayanan bu tanı yöntemleri içinde en zararsız olanlardan biridir. Pankreas gibi diğer tanı yöntemleri ile yeterince incelenemeyen organların değerlendirilmesinde oldukça yararlıdır.


e)   Endoskopi; İçi boş olan organları doğrudan inceleme ve kanser yönünden kuşkulu bölgeden biyopsi olma olanağı sağlayan önemli bir tanı yöntemidir. Bugün geliştirilmiş bir çok aletle yemek borusu, mide, organları doğrudan incelemek ve kuşkulu bölgelere biyopsi yapma olanağına sahibiz.

f)   Biyokimyasal tanı yöntemi; Çok sayıda biyomoleküler maddenin vücut sıvılarındaki düzeyinin incelemesi kanser tanısında kullanılmak istenmiştir. Tanı  amacı vücut sıvılarında araştırılan biyomoleküller arasında enzimler, hormonlar, iyonik moleküller sayılabilir. Bunlardan kuvvetler konsantrasyonu yüksekliğinde kuvvetle kansarden şüphe ettirenlerin sayısı çok azdır.


g)   Histopatolojik Tanı Yöntemleri; Kanserin bugün için en kesin tanı yöntemi histopatolojik incelemelerdir. Bunun anlamı, kanserden şüphe edilen dokudan “biyopsi” dediğimiz bir küçük parça alınıp mikroskop altında incelemektir.

KANSERİN TEDAVİSİ

1)   Cerrahi Tedavi; Erken tanı konan ve vücuda yayılmamış kanser türlerinin büyük çoğunluğu cerrahi tedavi ile şifaya kavuşturulabilir. Bu durumda cerrahi amacı, kanserli dokuyu ve muhtemel komşu yayılma yerlerini tamamen çıkarmak olacaktır.

2)   Radyoterapi; X ışınlarını, kanserli hücrelere göndererek kanserli hücrelerin yok edilmesidir.


3)   Kemoterapi; Erken dönemde tanı konan ve vücuda yayılmamış kanser türlerinde cerrahi tedavi ve radyoterapi oldukça etkilidir. Ancak daha ilerlemiş dönemlerde bu yöntemlerle hastayı tedavi etme olanağı yoktur. Ayrıca kan kanseri gibi mazı kanser türleri daha başlangıçta bütün vücuda yayılmış durumdadır. Bu gibi durumlarda en akılcı tedavi yaklaşımı sistematik tedavi adı ad verilen kemoterapi’dir. Kemoterapi basit anlamda ilaç tedavisi demektir.

İNSAN ORGANİZMASINDA KANSERE KARŞI DİRENÇ

Klinik belirtiler ile karşımıza çıkan kanserli bir hastada gerçekte yerel olmayıp kanda dolaşan, dokular için6de uyuyan hücrelerle vücudun her yerine yayılmıştır. bu durumdaki bir hastada biz nasıl oluyor da hastalığı yalnız yerel olarak ortadan kaldıran cerrahi yöntemleri uygulayabiliyoruz?

Nasıl oluyor da kanında kanser hücreleri saptanan bir hastada yerel bir tedavi yöntemi olan ameliyatla iyi olabiliyor?

Bu soruların yanıtı insan organizmasındaki kansere karşı dirençle açıklanabilir.

Sayıları çok az olmakla beraber, hiçbir tedavi yapılmadan kendiliğinden iyi olan kanser olayları vardır. Kanserli hastalarda hastalığın gidişinin yine tedaviye bağlı olmaksızın hızlanıp yavaşladığı bilinen bir olgudur. Bu olgu insan vücudunun kanser karşı direnç oluşturduğudur. Bir memesi kanser nedeniyle ameliyat edilen, ikinci memesinin de kanser olma riski %6’dır. İkinci memesinde kanser belirtileri, birinci memeni ameliyattan sonra ilk bir yılda görülebileceği gibi 10 yıl gibi bir zamanda da görülebilir. Fakat hastanın ömrü boyunca gizil uykuda kaldığı, ömrü sonuna kadar ortaya çıkmadığı görülmektedir.

İnsan organizmasında oluşan kanserin her zaman klinik belirtileri verecek büyüklüğe erişmek fırsatı bulamadığı gizli bir odak noktasında kaldığı görülmektedir. Histolojik muayene sırasında erişilmeyecek kadar küçük kimi kez yalnız bir kaç hücreden oluşan kanser odakları bulunabileceği düşünülerek sağlam insanların büyük bir çoğunluğunda kanser bulunduğunu fakat bunun gizli kaldığı bir baskı altında olduğu hastalık yapma aşamasına gelemediği ortaya çıkar. Kanseri bu evrede tutan, hastalık yapma duruma gelmeden önleyen, belki kanser odakları tümüyle ortadan kaldıran bu baskı insan organizmasın kansere karşı var olan ya da gerektiğinde ortaya çıkan “direnç”tir.

KANSERDEN KORUNMA

Kanserden korunmasında kişilere, topluma ve hekimlere değişik görevler vardır. Korunması olasılığı mevcut bazı kanser cinslerin “tütün, alkol, gibi baza kötü alışkanlıklar sonucudur. Bunları  bırakmak kişinin görevidir. Hava kirlenmesi gibi toplumun yaşama sonucudur. Bunlarla savaşmak toplumun görevidir. Kanserden korunmasında hekimin temel görevi ise çevresindeki kişiler için bir “eğitici” ve danışman olmaktır.

Kanserden Koruyucu Özel Maddeler ve Bulundukları Besinler

Protcaz engelleyiciler; Soya fasulyesi, mercimek , kuru fasulye, nohut, taze fasulye, bezelye vb.
Oksitlenmeyi önleyici; meyveler, ceviz, fıstık ve fındık gibi sert kabuklu meyveler.

Biyoflavanoidler; turunçgiller, kayısı, karadut, kızılcık, kiraz, vişne, kuş üzümü, kırmızı ve kara üzüm, diğer meyveler.

Özel koku ve tat veren baharatlar; lahanalar, karnabahar, ıspanak, pazı, turp ve pancar yaprakları, şalgam, hardal yaprağı ve buna benzer yabani yenilen otlar.

Kükürtlü maddeler; sarımsak, soğan, pırasa

Kanser Riskini Artırıcı Besinler

Yağlı koyun, sığır, keçi ve tavuk etleri, domuz eti, domuz pastırması, hamburger, sade-yağlı etten yapılan köfteler, sucuk, sosis, tereyağı, iç yağı, derin yağda kızartılmış besinler, tuzlanmış besinler, tütsülenmiş besinler, nitrit ve nitrat eklenmiş besinler. Doğrudan ateşte pişmiş kebaplar.

TÜRKİYEDE KANSER DURUMU

1996 yılında ülkemizde 38,113 yeni kanserli belirlenmiş ve 40,146 kişi kanserden ölmüştür. Yeni kanserli sayısı 1984 10,000 iken, 1990 da 27,000 olarak belirlenmiştir. Buna göre 1998 de kanserli sayısının 50,000 ‘e çıkması beklenmektedir. Bu da 14 yıllık sürede kanser insidansında %500 artış olacağını göstermektedir. 2000 yılında kanserli sayısının 75000’i geçeceği beklenebilir.
İstatistiklere göre, 1996 da kanserlilerin %36’sı Marmara, %38’i  İçanadolu, %19’u Ege ve kalanı diğer bölgelerde yaşamaktadır. Yeni kanserlilerin 27,911’i erkek, 21,243’u kadındır. En çok görülen kanser türleri erkeklerde solunum sistemi, kadınlarda memem kanseridir.

Genel anlamda ülkemizde kanserlerin %75-80’i önlenebilir. Sonuç olarak halkın bilinçlendirilmesi çok önemlidir.




 


1038  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: karaciğer : Eylül 30, 2007, 08:39:40 ÖS


İÇİNDEKİLER


VÜCUDUMUZUN İÇİNDEKİ BAĞIMSIZ FABRİKA:KARACİĞER         1
KARACİĞERDEKİ KONTROLLÜ SİSTEM                  1
KARACİĞERİN ÖZEL YAPISI                        2
KARACİĞERDEKİ HAVUZLAR: SİNÜSLER                  3
KARACİĞERDEKİ FARKLI HÜCRE YAPILARI                  3
KARACİĞERDEKİ KANALLAR SİSTEMİ                  4
KARACİĞER HÜCRELERİNİN ÖZEL YETENEKLERİ               5
KARACİĞERDEKİ ÇOK FONKSİYONLU İŞÇİLER               5
BİR ÜS GİBİ FAALİYET GÖSTEREN KARACİĞERİN BAZI GÖREVLERİ       6
BAKIMA İHTİYAÇ DUYMAYAN SİSTEM                  6
KARACİĞERİN KENDİ KENDİNİ YENİLEME YETENEĞİ            7
VÜCUDUN GİZLİ DESTEKÇİSİ: PANKREAS                  7
GİZLİ KİMYAGER                           8
PANKREASIN SALGILARI KENDİSİNE NASIL ZARAR VERMEZ?         11
KAYNAKÇA                              12





















VÜCUDUMUZUN İÇİNDEKİ BAĞIMSIZ FABRİKA:
KARACİĞER
Bilgisayar mühendisleri, son yıllarda enerjiyi değerlendirme açısından en başarılı organ olarak karaciğeri model almaya başladılar. Bunun en önemli nedeni ise karaciğerin aynı anda birçok işlemi kusursuz bir şekilde yerine getirebiliyor olmasıdır. Karaciğer insan vücudunun genel düzeni ile ilgili yaklaşık 500 tane fonksiyona sahiptir.36
Karaciğer, yediğimiz yiyeceklerin vücut tarafından kullanılabilir hale gelmesini sağlar. Bunu yaparken, sindirim sisteminden gelen kan içindeki karmaşık molekülleri parçalayarak kullanılabilir veya depolanabilir moleküller haline getirir. Daha sonra faydalı olanları tekrar kan yoluyla diğer hücrelere gönderir. Zararlı olanları ise, birkaç işlemden geçirerek böbreklere yollar ve oradan da süzülerek üre halinde vücuttan atılmalarını sağlar. 1.5-2 kg ağırlığındaki bir "et kütlesi"nin, kan yoluyla tüm besin maddelerini işlenmemiş olarak alıp; çeşitli kimyasal tepkimelerden geçirerek, vücudun diğer hücrelerine faydalı olacağını bildiği yapıtaşlarına dönüştürmesi başlıbaşına bir mucizedir.
Karaciğerin asıl görevi kan yoluyla aldığı besin maddelerini işlemek olduğu için, yapısının kanı muhafaza etmeye uygun olması gereklidir. Nitekim karaciğer de süngerimsi bir yapıya sahiptir. Hatta insan vücudundaki toplam kanın 800-900 gramı, her zaman karaciğer tarafından emilmiş durumdadır. Bu nedenle ağırlaşan organın vücut içindeki özel konumu da, diğer organlara zarar vermeyeceği ve görevlerini yapabileceği şekilde ayarlanmıştır.
KARACİĞERİN DEV BİR LABORATUVAR OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUNUZ?
Tam teşekküllü, son teknoloji ile donatılmış bir laboratuvarın kendi kendine oluşabileceğini kimse iddia etmez. Ama evrimciler karaciğerde yer alan eşsiz laboratuvar kompleksinin kendi kendine oluştuğuna inanır ve bunu delil olmadan savunurlar. Çünkü Darwinizm insanların akıllarını örten bir büyü, batıl bir dindir.
Karaciğerinizin tek bir hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleştirilir. Milisaniyeler (saniyenin binde biri) içinde kusursuz aşamalarla gerçekleşen bu işlemlerin çoğu laboratuvar koşullarında hala taklit edilememektedir. Karaciğer hücresi, yediğimiz besinlerin hepsini hücrelerimizin kullanabileceği enerji olan şekere, yani glikoza çevirir. Kullanılmayan şekeri yağa çevirip depolar. Şekerin yokluğunda ise proteinleri ve yağları şekere çevirip hücrelere sunar.
Kısacası biz, canımızın istediği her türde yiyeceği yerken, karaciğer bütün bu yiyecekleri vücudumuzun gereksinimine göre harcar, dönüştürür veya depolar. Üstelik ilk insandan bu yana trilyonlarca karaciğer hücresi aynı şuur ve ilimle hiç şaşırmadan hareket etmektedir.
KARACİĞERDEKİ KONTROLLÜ SİSTEM
Karaciğerdeki sistemi bir limanın işleyişine benzetmek mümkündür. Nasıl ki değişik bölgelerden gelen bütün kargolar bir limanda toplanıp buradan diğer bölgelere dağıtım yapılırsa, aynı şekilde karaciğerde de vücut için gerekli bütün maddeler toplanır ve buradan vücudun ihtiyacına göre dağıtılır.
 
Karaciğerin bulunduğu yer, vücut içinde yürüttüğü faaliyetleri nedeniyle çok önemlidir. Tüm sistemlere yakın olmalı ve ağırlığı nedeniyle de insanın hareketlerini engellemeyecek bir yerde bulunmalıdır. İç organların en irisi olan ve yetişkinlerde ağırlığı 1,5-2 kg olan karaciğer, diyaframın sağ alt kısmında bulunur ve midenin altında yer alır. Karaciğer bütün özellikleri ile bir yaratılış mucizesidir.

Karaciğere girecek hammaddelerle yüklü kanın bu organa ulaşması, sindirim yollarından ve kalpten gelen damarlara bağlıdır. Damarlar, organları birbirlerine belirli amaçlar için bağlar. Yani vücudun içinde ne işe yaradığı belli olmayan veya kullanılmayan bir damar bulmak mümkün değildir. Karaciğere ulaşan damarlar da, en kısa zamanda bu organa, doğru miktarda kan ulaştırmakla görevlidirler. Kalbin sol karıncığından pompalanan oksijenli kan, karaciğer atardamarıyla karaciğere ulaşır. Vücuttaki her damar kanın karaciğere ulaşması gerektiğinden haberdarmış gibi bu organa yönelmiştir.
Vücudumuzda dolaşarak tüm hücrelerin ihtiyaçlarını giderecek kanın, yolculuğuna başlamadan önce iyi bir denetimden geçmesi ve eksikliklerinin tespit edilip tamamlanması gerekir. Bu noktada karaciğer hücreleri devreye girer. Mide, bağırsak ve dalaktan gelen kan, başka hiçbir yere yönelmeden doğrudan rafine edilmesi gereken yere yani karaciğere ulaştırılır. Sanki bu organlar ortak bir karar almışçasına kendi paylarına düşen görevleri yerine getirmekte, karaciğerin önemini bilmekte ve görevi ona teslim etmektedirler.
Mide, bağırsak veya dalaktan çıkan kanın karaciğere değil de, direkt olarak kalbe giderek vücut hücrelerine yayılması demek; uygun hale gelmemiş maddelerin ve hatta zararlı ve zehirli olanların da tüm hücrelere gönderilmesi demektir. Bu da insan için hayati açıdan tehlikeli bir durumdur.
Karaciğer hücreleri kan üretmezler. Kan, karaciğer hücrelerine dışarıdan gelir. Kendilerine yabancı bir sıvı olmasına rağmen karaciğer hücreleri, kanın yapısını son derece iyi tanırlar. İçeriğinin ne olması gerektiğini çok iyi bilirler. Eğer kanın içinde eksik maddeler varsa bu maddeleri temin ederler. Eğer kanda olması gerekenden fazla bir madde varsa bu maddeyi de depolarlar. Kısacası karaciğer hücreleri görevlerini eksiksizce yerine getirebilecek uzmanlığa sahiptirler.
 
Karaciğerdeki dolaşım (solda) ve karaciğerin genel görünümü (sağda)   


Diğer organlardan farklı olarak karaciğer, iki ayrı kaynaktan kan almaktadır. Birincisi kalbin ana atardamarından oksijen yüklü kan getiren damar bağlantısıdır. İkincisi mide ve bağırsaklardan besin maddeleri taşıyarak gelen toplardamardır. Bu iki ana kaynak karaciğerin taneli dokularına ulaşır ve karaciğerin içinde sinüslere ayrılır. Karaciğer hücreleri tarafından işlenen kan, tek bir toplardamarda birleşir ve dışarı boşaltılır.
Karaciğerden çıkan kan tekrar kalbin sağ tarafına ulaşır ve tüm işlemler tamamlanmış olarak vücuda yayılmak üzere akciğerlere pompalanır. Görüldüğü gibi organlar arasındaki damar bağlantıları ve kanın hangi sıra ile hangi organa gitmesi gerektiği dahi özel bir planlama ile belirlenmiş ve sistem bu plana göre kurulmuştur.
KÜÇÜK KARACİĞERLER: LOPÇUKLAR
Karaciğerin işleyişinin ardında ne tür bir yapı vardır? Sürekli kanla iç içe olan bir organın süngerimsi yapısının yanısıra, ürettiklerini ve atıklarını organdan dışarı taşıyacak bir sisteminin de olması zaruridir. Vücuda yarar sağlayacak proteinlerin ve diğer maddelerin üretildikten sonra karaciğerin içinde saklı kalmaması gerekir. Hemen acil ihtiyaç duyulan merkezlere gönderilmeleri veya zararlı olanların vücuttan atılmaları hayati önemdedir.
Karaciğerin tüm bu hayati fonksiyonları, lopçuk adı verilen hücreler bütününde gerçekleşir. Karaciğer dört büyük lopçuktan meydana gelir. Her bir lopçuk bir karaciğer gibi işler. Bir yanı kan, diğer yanı safra yollarıyla temas halinde olan lopçuklar ince mikroskobik liflerden yapılmıştır. Bir taraftan kirli kanı taşıyan toplardamar, diğer taraftan oksijen yüklü kanı getiren atardamarla temas halindedir. Karaciğerin yapısında her damarın akış yönü, ne tür kan taşıyacağı ve bu kanı nerelere ileteceği detaylı olarak hesaplanmış, planlanmış ve en kusursuz şekliyle uygulamaya konulmuştur.
KARACİĞERİN ÖZEL YAPISI
Yaşamımız için son derece büyük önem taşıyan kanı, vücudun en uç noktalarına yorulmadan taşıyan, kılcal damarlardır. Dokuların derinliklerine girdikçe incelen kılcaldamarların çeperleri toplardamar ve atardamar çeperlerinden çok daha incedir. Geçirgen yapıları sayesinde dokular ile kan arasında solunum gazları, su, çeşitli mineraller, tuzlar, besinler, atıklar, hormonlar ve savunma elemanları sürekli hareket halindedirler.
Karaciğerdeki kılcal damar çeperleri, diğer kılcal damarlardan farklı olarak, koruyucu bir tabaka olan "bazal tabaka"dan yoksundurlar. Aslında "yoksun" kelimesini kullanmak doğru değildir. Çünkü burada bilinçli bir "yoksunluk" söz konusudur. Diğer organlarda "bazal tabaka" bulunurken, karaciğerdeki kılcal damarlarda bu oluşumun bulunmaması sayesinde, damarlardan gelen kan, hemen bir sünger gibi emilip karaciğer hücrelerinde işlenerek vücuda oldukça hızlı ve eksiksiz olarak iletilir. Karaciğer, görevine uygun bu yapı sayesinde kanı rahatlıkla dokularına alıp işleyebilir. Bu şekilde ürettiği birçok proteini de kan plazmasına boşaltabilir ve ömrünü tamamlamış kanda dolaşan yaşlı alyuvarları bünyesine alıp yok edebilir.
Bu "bazal tabaka" yapısının karaciğerdeki kılcal damarlarda bulunmamasının ne kadar önemli olduğunu başka bir örnekle açıklayalım:
Suyun yumuşak bir toprak zeminden iç kısımlara süzülmesi, üstünde kil benzeri sert bir tabaka bulunan topraktan geçmesinden daha kolaydır. Çiftçiler bitkilerin dibindeki toprağın su geçirgenliğini artırmak için toprağı sık sık çapalarlar. Çapalanmayan bitkilerin yağan yağmurlardan faydalanması sınırlı olur. Bitki köklerine minerallerin ve suyun rahatlıkla ulaşabilmesi için toprağın geçirgen bir yapıya sahip olması gereklidir. Aynı durumu karaciğer için düşünürsek; bazal tabakası bulunmayan ve bu sayede daha geçirgen olan karaciğer kılcal damarları, kanı karaciğer hücrelerine çarçabuk ulaştırırlar.

KARACİĞERDEKİ HAVUZLAR: SİNÜSLER
Karaciğerin karmaşık damar yapısı içerisinde ince yarıklar şeklindeki sinüsler yer alır. Sinüslerin görevi, dışarıdan gelen kan kaynağını barındırmak ve kanın işlenmesinde havuz rolü oynamaktır. Karaciğerde iki milyondan fazla sinüs olduğu sanılmaktadır.
Bir sinüsün çapı öyle küçüktür ki bir alyuvar buradan geçmek isterse ancak sıkışarak bunu başarabilir. Bu kadar hassas ve ince bir yapı, insan hayatı boyunca delinmeden, zedelenmeden işlev görmektedir. Sinüslerin bu derece ince bir yapıya sahip olmalarının nedeni ise öğrenildiğinde insanı hayrete sürükleyen bilgilerdendir.
 
Karaciğerin yapısı son derece geçirgendir. Bu sayede kan, karaciğer hücrelerine daha kolay ve süratli ulaşır.
Karaciğerdeki ince yarıklar şeklindeki sinüs duvarlarında, alyuvarların sıkışarak geçmesi nedeniyle bir masaj etkisi gerçekleşir. Bu masaj sayesinde, sinüs duvarlarında tıkanıklık yaşanması engellenmiş olur ve kan ile karaciğer hücreleri arasında maddelerin yaptıkları sürekli alış-veriş kolaylaşır.

Karaciğerin kanla gelen maddeleri sentezleme veya arıtma işlerini başarabilmesi için bu maddelerin mutlaka karaciğer hücreleri olan hepatositlere ulaşması gerekir. Bu ulaştırma sorumluluğunu üstlenen sinüsler, tüneller gibi yayıldıkları karaciğer dokusunda ustaca çalışırlar. Sinüslerin çok keskin bir ölçüyle tespit edilmiş çapları, duvar yapıları ve diğer damarlarla bağlantıları, yapacakları işe en uygun biçimdedir. Karaciğer sinüslerinin duvarlarında bulunan ve "fenestrae" denilen delikli yapı, kandaki 1 mm.'nin 10.000'de birinden küçük parçacıkların karaciğer hücrelerine ulaşmasını, bundan daha büyük olanların ise karaciğer hücreleriyle temasının engellenmesini sağlar. Sinüsler bu kadar dar değil de geniş olsalardı, büyük moleküllü maddeler kan yoluyla kolaylıkla karaciğer hücrelerine ulaşacak ve bu büyük moleküller karaciğer hücrelerine zarar verecekti.
 
Karaciğerin her bir lobunda yüzlerce hepatosit bulunur. Hepatositler (karaciğer hücreleri) kimyasal mikro işlemciler gibi çalışır. Bunlar ham besinleri gerekli maddelere çevirir ve zehirli olanları da tehlikesiz hale getirirler. Vücudun ihtiyaç duyacağı maddeleri depolar ve dağıtımını yaparlar. Karaciğerdeki bu kusursuz tasarım üstün güç sahibi olan Allah'a aittir.

KARACİĞERDEKİ FARKLI HÜCRE YAPILARI
Karaciğerde "epitel hücreler" ve "bağ dokusu hücreleri" olmak üzere iki farklı hücre çeşidi bulunmaktadır. Bu hücreler büyük bir disiplin içinde, görevlerini karıştırmadan veya aksatmadan, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirirler. Bu disiplinli çalışma sisteminde meydana gelebilecek bir bozulma insan için ölüm anlamına gelir.
Örneğin karaciğer hücreleri glikozu depolamaktan birdenbire vazgeçerlerse, vücuda besin girmediği anlarda hücreler enerji yetersizliğinden görevlerini yapamaz ve beyin hücreleri çalışmaz. Bu da ölüme veya kalıcı sakatlıklara sebep olur.
Ancak böyle bir şey gerçekleşmez ve hücreler tam gerektiği şekilde hareket ederek, gereken üretimleri yaparlar. Karaciğerdeki her hücre belirli bir amaç doğrultusunda yaratılmıştır. Örneğin karaciğer, "Glisson kapsülü" diye adlandırılan şeffaf bir bağ dokusu (ince zar) ile kaplıdır. Bu zarın çok önemli bir görevi vardır. Karaciğerin yapısı içi sıvı dolu bir süngere benzetilirse, söz konusu zar da ıslak süngerin içine konulduğu ince bir poşete benzer. Bu zar sıvı dolu karaciğerin içerdiği karışımların dışarı sızmamasını sağlar. Bu bağ dokusu sayesinde, karaciğer yapısını ve içeriğini korur ve dışarıdaki organlardan da ayrılır.
Bağ dokusu hücrelerinin görevi organı kaplamak ve korumak iken, 1 milimetre altındaki karaciğer hücrelerinin ise çok daha farklı görevleri vardır. Hücrelerin birbirlerine bu derece yakın olup, bu kadar farklı işler üstlenmeleri oldukça şaşırtıcıdır. Anne karnındaki gelişim sırasında bazı hücreler karaciğeri oluşturan hücrelere dünüşürken, bu hücrelerin hemen yanında bulunan bazı hücreler de şeffaf hücreler haline gelmişlerdir. Ardından bu şeffaf hücreler birleşerek karaciğeri tamamen sarıp paketleyen ve içindeki sıvıyı sızdırmasını engelleyen bir zar oluşturmuşlardır. Sonuçta birbirlerine yapışık ancak görev ve fiziksel yapı olarak birbirlerinden tamamen farklı iki hücre grubu ortaya çıkmıştır. Bu iki hücre grubu arasında kesin ve pürüzsüz bir sınır oluşmuştur. Her hücre -insan daha anne karnında gelişirken- kendi görevini, sorumluluğunu, nerede bulunması gerektiğini bilerek doğmuş ve vücut bu sayede düzgün bir şekilde inşa edilmiştir.
Karaciğer hücrelerinin fiziksel yapıları da bulundukları bölge ve üstlendikleri göreve göre ayrı ayrı en ideal şekilde tasarlanmıştır. Örneğin karaciğeri saran zar ile temas halinde bulunan hücrelerin duvarları düzdür. Çünkü karaciğer hücreleri ve bu zar arasında yoğun bir madde alışverişi söz konusu değildir.
Ancak hücreler arasında yoğun alışverişin bulunduğu bölgelerde durum farklıdır. Bu hücrelerin duvarlarında komşu hücrelere doğru uzanan parmaksı uzantılar (mikrovilli) bulunur. Bu uzantılar hücreler ve kan sıvısı arasında daha fazla temasın sağlanmasını ve böylece madde alışverişinin daha kolay yapılmasını sağlar. Bu uzantıların bulunduğu bölgelere kimyasal tepkileri hızlandıran ve sonuçlandıran enzimler de özel olarak yerleştirilmiş ve madde alışverişi için her türlü imkan sağlanmıştır.
Karaciğeri oluşturan hücrelerin görevlerine ve bulundukları bölgelere göre en ideal fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip olmaları, karaciğer içindeki her detayın belirli bir plan doğrultusunda düzenlendiğini göstermektedir.
KARACİĞERDEKİ KANALLAR SİSTEMİ
Karaciğer, içinde milyonlarca kanal bulunan özel bir ulaşım sistemine sahiptir. Karaciğere kan getiren başlıca iki damar karaciğerin içinde milyonlarca küçük kılcal damara ayrılmıştır. Ayrıca karaciğerin içinde safra salgısını taşıyan ve kan damarlarına paralel döşenmiş safra kanalları da bulunmaktadır. 1.5-2 kilogram ağırlığında bir et parçasının içinde milyonlarca mikro kanalcığın bulunmasının nasıl bir anlamı olabilir?
Söz konusu kanalcık sistemi özenle inşa edilmiş bir yapı tasarımı harikasıdır. Bu tasarımın önemi, karaciğer hücrelerinin görevleri, karaciğere ulaşan kan miktarı ve karaciğerin genel fonksiyonu hatırlandığı zaman daha iyi anlaşılır.
Karaciğerin görevi kanda bulunan molekülleri rafine etmek, başka maddelere dönüştürmek ve gerektiği zaman da depolamaktır. Bütün bu işlemleri karaciğerde bulunan milyonlarca küçük kimya laboratuvarı, yani karaciğer hücreleri yapar. Öyleyse karaciğer hücrelerinin her birine özel bir bağlantı sağlanmalı ve her hücrenin ayağına rafine edeceği kan molekülleri ulaştırılmalıdır. Söz konusu kanalcık sistemi bu ihtiyacı karşılayacak en mükemmel tasarıma sahiptir. Milyonlarca mikro kanal, birbirleri ile çakışmayacak, birbirlerinin görevlerini aksatmayacak şekilde karaciğerin içinde inşa edilmiştir. Karaciğerde işlenecek olan hammaddeler veya üretilen ürünlerin taşınması bu kanallar boyunca gerçekleştirilir.
 
Karaciğerin içine, birbirleri ile çakışmayan ve birbirlerinin görevini hiçbir şekilde aksatmayan milyonlarca mikro kanal yerleştirilmiştir. (solda) Karaciğerde işlenecek olan hammaddelerin veya üretilen maddelerin taşınması bu kanallar boyunca gerçekleştirilir. Bu özelliği nedeniyle karaciğerin yapısını bir otoyolun yapısı ile kıyaslamak mümkündür. (sağda)   


Şöyle bir örnek üzerinde düşünmek bu tasarımdaki kusursuzluğu anlamak açısından yerinde olacaktır:
Dünyanın en gelişmiş ve en iyi planlanmış şehirlerinden birine kısa bir ziyaret yaptığımızı ve şehri incelediğimizi düşünelim. Elbette böyle bir şehrin altyapısı da mükemmel olacaktır. Özellikle ulaşım konusunda her türlü önlem alınmış; şehirde yaşayanlara çeşitli kolaylıklar sağlanmıştır. Şehirde toprak altında kurulu büyük bir metro sistemi vardır. Bu metro sistemi şehrin her bölgesini birbirine bağlar. Metro ağının toplam uzunluğu yüzlerce kilometreyi bulmakta ve şehrin her noktasında metro istasyonları bulunmaktadır.
Toprağın üstünde de mükemmel bir şehir planlaması yapılmıştır. Otoyollar ve büyük anayollar şehrin karayolu ağını oluşturmaktadır. Akılcı planlama ve çok sayıda inşa edilmiş yollar sayesinde -şehir her ne kadar kalabalık da olsa- trafik hiç sıkışmamakta ve ulaşımda hiçbir aksaklık olmamaktadır. Aynı zamanda yolların üst yapısı da kusursuz planlanmıştır. Trafik kavşakları ve trafik ışıkları trafiği düzenlemekte, yollardaki işaretler ve levhalar yabancı sürücülere bile büyük kolaylık sağlamaktadır.
Bu gelişmiş şehrin önemli bir ticaret ve endüstri merkezi olduğunu da unutmayalım. Söz konusu yollar günün her saati endüstri ve ticari malların taşınmasında da kullanılmaktadır.
Şimdi şunu düşünelim; eğer böyle bir şehirde bulunsaydık ve karşımıza bir kişi çıkıp bize bu şehrin planlanmadığını, bu şehrin imar edilmediğini, yolların, metro sisteminin, endüstri ve ticaret merkezlerinin tesadüfen, kendi kendine var olduklarını söyleseydi tepkimiz ne olurdu?
Elbette bu sözlerin doğru olup olmadığını değil, söz konusu kişinin akli dengesinin yerinde olup olmadığını düşünürdük.
Bu noktada yukarıda örnek olarak verdiğimiz şehrin planlamasının, karaciğerin içinde bulunan kanal sisteminin planlaması ile karşılaştırıldığında, şehir planının karaciğer kanal sistemi planına göre çok daha basit kaldığını belirtmemiz gerekir. Her kanal belirli bir amaç uğruna açılmış ve belirli bir görevi görmektedir. Karaciğerde üretilen veya işlem görecek olan moleküller başdöndürücü bir trafik içinde, ancak hiçbir aksaklık meydana gelmeden söz konusu kanalların içinde yol alırlar. Kanalların etrafı üretim, depolama ve dönüştürme işlemlerini yapan sanayi merkezleriyle (hücreler) çevrilmiştir. Bu hücreler hiçbir kimyasal fabrika ya da endüstri merkezi ile karşılaştırılamayacak kadar karmaşık işlemler gerçekleştirmekte ve her an üretim yapmaktadırlar. Olağanüstü verimli bir sanayi ve endüstri bölgesine, olağanüstü verimli bir ulaşım ağı kurulmuştur. Böylesine planlı bir sistemin yaratılmış olduğu çok açıktır.
Yalnızca karaciğerde değil, insan vücudunun her noktasında büyük bir planlama görülmektedir. Gözle görülemeyen moleküller, özenle inşa edilmiş kanalların içinde yolculuk yapar ve ulaşmaları gereken noktalara ulaşırlar. Bu ulaşımın devamlılığı insan yaşamı açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu moleküllerin hangi organda depolanacakları, kanda ne miktarda bulunacakları, vücuttan atılıp atılmayacakları gibi konuların hepsi bilim adamlarının ve tıp doktorlarının senelerdir araştırdıkları ve inceledikleri konular olmuştur. Hatta moleküler biyoloji denilen bilim dalı, vücutta tespit edilmiş moleküllerin davranışlarını ve görevlerini özel olarak araştırır. Fakat elde ettikleri bilgiler, var olan işleyişin yalnız çok az kısmını açıklayabilmektedir. Şu an tüm teknoloji kullanılarak insan aklının soruşturduğu fakat tam olarak aydınlığa kavuşturamadığı vücut sistemlerinin, kendi kendilerine meydana gelmesi ise kuşkusuz imkansızdır. Bunu tesadüflere dayandıran iddialar şaşırtıcıdır.
Hiç kimse asfalttan yapılmış bir otoyolun tesadüfen, kendi kendine oluştuğunu iddia etmez. Durum böyle iken, et ve kan gibi hassas maddelerden inşa edilmiş, binlerce kilometre uzunluğunda, kusursuz bir yapı planına sahip olan sistemlerin tesadüfen var olduklarına inanmak olabilecek en şiddetli mantıksızlık örneğidir.
KARACİĞER HÜCRELERİNİN ÖZEL YETENEKLERİ
Karaciğer bulunduğu yerden vücudumuzdaki dolaşım, sindirim, boşaltım sistemleri gibi farklı bölümlerde gerçekleşen faaliyetlerin tümünden haberdardır. Örneğin sindirim sistemine giren yağların çözülemeyeceğini önceden bilir ve bu yağların parçalanması ve sindirilmesi için gerekecek kimyasal maddeyi laboratuvarında üretir.
Bu madde daha önce de incelediğimiz gibi safra salgısıdır. Karaciğer ürettiği bu maddeyi hemen salıvermez ve depolar. Daha sonra aldığı emirle, safra salgısını tam gerekli olduğu anda yağlı besinlerin üzerine gönderir.
Burada bahsedilen işleri yapan, sadece etten ve kandan oluşan bir organdır. Ancak karaciğerin, sindirim sisteminde olup biten herşeyden haberdar olması ve ona göre tedbirini alarak safra maddesini üretmesi, onun, çok üstün bir ileri görüşlülüğe sahip olduğu anlamına gelmektedir.
Karaciğer hücrelerinin yetenekleri bunlarla sınırlı değildir. Bu organdaki sürekli faaliyetler sonucunda ortaya bazı atıklar çıkar. Bunların ortadan kaldırılması karaciğerin görevlerini yürütmesi için gereklidir. Sinüslerin yüzeyinde bulunan "Kupffer hücreleri" işte bu görevi yapmaktadır. "Kupffer hücreleri", asıl olarak kanda bulunan zararlı maddeleri "fagositoz" denilen içine alma ve sindirme yöntemiyle yutar.37 Bu hücrelerde zararlı veya yararlı maddelerin ayrımı isabetli bir şekide yapılarak, tehlike ortadan kaldırılmış olur.
Eğer kan yoluyla karaciğere gelen zararlı maddeler Kupffer hücrelerince fark edilip ortadan kaldırılmasaydı ne olurdu?
Vücutta sürekli olarak birçok hastalık ortaya çıkar ve bağışıklık sisteminin tamamı sürekli olarak seferberlik ilan ederdi. Bu da bizim kendimizi sürekli hasta ve yorgun hissetmemize neden olurdu. Ama karaciğerdeki bu özel sistem sayesinde vücuttaki koskoca bir ordu alarma geçmemekte, sınırda bulunan bu polis güçleri olarak nitelendirilebilecek Kuppfer hücreleri zararlı maddeleri ortadan kaldırmaktadır.
KARACİĞERDEKİ ÇOK FONKSİYONLU İŞÇİLER
Karaciğerin temel hücreleri olan hepatositler; safra salgılanması, kandaki toksinlerin arıtılması, proteinlerin ve karbonhidratlar ile yağların ayrıştırılması, kanın depolanması ve pıhtılaşmayı sağlayan parçacıkların üretilmesi gibi görevleri yerine getirirler. Ardı ardına kolaylıkla sıraladığımız bu fonksiyonların her biri, sağlıklı bir yaşam sürmemiz için gereken çok önemli faaliyetlerdir. Bu kadar farklı işlevin, karaciğerdeki birbirinin aynı olan hücreler tarafından gerçekleştirilmesi ise oldukça düşündürücüdür. Aslında her biri başlıbaşına bir uzmanlık gerektiren bu kimyasal reaksiyonların ve üretimlerin aynı hücreler tarafından ustaca yapılması, çok sistemli, düzenli ve planlı bir çalışmayı gerektirir. Bu planlı çalışmayı karbon, hidrojen, oksijen ve azot gibi maddelerden oluşmuş ve detayları ancak elektron mikroskobu altında görülebilen hücrelerin yapıyor olması ise üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Bu noktada şöyle bir örnek verilebilir. Karaciğerin yaptığı işlemleri bizim için yapacak bir insan topluluğu oluşturmaya çalıştığımızı düşünelim. Bulmamız gereken;
-kimyasal tepkimeler konusunda uzman,
-üretimde çalışacak,
-depoda gerekli maddeleri stoklayacak,
-üretimde oluşan atıkları dışarıya atacak fakat bunu fabrikada çalışanlara zarar vermeden ve çevreyi kirletmeden yapacak,
-yan fabrikalara ek hizmet verecek ve onların ihtiyacı olabilecek malzemeyi önceden belirleyip tedbirini alacak ve üretimini yapacak,
-çevredeki fabrikalar arası anlaşmazlıkları giderecek,
-Ve bunun gibi daha pek çok görevi de üstlenecek kişiler olacaktır.
Aynı zamanda bu kişilerin her birinin -karaciğer hücrelerinin yaptıkları gibi- tüm bu işlerde tecrübeli olmaları, ara vermeksizin çalışmaları, yorgunluk duymamaları ve tüm işlerin sorumluluğunu tek başlarına da üstlenebilmeleri gerekmektedir.
Tahmin edilebileceği gibi, böyle bir işin altından kalkabilecek, bu özelliklerin tümüne sahip insanlar bulmak imkansızdır. Oysa, ancak mikroskop altında görebildiğimiz milyonlarca görevli hücre, şu anda diyaframımızın altında bulundukları yerde, saydığımız görev listesini ve daha saymadıklarımızı eksiksiz yerine getirmektedir. Üstelik bu kusursuz görevler bugün yeryüzünde yaşamakta olan milyarlarca insanın her birinin karaciğerinde aynı şekilde gerçekleşmektedir. Tarih boyunca yaşamış trilyonlarca insanın her birinin karaciğer hücreleri de aynı görevleri eksiksiz olarak yerine getirmiştir.
Trilyonlarca hücrenin gösterdiği bu müthiş aklın, moleküllerden oluşan bu varlıklara mal edilemeyeceği açıktır.

BİR ÜS GİBİ FAALİYET GÖSTEREN KARACİĞERİN BAZI GÖREVLERİ
Vücudun toplam enerjisinin % 12-20 kadarını kullanarak faaliyetlerini gerçekleştiren karaciğer, bilinen 500 kadar fonksiyonu yerine getirmektedir. Karaciğerin başlı başına bir üs gibi faaliyet gösterdiği alanlardan bazıları şunlardır:
HÜCRELER İÇİN GEREKEN BESİNLERİN DÜZENLEMESİNİ YAPAR
Vücudumuzdaki yaklaşık 100 trilyon hücreden her birinin, ihtiyaç duyduğu besin maddelerini alabilmeleri için gerekli düzenlemeyi yapan karaciğerdir. Bu düzenlemeyi yaparken hücrelerin nelere ihtiyaç duyduğunu çok iyi bilmesi gerekir. Fakat kendisi de benzer hücrelerden oluşan bu organın, gerekli bilgileri nerede topladığı, bunları nasıl yorumladığı ve doğru kararlara nasıl vardığı, üzerinde düşünülmesi gereken konulardır.
 
 
 

Bir rafineride (solda) ya da bir fabrikada (sağda) işler hiçbir karışıklık olmadan yürütülür, çünkü bütün sistem özel olarak tasarlanmıştır. Karaciğer de (ortada) bir fabrika ile aynı kompleks yapıya sahiptir ve Allah'ın yarattığı kusursuz tasarım sayesinde hiçbir aksaklık olmadan sağlığımız için gerekli işlemler gerçekleştirir.
BESİNLERİ ÜRETMEK İÇİN GEREKEN HAMMADDELERİ ALIR
Karaciğerin faaliyetlerini gerçekleştirirken kullandığı hammaddeler kanla taşınır. Nasıl bir üretim tesisinde, hammadde çeşitli kanallardan alınarak daha sonra farklı malzemelere dönüştürülürse; karaciğer de kendisine ulaştırılan hammaddeleri durmaksızın sentezler, depolar veya kullanılmak ya da atılmak üzere kanla vücuda geri gönderir.
VÜCUT İÇİN GEREKLİ MADDELERİ DEPOLAR
Yüzlerce kimyasal tepkimenin yer aldığı dev bir laboratuvarı andıran karaciğer; aynı zamanda hayatın sürmesi için gerekli olan çeşitli maddelerin depolanmasını da sağlar ve bazı maddeleri de kendisi üretir. Demir, bakır, A vitamini ve D vitamini bunlardan birkaçıdır. Ayrıca, kanın pıhtılaşmasını sağlayan "protrombin", "fibrinojen" ve "heparin" gibi proteinlerin de üretim yeridir.
YAŞAM İÇİN GEREKLİ PROTEİNLERİ ÜRETİR
Karaciğerin başlıca görevlerinden biri de ihtiyaç duyulan proteinleri sentezlemesidir. Hiçbir özel eğitim görmeden ne yapması gerektiğini bilen karaciğer, sindirim sonucu ortaya çıkan aminoasitlere ait azot moleküllerini doğru yöntemi kullanarak ayrıştırır ve bunları, karbonhidrat ve yağlarla tepkimeye tabi tutarak, yeni proteinler üretir. Ayrıca, yağ ve proteinleri kullanarak bu defa karbonhidrat gibi maddeleri de üretir. Karbonhidrat ve proteinden yağ da üretebilen karaciğer, bunu depolayarak daha sonra kolayca enerjiye dönüştürülebilir.
SAVUNMA SİSTEMİNE DESTEK VERİR
Daha önce de belirttiğimiz gibi karaciğer, vücudumuzun savunma sisteminin önemli bir parçasıdır. Hata yapmaksızın zehirli maddeleri bulup etkisiz hale getirir ve sonra da dışarı atar.
Karaciğerdeki özel fagositler, kandaki yabancı maddeleri ve bakterileri temizler. Karaciğer ayrıca ilaçların zararlı toksik etkilerini giderir, bu şekilde iyileşmek amacıyla aldığımız ilaçların zehirleyici yan etkiler oluşturması engelenmiş olur. Tam anlamıyla bir güvenlik sistemi gibi çalışarak kan yoluyla kendisine ulaşan tüm zararlı maddeleri tespit eder. Dışarıdan vücudumuza giren ve kan yoluyla mide veya bağırsaklardan karaciğere gelen bu zararlı maddeleri diğerlerinden ayırt ederek tanıyan ve sonra da gerekeni anında yapan karaciğer hücreleri olmasaydı, çok basit bakteri türleri veya iyileşmek için aldığımız ilaçlar bizi bir hastalıktan diğerine sevk edebilirdi.
Yaşamımız için zaruri olan tüm bu işlemler, vücudumuzdaki 1.5-2 kilogramlık bir organ tarafından hiç ara verilmeksizin yapılmaktadır. Siz bu yazıyı okurken de bahsedilen tüm bu işlemler hiç durmadan sürmektedir. Bu mucizevi sistemde meydana gelecek anlık bir duraklama dahi, yaşamımızın son bulması veya geri dönüşü olmayan hastalıklara maruz kalmamız için yeterlidir.
Peşpeşe sıraladığımız bu işlemleri gerçekleştiren karaciğer; kendisi de protein, yağ ve su gibi yapıtaşlarından oluşan bir organdır. Senelerce eğitilmesine rağmen ancak bazı kimyasal reaksiyonları öğrenebilen ve uygulayabilen bir insandan defalarca daha fazla uzman olması ve hata yapmaksızın her tepkimeyi başarıyla sonuçlandırması insanı hayrete düşürmek için yeterlidir. Tüm karaciğer hücreleri vücudumuzda hangi maddelerin kullanılacağını bilirler. Bunları bildikleri gibi, bu maddelerin moleküler ve kimyasal yapılarından da haberdardırlar. Böylece kimliklerini tespit ettikleri farklı besin maddelerini laboratuvarlarında değişimden geçirerek faydalı maddelere dönüştürürler. Tabii bunları yaparken, protein sentezi için vitaminlere ve enzimlere ihtiyaç olduğunu, kanın temel yapıtaşı alyuvarların üretiminde demirin esas teşkil ettiğini veya kandaki şeker oranının dengede tutulması gerektiğini de çok iyi bilmektedirler!
Bu noktada karşımıza çıkan gerçek şudur; karaciğer hücreleri bu işlemlerin tek bir tanesini bile kendi kendilerine yapamazlar. Vücudumuzdaki maddelerle ilgili bilgilerden tek bir tanesinin tek bir cümlesini bile kendi kendilerine öğrenemezler. Hangi besin maddesinin nasıl işleneceğini, hangilerinin vücuda faydalı veya zararlı olduğunu, ve hangisinin depolanması gerektiğini karaciğer hücrelerine ilham eden alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
BAKIMA İHTİYAÇ DUYMAYAN SİSTEM
Şu ana kadar anlatıldığı gibi; karaciğere kan getiren iki damar vardır; karaciğer atardamarı ve kapı toplardamarı. Bu iki damar, karaciğerin içinde kapı aralıklarına benzer yollarda ilerleyen ince dallara ayrılır. Bu damarlar vasıtasıyla karaciğerden dakikada 1.5 litre kan geçer. Bu, karaciğerden saatte 90 litre kan geçmesi yani karaciğerin bir gün boyunca 2.160 litre kanı işlemesi demektir. Ayrıca ortalama 70 yıllık insan ömründe karaciğere beslenme yoluyla 1.5 ton protein, 12.5 ton da karbonhidrat girer.
Durmadan işleyen bu sistem akılda çok büyük bir tesis veya bilgisayar kontrollü kumanda sistemleriyle donatılmış dev bir rafineri olarak canlanabilir. Bu rafinerinin durmaksızın 24 saat çalıştığını düşünelim. Üstelik bir gün bitince hiç ara vermeden ertesi gün de çalışmak zorunda kalsın. Elbette ki bu rafinerideki makinelerin bakıma ihtiyacı olacaktır diye düşünmüş olabilirsiniz. Eğer yukarıda bahsedilen sistem gerçekten bir rafineri ya da çok modern, gelişmiş bir cihaz olsaydı haftada en az yarım gün makinaları bakıma alıp bozulan parçaları olup olmadığına bakmak zorunda kalırdık.
Ancak burada bahsedilen bir rafineri değildir. Şu anda vücudumuzda herhangi bir rafineriden çok daha yoğun çalışan bir organ vardır. Karaciğer, performansından hiçbir şey kaybetmeden, yorulmadan ve dinlenmek için hiç ara vermeden tonlarca maddeyi alır, işler ve vücut için kullanılabilir hale dönüştürür. Üstelik hiç ara vermeksizin çalışmasına rağmen, sistemin işleyişini yavaşlatacak bir bakıma da ihtiyaç duymaz.
KARACİĞERİN KENDİ KENDİNİ YENİLEME YETENEĞİ
Karaciğer insan vücudundaki kendi kendini yenileme yeteneğine sahip tek organdır. Karaciğerin % 70 kadarı alınsa bile bir iki hafta içinde tekrar işlevlerini yerine getirecek büyüklüğüne ulaşır.
Karaciğerin rejenerasyon (kendini yenileme) faaliyetini hangi mekanizmaların gerçekleştirdiği hala araştırılmaktadır. Karaciğerin bu özelliği ilk olarak 1931 yılında Mayo Kliniği'nde iki cerrahın çalışmaları ile ortaya çıkartılmıştır. Birçok türde karaciğerin kendini yenilediği ve bunu herhangi bir tahribattan sonra hücrelerin otomatik olarak başlattığı anlaşılmıştır. Fakat sağlıklı bir karaciğerdeki hücrelerin kendiliğinden çoğalmasına rastlanmamaktadır. O halde bu organın gerektiğinde kendiliğinden bölünerek çoğalması ve karaciğeri eski boyutlarına ulaştırana dek bunu sürdürmesinin nedeni nedir? Hücreler çoğalma sırasında ne kadar daha devam etmeleri gerektiğini veya nerede duracaklarını nasıl bilmektedirler? Onlara hareket etme emri ya da dur emri nereden gelmektedir? Eğer bir yerden "dur" emri almıyorlarsa, diğer organları rahatsız edecek derecede büyümemeleri gerektiğine kendileri mi karar vermektedirler?
Karaciğer hücreleri herhangi bir zarar veya hasar gördükleri zaman hiç beklenmedik bir faaliyete girerek birdenbire çoğalmaya başlarlar. Bu olayda hayranlık uyandıran nokta, hücrelerin inanılmaz bir hızda bölünmesi ve bu sırada normal görevlerini de aksatmadan yerine getirmeleridir. Gereken yapıldıktan sonra hücre bölünmesinin ne zaman duracağına ortak bir kararla aniden son verilmesi ise daha da şaşırtıcıdır.
Karaciğerdeki tahribatın hücrelerde bölünüp çoğalma etkisi yaratan bazı faktörleri harekete geçirdiği sanılmaktadır. Bu büyüme faktörleri karaciğer hücrelerinin üzerindeki alıcılarla algılanmakta ve hücre içinde kompleks faaliyetlerin başlamasına neden olmaktadır. Böylece karaciğer hücrelerinin genetik düzeninde yeniden bir "programlanma" gerçekleşmekte ve çoğalma için gerekli faaliyet başlamaktadır.
Aynı konu genetik uzmanları tarafından incelenmiş ve karaciğerde kendini yenileyen hücrelerin kullandıkları metod ile hareket düzenleri de dikkate alınmıştır. Bu çalışmalar, "fışkıran hepatositler" olarak isimlendirilmekte ve karaciğerin merkezinden dışa doğru takip ettikleri yol incelenmektedir. Bir tek hepatositin, karaciğerin oldukça büyük bir bölümünü yenileyebileceği görülmüştür. Bu bölünerek çoğalma sırasında karaciğerdeki yeni hücrelerin hareket etmediği fakat eski hepatositlerin ilerlediği fark edilmiştir.
Yenilenme sırasında karaciğer merkezindeki karaciğer hücreleri ve diğer hücreler buradaki portal bölgeden çıkarak karaciğer toplardamarına doğru ilerler. Toplu yapılan bu hareketi bir yürüyüşe benzetmek mümkündür. Hücreler doku üzerinde yalnız bir yönde hareket ettikleri için bir hücre ne kadar merkeze uzaksa, o kadar yaşlı demektir. Bu şekilde hücrelerin yaşları, merkezden uzaklıklarına göre hesaplanabilmektedir.
Karaciğerde yaşanan hücre hareketlerinin incelenmesiyle ortaya atılan "fışkıran doku teorisi", yeni doğan her hücrenin çok iyi bildiği ve hemen uyguladığı bir harekettir. Hücrenin mitoz olarak ikiye bölünmesinin ardından yeni oluşan hücrelerden birisi, bölünen ana hücrenin eski yerini alırken, ana hücre ise bitişikteki yere "fışkırır". Ne zaman hücrelerden biri bölünse, yenilerden birisi hareket etmek zorundadır.
Bir hücre bölününce yeni oluşan, eskisinin yerinde kalır ve ana hücre ise biraz ilerler. Fakat bu hücrenin yeni yerine geçebilmesi için diğer hücrelerin tamamının biraz yukarı kayması gerekir. Bu hücreler görüldüğü gibi ne itilir ne çekilirler; yani mekanik bir faaliyet gerçekleştirmezler. Bu nedenle gerçekleşen olaya "fışkırma" denir. Hücre fışkırması ana hücrelerce beslenir ve çok hızlı gerçekleşir.

VÜCUDUN GİZLİ DESTEKÇİSİ: PANKREAS
Güzel bir akşam yemeği yediğinizi düşünelim. Çeşitli besinlerden oluşan bu yemeği nasıl sindireceğinizi şimdiye kadar hiç aklınıza bile getirmemiş olabilirsiniz. Hatta bütün bu besinlerin her birinin farklı enzimlerle işleme tabi tutulması gerektiğini de bilmiyor olabilirsiniz. Bu konuda eğitim almamış bir insanın bu gibi bilgilere sahip olmaması elbette ki doğaldır. Ancak vücudunuzdaki bir organ bu bilgilerin tümüne sahiptir. Bu organ hangi besinin ne gibi bir enzimle sindirileceğini bilir. Hiçbir karışıklık ve aksaklık çıkmadan, en doğru zamanda, en doğru kimyasal salgıyı besinlere gönderir. Bu organ pankreastır.
 
Pankreas vücudumuzun gizli destekçisidir. Son derece planlı bir şekilde hareket ederek vücut içi dengelerini korur. Kandaki maddelerin oranlarındaki en ufak değişikliği bile fark eder ve harekete geçer. Pankreasa bu özellikleri veren Allah'tır.

Pankreas vücuttaki en önemli organlardan bir tanesidir. Pankreas damarlarda akan kanın içinde ne kadar şeker molekülü bulunması gerektiğine karar verir. Eğer kandaki şeker molekülü sayısında bir azalma olursa pankreas hemen sayıyı artıracak önlemler alır ve bu önlemler kişinin hayatını kurtarır. Eğer şeker molekülü yoğunluğu artarsa bu sefer kandaki şeker miktarını azaltacak önlemler alır.
Pankreas sindirim sistemine gönderdiği enzimlerle de insan yaşamında çok önemli bir rol oynar. Aynı zamanda bağırsakların mide asitleri tarafından parçalanmasını engelleyen enzim de yine pankreas tarafından üretilir.
 
Pankreas sıvısının salgılanmasının düzenlenmesi: Sekretin ve kolesistokinin tarafından yapılan hormonal kontroller, (1-3. basamaklar), ana düzenleme faktörleridir. Sinirsel kontrol ise vagus sinirleri tarafından kontrol edilir. Vücuttaki sıvılardan sadece bir tanesi için kurulmuş olan bu sistem Allah'ın yaratma sanatının benzersizliğinin kanıtlarındandır.

Bu görevleri teker teker incelersek, belki de hiç dikkatimizi çekmeyen bu organın, bizim için ne kadar bilinçli ve planlı hareket ettiğini ve bizi mutlak bir ölümden koruyacak kusursuz bir sisteme sahip olarak yaratıldığını görürüz.
Sindirim işleminde pankreasın devreye girmesi özel bir mesaj ile gerçekleşir. Midede sindirim işlemleri devam ederken özel bir enzim olan "kolesistokinin" kana karışmaya başlar. Bu enzimin kanda belirli bir düzeye ulaşması pankreası uyarır. Bu uyarı pankreasa görev zamanının geldiğini bildirir ve pankreas, parçalayıcı enzimlerini onikiparmak bağırsağına salgılamaya başlar.38
GİZLİ KİMYAGER
Pankreas sindirim işleminin başladığını anlamakla kalmaz, bir de yediğiniz yiyeceklerin çeşitlerini de anlayabilir. Ve yediğiniz farklı yiyeceklere göre farklı sindirim enzimleri üretir. Örneğin makarna, ekmek gibi karbonhidratlı besinler yediğiniz zaman pankreasın salgıladığı enzim, karbonhidrat parçalayıcı özelliğe sahiptir. Bu besinler onikiparmak bağırsağına ulaştığında, pankreas karbonhidrat parçalayıcı özellikteki "amilaz" isimli enzimi üretir.
Eğer kırmızı et, balık ve tavuk gibi besinler yerseniz, pankreas, proteinli yiyecek yediğinizi hemen anlar. Yine bu besinler onikiparmak bağırsağına ulaştığında bu sefer proteinleri parçalayacak farklı enzimler olarak "tripsin, kimotripsin, karboksipeptidaz, ribonükleaz ve deoksiribonükleaz" üretir ve bu enzimler protein moleküllerine saldırır. Eğer yemeğinizin yağ oranı fazlaysa bu enzimlerle beraber "lipaz" isimli, yağları sindiren bir enzim daha devreye girer.
Görüldüğü gibi bir organ, yediğiniz yemeğin nelerden oluştuğunu anlayıp, daha sonra bu besinlerin sindirilmesi için gerekli olan kimyasal sıvıları ayrı ayrı üretmekte ve bunları sadece gerektiği anlarda salgılamaktadır. Pankreas, karbonhidrat molekülü için protein parçalayıcı, veya yağ molekülü için karbonhidrat parçalayıcı sıvı salgılamaz. Ürettiği karmaşık sıvıların kimyasal formüllerini unutmaz. Karışımı oluşturan herhangi bir maddeyi kazara eksik tutmaz. Sağlıklı insanlarda, pankreas ömür boyu doğru şekilde hizmet eder durur.
Şimdi gerçekleşen bu olayı mikro düzeyde tekrar inceleyerek karşımızdaki mucizenin boyutlarını daha iyi görelim. Midede sindirim devam ederken mide hücreleri boş durmazlar. Bu hücrelerden bazıları midede sindirilen besinin bir süre sonra onikiparmak bağırsağına ulaşacağını anlamışlardır. Bu hücrelerin bütün düşünceleri ve istekleri besinlerin insan için en iyi şekilde sindirilmesidir. İçlerindeki sorumluluk duygusu ile harekete geçen mide hücreleri pankreas hücrelerine mektup yazmaya (hormon salgılamaya) ve bu hücreleri yardıma çağırmaya karar verirler. Ardından yazdıkları mektupları kan yolu ile pankreasa gönderirler.
 
 

Üstteki tahtalardan soldakinde glikoz molekülü, sağda ise amilaz molekülü görülmektedir. Amilaz molekülü glikoz moleküllerinin birbirlerine bir tür bağ ile bağlanması sonucunda meydana gelir. Bir insan için bu formülleri eğitim almadan çözmesi imkansızdır. Ancak pankreas hücreleri bunlara benzer moleküllerin kimyasal yapılarını çok iyi bilirler ve gerektiği şekilde kullanırlar. Pankreas hücrelerini bu özelliklerle birlikte yaratan yüce Allah'tır.
Kana bırakılan mektup vücut içinde yolculuk eder. Bu yolculuk sırasında pankreasa gelindiği zaman, pankreas hücreleri mektubu tanır ve hemen açarlar. Burada ilginç bir nokta -kan yoluyla hemen hemen bütün vücudu dolaştığı halde- mektubun diğer organların hücreleri tarafından açılmaması ve özellikle okunmamasıdır. Bütün hücreler bu mektubun pankreas için yazıldığını, kendilerini muhatap almadığını bilirler. Çünkü mektubun üzerinde pankreasın adresi vardır. Mektubun moleküler yapısı yalnızca pankreas hücrelerinin zarında bulunan algılayıcı moleküllerle etkileşecek şekilde özel olarak dizayn edilmiştir. Yani mide hücresi şuurlu ve bilinçli bir şekilde ürettiği hormonun üzerine gerçekten bir adres yazmıştır. Üstelik vücuttaki milyarlarca farklı adres içinden pankreas hücresinin adresini doğru bir şekilde yazmıştır. Bu adresin doğru şekilde yazılabilmesi için mide hücresinin pankreas hücresinin bütün özelliklerini bilmesi gerekir.
Mucize yalnızca adresin doğru yazılması ile sınırlı değildir. Mide hücresinin gönderdiği mektubun içinde bir de mesaj vardır. İnsan vücudunun derinliklerinde, birbirlerinden çok uzakta bulunan iki küçük canlı (hücre) mektuplaşmakta ve haberleşmektedir. Birbirlerini hiç görmedikleri halde birbirlerinin hangi dilden anladıklarını bilmektedirler. Dahası bu haberleşme bir amaç uğrunadır. İki hücre birlik olmuş ve yediğiniz besinlerin sindirilmesi için plan yapmaktadırlar. Şüphesiz bu gerçek bir mucizedir.
Kendisine ulaşan mektubu (kolesistokinin hormonunu) okuyan pankreas hiç beklemeden bu mektuptaki emre itaat eder. Hemen besinlerin sindirilmesi için gerekli enzimleri salgılamaya başlar. Eğer onikiparmak bağırsağına ulaşan besin protein ise protein parçalayan bir enzim üretir. Eğer besin karbonhidrat ağırlıklı ise bu sefer karbonhidrat parçalayan bir enzim üretir ve bu enzimi onikiparmak bağırsağına gönderir.
Şimdi önünüze bir kara tahta koyulduğunu ve bu kara tahtanın üzerine sırayla bir protein molekülünün, bir yağ molekülünün ve bir karbonhidrat molekülünün formüllerinin yazıldığını ve bu moleküllerin atomik dizilimlerini gösteren şekillerin çizildiğini düşünelim. Ardından sizden bu üç farklı moleküler yapının her birini parçalayacak en uygun moleküler yapıya sahip enzimlerin formüllerini üretmeniz ve bu formülleri tahtaya yazmanız istensin.



Pankreasın sindirim enzimleri salgılayan açık kısmı tükürük bezleri gibidir. Pankreasın bu kısmı "asinüs" denilen parçalardan meydana gelmiştir. Bu pankreas lopları (asinüsler) arasında Langerhans adacıkları bulunur. Bu yapı kılcal damarca zengindir. Kan şekerini düzenleyen insülin ve glukagon hormonlarını salgılar.
Eğer kimya konusunda bir eğitim almadıysanız, size 1 milyon yıl süre verilse dahi uygun formülü tahmin ederek bulamazsınız. Bu molekülleri parçalayacak enzimlerin formüllerini ancak kimya konusunda uzman bir kişi yazabilir. Bu kişi de uygun formülü kendi hayal gücüne dayanarak yazmaz. Ancak almış olduğu eğitim ve daha önce kendisine öğretilen bilgiler doğrultusunda bu formülü yazabilir.
Durum böyle iken, pankreas hücrelerinin ürettikleri enzimlerin kimyasal yapılarını nasıl bilebildikleri sorusu son derece önem kazanmaktadır. Her pankreas hücresi doğuştan söz konusu formüllerin bilgilerine sahiptir. Bu bilgiye sahip olmakla kalmaz, bildiklerini en doğru şekilde kullanır ve insana yorulmaksızın hizmet ederler. Pankreas hücreleri kimya konusunda insanlardan çok daha zeki ve başarılıdırlar. Çünkü insanın bu formülleri üretebilmesi için eğitime ihtiyacı varken, küçücük bir hücre söz konusu formülleri doğuştan ezbere bilmektedir.
Hiçbir tesadüf, hücrelere böylesine üstün bir akıl, böylesine özel bir bilgi ve böylesine üstün bir sorumluluk anlayışı kazandıramaz. Hiçbir tesadüf, hücrelerin birbirleri ile haberleşecekleri, birbirlerinden yardım isteyecekleri bir sistem kuramaz. Hiçbir tesadüf, tek bir pankreas hücresine tek bir kimyasal formülü öğretemez. Hiçbir tesadüf, hücreye elindeki bilgiyi doğru zamanda kullanma yeteneği veremez.
Bu sistemleri yoktan var eden ve her an çalışmasını sağlayarak insana hizmet ettiren güç, Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Pankreasın vücuttaki önemli görevlerinden başka bir tanesi de kan şekerinin ayarlanmasıdır. Bu ayarlamayı yapan salgılar, pankreas içinde bulunan ve "Langerhans adacıkları" denilen küçük kapalı bezler tarafından üretilir. İnsülin ve glukagon adını alan bu hormonlar kan şekerinin ayarlanmasında görevlidirler.39
Bir yandan şekerli çayınızı yudumlar bir yandan da pastanızı yerken hiçbir zaman aklınıza kanınızdaki şeker miktarını ayarlanmanız gerektiği gelmez. Sürekli yapılan bu ayarın ne kadar hayati bir önemi olduğunu da düşünmemiş olabilirsiniz. Ancak sizin sağlığınızla ilgili bu konuda görevlendirilmiş olan pankreasınız, gerekli olan bütün bilgilere sahiptir ve kanınızdaki şeker ile ilgili ölçümleri çok hassas bir şekilde yapar. Ve gerektiği anda yeteri kadar hormon salgılayarak vücudunuzdaki şeker dengesini korur.
Kandaki şeker miktarının belirli sınırlar içinde olması insan yaşamı için zorunludur. Ama insan günlük hayatta şekerli gıdalar yerken bu hassas dengenin hesabını yapamaz. Çünkü herkes adına bu hesap sürekli olarak yapılır.
Kandaki şeker miktarı yükseldiğinde pankreas bu durumu hemen haber alır ve insülin denilen özel bir madde salgılar. Bu madde karaciğere ve vücuttaki diğer hücrelere kandaki fazla şekeri tutmalarını emreder. Eğer kandaki şeker miktarı düşerse pankreas bunu da hemen öğrenir ve "glukagon" isimli bir başka hormon salgılar. Bunun üzerine karaciğer önceden depoladığı şeker stoklarını, özel işlemlerden geçirip kana geri verir.40 Kandaki şeker oranı -hastalık durumu hariç- bu işlemler sayesinde hiçbir zaman tehlikeli bir noktaya çıkmaz.
Günlük hayatta sizin ne pankreastan ne insülinden ne de karaciğerden haberiniz olmaz. Kanınızdaki şekerin yükseldiğini fark etmezsiniz, hatta önünüze farklı şeker oranları olan iki şişe kan konulsa aradaki farkı anlayamazsınız. Ama hiçbir zaman görmediğiniz ve bilmediğiniz bazı hücreleriniz, kanınızdaki şekeri laboratuvarlardaki aletlerden daha hassas bir şekilde ölçer ve ne yapılması gerektiğine anında karar vererek hemen uygulamaya geçerler.
Hücrenin yüzeyinde glikozun hücrenin içine girmesini sağlayan mikroskobik aralıklar vardır. (üstte) Bu tasarım insanın Allah tarafından yaratıldığının kanıtlarından biridir.
Glikozun hücre tarafından emilimi kandaki insülin seviyesine bağlıdır. İnsülin hücre zarındaki alıcıya bağlandığında (1) hücrenin içindeki özel proteinler (2) harekete geçerler. Bu glikoz taşıyıcılar için bir uyarıdır. Ayrıca hücrenin iç kısmında zarla çevrili glikoz kesecikleri vardır. (3) Bunlardan bir kısmı hücre zarına yakın durur. (4) Bu kesecikler uyarıyla birlikte ana hücre zarına doğru hareket ederler ve onunla birleşirler. (5) Bu birleşme sırasında glikoz taşıyıcıları açığa çıkar. Bunlar glikoz toplamaya hazırdır. (6) Hücre zarında glikozu hücre içine alan taşıyıcı protein sayısı arttıkça kandaki glikoz seviyesi azalır ve daha az insülin üretilir. Bir süre sonra hücre zarının bir kısmı protein taşıyıcılarla birlikte içe doğru kıvrılmaya başlar (7) ve kesecikler oluşturur. (Karizmatik Bunlar hücrenin iç kısmına doğru ilerler ve endozomla birleşir (9) Burada tekrar kesecikler oluştuğunda bir sonraki uyarının gelmesini bekler (10) ve bu işlem sürekli devam eder.

(Dr. Philip Whitfield, Human Body Explained, A Marshall Edition, s.43)
Peki hücreleriniz bu benzersiz akla ve yeteneğe nasıl sahip olmuştur?
Hücrelerinize, ölçüm yaptıran, karar verdiren, bunları uygulayacak akıl ve yetenek kazandıran elbette ki hücrelerinizin kendisi değildir. Vücudunuzdaki hücrelere gerekli komutları veren, nasıl davranmaları gerektiğinden onları haberdar eden, kusursuz bir sistemle onları yaratan üstün güç sahibi Allah'tır.
Buraya kadar pankreastan bahsederken; "bilir, yapar, unutmaz, eksik tutmaz, karıştırmaz" gibi sıfatlar kullandık. Pankreasın da hücrelerden oluştuğu düşünülecek olunursa, akıl gerektiren bu sıfatların pankreasın kendisine ait olamayacağı da hemen anlaşılacaktır. Peki öyleyse pankreası oluşturan hücrelere bir ömür boyu üretim yapma, hizmet etme sorumluluğunu kim vermiştir? Birbirlerinden farklı ve karmaşık molekülleri parçalayacak enzimlerin kimyasal formüllerini pankreas hücrelerine kim öğretmiştir? Üretilen sıvıların doğru yere boşaltılmalarını sağlayan boru sistemini kim döşemiştir? Doğru sıvının, doğru anda boşaltılmasını sağlayan uyarı ve iletişim sistemini kim kurmuştur?
ŞEKER YEDİĞİNİZ ZAMAN VÜCUDUNUZDA ÇALIŞAN DEV FABRİKANIN
FARKINDA MISINIZ?
Eğer ihtiyacınızdan biraz daha fazla şekerli bir gıda yerseniz, vücudunuzdaki bir sistem kandaki şeker oranının yükselmesini engellemek için devreye girer:
1- Öncelikle pankreas hücreleri, kan sıvısının içinde bulunan yüzlerce molekül arasından şeker moleküllerini bulur ve diğerlerinden ayırdederler. Dahası bu moleküllerin sayılarının fazla mı yoksa az mı olduklarına karar verir, adeta şeker moleküllerini sayarlar. Gözü, beyni, elleri olmayan, gözle göremeyeceğimiz küçüklükteki hücrelerin bir sıvının içindeki şeker moleküllerinin durumu hakkında fikir sahibi olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
2- Eğer pankreas hücreleri kanda gereğinden fazla şeker olduğunu belirlerlerse, bu fazla şekerin depolanmasına karar verirler. Ancak bu depolama işini kendileri yapmaz, kendilerinden çok uzakta bulunan başka hücrelere yaptırırlar.
3- Uzaktaki bu hücreler kendilerine aksi bir emir gelmediği sürece şeker depolamak istemezler. Ancak pankreas hücreleri, bu hücrelere "şeker depolamaya başlayın" emrini taşıyacak bir hormon yaparlar. "İnsülin" adı verilen bu hormonun formülü, pankreas hücreleri ilk oluştukları andan itibaren DNA'larında kayıtlı bulunmaktadır.
4- Pankreas hücrelerindeki özel "enzimler" (işçi proteinler) bu formülü okurlar. Okunan formüle göre de insülin üretirler. Bu üretimde her biri farklı görevlerde yüzlerce enzim çalışır.
6- Üretilen insülin hormonu, en güvenli ve en hızlı ulaşım ağı olan kan yoluyla hedef hücrelere ulaştırılır.
7- İnsülin hormonunda yazılı olan "şeker depolayın" emrini okuyan diğer hücreler ise bu emre kayıtsız şartsız itaat ederler. Şeker moleküllerinin hücrelerin içine geçmesini sağlayacak kapılar açılır.
8- Ancak bu kapılar rastgele açılmaz. Depo hücreleri kandaki yüzlerce farklı molekül arasından sadece şeker moleküllerini ayırdeder, yakalar ve kendi içlerine hapseder.
9- Hücreler, kendilerine ulaşan emre hiçbir zaman itaatsizlik etmezler. Bu emri yanlış anlamaz, hatalı maddeleri yakalamaya, gereğinden fazla şeker depolamaya kalkmazlar. Büyük bir disiplin ve özveri ile çalışırlar.
Böylece siz fazla şekerli bir çay içtiğinizde, bu olağanüstü sistem devreye girer ve fazla şekeri vücudunuzda depolar. Eğer bu sistem çalışmasaydı, o zaman kanınızdaki şeker hızla yükselir ve komaya girerek ölürdünüz.
Bu o kadar mükemmel bir sistemdir ki gerektiği zaman tersine de çalışabilir. Eğer kandaki şeker normalin altına düşerse bu sefer pankreas hücreleri bambaşka bir hormon olan "glukagon"u üretirler. Glukagon daha önce şeker depolayan hücrelere bu sefer "kana şeker karıştırın" emri taşır. Bu emre de itaat eden hücreler depoladıkları şekeri geri bırakırlar.
Nasıl olur da, bir beyne, sinir sistemine, göze, kulağa sahip olmayan hücreler, bu denli büyük hesapları ve işleri kusursuzca başarırlar? Proteinlerin ve yağ moleküllerinin yan yana gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar, nasıl olur da insanların bile yapamayacakları kadar büyük işler yapabilirler. Şuursuz moleküllerin sergiledikleri bu büyük şuurun kaynağı nedir?…
PANKREASIN SALGILARI KENDİSİNE NASIL ZARAR VERMEZ?
Birçok parçalayıcı enzimin salgılandığı pankreasın kendi kendini sindirmemesi çok şaşırtıcıdır. Asıl olarak protein yapısında olan pankreas, kendi ürettiği protein parçalayıcı enzimlerin hiçbirinden etkilenmez. Bu korunma sistemi çok hayret verici ve mucizevi şekilde gerçekleşir.
Pankreasın salgıladığı protein parçalayıcı enzimler ilk olarak aktif olmayan halleriyle salgılanırlar. Bu enzimler bu şekilleriyle proteinleri ve dolayısıyla pankreasın kendini parçalayamazlar.
Ancak onikiparmak bağırsağına boşalan enzimler vücutta sadece bu bölgede bulunan çok özel bir maddeyle birleşirler ve o anda değişmeye başlarlar. İnce bağırsakta salgılanan "enterokinaz" adlı maddeyle birleşen enzimler, birden aktif hale gelir. Yani proteinleri parçalayabilecek özellik kazanmış olurlar.41 Ancak pankreasta salgılanan bir maddenin bağırsakta salgılanan başka bir maddeyle kusursuz bir uyumla birleşmesi üzerinde durulması gereken bir konudur.
Bu iki molekül daha önce hiç karşılaşmamışlardır. Ayrı bölgelerde salgılanırlar. Bunlara rağmen bu iki bağımsız molekül birbirlerini kusursuz bir şekilde tamamlarlar ve sonuçta özel bir amaca hizmet ederler. Bu, elbette ki tesadüflerle açıklanamayacak kadar mucizevi bir olaydır.
 
Pankreas yaklaşık 15 cm uzunluğundadır. Yanda pankreas ve çevresindeki organlar görülmektedir. Pankreasın vücuttaki organlarla olan uyumunu, bağlantılardaki kusursuzluğu düşünen her insan Allah'ın üstün bir güç sahibi olduğunu hemen anlayacaktır.

Üstelik pankreasın kendini öğütmesini engelleyen mucizevi sistemler sadece bununla da sınırlı değildir. Pankreastan protein öğütücü bir diğer enzim olan "tripsin" salgılanır. Ancak aynı zamanda tripsinin pankreası eritmemesi için bu maddeyi etkisiz hale getirecek "tripsin inhibitör" adlı özel bir madde daha salgılanır. Beraber salgılandıklarında hiçbir etkileri olmayan bu iki enzim, onikiparmak bağırsağına geldiklerinde birbirlerinden ayrılırlar. Bu ayrılık tripsini bir anlamda serbest bırakır ve tripsin bağırsaklara ulaşan besinlerdeki proteinleri parçalamaya başlar.42 Eğer bu iki madde daha erken ayrılsalardı, tripsin, pankreasın kendisini parçalardı. Eğer hiç ayrılmasalardı bu sefer besinlerdeki proteinler parçalanamazdı. Ancak bu örnekte de görüldüğü gibi vücudumuzdaki herşey doğru zamanda ve doğru yerde gerçekleşmektedir. Pankreas tam gerektiği anda gereken maddeleri salgılaması gerektiğini bilmekte, enzimler birbirlerinden ayrıldıkları anda harekete geçmektedirler. Pankreası oluşturan hücrelerin, enzimleri oluşturan moleküllerin böyle kusursuz bir sistemi kendi kendilerine oluşturamayacakları, böyle kusursuz bir düzeni insan vücudunda kuramayacakları açıktır.

1039  cellotin genel / Biyoloji / Ynt: karbonhidratlar : Eylül 30, 2007, 08:39:04 ÖS
   Karbonhidratlar
   Bütün hücrelerin en önemli enerji kaynaklarıdır. Genel formülleri (CH20)n ile gösterilir. Bu formülde glikoz için “n” yerine 6 yazarsak, C6H1206 olur. Solunum ürünleri H20 ve CO2 dir. Karbonhidratlar, bitkilerde hücre çeperinin yapısını oluşturarak, bütün canlı hücrelerde zarın yapısına katılarak, DNA ve RNA da bulunarak yapısal fonksiyon da görürler. Yapısındaki şeker molekülünün sayısına göre üç çeşit karbonhidrat vardır.

a.   Monosakkaritler (Tek Şekerler): Basit şekerler de denir. İçerdikleri karbon atomu sayısına göre, 6 karbonlu olanlar (heksozlar); Glikoz, Fruktoz ve Galaktoz’dur. 5 karbonlu olanlar ise (pentozlar) Riboz ve Deoksiribozdur. Monosakkaritler, disakkarit ve polisakkaritlerin yapı taşı (monomeri) dırlar.
Glikoz serbest olarak bal, üzüm ve incirde bol bulunur. Bütün polisakkaritlerin yapısını oluşturur.
Fruktoz, bal ve olgun meyvelerde bol bulunur. Bunun için meyve şekeri denir.
Galaktoz, süt ve süt ürünlerinde bol bulunur. Süt şekeri denir. Bunun için hayvansal bir besin maddesidir.
Riboz, RNA’nın, ATP nin ve bazı enzimlerin yapısında bulunur. Deoksiriboz ise DNA nın yapısında bulunur.
b.   Disakkaritler (Çift Şekerler): İki monosakkaritin  birleşerek meydana getirdiği şekerlerdir. Bu birleşme sırasında su açığa çıkar. Bu tip reaksiyonlara dehidrasyon sentezi denir. Dehidrasyonun tersi olan su ile parçalanma reaksiyonlarına ise hidroliz denir.
Disakkaritler ancak sindirildikten sonra hücre zarından geçebilirler.
c.   Polisakkaritler (Çok Şekerliler) : Çok sayıda glikozun glikozid bağıyla bağlanması sonucu oluşurlar. Yani glikozun dehidrasyon senteziyle olumuş polimerlerdir.

           Glikoz + Glikoz + .......................... + Glikoz → Polisakkarit + (n-1) H2O

   Hepsi aynı yapı maddesinden oluştuğu halde fiziksel ve kimyasal özellikleri farklıdır. Çünkü, glikoz moleküllerinin birbirine bağlanma biçimleri farklıdır.
   Nişasta : Bitki hücrelerinde karbonhidratların depo şeklidir. Çok sayıda glikozdan meydana gelir. Hayvan hücrelerinde bulunmaz. Suda çok az erir. Bağırsak epitelinden doğrudan doğruya kana geçemezler. Hayvanların çoğu sindirerek enerji hammaddesi olarak kullanılır.
   Selüloz : Bitki hücrelerinde hücre çeperinin yapısını oluşturur. Selülozu oluşturan glikozlar birbirlerine ters bağlandıkları için memeli canlıların sindirim sistemlerinden salgılanan enzimlerle yapıtaşlarına ayrılmazlar. Suda erimez. Bağırsak epitelinden doğrudan kana geçemez. Geviş getiren memelilerde, bazı kuşlarda ve termitlerde (beyaz karıncalar) sindirilerek kullanılır. Ağaçların yapısının yaklaşık %50’si selülozdur.
   Glikojen: Hayvan, insan, mantar ve bakteri hücrelerinde bulunur ve hayvansal nişasta da denir. En fazla karaciğer ve kaslarda bulunur. Hayvanların en hızlı kullandığı yedek enerji deposudur. Suda çözünür.

   2. Yağlar (Lipidler)
   Lipidler C,H, O atomlarından meydana gelir. Bazılarında fosfor ve azot gibi elementler de yer alabilir. Yapısındaki oksijen oranı şekerlerden azdır. Yapılarında yağ asitleri, gliserol ve başka bazı maddeler bulunur.
   Yağlar suda ya hiç çözünmez ya da çok az çözünürler. Aseton, eter, klroform, benzin ve alkol gibi organik çözücülerde çözünürler.
   Hücrede enerji ve yapı maddesi olarak (hücre zarı) kullanılır. Ayrıca deri altında ısı kaybının önlenmesinde ve hayvanlarda çeşitli organların dış kısmının korunmasında görevlidir. Solunumla yakılmaları (oksidasyonları) sonucunda fazla miktarda metabolik su açığa çıkarırlar. Bunun için, özellikle kış uykusuna yatan, uzun süre göç eden ve suyun az olduğu ortamlarda yaşayan hayvanlarda iyi bir depo ve enerji hammaddesidirler. Aynı zamanda hafif olduğundan uçmada hayvana avantaj sağlarlar.
   Yağların yıkımı ve kullanımı uzun sürdüğünden, hücrelerde, enerji kaynağı olarak karbonhidratlardan sonra tercih edilirler.
   En önemli lipidler  yağ asitleri, yağlar (nötr yağlar) fosfolipidler ve steroidlerdir.
•   Yağ asitleri; en basit lipidler olup, uzun karbon zincirlerinden oluşurlar. Karbonlar arasındaki bütün bağlar tekli ise doymuş, çift bağ varsa doymamış yağ asitleri diye adlandırılırlar. Genellikle sıvı yağlar bitkisel kaynaklı olup, doymamış yağ asitleri içerirler. Katı yağlar ise genellikle hayvansal kaynaklı olup, doymuş yağ asitleri içerirler. Doymamış yağların yüksek sıcaklık ve basınçta hidrojenle doyurulmasından margarinler elde edilir.
•   Steroidler; zarların yapısına katıldığı gibi vitamin ve hormon olarak da görev alırlar.
•   Fosfolipitler; hücre zarının yapısına katılan ve fosfor içeren yağlardır.
•   Nötral yağlar; yağların en önemli depo şeklidir. Bir gliserol molekülün üç yağ asidine bağlanması sonucu oluşurlar.

     3 Yağ asidi + 1 Gliserol  → Yağ + 3 H2O
   Yağ asitleri gliserol ile ester bağlarıyla bağlanır ve su açığa çıkarırlar (dehidrasyon sentezi). Bir gliserole bağlanan yağ asitleri aynı olabileceği gibi farklı da olabilir. Bundan dolayı yağların birçok türevi meydana gelmiştir.

   3.Proteinler
   Proteinler hücrede ribozomlarda sentezlenir. Hücrenin en önemli organik bileşiklerindendir. Yapısında karbon (C), hidrojen(H), oksijen(O), azot(N) ve bazılarında bunlara ek olarak kükürt(S) ve fosfor(P) da bulunabilir.
   Protein moleküllerinin yapısında 20 çeşit amino asit bulunur. Her bir amino asitte amino grubuyla (NH2) karboksit (COOH) grubu aynıdır. Amino asitlerde radikal gruplar (R) farklıdır. Dolayısıyla 20 çeşit amino asitte 20 farklı R grubu bulunur. İnsanlar bu amino asitlerden bir kısmını sentezlerken, bir kısmını da hazır olarak alırlar. Dış ortamdan alınan amino asitlere temel amino asitler denir.
   Bir organizmanın kuru ağırlığının yaklaşık %50 sini proteinler meydana getirir. Diğer besin maddelerinden farklı bir özelliğe sahip olup, hücrede DNA tarafından sentezlettirilen tek moleküldür.
   Protein molekülleri her canlı türüne hatta bireye özgü olup antijen özelliği gösterirler. Yani farklı özelliğe sahip bir canlya aktarıldıklarında antikor oluşumuna neden olurlar. Günümüzde doku ve organ nakillerinin başarızlıkla sonuçlanmasının nedeni proteinlerin bu özelliklerinden dolayıdır. Doku aktarımlarının başrısıyla sonuçlanabilmesi için daha çok protein yapıları benzer kişiler seçilmektedir.
   Solunumla ancak zor durumlarda yakılırlar. Solunumun türü olarak H2O üre, ürik asit H2S, CO2 ve NH3 gibi artıklar oluştururlar.
   Bütün amino asitlerde karboksil ve amino grubu bulunduğu için proteinler ve amino asitler hem asit hem baz özelliği gösteri