|
|
|
1021
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kainattaki dengeler2
|
: Eylül 30, 2007, 09:01:57 ÖS
|
|
KAİNATTAKİ DENGELER 2
Güneş sistemimizdeki hassas dengeler : Dünyamızında içinde bulunduğu güneş sistemi olağan üstü bir denge durumu içerisindedir. Bu dengeler, güneşin derinliklerinden dünyadaki magma tabakasına kadar her noktada kendisini göstermektedir.
Güneşin merkezi yaklaşık 20 milyon santigrat olmasına karşın dış yüzeyi 5800 C dir. Güneşin bu özelliğinden dolayı, yaydığı ışıkların dalgaboylarının % 80 ' i 4500 A - 7500 A arasındadır. 4500 A ile 7500 A dalgaboylarındaki ışık ise tam yaşam için ideal sınırlardadır.Bu dalboyları aralığı gerçektende mucize denilebilecek bir sınırdadır. Yıldızlar gözle görülebilen ışığın (4500 A - 7000 A) yanında gözle görünemeyen, kızıl ötesi ve mor ötesi dalga boylarında ışıklarda yayarlar. Bir yıldızın yayabileceği değişik dalga boylarına sahip ışık tayfının adeti ise 10 üzeri 23 dir.Yani milyar tane milyar tane milyon adet ayrı dalga boylarına sahip ışık yayarlar. Yıldızlar bu kadar fazla çeşitte ışık yayabilmesine karşın bizim yıldızımız güneş ise bu milyar tane milyar tane milyon adet farklı dalga boyuna sahip ışık arasından ekseri olarak yaşam için gerekli olan 4500 A - 7500 A aralığındaki görünür beyaz ışığı yayar.Görünür ışık, 10 üzeri 23 adet değişik dalga boylarına sahip ışık tayflarından yanlızca küçük bir aralığını teşkil eder. Dahada inanılmaz olan bir gerçek ise dünya üzerindeki yaşamın yanlızca bu dalga boyları arasında mümkün olabileceğidir.Bu sınırlar dışında kalan kızılötesi, radyo dalgaları, infrared, morötesi ve X ışınları gibi daha bir çok ışık türü, yıkıcı etkilerinden dolayı yaşama izin vermemektedir. Bunun yanında dünya ile güneş arasındaki mesafede çok kritik bir değerdedir.Güneş ile aramızdaki mesafe yaklaşık 150 milyon km olup bu mesafenin kısa veya uzun olması durumunda dünya ya bir cehenneme dönecekti yada devasal bir buz kütlesine. Dünyaya doğru İçerisinde yaşadığımız mavi gezegen " Dünya ", araştırmalar derinleştirildikçe her geçen gün bilinmeyen bir özelliğinin ortaya çıktığı mükemmel bir gezegendir.
Şekildede görüldüğü gibi dünya, kabaca dıştan içe doğru atmosfer, litosfer, manto ve çekirdekten oluşan katmanlardan meydana gelir. Çekirdek yapısı itibariyle çok fazla miktarda ağır metalleri içerir.Bu metalerin başında ise " Fe " yani demir gelir. Bildiğiniz gibi dünyanın dönüş hızı yaklaşık 1300 km/h dir ve bu hızla 24 saatte 1 tur döner.Size oldukça basit gelen bu bilgi aslında çok hassas bir hesaplama üzerine oturtulmuş inanılmaz bir koruma sistemini temsil etmektdir. Dünyanın çekirdeğinde bulunan ağır metaller, dünyanın dönüş hızına paralel olarak manyetik bir alan doğurmaktadırlar.Bu manyetik alan dünyanın etrafında tıpkı örtü gibi bir bant oluşturur. Bu manyetik alanı birde şekil üzerinde görelim. Aşağıdaki şekilde kırmızıyla gösterilen çizgiler dünyanın etrafında, dönüş hızına bağlı olarak meydana gelmiş manyetik alan çizgileridir.
Bu manyetik alan, dünyadaki yaşamın devamlılığı için gerçekten inanılmaz bir görevi yerine getirmektedir. Güneşte, belirli zaman aralıklarında patlamalar meydana gelmekte ve bu patlamalar neticesinde yüksek enerjili proton ve elektron zerrecikleri dünyaya doğru büyük bir hızla saçılmaktadır.Bu proton ve elektron akımına " Güneş rüzgarları " denilmektedir. Eğer dünyanın etrafında, hassas dönüş hızından doğan manyetik alan olmasaydı, bu yüksek enerjili proton ve elektron zerrecikleri atmosferi delip geçerek yeryüzüne kadar ulaşacak ve canlılığın sonunu getirecekti. Burada muhteşem olan hassasiyet ise dünyanın dönüş hızındadır.Eğer dönüş hızı daha düşük bir hızda seyretseydi, doğacak manyetik zayıf olacak ve proton - elektron bombardımanına karşı koyamayacaktı.Eğer dünyanın dönüş hızı biraz daha hızlı seyretseydi, bu seferde doğacak kuvvetli manyetik alanlar canlılığı olumsuz etkileyecek ve aynı zamanda atmosferin aşırı hareketine neden olup yüksek hızlarda esen tufan ve kasırgaları meydana getirecekti. Gördüğünüz gibi dünyanın sadece dönüş hızı bile muhteşem bir hesap üzerine oturmuştur. Güneşten gelen proton ve elektron bombardımanı manyetik alan tarafından ekvator hizasında engellenince, kuzey ve güney kutuplarına doğru yönelmeye başlar. Ve nihayetinde kutuplardan atmosfere nüfus edebilen bu partiküller, görsel bir tabiat harikası olan " Kutup ışıkları " nı meydana getirirler. Bu partiküller yüksek hızda atmosfere girdiği zaman atmosferin üst tabakalarındaki moleküllere çarparak enerji açığa çıkmasına neden olur.Partiküller, moleküllere çarptığında, elektronlarını bir basamak yukarı sıçratırlar.Bu elektronlar tekrar alt basamağa inerken, basamaklardaki enerji farkı kadar ışık saçarlar.
Eğer hayatınızda birkez olsun kutuplara gitme fırsatı bulursanız, yukarıdaki gibi harika bir görsel atmosfer olayına şahit olursunuz. Mavi kalkanımız atmosfer
Atmosfer gerek fonksiyonları gerekse kimyasal bileşimiyle yaşam için gerekli mükemmel bir örtüdür. Yukarıda güneşten gelen yaşam için gerekli ışığın çok dar bir aralıkta bulunduğunu belirtmiştik.Atmosfer ise bu mucizeyi ikiye katlamaktadır. Atmosferde " Ozon " tabakası adı verilen ve kimyasal formülü O3 olan gaz kütlesi, güneşten gelen bu dar aralıktaki ışığın geçişine izin vererek yaşam için zararlı X ışınlarını, gama ışınlarını ve diğer zararlı tüm ışınları absorbe etmektedir. Ozon tabakasının diğer 10 üzeri 23 adet ışığı geçirmeyerek yanlızca yaşam için gerekli 4500 - 7500 A aralığındaki görünür ışığı geçirmesi gerçekten bir mucizedir. Bunun yanında atmosferin Troposfer, Stratosfer, İyonosfer, Termosfer gibi diğer tabakalarınında yer yüzündeki yaşam için ayrı ayrı görevleri vardır. Örneğin stratosfer tabakası yani en alt tabaka, içerdiği elementlerin yüzdeleri bakımından yaşam için ideal bir gaz karışımı oluşturmaktadır. Bildiğiniz gibi doğa olaylarının cereyan ettiği ve havasını soluduğumuz Stratosfer % 21 oranında oksijen, % 78 oranında Azot ve % 1 oranında Karbondioksit ihtiva etmektedir.Bu hassas oranda bulunan gazlardan birisinin veya bir kaçının fazla veya eksik olması durumunda canlılık üzerinde yok edici etkiler meydana getirecekti. Örneğin oksijenin fazla olması durumunda herşey kolayca tutuşabilecekti.Eğer azot miktarı fazla olsaydı canlılık için gerekli olan metabolik olaylar olumsuz yönde etkilenecekti.Bu gazlardan biri veya birkaçının az olması durumunda, yaşam yine aksi yönde olumsuz etkilenecekti. Havasını soluduğumuz atmosfer, içinde yaşadığımız bu hava katmanları görevlerini kusursuz bir biçimde yerine getirerek tabii dengelerin korunmasına yardımcı olmaktadırlar. Haşmetli dağlar : Dağlar, insanlara sıradan birer yeryüzü şekilleri gibi gelsede, şu an evlerimizde rahat bir şekilde yaşamamızı azametli dağlara borçluyuz. Dağların yeryüzü üzerinde görünen yükseltilerinin bir simetrisi, yerin derinliklerine doğru uzanmaktadır.Örneğin dünyanın en yüksek yeri olan " Everest " dağının yüksekliği 9000 metredir.Everest dağının yerin altına doğru olan uzantısının derinliğide 9000 metredir. Dağlar, bu özellikleri sayesinde yeryüzünde her 5 - 10 dakikada bir şiddetli depremlerin meydana gelmesini engellerler.
Dağların bu şekilde (yerin altına girinti yaparak) depremi engellediklerini daha iyi anlamak için bir örnek verelim. Elinizde iki adet geniş levha şeklinde tahta olsun ve siz bu tahtaları üst üste koyarak birbirlerine çivilemiş olun. Bu örnekte tahtaları birer yeryüzü tabakası, çivileride birer dağ gibi düşünebilirsiniz. Nasıl ki tahtalar birbirlerine çivilendiği zaman üzerlerinden kayıp gidemiyorsa aynı şekilde dağların " Kazık " etkisiyle yeryüzündeki tektonik tabakalarda şiddetli depremlerin meydana gelmesi engellenir. Jeologlar araştırmalarını derinleştirerek bir hayli ilginç bir sonuçla karşılaşmışlardır. Bugün yer yüzündeki gölleri, denizleri, okyanusları ve akarsuları meydana getiren ana etmenin " Volkan " lar olduğu anlaşılmıştır.Volkanik dağlar, magma tabakasında sıvı halde bulunan metal ve kayaçların dünyanın tabakalarından çatlak bir yol bularak yeryüzüne ulaşması ile oluşurlar. Volkanik dağardan, lavların yanında bol miktarda su buharıda atmosfere karışır.Bu su buharı oldukça fazla miktarlarda bulutları meydana getirmiş ve nihayetinde yağmurların yağmasıyla yeryüzü hayat bulmuştur.Eğer dünya oluşumu sırasında fazladan su buharını atmosfere vermemiş olsaydı bugün yeryüzünde canlılar aleminden söz edemeyecektik. Okyanus ve denizlerin karalara oranı bile oldukça şaşırtıcıdır.Öyleki okyanus ve denizlerin karalara oranı 3 te 2 den daha az olsaydı şu an dünya üzerinde çöl iklimi yaşanacaktı.Eğer 3 te 2 den fazla olsaydı bu seferde aşırı yağmurlardan sel baskınları ve erezyonlar meydana gelecek hayat olumsuz olarak etkilenecekti.
Dünyanın devinimi esnasında volkanik dağlardan püsküren su buharı miktarı, bugün yeryüzünde yaşamı daimi ve dengede tutan optimum miktardır. Kainatın başlangıcı olan büyük patlamadan yer küremizin derinliklerine kadar olan göz alıcı dengeleri teker teker ele almaya çalıştık. Şunu görmekteyizki kainatta her bir varlık, her bir varlık içindir.Devamlılık, bu bütünlüğe bağlıdır. Sabah erkenden kalkıp işyerlerimize veya okullarımıza giderken, veyahut seyahate çıkarken yada spor yaparken içinde yaşadığımız dünyanın ve evrenin ne kadar harikulade bir yapıya sahip olduğunu bilmeyiz.Sadece yaşarız. Evlerinizde yaşayan en küçük mikroorganizmalardan, devasal memeli hayvanlara, dağların doruklarından okyanus tabanlarına kadar, kısacası yer küremizden, bizlere en uzak galaksilere kadar aklınıza gelebilecek her yerde kusursuz bir düzenin varlığına ilerleyen bilim ve teknoloji ışığında şahit olmaktayız.
|
|
|
|
|
1022
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kalıtım
|
: Eylül 30, 2007, 09:00:18 ÖS
|
|
Kalıtımın Tarihçesi 1865: Avusturyalı Gregor Mendel kalıtımın ilk yasalarını buldu. Bu yasalar, kalıtsal özellikleri denetleyen bağımsız ve yeniden üretebilen elementlerin varlığına dayanıyordu. 1910: Amerikalı Thomas Morgan ,genleri taşıyanların kromozomlar olduğunu ortaya çıkardı. Morgan bu çalışmasıyla 1933’te Nobel Ödülü kazandı. 1940: Amarikalı George Beadle ve Edward Tatum’la Fransız Boris Epnrussi bir genle bir enzimin etkinlikleri arasındaki ilişkiyi buldular. 1944: Amerikalı Oswald Avery, Colin McLeod ve McLyn McCarthy, kromozomların sanıldığı gibi proteinlerden değil, DNA‘dan yapıldığı gösterdiler. 1953: Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick, DNA’nın ikili sarmal yapısını açıkladılar. Watson ve Crick bu çalış malarıyla 1962 yılında Nobel ödülü aldılar. 1966: Amerikalı G. Khorana ve M. Nirenberg DNA sarmalındaki üç bazın bir aminoasit oluştur duğunu buldular. 1976: İngiliz Frederick Sanger ve Amerikalı William Gilbert, DNA dizilişi tekniğini açıklayarak 1980’de Nobel ödülü aldılar. 1984: Fransız Jean Dausset, insan polimorfizmi araştırma larının yapıldığı bir merkez kurdu. Merkezin amacı hasta ailelerden DNA örnekleri topla maktı. 1988: İnsan genomu çalış malarını planlamak için ulus lararası bir kuruluş olan İnsan Genom Organizasyonu (Human Genome Organization-HUGO) kuruldu. 1990: Ana amacı insan genomundaki bazların dizilişini bulmak ve genlerin yerini belirlemek olan İnsan Genom Projesi başladı. 1995: Craig Venter’ın yönettiği Genom Araştırmaları Enstitüsü (The Institute for Genomic Research) Haemophilus influenzae adlı bakterinin genom dizilişini ortaya çıkardı. 1998: Celera Genomics adlı bir genom dizilişi bulma şirketi kuran Craig Venter, insanın gen haritasını kamu projesinden daha önce bitireceğini açıkladı. 1999: Dizilişi tamamlanan ilk kromozom olan 22. kromozomun dizilişi Aralık ayında yayımlandı. 2000: Nisan ayında Craig Venter genom haritasının taslağını tamamladıklarını açıkladı. 2000: İnsan Genom Projesi’nde çalışan Alman ve Japon bilim adamları, 21. kromozomun baz dizilişini Mayıs ayında tamamladılar.
DNA Deoksiribonükleik asit, DNA, hücrelerin bilgi deposudur. Bir hücreyi ya da organizmayı oluşturmak için gerekli tüm bilgileri içerir. Diğer pek çok iletişim sisteminde olduğu gibi bu bilgiler de kodlanmış olarak taşınır. DNA, çok ince ve çok uzun bir çift iplikçikten oluşur. Yapı taşları nükleotid denilen moleküllerdir. Nükleotidler üç bölümden oluşur: Bir fosfat grubu (H3PO4 ), beş karbonlu bir şeker ve bir organik baz (adenin, guanin, sitozin ya da timin). Nükleotidin şeker parçasındaki karbonlar, baz ve fosfat gruplarının bağlanması için gereklidir. Bu şekerin 1’ numaralı karbonu baz molekülüyle, 5’ ucundaki grubuysa fosfatla bağlanır. Böylece oluşan nükleotidler birbirleriyle özel bir şekilde birleşerek, polinükleotid zincirlerini oluştururlar. Bu birleşmede her zaman ilk nükleotidin şekerinin 3’ grubuyla, buna eklenecek nükleotidin 5’ ucunda bulunan fosfat grubu birleşir. Bu nedenle polinükleotid zincirleri belli bir yöne sahip olur (5’ dan 3’ a doğru). DNA molekülü, iki polinükleotid zincirinin birbirlerine sarılmasıyla oluşur. Şeker ve fosfattan oluşan iskelet bu ikili sarmalın dış bölümünü oluştururken, bazlar da sarmalın iç bölgesinde birbirleriyle karşılıklı olarak birleşirler. Bu baz çiftleri, sarmalda birbiri üzerine gelen paralel düzlemler oluştururlar. Sarmalı oluşturan polinükleotid zincirlerinin yönleri zıttır; birinin 5’ ucu, diğerinin 3’ ucuyla aynı yöndedir. Bu iki zincir, hidrofobik etkileşimlere ek olarak karşılıklı dizilmiş bazlar arasında oluşan hidrojen bağları sayesinde bir arada tutulur. Adenin (A) her zaman timinle (T) birleşir ve aralarında 2 hidrojen bağı kurulur; guaninse (G) sitozinle (C) birleşir ve aralarında 3 hidrojen bağı kurulur. Bir DNA molekülündeki guanin+sitozin nükleotidlerin oranı ne kadar çok ise DNA’nın iki ipliğini birbirinden ayırmak da o kadar güçtür.
DNA’nın Görevleri: Hücre bölünmesi sırasında (interfazda) kendine eşleyerek ana hücrenin DNA’sı kadar DNA’nın oğul hücrelere değişmeden aktarılmasını sağlar. (replikasyon) Kalıtsal bilgi taşır. Hücrelerde RNA, protein ve enzim sentezini gerçekleştirir. Mutasyon denilen kalıtsal değişikliklere olanak sağlar.
DNA Eşlemesi (replikasyon) Bir organizmanın aynı tip hücrelerinde DNA’nın hem kimyasal özelliği hem de toplam miktarı dölden döle sabit kalır. Bunun nedeni DNA’nın kendini eşlemesidir. Öncelikle eşleme sırasında kullanılacak adenin, timin, sitozin ve guanin nükleotidlerin ortamda hazır bulunması gerekir. Bunun için Deoksiriboz+Organik baz+Fosforik asitlerden çok sayıda nükleotid sentezlenir. Hücre mitoz bölünmeye hazırlanırken DNA bütün uzunluğu boyunca bütün kromozomlarda, zayıf hidrojen bağlarını kopmasıyla iki polinükleotid zinciri fermuar gibi açılmaya başlar. Bu şekilde ayrılan her iki koldaki bazların uçları açık kalır. Hücrenin hammadde deposunda bulunan nükleotidler açıkta kalan bazların karşısında, uygun olacak şekilde yerlerini alırlar. Böylece ayrılan dizilerin her biri, kaybettiği nükleotid eşlerinin yerine tamamen aynı çeşitten eşler alıp yeni birer ikili dizi oluştururlar. İkinci dizi birincinin tamamlayıcısı olur. Sarmalın sonuna geldiğinde bilgisi değişmemiş iki DNA ortaya çıkar.
DNA Molekül Modelinin Denenmesi: N15N15 N15 N14 N15 N14 N15 N14 N14 N14 N15 N14 N14N14
E. Coli bakterisi tek azot kaynağı olarak ağır izotopu (N15) içeren bir besiyerinde üretilirse bakteri DNA’sının bütün nükleotid bazları izotopla etkilenir. Böyle bir DNA, bakterilerden elde edilip santrifüj edildiğinde, ağır DNA’nın (N15- DNA) normal azot (N14) içeren hafif DNA’dan (N14-DNA) daha hızlı çöktüğü görülmüştür. Böylelikle DNA’ların birbirinden ayırt edilmesi sağlanmıştır. Ağır (N15) DNA içeren bakteriler normal azot içeren bir besiyerine (N14 besiyeri) aktarıldığında üremişler ve DNA’nın yapımında N14 kullanarak çoğalmışlardır. Bakteri sayısının iki katına çıktığı bir zamanda (1.oğul döl) izole edilen DNA’nın normal N14-DNA’dan ağır fakat N15-DNA’dan hafif olduğu saptanmıştır. Buna göre birinci oğul döl bakterilerin DNA’larında bir ağır zincir (N15) ve bir de yeni yapılmış hafif N14 zinciri bulunduğu kabul edilmiştir. N14 besiyerinde üreyen ikinci oğul döl bakterilerde ise bazı DNA moleküllerinin sadece N14 ihtiva ettikleri tespit edilmiştir. Bu DNA molekülleri ancak birinci döl bakterilerinin N14-DNA zincirlerinin replikasyonu sonunda ortaya çıkabilirdi. İkinci döldeki bakterilerde bundan başka N14-N15-DNA (melez) molekülleri de görülmüştür. Bunların bir zinciri N14-DNA diğeri N15-DNA’dan oluşmuştur. Bu melez N14-N15 DNA molekülleri birinci döl bakterilerindeki N15 DNA zincirlerinin N14 nükleotidlerle replikasyonu sonucu ortaya çıkmıştır. Daha sonraki döllerde N14 moleküllerinin oranı gittikçe artmıştır. DNA’larımızda Neden Hata Olur?
Bilim adamları, genlerimizdeki bilgileri açığa çıkardıkça, DNA’larımızda bir çok hatanın olduğunu da buldular. Bir insan hücresinde 46 kromozomun içine paketlenmiş 3 milyar baz çifti içeren yaklaşık 190 cm uzunluğunda DNA bulunur. İnsan hücreleri yaşam süresince sürekli bölünerek çoğalır. Bir hücre bölünmeden önce, içindeki DNA miktarı iki katına çıkar. Bölünme tamamlanınca da her hücrede eski miktarında DNA bulunur. Her birimiz anne babalarımızdan yüzlerce kalıtsal mutasyonu miras alırız. Bizim anne babalarımız da kendi anne babalarında alırlar. Bundan başka da hücrelerimizde bulunan DNA yaşamımız boyunca yaklaşık 30 yeni mutasyon geçirir. Bu mutasyonlar, DNA’nın eşlenmesi, hücre bölünmesi ya da çevrenin verdiği zararlar sonucunda oluşur. DNA parçacıkları kopabilir, kırılabilir ya da DNA dizisine yeni parça katılabilir. Mutasyonların çoğu, yalnızca bir geni yapmak için gereken bilgiyi içermeyen DNA kısımlarını etkiler, bu gibi durumlar sorun yaratmaz. Ancak, bir hücreyi belirli bir proteini yapmaya yönlendiren DNA iletisini değiştiren bir mutasyon oluştuğunda sorun ortaya çıkar. DNA’nın yapısında yer alan adenin, sitozin, guanin ve timin bazlarının farklı dizilişleriyle iletiler yerine ulaşır. Canlı kalmak ve işlevleri sürdürmek için insan vücudunun her gün milyonlarca taze protein molekülüne gereksinimi vardır. 50000 çeşit olan bu proteinler uygun zamanda, uygun yerde ve uygun miktarda sağlanmalıdır. Yalnızca bir tek bazın bile hatalı olması yanlış aminoasitin oluşmasıyla sonuçlanır. Aminoasitlerde oluşan bir hata da aminoasitlerin yapısına katıldığı proteinin değişmesiyle sonuçlanır. Bir ya da iki bazın kaybolmasıysa her bir baz üçlüsünün yanlış okunmasıyla sonuçlanır. Bu okuma hataları, genellikle hücrelerin protein yapamamasına yol açar. DNA’daki kalıtsal bilgiler proteinlere doğrudan aktarılamaz. DNA’daki bilgiler, RNA‘da kopyalanır. RNA, gerçekte DNA’daki bilgiyi proteine aktaran bir aracıdır. DNA hücre çekirdeğinin içinden hiç ayrılmaz; ancak kalıtsal bilgiyi RNA’ya aktarır. Bir proteinin yapımı için gereken tüm bilgiler DNA’da ayrı parçacıklar halinde vardır. Bu bilgiler hücre dışına çıkmadan önce birleştirilmelidir. İşte, bu birleştirme aşaması kalıtsal hastalıklar bakımından önem taşır, çünkü birçok kalıtsal hastalık birleştirme sırasındaki bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkar. Kimi kalıtsal hastalıklar daha yaygın, kimi daha ender olarak görülür. Bu durumu belirleyen etken, kromozomun büyüklüğüdür. Kromozomun büyük olması, herhangi bir yerinde hata olması olasılığını artırır.
Polimeraz Zincir Reaksiyonu, PCR Moleküler klonlama,DNA parçalarının bakterilerde çoğaltılmasını sağlar. DNA moleküllerinin çoğaltılabileceği bir başka yol da, 1988’de Kary Mullis’in geliştirdiği polimeraz zincir reaksiyonu,PCR, yöntemidir. Çoğaltılmak istenilen DNA parçasının bir kısmının dizilimi bilindiğinde, PCR sayesinde bu DNA parçası tümüyle laboratuvar koşullarında çok fazla miktarda elde edilebilir. DNA moleküllerinin sayısı her çevrimde bir öncekinin iki katına çıkar. Tek bir DNA molekülü 30 çevrim sonunda yaklaşık bir milyar tane olur. Bu yöntem sayesinde başlangıç için çok az miktarda DNA yeterli olur. Çoğaltılmak istenen DNA ısıtılarak, iki zinciri birbirinden ayrılır. Daha sonra soğutularak 15-20 bazlık yapay DNA parçalarıyla (primerler) birleşmesi sağlanır. “Taq polimeraz” denilen özel bir enzim yardımıyla, primerlerden başlayarak yeni DNA zincirleri sentezlenir. Sonuçta, bir çevrim sonunda ilkinin aynı iki DNA molekülü elde edilmiş olur.
Sanger Yöntemiyle DNA Nükleotid Diziliminin Belirlenmesi Dideoksinükleotidler, deoksinükleotidlerdeki gibi 2’-OH grupları yanında ayrıca, 3’-OH gruplarını da kaybetmiş nükleotidlerdir. Bu nükleotidler, sentezlenmekte olan DNA’ ya rahatça bağlanabilirler. Ancak 3’-OH grupları olmadığı için, DNA sentezi sırasında bir sonraki nükleotid bunlara bağlanamaz ve sentez sona erer. DNA’nın nükleotid dizilimi belirleneceği zaman, DNA sentezi radyoaktif olarak işaretlenmiş bir primer ile başlatılır. Dört farklı reaksiyon yürütülür. Bunların her birinde bir tip dideoksinükleotid ve diğer normal deoksinükleotidler kullanılır. Dideoksinükleotid sentezlenen DNA’ya eklendiği zaman DNA sentezi durur. Bu durumda her bir reaksiyon, radyoaktif primerlerle başlayıp dideoksinükleotidle biten bir seri DNA molekülü oluşturur. Bu dört reaksiyonun ürünleri otoradyografiyle incelenerek, DNA’nın nükleotid dizilimi belirlenir.
Rekombinant (melez) DNA parçalarının Hazırlanması Rekombinant bir DNA molekü lü oluşturmak için kullanılacak DNA parçaları, genellikle “restriksiyon” enzimler kullanarak elde edilir. Bu enzimlerin çoğu kesim yaptıkları bölgede tek zincirden oluşan bir DNA parçası oluştururlar. İki farklı DNA molekülünün bu birbirini tamamlayan tek zincirleri, karşılıklı bazların eşlenmesi yoluyla birleşir. Bu birleşme, DNA iplerindeki kırıkları birleştiren DNA ligaz enzimiyle sağlamlaştırılır.
PROTEİN SENTEZİ Protein sentezi için gerekli olan bütün elemanlar; ribozomlar, tRNA, mRNA, aktifleyici enzimler, GTP, ATP, Mg++ ve aminoasitlerdir. Ribozomlar protein sentez yerleridir. Hücre hangi protein molekülüne ihtiyaç duyuyorsa bu proteinin sentezlenmesi için önce iki iplikli DNA’nın iplikleri birbirinden ayrılır. Bu ipliklerden biri kalıp görevi yapar. Buna anlamlı dizi denir. Bu arada DNA üzerinden sentezlenen mRNA, DNA zincirinin anlamlı ipliğinin kop yasını alır (Transkripsiyon). Hücre Nin ribozomlarına bu şifreyi taşır ve ribozomun küçük alt birimine bağla nır. mRNA birden çok ribozoma tutu nur ve bunları birbirine bağlayarak poliribozomları meydana getirir. Böylelikle mRNA molekülünün aynı anda bir çok ribozom üzerinde fonksiyon görmesi mümkün olur. mRNA üzerindeki özel baz dizilerinin protein zinciri sentezi için başlama ve durma işaretleri yaptığı bilinmektedir. Protein sentezinde mRNA üzerindeki başlama kodonu AUG’dir. AUG metinonin aminoasitini temsil eden şifredir. Ribozomlar bu kodonu tanır ve protein bu kodonla başlar. Bu arada sitoplazmadaki aminoasitler ATP enerjisinden yararlanarak aktifleyici enzimler tarafında aktive edilirler. Bu enzimlerin diğer bir görevi aminoasitleri taşıyıcı RNA’ya bağlayarak tRNA-aminoasit kompleksi meydana getirmektir. Bu aminoasit-tRNA kompleksi ribozom ve mRNA’dan oluşan komplekse bağlanır. Bu bağlanmada tRNA’ların antikodon ucunda bir aminoasit taşınmaktadır. tRNA’lar ribozomun büyük alt birimindeki bölgeye bağlanır. Ribozoma bağlanan tRNA’nın antikodonu ile mRNA’nın kodonları arasında baz çiftleri karşılıklı gelir. Geçici olarak birleşirler. Enzimlerin faaliyeti ile aminoasitler dehidrasyon sentezi sonucu birbirlerine peptit bağlarıyla bağlanırlar. Her iki aminoasitin birleşmesi sırasında aradan bir molekül su açığa çıkar. mRNA’nın ribozom üzerinde ya da ribozomun mRNA üzerinde belirli bir yönde kayması ile yeni antikodon ve kodonlar karşılıklı gelir. Bu arada ikinci bir tRNA da ribozoma ve mRNA’nın ikinci kodonuna bağlanır. Böylece polipeptit zinciri başlar. mRNA’nın her bir hareketi ile yeni bir kodon büyüyen polipeptit zincirinin diğer bir aminoasitini taşıyan yeni bir tRNA ile bağlanmak üzere pozisyona girer. Böylece protein sentezlenmeye ve molekül oluşmaya başlar. Görevi biten tRNA’lar ribozomdan ayrılır. Protein sentezi mRNA üzerinde dur kodonları gelinceye kadar devam eder. AUG, UGA ve UAA kodonları protein sentezini durduran sinyaller olarak bilinir.(Dur kodonlarından herhangi biri sentezin durması için yeterlidir.)Durdurucu kodonlardan sonra sentezlenmiş olan protein ribozomdan ayrılır. Bu arada mRNA da serbest kalır. Ribozomun büyük ve küçük alt birimlerinden ayrılır. Bir hücre bölüneceği zaman DNA kendini eşler ve hücredeki miktarı iki katına çıkar (replikasyon). DNA’da depo edilmiş olan bilgi genetik şifreler halinde mRNA’ya aktarılır. Bu olaya transkripsiyon denir. Protein sentezi sırasında mRNA’nın ribozomlara getirdiği şifreye uygun protein sentezi yapılır. Buna da translasyon adı verilir. Bilgi akımı DNA’dan mRNA’ya ve protein sentezine doğrudur. Bu olayların tümüne santral doğma denir. DNA’nın kendini eşlemesi sırasında oluşacak olan mutasyonlar kalıtsaldır ve hücrelere aktarılır.
Klonlama Yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir bedensel (somatik) hücrenin kullanılmasıyla canlının “genetik ikizi”nin yaratılmasına klonlama denir. Dolly’nin yaratılmasında kullanılan klonlama yöntemi, bedensel hücre çekirdek transferi olarak adlandırılıyor. Bu yöntemde araştırmacılar, bir hücrenin çekirdeğini alarak –hücrenin genetik materyalini içeren DNA çekirdekte bulunur- sonra bunu kendi hücre çekirdeği, yani DNA’sı çıkarılmış bir yumurta hücresine aktarıyorlar. Ortaya çıkan embriyonun her bir hücresinde, çekirdeği veren hücrenin DNA’sı bulunuyor. Daha sonra da embriyo, bir dişinin rahmine yerleştiriliyor. Yapılan bir araştırmada, Dolly’nin mitokondrisindeki (hücrenin enerji santrali) genlerin, deneyde yer alan başka bir koyuna ait olduğu ortaya çıktı. Bu sonuçlar bilim adamlarını çok şaşırttı: Dolly ve genetik ikizi birbirlerine tam olarak ne kadar benziyor? Çekirdek transferi yönteminde bir verici hücre çekirdek DNA’sı çıkarılmış bir yumurta hücresiyle birleştiriliyor. Bu birleşme sonucu gelişen hayvanın kromozomları da yalnızca verici hücreden geliyor. Ortaya çıkan yavru, vericinin genetik ikizi oluyor. Fakat yine de, yavrunun tam bir klon olup olmadığı kesin değil... Hücredeki genetik materyalin büyük çoğunlu çekirdekte bulunuyor. Ancak, ayrı bir yapı olan mitokondride de birkaç gen bulunuyor. Dolly’nin verici hücresi, yetişkin bir koyundan alınmış bir meme hücresi. Dolly’nin mitokondrisi meme hücresinden mi yoksa, yumurta hücresinden mi geliyor? Bu var sayımı sınamak için Schon, Dolly’nin yaratıcısı Wilmut ve başka bilim adamları biraraya gelerek Dooly’nin ve fetüs hücrelerinden klonlanmış dokuz koyunun mitokondrilerini incelediler. Koyunların kas, kan, süt ya da plasentalarında verici hücrelerin mitokondrilerine rastlanmadı. Bu, mitokondrinin %99,5’inin yumurta hücresinden geldiği anlamına geliyor. Schon, bu sonuçlara bakarak, klonlanmış hayvanlardaki tek mitokondri kaynağının yumurta hücresi olduğu sonucuna varmış. Yani, Dolly’nin mitokondrisindeki 37 gen, çekirdek DNA’sının alındığı verici hücreden değil, onun aktarılmış olduğu yumurta hücresinden geliyor. Mitokondri, bedendeki tüm hücrelerde önemli bir role sahip olduğu için bu durum, iki hayvan arasında önemli fiziksel farklılıklara yol açabilir. Schon’a göre bu fiziksel farklılık insanlarda, sözgelimi yetenekli bir atletle, spora hiç yatkınlığı olmayan biri arasındaki fiziksel farklılıklar kadar bile olabilir.
|
|
|
|
|
1023
|
cellotin genel / Siyasal Bilimler / Ynt: ATATÜRK'ÜN SİYASİ HAYATI
|
: Eylül 30, 2007, 08:54:08 ÖS
|
|
Atatürk’ün Siyasi Hayatı
Atatürk’ün siyasi etkinlikleri daha Harp okulu ve Harp akademisinde öğrencilik yıllarında başladı. Osmanlı Devleti’nin geçirdiği bunalıma çare bulma isteğiyle toplantılar düzenledi. Bu kendi vatanı ve milletine olan sevgisinden kaynaklanıyordu. Komutanlık yıllarında Şam’da görevliyken Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurdu, Selanik’te görevlendirilmesinden sonra İttihat ve Terrakki Cemiyetinin etkinliklerine katıldı. Amacı ülkeye hürriyetçi ve halkın mecliste temsil edildiği bir yönetimi getirmekti. Atatürk kurtuluş savaşı döneminde yöneticilik yönüyle ön plana çıktı. Bağımsızlığın kazanılması için halkın desteğini kazanmaya önem verdi. Atatürk’e göre bağımsızlık için mücadele tüm ulusun desteğine ve etkin bir biçimde harekete katılmasına dayanmalıydı. 19 yy.da bazı Asya ve Afrika devletlerinin bağımsızlık hareketlerine, nüfusun ancak belirli bir bölümü katılmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır Atatürk’e göre ulusal bağımsızlık mücadelesi, tüm dünyaya açık bir biçimde ve halkın etkin desteğiyle yürütülmeliydi. Bu yüzden Atatürk halktan kopuk gizli örgütler içinde çalışmamış ve işgalci güçlere karşı düzensiz çete savaşlarına ve savaşçılarına güvenmemiştir. Tamamen bir örgüt adamı olan Atatürk tüm misyonu boyunca meşrutiyet ilkesi ve hukuka bağlı kaldı. Mücadele için çok geniş ve etkin bir örgütlenmeye girişti. Dönemin öteki devlet kurucuları kendilerini destekleyen çok az örgüte sahip oldukları için, kurdukları devletler, bağımsızlık sonrası karışıklıklar içine girmiştir. Atatürk ise İzmir’in işgalinden sonra hemen Samsun’a geçerek dağınık direniş hareketlerini, yurtsever ordu komutanlarını tek komuta altında birleştirdi. Atatürk’e göre uzun sürede yıkılmayacak sağlam ve gerçek cephe, halkın birliğinin oluşturduğu iç cepheydi. Bu yüzden önce Ankara’nın denetimini kabul etmeyen direnme hareketlerini aştı. Güçlü bir örgütlenme ile ülkenin iç bütünlüğünü sağladı. Atatürk tüm mücadelesi boyunca hukuka bağlılığını bırakmadı. Osmanlı hükümeti resmen çalışamaz hale gelinceye kadar T.B.M.M.’deki çalışmalarında Osmanlı Hükümetini tamamen reddetmedi. Atatürk’ün mücadelesinin özü, ulusal ve savunulabilir sınırlar içinde modern bir Türk devletinin kurulmasıydı. Kurtuluş savaşı sonrası mutlak gereklilik dışındaki konularda ödün vermekten çekinmemişti. Askeri harekatı olabilecek en erken zamanda bitirip daha önemli olan kurulacak devleti örgütleme ve reformlarla çağdaş uygarlık düzeyine yükseltme çalışmalarına başladı. Atatürk üstün bir komutan olduğu kadar iyi bir diplomattı. Dış politikada duygusal ve serüvenci değildi. Ülkenin çıkarlarına en uygun düşen politikayı izlemişti. Ülkenin dış sorunlarını barışsal yöntemlerle çözmeyi amaçlamıştı. Ona göre savaş kaçınılmaz ve yaşamsal olmalıydı. Milletin hayatı söz konusu olmadıkça savaş suçtu. Bu siyasetini Yurtta barış, Dünyada barış sözüyle belirtmişti. İsmet İnönü’nün de dediği gibi askeri harekatla kazanabileceklerinden daha fazla bölge, insan ve madde kaybı olmaksızın diplomasi yoluyla kazanılmıştı. Atatürk çağdaş uygarlığa bağlıydı. O’na göre Osmanlı’nın yıkılmasında temel nedenlerden biri de Avrupa ile bağlarının kesilmesi idi. Bu yanlışın tekrar yapılmamasını söylemişti. O’nun kesin inancına göre, uluslar bağımsızlıkları için mücadelede başarılı bile olsalar, gelişme ve modernleşme yolunu gericiliğin ve karanlığın engellerinden temizleyemedikleri takdirde, çağdaş düşünce ve dünya ile uyumlu bir şekilde yaşayamazlar ve eninde sonunda daha gelişmiş devletlerin kuklası olurlardı.
|
|
|
|
|
1024
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kalıtım ve mendel yasaları
|
: Eylül 30, 2007, 08:52:29 ÖS
|
|
KALITIM VE MENDEL YASALARI
Bireyin iç ve dış özelliklerini kazandığını,ana babasına veya yakınlarına neden benzediğini ve doğadaki canlı çeşitliliğinin nedenini inceleyen bilim dalına GENETİK denir.
• KALITIM İLE İLGİLİ KAVRAMLAR
FENOTİP:Canlının dış görünüşüdür.Rengi,şekli büyüklüğü...
GENOTİP:Bir canlının sahip olduğu genlerin toplamıdır. Harfler ile gösterilir.
Canlıda görülen bir karakter için iki gen bulunur.Bu gen çiftlerinin her birine ALEL GEN denir.
HOMOZİGOT (Arı döl):Bir özellik için ana babadan ayni genleri alan birey, O özellik yönünden HOMOZİGOT olur.
HETEROZİGOT(Melez):Bir özellik için ana babandan farklı genleri alan birey o özellik yönünden HETEROZİGOT yani melezdir.
ALEL GEN:biri anneden,diğeri babadan gelen genlerdir.
Baskın (DOMİNANT) Gen: Hem HOMOZİGOT hem de HETEROZİGOT durumunda FENOTİPTE kendini gösteren gendir.Büyük harf ile gösterilir.
Çekinik (RESESİF) Gen: Yalnız HOMOZİGOT durumunda kendini gösteren gendir.Küçük harf ile gösterilir.FENOTİPTE görülme sıklığı azdır.
MENDEL YASALARI: Mendel 1860 yılında bu yasayı bulmuştur.Bezelyeler üzerinde calışmıştır.Bunun nedeni,kolay yetişmeleri,birçok değişik karaktere sahip olmamaları,bir sezonda birkaç döl vermeleri,kendi kendini dölleyecek çiçek yapısına sahip olmalarıdır.
1.BENZERLİK YASASI VE KARAKTERLERİN BİRLEŞMESİ YASASI
Aynı karakter yönünden homozigot baskın ve homozigot çekinik genotipe sahip iki bireyin çaprazlanası ile olusan döllerin hepsi melez ve birbirine benzer olu.Bu döller anne ve babanın genlerini taşır. 2.KARAKTERİN GİZLİ KALMA YASASI
Birinci dölün (F1) görünüşü baskın olana benzer,çekinik karakter kendini göstermez.
3.KARAKTERİN AYRILMASI YASASI
Melez iki döl kendi aralarında çaprazlanır ise (F1.F1) oluşan F2 dölünde karakterler ayrılır.1/4 arı döl, 2/4 melez,1/4ikinci arı döl oluşur.
EŞEYE (CİNSİYETE) BAĞLI KALITIM
Eşeyli üreyen canlıların toplam kromozom sayısının bir çifti eşey kromozomu (cinsiyet kromozomu) diğer kısmı ise vücut kromozomudur.
İnsanda 46 kromozomun 44 tanesi vücut kromozomu,2 tanesi eşey kromozomudur.Eşey kromozomları dişide XX erkekte XY’dir.
|
|
|
|
|
1025
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kalsiyum
|
: Eylül 30, 2007, 08:52:16 ÖS
|
|
KALSİYUM 1-TORAKTA KALSİYUM 1-1-Kalsiyum içeren mineraller ve ayrışmalar: Yer kabuğunun ortalama Ca konsantrasyonu yaklaşık %3.64’ tür.Topraklarda Ca oluşumunda çeşitli primer mineraller etkilidir. Toprakların Ca kapsamları geniş ölçüde toprak tiplerine ve yıkanma derecesine bağlıdır.Yaşlı topraklarda, yüksek ayrışma ve yıkanma koşullarında, genellikle Ca düşüktür. Buna tipik olarak iki örnek verilebilir. Bunlar; ılıman bölgelerin podzol toprakları ve yağışlı tropik bölgelerin laterit topraklarıdır. Kalsiyum içeren mineraller toprak oluşumunda önemli rol oynarlar. Kalsiyum içeren minerallerin ayrışmaları büyük ölçüde toprakta H⁺ iyonlarının bulunuşuna bağlıdır. Kalsiyum yıkanma oranı, yıllık yağış ve toprakta Ca içeren minerallerin miktarları artar. Karbonatların ayrışması büyük çoğunlukla toprakta CO₂ oluşumuna bağlıdır. Kalsiyumun yıkanması olayında önemli olan topraktaki Ca(HCO₃)₂’ ın yapısındaki serbest Ca CO₃’tir. Son yıllarda asit yağmurları yüzünden global olarak toprak asitliği artmıştır. Fosil yakıtların kullanılmasıyla asitlerin atmosferden tekrar geri dönerek yer yüzüne yağışlarla ulaşması başta gelmektedir. Nemli iklim koşulları altında toprak oluşumu sürecinde nitrat bikarbonat gibi Ca’un yıkanması da toprak asitliğine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. Bu olumsuz prosesler günümüzde de dünyanın büyük bir kısmında verimli toprakların zamanla verimsiz hale dönüşmesine neden olmaktadır. Toprakların bozulmasını önlemek amacıyla topraklara alkalin özellikteki maddeler uygulanabilmektedir. Kireç taşı uygulaması son yüzyılda çoğu tarım topraklarında verimliliğin sürdürülmesinde önemli ve bilinen bir materyaldir. Alkalin materyallerin toprağa uygulanmasında temel neden toprak pH’ sının optimum düzeyde tutulmasıdır. Bu amaç için en önemli materyal kireç taşıdır. 1-2-Kalsiyum adsorpsiyonu ve toprak çözeltisi : Kalsiyumun toprak çözeltisindeki miktarına Ca içeren minerallerin yanında organik ve inorganik toprak kolloitlerince adsorbe edilmiş Ca miktarları da etkiler. Kalsiyum toprak kolloidlerinin bağlanmasını sağlayarak toprak partiküllerinin stabilitesi ve toprak strüktürünün iyileşmesini teşvik eder. Kalsiyumun organik kolloidleri ve özellikle de humik asitlere adsorpsiyonu daha belirgindir. Toprak kolloidleri ne adsobe edilmiş Ca, toprak çözeltisindeki Ca dengeleme eğilimi gösterir. Çoğunlukla bahçe tarımında kullanılan asit peat topraklarda, doğal Ca konsantrasyonları bitkilerin gereksinmelerinden düşük olabileceğinden Ca noksanlığı görülebilir. Böyle yerlere Ca içeren gübrelerin uygulanması önerilmektedir. 1-3- Kalsiyumun ekolojik davranışları: Toprakların kireç kapsamları ve pH’larının büyük farklılıklar göstermesi bitki türlerinin de gelişmeleri süresince bu koşullara adapte olmasını sağlamıştır. Bu nedenle kirece tolerans bakımından bitki türleri ve hatta bir türün değişik çeşitleri arasında önemli farlılıklar olabilmektedir. Bu bakımda kireç seven ( kalsikol) ve kireç sevmeyen (kalsifuj) olarak iki gruba bölmek mümkündür. 1-4-Kalsiyum adsorpsiyonu ve toprak çözeltisi Kalsiyumun toprak çözeltisindeki miktarını Ca içeren minerallerin yanında organik ve inorganik toprak kolloidlerince adsorbe edilmiş Ca miktarları da etkiler. Toprak strüktürü için değişebilir Ca önem taşımaktadır. Kalsiyum toprak kolloidlerinin bağlanmasını sağlayarak toprak partiküllerinin stabilitesi ve toprak strüktürünün iyileşmesini teşyik eder. 2:1 tipi kil minerallerinin fazla olduğu topraklarda iyi bir toprak strüktürünün devamı için toprakların değişim kapasitelerinin yaklaşık % 80' i Ca2 ile doygun olmalıdır. İnorganik toprak kolloidlerinin adsorpsiyon yüzeyleri Ca için çok seçici değildir. Kalsiyumun organik kolioidlere ve özellikle de humik asitlere adsorpsiyonu daha belirgindir Nitekim çernozyem ve kalkerli peat topraklarda, her iki toprakta CaCO3 içermektedir, humik asitler Ca humat formunda bulunurlar. Toprak kolloidlerine adsorbe edilmiş Ca, toprak çözeltisindeki Ca ile dengelenme eğilimi gösterir Nemeth vd., (1970)' nin bulgularına göre çok sayıda toprak tipinde, denge koşulları altında toprak çözeltisindeki Ca ile değişebilir Ca arasında oldukça doğrusal bir ilişkt vardır. Çoğu inorganik toprak değişim yüzeyleri bitkilere yeterli miktarda sature Ca+2 ile toprak çözeltisinde yeterli düzeyde Ca+2 içerirler. Çoğunlukla bahçe tarımında kullanılan asit peat topraklarda, doğal Ca konsantrasyonları bitkilerin -gereksinmelerinden düşük olabileceğinden Ca noksanlığı görülebilir. Böyle yerlere Ca içeren gübrelerin uygulanması önerilmektedir. 1-5-Kalsiyumun ekolojik davranışları Toprakların kireç kapsamları ve pH' larının büyük farklılıklar göstermesi bitki türlerinin de gelişmeleri süresince bu koşullara adapte olmasını sağlamıştır. Bu nedenle kirece tolerans bakımından bitki türleri ve hatta bir türün değişik çeşitleri arasında önemli farklılıklar olabilmektedir Bu bakımdan bitkileri kireç seven (kalsikol) ve kireç sevmeyen (kalsifüj) olarak iki gruba bölmek mümkündür. Kalsikol bitkiler kireçli topraklar üzerinde, buna karşılık kalsifüj bitkiler ise Ca bakımından fakir, asit topraklarda yetişen bitkilerdir. Bu iki grup bitkilerin Ca metabolizmalarında dikkate değer farklılıklar vardır. Kalsikol bitkilerin hücrelerinde yüksek düzeylerde Ca ve malat iyonları bulunmasına karşılık, kalsifüj bitkilerin Ca kapsamları normal olarak düşüktür (Aktaş 1995). Clarkson (1965) Agrostis (tavusotu) türlerinin kalsikol ve kalsifüj çeşitlerini kalsiyuma responsları bakımından karşılaştırmıştır. Her iki çeşit te Ca konsantrasyonu artan besin çözeltisinde 4.5 pH1 da yetiştirilmiştir. Genellikle Ca' u düşük asit topraklarda bulunan Agrostis setacea' nm büyümesi Ca ilavesinden az etkilenirken, kireçli bölgelerde bulunan Agrostis stolonifera yüksek Ca uygulamalarına ciddi tepkiler göstermiştir. Aynı durum Ca alımında da gözlenmiştir Kireçli toprakların pH' lan ve Ca içerikleri yüksektir, besin maddelerince daha zengindirler, çözünebilir ağır metal düzeyleri genellikle düşüktür ve ayrıca nitrifikasyonu gerçekleştiren ve azot fikse eden bakteri populasyonu da yüksektir. Kalsikol-kalsifüj ayrımında bir diğer önemli husus da bu bitkilerin Fe' den yararlanma yeteneklerinin de farklı olmasıdır. Hutchinson (1967) kireç kökenli klorozu 135 farklı bitki türünde test etmiştir. Demir noksanlığına, asit topraklarda yetişen bitki türlerinin, kireçli topraklarda yetişenlere göre daha hassas oldukları gözlenmiştir. 1-6-Türkiye topraklarının kalsiyum durumları Topraklarımızın kireç kapsamlarının genelde yüksek oluşu nedeniyle Ca içerikleri de yüksek değerler göstermektedir. Bunun nedenleri olarak sedimenter kökenli ana materyal ve yetersiz yağış gösterilebilir, Güneş vd., (1999) Beypazarı yöresinde havuç yetiştirilen toprakların % 4' ünün yeterli, % 96' sının fazla düzeyde Ca içerdiklerini belirlemişlerdir. Alpaslan vd. (2001) Akdeniz Bölgesi sera topraklarının Ca kapsamları bakımından % 16' sının yeterli, % 84' ünün ise fazla sınıfında yer aldığını saptamışlardır. 2-BİTİDE KALSİYUM 2-1-Kalsiyum alımı ve taşınımı Kalsiyum, bitkilerde % 0.1-5 gibi oldukça yüksek düzeylerde bulunmaktadır. Bitkilerin kalsiyum içeriklerinin yüksek oluşu, kalsiyumun bitkiler tarafından kolay alınmasından kaynaklanmayıp genel olarak kalsiyumun toprak çözeltisindeki miktarının yüksek oluşundan kaynaklanmaktadır. Bitkilerin kalsiyum alımı oldukça düşüktür. Kalsiyum genç köklerin henüz mantarlaşmamış uçlarından absorbe edilmektedir. Kalsiyum alımı, kökler tarafından daha hızlı alınabilen NH4+ ve K* gibi katyonlar tarafından engellenebilmektedir. Monokotiledon bitkilerin kalsiyum alımları dolayısıyla da içerikleri dikotiledon bitkilere göre düşüktür Bitkilerin Ca alımı ortamdaki Ca konsantrasyonu, diğer katyonların konsantrasyonu ve ortam pH' sına bağlıdır. Kalsiyum bitkiler tarafından iyonik (Ca*2) formda absorbe edilir ve bitkinin üst kısımlarına taşımmı ksilem borularında transpirasyon aracılığıyla gerçekleşir. Kalsiyumun bitkide taşmımmın su ile ilgisi olmasına rağmen, alımmının suyla bir ilgisi yoktur. Kalsiyum alınımı aktif olarak gerçekleşmektedir. Kalsiyuma göre K ve Mg daha kolay taşınabildiğinden bu besin maddelerinin fazlalığında kalsiyumun aleyhine bir durum söz konusu olmaktadır. Çilek, domates ve asma gibi bitkilerde Mg ve Ca' un dağılımı benzerlik gösterir. Her iki iyon da temelde vejetatif kısımda bulunurken meyvedeki miktarları oldukça düşüktür. Bununla birlikte Mg’ un mobilitesi yüksek olduğundan dolayı meyvelerde Mg/Ca oranı yüksektir. Kalsiyumun meyveye geçişi yüksek konsantrasyonda olan Mg tarafından engellenmektedir. Buna ilave olarak yapraklardaki asimilasyon ürünlerinin floem dokuları aracılığıyla meyveye taşınımı yoğun olduğunda elma, domates ve biber gibi meyvelerde Ca konsantrasyonları düşebilmektedir. Transpirasyon oranının azalması meyvelerin Ga içeriklerinin azalmasına sebep olur. Bu koşullarda yapraklar ve meyve arasında su ve kalsiyum rekabeti ortaya çıkar ve genellikle meyveler aleyhine Ca düzeni bozulur. Bitkilerin ksilem dokularının organik asit içeriğini artırıcı beslenme koşulları kalsiyumun mobilitesini artırmaktadır Örneğin azotlu gübrelemeden sonra organik asit içeriğindeki artışla köklerde şelatlanarak ksileme taşınan kalsiyum miktarı artmaktadır. Bununla birlikte yine beslenme koşullarına bağlı olarak oluşan okzalik asit, Ca taşımınım inhibe edici etkiye sahiptir Bradfield, 1976). Bitki hücrelerinde kalsiyumun bir kısmı apoplazmın strüktürüne sıkı bir şekilde bağlanmış olarak ve diğer bir kısmı da hücre duvarlarında değişebilir olarak bulunmaktadır. Vakuollerde kalsiyumun konsantrasyonu sitoplazmaya göre oldukça yüksektir. Hücreler arasında kalsiyumun mobilitesi çok düşüktür. Diğer makroelementlerin aksine, bitki dokularında toplam kalsiyumun büyük bir kısmı hücre duvarlarında yer almaktadır Kalsiyumun bitki dokularında homojen olmayan bir şekilde dağılımı, hücre duvarlarında Ca bağlayan kısımların yoğun olması ve bu besin maddesinin taşınımının sınırlı olmasının bir sonucudur. Kalsiyum düzeyi arttığında okzalata bağlı olan Ca formu dominant hale gelmektedir. Kalsiyum okzalat formunda bağlı kalsiyum, hücrelerin vakuoilerinde bulunmaktadır. Örneğin gelişmesini tamamlamış şekerpancarı yapraklarında okzalat formunda bağlı olan kalsiyum oldukça yüksek düzeylerdedir. Kalsiyum pektat formunda kalsiyumu hücre duvarlarına bağlama gücü zayıf olan bitkilerde, Ca apoplazmda Ca-okzalat formunda çökelmektedir. Bitki çeşitlerine bağlı olarak vakuollerde kalsiyum, pektin formunda poli anyonlar şeklinde veya apoplazmda kalsiyum karbonat formunda çökelmektedir (Kinzel, 1989). Kalsiyumun yüksek KDK' ne sahip iki hücre arasındaki dağılımı şematik olarak Şekil 15.3' de ifade edilmiştir. Şekilden de görüldüğü gibi hücreler içerisinde kalsiyum homojen olmayan bir şekilde dağ il ı m göstermektedir. Kalsiyum konsantrasyonu hücre duvarlarının orta lamellerinde, plazma membranınm dış kısmında, vakuoller ve endoplazmik retikulum (ER) da oldukça yüksektir. Suda çözünebilir Ca1 un büyük kısmı malat, nitrat veya klor gibi anyonlar ile beraber vakuollerde bulunmaktadır. Hücre duvarları, ER ve vakuollere göre sitoplazmik kalsiyumun konsantrasyonu düşüktür (Felle, 1988, Evans vd., 1991). Bu durum Pi1 un sitoplazmada çökelmesini önleme bakımından ve bağlanma yörelerinde Ca+2' un Mg+2 ile rekabeti açısından oldukça önemlidir. Plazma membram ve ER’ a Ca taşımınım Ca pompalayan ATPaz' lar ve Ca+2/H+ iyon çiftinin karşılıklı taşımmı ile sağlanır (Kasai ve Muto, 1990). Bu taşınım mekanizması proton motivasyonludur. Taşınım için sitoplazma ve vakuol arasında konsantrasyon farkı yaratılmaktadır. Kloroplastlarda da yüksek miktarlarda kalsiyum bulunmaktadır. Buna karşılık stromalann serbest Ca içeriği düşüktür Elektropotansiyel gradiente zıt olarak sitoplazmadan kloroplastlarm stromalarma kalsiyum taşınmaktadır 2-2-Kalsiyumun hücre duvarlarının stabilitesine etkisi Hücre duvarlarının güçlenmesi için hücreler arasında yer alan orta lamellere pektat formunda bağlanmış kalsiyuma mutlaka ihtiyaç duyulur. Kalsiyumun bu özelliği optimum bitki gelişimi için ihtiyaç duyulan kalsiyum miktarı ile hücre duvarlarının katyon değişim kapasitesi arasında pozitif korelasyon ile doğrulanmaktadır. Pektatlar poligalakturanozlar tarafından parçalanmaktadır. Kalsiyum noksanlığı plan dokularda poligalakturanoz aktivitesi artış gösterir (Konno vd., 1984) ve kalsiyum noksanlığının tipik belirtisi olan hücre duvarlarında bozulma ve erime görülür. Bu belirtiler bitkilerin özellikle petiolleri ve gövdenin üst kısımlarında kendini gösterir. Gelişme döneminde yeterli kalsiyum alan ve yüksek ışık intensitesinde büyüyen bitkilerde kalsiyum pektat şeklinde pektik maddeler büyük oranda bulunurlar. Bu bitkiler poligalakturanozlara dayanıklılık kazanırlar (Cassells ve Barlass, 1976). Hücre duvarlarındaki Ca-pektatlarm miktarı aynı zamanda bitkileri mantari ve bakteriye! infeksiyonlara karşı korumada (Bkz. Bölüm 26) ve meyvelerin olgunlaşmasında önemlidirler, Rigney ve VVills (1981) domates meyvesinin gelişimi esnasında meyve kabuğunun Ca içeriğini belirlemiş oldukları çalışmada; olgunlaşma döneminden önce hücre duvarlarının Ca içeriğinin arttığını ve olgunlaşma dönemine doğru ise bağlı Ca' un hızla düştüğünü belirlemişlerdir. Buradan meyve gelişimi esnasında bağlı Ca içeriğinin ve poligalakturanoz aktivitesinin yüksek olduğu ve daha sonra düşme gösterdiği anlaşılmaktadır. Meyvejere hasat öncesi veya sonrası Ca uygulamasının meyve eti sertliğini artırma sebebi yukarıda anlatıldığı şekilde açıklanabilmektedir. 2-3-Kalsiyumun hücre büyümesi ve salgısı proseslerine etkisi Yetersiz Ca beslenmesi durumunda kök gelişimi hızlı bir şekilde durmaktadır.Kalsiyum, plazma membranlarmda bulunan diğer katyonların olumsuz etkisini dengeleyici özelliğe sahiptir. Kalsiyum yetersizliğinde kök gelişiminin durması hücre bölünmesinin durmasından kaynaklanır. Kalsiyum hücre duvarlarının orta lamellerini pektik zincirler ile çevrelediğinden hücrelerin dirençli olmalarını sağlar. Bununla birlikte hücrelerin büyümeleri için hücre duvarlarının kaybolması gereklidir. Bu durum oksinler tarafından apoplazmın asitleştirilerek pektik zincirdeki Ca1 un uzaklaşması ile sağlanır. Oksinler plazma membranlarmdaki Ca kanallarını da aktive ederler ve böylece sitoplazmadaki Ca daha sonra tekrar apoplazma gönderilerek yeni oluşan hücrelerin duvarlarının stabilizasyonunu sağlar. Polen tüplerinin gelişimi de Ca ile ilişkilidir. Polen tüplerinin uçlarında yer alan apoplazma sitoplazmadan hücre duvarı materyali salgılanarak polen tüplerinin gelişimine olanak sağlanmış olur. Kök başlığından müsilaj salgılanması ortamdaki kalsiyuma bağlıdır. Kök başlığı topraklardaki sinyali algılayan merkezdir. Olumsuz bir koşul ile karşılaşıldığında apoplazmda bulunan kalsiyum aşağı doğru kök başlığına gönderilir ve bu bölgede müsilaj salgısı artar. Müsilaj salgılaması ABA gibi büyüme engelleyicilerinin konsantrasyonunun artışına sebep olmaktadır (Bennet vd., 1990). 2-4-Kalsiyumun membran stabilitesindeki rolü Membran stabilitesi düşük olan hücrelerden, küçük molekül ağırlıklı bileşiklerin hücre dışına geçişi kolaylaşmaktadır. Bu durumda bitkilerin olumsuz toprak ve çevre şartlarına (tuzluluk, ağır metal .toksisitesi, düşük sıcaklık vb.) dirençleri azalmaktadır Kalsiyum fosfolipidlerin karboksilat grupları, proteinler ve fosfat arasında köprü görevi görerek membranlarm stabilitesini sağlamaktadır (Caldvvell ve Haug, 1981) Plazma membranlarına bağlı olan Ca diğer katyonlar ile (Na+, K+ ve H+ ) yer değiştirebilmektedir Örneğin tuzluluk stresinde plazma membranlarına bağlı Ca, Na ile veya Al toksisitesinin görüldüğü asit topraklarda H ile yer değiştirmekte ve membran stabilitesi bozulmaktadır. Özellikle olumsuz toprak koşullarında kalsiyumun plazma membran stabilitesini sağlayabilmesi için dış ortamdan bitkiler tarafından mutlaka yeterli miktarda alınması gereklidir, kalsiyum noksan olan dokularda membran bütünlüğünün bozulması ve respirasyon oranının artmasına da sebep olmakta ve respirasyon ürünlerinin hücrelerin vakuollerinden sitoplazmaya geçişleri söz konusu olmaktadır. 2-5-Kalsiyumun katyon-anyon dengesi ve ozmotik regülasyondaki etkisi Özellikle yaprakların vakuollerinde büyük miktarlarda Ca bulunur. Kalsiyum burada, inorganik ve organik anyonları dengeleyerek katyon-anyon dengesini sağlamaktadır (Kinzel, 1989). Kimi bitki çeşitlerinde nitrat indirgenmesinin bir sonucu olarak okzalik asit sentezlenir. Vakuollerde Ca-okzalat oluşumu serbest Ca*2' u düşük düzeylerde tutmak için önemlidir. Yavaş çözünebilen Ca-okzalat aynı zamanda hücrelerde ozmotik düzenleme için önemlidir. Kalsiyum-okzalat, nitrat ile beslenen bitkilerde ozmotik basıncı artırmaksızın vakuollerde tuz akümülasyonu sağlamaktadır. Olgunlaşmış şeker pancarı yapraklarında toplam Ca' un % 90' ı Ca-okzalat formunda bağlı bulunmaktadır Egmond ve Breteler, 1972). Dolaylı olsa da kalsiyum, ozmotik regülasyon fonksiyonuna sahiptir. Her nekadar stomalarm açılıp kapanmasında temelde Kile malat ve Cl anyonları etkiliyse de, stomalarm kapanmasında ABA1 in etkisi yaprak epidermisindeki Ca konsantrasyonuna da bağlıdır. 3-KALSİYUM NOKSANLIĞI Gübre olarak N, P ve K tüketiminin giderek artmasına karşın, kalsiyumlu gübreler pratikte gübreleme pratiği içinde yer almamaktadır. Toprak pH1 sı çok düşük olmadıkça bitkiler için yeterli kalsiyum topraklarda bulunmaktadır. Bununla birlikte aşırı N, P, K' lu gübre tüketimine bağlı olarak üründe artış, kalsiyuma olan ihtiyacı artırmaktadır. Ayrıca artan miktarlarda azotlu gübre kullanımına bağlı olarak toprakların asitleşmeleri sonucu toprakların kalsiyum adsorbe etme potansiyeli zayıflamaktadır. Gerçek kalsiyum noksanlığı ile toprakların kireç kapsamındaki düşüklüğe bağlı olarak ortaya çıkan kalsiyum eksikliğini birbirinden ayırmak önemlidir. İkinci koşul yanı toprağın Ca içeriğinin düşüklüğü daha önce de bahsedildiği gibi toprağın asitleşmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte asit topraklarda bile bitkilerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde kalsiyum bulunmaktadır. Topraklarda 1 meq l"1 düzeyindeki kalsiyum bitkiler için yeterli bir düzeydir. Fried ve Shaprio (1961)' e göre asit toprakların kalsiyum içeriği 1.0-7.5 meq l düzeyindedir. Asit topraklarda bitki gelişmesinin zayıf olmasının nedenleri; P ve Mo m immobilizasyonu ile Mg ve K' un alınabildiğinin azalması, bunlara ilâve olarak B, Zn, Cu, Fe, Ni ve diğer mutlak gerekli olmayan metalik iyonların elverişliliğinin artması ve asit topraklarda özellikle Mn+ ve Af iyonlarının aşırı miktarlarının toksisiteye sebep olmasıdır. Kalsiyum noksanlığı, toprakların asit koşullarda bile yeterli kalsiyum içerdiği dikkate alınırsa, ancak ekstrem koşullarda ortaya çıkabilmektedir. Sulama suyunun veya gübrelerin aşırı N, K ve Mg içermesi kalsiyum noksanlıklarına sebep olabilmektedir. Sebzelerde yaprağın kritik kalsiyum konsantrasyonu % 0.8 olarak kabul edilmektedir Şekerpancarı kalsiyuma oldukça hassas bir bitki olup, kalsiyum eksikliğinde üründe önemli azalmalar olmakta ve özellikle K fazlalığında kalsiyumun olumsuz etkisi daha da artmaktadır, kalsiyum eksikliğinin en önemli sebepleri düzensiz sulama, dengesiz gübreleme, yüksek nisbi nem gibi faktörlerdir. Kalsiyum noksanlığına ait belirtiler domateste çiçek dibi çürüklüğü (blossom end rot), kereviz, şekerpancarı ve turpta öz çürüklüğü (black heart), elmada acı benek (bitter pit), marul ve lahanada yaprak kenarı yanıklığı (tipburn), havuçda oyuk gövde (cavity spot) olarak adlandırılmaktadır. Kalsiyum noksanlığının belirtilen ilk önce genç yapraklarda veya büyüme uçlarında ortaya çıkmaktadır. Noksanlık durumunda bitki büyümesi gerilemekte ve çalımsı bir hal almakta, genç yapraklar küçülmekte, yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılmakta, yaprak kenarlarında klorozlu benekler ve nekrotik lekeler belirmektedir. Kalsiyum noksanlığının marul, lahana gibi bitkilerde tipik belirtisi olan yaprak kenarı yanıklığı (tip burn) na aşağıdaki faktörler sebep olmaktadır. • Aşırı N' lu, özellikle NH4' lu gübreleme • Toprakta aşırı tuzluluk • Bor ve K fazlalığı • Yüksek sıcaklık ve nisbi nem • Düzensiz sulama ve uzun süreli kurak periyotlar • Drenajın kötü olmasına bağlı olarak toprağın ıslak olması • Bitkilerin hızlı büyümesi Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı Ca+2 iyonlarının alınması ve bitkide dağılımı olumsuz etkilenir. Acı benek (Bitter pit) de; özellikle meyvelerde çok sık rastlanılan bir fizyolojik kalsiyum noksanlığıdır. Kireçli ve yüksek pH’ lı topraklarda bile ortaya çıkabilen bu beslenme sorunu kimi zaman ağaç üzerindeki meyvelerde kendini gösterir, bazende meyvelerin depolanmaları esnasında ortaya çıkar. Acı benek belirtilerinin ortaya çıkmasında bitkinin yetersiz kalsiyum almasına sebep olan faktörlerin yanında, K/Ca, K+Mg/Ca veya N/Ca oranının yüksek olmasının etkisi de büyüktür. K+Mg/Ca oranının 20-25, N/Ca oranının 10-14 den yüksek olması durumunda acı benek belirtilerinin ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Elmalarda acı benek görülmemesi için meyvenin kritik kalsiyum konsantrasyonunun en az % 0.025 (kuru ağırlık) olması gereklidir. Acı benek belirtilerinde genel olarak yaprakların kalsiyum içeriği bir kriter değildir. Bu sorunun bulunduğu bitkilerde çoğu zaman yaprakların Ca içerikleri yeterli düzeylerde olabilmektedir. Acı beneği önlemede % 0.65-0.80' lik kalsiyum nitrat veya % 0.50' tik kalsiyum klorürün bir kaç defa yapraktan, meyvelere de isabet edecek şekilde uygulanmasının etkili olduğu bildirilmiştir.
|
|
|
|
|
1026
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kan
|
: Eylül 30, 2007, 08:51:55 ÖS
|
İÇİNDEKİLER 1-) KAN 2-) KAN GRUPLARI 3-) KAN GRUPLARININ ARAŞTIRILMA TEKNİKLERİ 4-) KAN UYUŞMAZLIĞI KAN Çok hücreli hayvanlarda oksijen ve besinleri, ayrıca birçok türde hormon ile vücudun savunmasını üstlenen hücreleri dokulara taşıyan, metabolizma artıklarını hücrelerden uzaklaştıran ve vücudun koşullara uyum sağlarken dengelerini korumasında temel işlevi olan sıvıdır. Kan, kalp ya da ona karşılık gelen bir yapı tarafından vücudun bütün bölgelerine pompalanır, daha sonra da kalbe geri döner. KAN GRUPLARI Kan grubu, insanda kanın kalıtımla geçen ve alyuvarlara bağlı olan türe özgü antijen özelliklerine göre sınıflandırılmasına denir. En önemlileri A, B, 0 ve Rh kan grubu sınıflandırmalarıdır. Kan nakillerinde bu belirleyici özelliklerin saptanması zorunludur. Alıcı ve vericinin aynı ya da birbirleriyle oluşan kan gruplarına sahip olması gerekir. Bu durum sağlanmassa birinin kan hücrelerindeki antijen ve öbürünün serumundaki antikorlar etkileşerek alyuvarların yıkımına neden olur. Ayrıca kan grupları kanın uyuşmazlığından kaynaklanan hastalıklarda nedenin zaman geçirmeden saptanmasına yardımcı olur. Kan grubunu belirleyen etkenlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasında bilinen kalıtım mekanizmaları rol oynar. Bazı kan grubu konbinasyonlarının öbürlerinden daha fazla yaşama şansına sahip olduğu düşünülür. Kan grupları alyuvarlar üzerindeki özel proteinler (antijen) sayesinde belirlenir. Alyuvarlarda; A proteini varsa A kan grubu B proteini varsa B kan grubu AB proteini varsa AB kan grubu Protein yoksa 0 kan grubu Kan sıvısında (serum) antikor (çökeltici madde) bulunur. A kan grubu B antikoru B kan grubu A antikoru AB kan grubu Antikor yok 0 kan grubu A – B antikoru Kan Grubu Alyuvarlardaki Antijen Serumdaki Antikor Uyuşan Vericiler Uyuşmayan Vericiler A A Anti-B A ve 0 B ve AB B B Anti-A B ve 0 A ve AB 0 Yok Anti-A Ve Anti-B 0 A, B ve AB AB A ve B Yok A, B, 0, AB Hiçbiri 0 grubu : Genel vericidir. Yalnız kendi grubundan kan alır. A grubu : 0 ve kendi grubundan kan alır. AB’ye ve A’ya kan verir. B grubu : 0 ve kendi grubundan kan alır. AB’ye ve B’ye kan verir. AB grubu : Genel alıcıdır. Her gruptan kan alır. Yalnız kendi grubuna kan verir. Rh grubu : Rh alyuvarlar üzerinde bulunan bir çeşit özel proteindir. Alyuvarında Rh proteini olan Rh+ Gen dizilişi : Rh+ Rh+ Rh+ rh- Alyuvarında Rh proteini olmayan Rh- Gen dizilişi : rh- rh- Rh+ Rh+ ‘ya kan verebilir. Rh+ Rh- ‘ye kan veremez. Rh- Rh- ve Rh+ ya kan verir. KAN GRUPLARININ ARAŞTIRILMA TEKNİKLERİ Kan merkezlerinde eritrosit antijen ve antikor reaksiyonlarının gösterilmesinde RIA (Radioimmun assay) , EIA (Enzymeimmun assay) de dahil olmak üzere çok sayıda yöntem mevcuttur. Ancak, bu yöntemlerin en basit olanı aglutinasyon tekniğidir. Elektrolitli ortamda eritrositlerin yüzeyindeki antijenler, ortamda bulunan özgül antikorlarla birleşecek olurlarsa, gözle görülebilecek kümeler oluşturarak çökerler. Bu olaya Hemaglutinasyon denir. TEKNİKLER 1. Slide Yöntemi 2. Tüp Yöntemi 3. Jel Santrifügasyon Yöntemi 4. Mikroplate Yöntemi 5. Manual Polybrene Testi 6. Yarı veya Tam Otomatize Sistemler KAN UYUŞMAZLIĞI : "Kan uyuşmazlığı" genel kanının aksine, karı koca arasında değil, gebelik döneminde anne ile karnındaki bebeği arasında söz konusu olabilen normal dışı bir durumdur. Hangi kan grupları arasında ve nasıl bir uyuşmazlık olduğunu anlatmadan önce kan gruplarını tanımlamak gerekir. Kanımızda oksijen taşımakla görevli kırmızı kan hücrelerinde bulunan proteinler esas alındığında klasik olarak dört ana kan grubu tanımlanır: "A", "B", "AB" ve "O" grubu .. Bir de "Rh" söz konusudur. Birey, proteine sahipse yani Rh pozitif (+), sahip değilse Rh negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda bu proteinden hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir maddedir. Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta (eş) aracılığıyla oksijen, karbondioksit ve besi öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir. Anne Rh (-), bebek Rh (+) ise ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz. Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı, Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle tanışır ve ona karşı tepki geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister. Beyaz kan hücrelerinin bu proteini yok etmek üzere ürettiği antikorları kullanarak hedefine ulaşır. Annenin kanında bir tane bile bebek kan hücresi kalmaz, tümü yok edilir. Bu savaş sona erdiğinde geriye "Rh (+) antikorları" adı verilen sıvısal maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır. İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu antikorlar kolayca plasenta engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar. Bebek kırmızı kan hücreleri yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği, karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde "bilirubin" adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir. Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir. Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir kansızlığa maruz kalır, hatta ölebilir. Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya sağlıklı olarak dünyaya gelir. Sorun asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır. Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki "bilirubin" bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan "bilirubin" göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir. Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir. Yenidoğan sarılığı olan bebeklerde sarı boyar madde "bilirubin"i vücuttan daha kolay uzaklaştırmak için belli bir dalga boyundaki ultra viyole (kızıl berisi) ışınları kullanılmaktadır. Bebeklerin uygun sıcaklık ortamı sağlayan küvöz ya da yataklarda ultra viyole ışığıyla tedavisine "fototerapi" denir. Yeterli olmadığında bebeğim göbek kordonundan takılan bir sistemle, uygun bir Rh (-) kanla "kan değişimi" işlemi gerçekleştirilerek yaşamsal tehlike atlatılır. Geç kalınan durumlarda araz kalması olasıdır. Körlük, şaşılık, sağırlık, felç gibi .. Mademki kan uyuşmazlığı ve sonuçları bu kadar ağır olabiliyor, o halde Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana sahipse, ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır. Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır: "Anti-D İmmun Globulin". Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kaba etten iğne şeklinde yapılmalıdır. "Anti-D İmmun Globulin" kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi ne olduğu anlamadan işlem tamalanır. Bir süre sonra "Anti-D İmmun Globulin" doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi "antikor" geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak, gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı. Pasif olarak verilmiş olan "Anti-D" için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. Zamanla yok olan "Anti-D İmmun Globulin" bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz. Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir. Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur. Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de "kan grupları" arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin "O" bebeğin "A", "B" veya "AB" olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır. Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır. Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-), baba Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir, Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı, doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir. Anne Rh (-), bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh'ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de "O" grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka "O" grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır. Anne "O", baba "A" ise çocuk "O" veya "A"; anne "O", baba "B" ise çocuk "O" veya "B"; anne "O" baba "AB" ise çocuk "A" veya "B" olur ama "O" veya "AB" olamaz. Annenin "A" ya da "B" olduğu, çocuğun "B" ya da "A" olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder. Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir. Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek için gebelikte sağlıklı ve düzenli izlem ön koşuldur. Anne baba adayları, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı arasında işbirliği bu sürecin temelini oluşturmaktadır. Uygun bir gebelik yönetimi ve doğuma uzman gözetiminde hazırlık, kan uyuşmazlığı gibi yaşamsal bir sorunun bile kolaylıkla halledilmesini sağlayacaktır. KAYNAKLAR 1-) Ana Britannica ---------------------------------------- 12.cilt , 275.sayfa 2-) http://doktorhakan.hekim.net/osa/gs/ekm3.html 3-) http://doktorhakan.hekim.net/osa/cs/kanuy.html 4-) Anadolu Fen ve Meslek Liselerine Hazırlık Soru Bankası ------------------------------------------------------Biyoloji Bölümü --------------- 601.sayfa
|
|
|
|
|
1027
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kan doku
|
: Eylül 30, 2007, 08:51:20 ÖS
|
|
KAN DOKU
Kan, hücrelerden ve “plazma “ adı verilen bir sıvıdan oluşmuştur. Hücreler eritrositler (kırmızı kan hücreleri), lökositler (beyaz kan hücreleri) ve trombositlerdir. Hücrelerin % 99’undan fazlasını eritrositler oluşturur. Eritrositler kanın oksijen taşıyan hücreleridir.Lökositler vücudu enfeksiyonlara ve kansere karşı koruyan hücrelerdir. Trombositler ise kanın pıhtılaşmasında görev alırlar. Eğer kan santrifüj edilirse, hücreler plazmadan ayrılır. Hücreler daha ağır oldukları için dibe çökerken daha hafif olan plazma üstte kalır. Kan, içi heparin ile sıvanmış “mikropipet” denilen küçük tüplerde santrifüj edilir. Bu tüpün en alttaki kısmında eritrositler toplanır, bunun hemen üstünde ise çok ince bir tabaka halinde lökositler bulunur, en üstte ise plazma bulunur. Hematokrit, eritrositlerin oluşturduğu kan hacminin toplam kan hacmine oranıdır. Hematokrit tayini için kan heparinize özel tüplerde santrifüj edilir, eritrositler en altta toplanır, onun üstünde lökosit ve trombositlerin oluşturduğu çok ince bir tabaka oluşur, en üstte ise plazma adı verilen açık saman sarısı-beyaz renkte sıvı toplanır. Hematokriti hesaplamak için eritrositlerle dolu olan tüpün uzunluğu kanla dolu tüpün uzunluğuna bölünüp, çıkan sonuç 100 ile çarpılır. Hematokrit pipetinde eritrositler 36 mm lik bir sütun oluştururken, lökosit ve trombositler birlikte yaklaşık 1-2 mm lik bir sütun oluşturmalarının sebebi, bu hücrelerin sayılarından kaynaklanmaktadır. 1 mm3 kanda 4,6-6,2 milyon eritrosit varken, 5.000-10.000 lökosit ve 200.000-400.000 trombosit vardır. Doğal olarak, sayıca fazla olan eritrositler hemotokrit pipetinde daha uzun bir sütun oluşturacaklardır. Hematokrit oranı erkeklerde % 40-50 arasında değişirken, bu oran kadınlarda % 35-45 arasında değişir. Erkeklerde hematokrit oranının yüksek olmasının sebebi, erkeklerdeki toplam kan hücresi sayısının kadınlarınkinden daha fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Erkeklerde 1 mm3 kanda ortalama 5,1-5,8 milyon kan hücresi varken kadınlarda 1 mm3 kanda 4,3-5,2 milyon kan hücresi vardır. Eritrositlerin sayısının azaldığı durumlara anemi (kansızlık) denirken, eritrosit sayısının arttığı durumlara ise polisitemi denir. Plazma kanın sıvı kısmıdır, su içinde çözünmüş çok sayıda organik ve inorganik maddelerden oluşur. Bu maddelerden en önemlisi proteinlerdir. Proteinler plazmanın toplam ağırlığının yaklaşık yüzde 7 sini oluşturur. Plazma proteinleri 3 ana gruba ayrılır. Bunlar, albüminler, globülinler ve fibrinojendir. Bu proteinlerin kandaki konsantrasyonu, sırasıyla 4,5 g/100mL , 2,5 g/100 mL ve 0,3 g/100mL dir. Proteinler içinde miktar olarak en fazla olan albüminlerdir. Bu proteinler, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmadan ayrılmazlar. Hücreler kendi proteinlerini yapmak için plazma amino asitlerini kullanırlar fakat hiçbir zaman plazma proteinlerini kullanmazlar. Plazma proteinleri plazmanın içinde yada interstisiyel sıvıda fonksiyon yaparlar. Kısacası, plazma proteinleri, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmayı terk etmezler. Eğer kanın pıhtılaşmasına izin verilirse, tüpün üstünde kalan sıvıya plazma değil serum denir. Serumda fibrinojen ve pıhtılaşma ile ilgili diğer proteinler, pıhtılaşmada kullanıldığı için yoktur. Matematik formül olarak ifade etmek gerekirse [Plazma - Fibrinojen = Serum ]diyebiliriz. KAN HÜCRELERİ Eritrositler Eritrositler bikonkav disk şeklinde yapılardır. Yani her iki tarafından basık daire şeklindedirler. 7 m m çapındadırlar. Eritrositlerin yapım yeri yassı kemiklerin iliğidir. Eritrositlerin hücre zarı kişiden kişiye değişen özel proteinler içerir, bu proteinler sayesinde kan, ABO dediğimiz kan gruplarına ayrılır. Eritrositler hemoglobin denilen ve eritrosit ağırlığının üçte birini oluşturan bir protein içerirler. Bu proteinin görevi O2 taşımaktır, oksijenin yaklaşık % 99’u hemoglobin ile taşınır, geri kalan % 1’lik kısım ise kanda çözünmüş olarak taşınır. Hemoglobin proteini 4 adet hem ve 4 adet polipeptid zincirinden oluşur. Bu polipeptid zincirlerini ikisi a diğer ikisi ise b zincirinden oluşmuştur. Her bir hem grubu bir adet polipeptid zinciri üzerinde yer alır (Şekil 2). Oksijeni bağlayan hem grubudur, her hem grubu bir molekül oksijen bağlar, dolayısı ile bir hemoglobin 4 adet oksijen molekülü bağlayabilir. Dört adet O2 bağlayan hemoglobin tümüyle doymuştur, yani artık bir beşinci O2 molekülünü bağlayamaz, buna oksihemoglobin denir. Oksihemoglobin parlak kırmızı renktedir. Oksihemoglobin bağladığı 4 adet O2 molekülünden bir veya daha fazlasını kaybederse, o zaman deoksihemoglobin adını alır. Deoksihemoglobin koyu kırmızı renktedir. Venöz kan arteryel kandan daha fazla deoksihemoglobin içerdiği için daha koyu renktedir. Hemoglobine hiç O2 molekülü bağlı değilse ilk O2 molekülünün bağlanması daha zordur, eğer hemoglobin 2 yada 3 O2 molekülü bağlandıysa 3. Veya 4. O2 molekülünün hemoglobine bağlanması daha kolaydır, buna allosterik etki denir. Bu etkinin sonucu olarak oksijen basıncının artmasıyla hemoglobinin oksijen bağlaması “S” şeklinde yada “sigmoid” şeklinde artar. Parsiyel oksijen basıncı ile hemoglobin bağlanması arasındaki bu ilişki “oksihemoglobin disosasyon eğrisi” ile gösterilir. Oksijen taşıma kapasitesi belirli bir hacimdeki kanın içerdiği O2 hacmidir. Bu kapasite etkin hemoglobin konsantrasyonuna bağlıdır. Taşıma kapasitesi anemide azalır. Aneminin tipine bağlı olarak, bu kapasite, ya eritrositlerin sayısının azalmasından, yada, yetersiz veya anormal hemoglobin yapımından kaynaklanır. Kemik iliğinden ayrılan immatür (tam gelişmemiş) eritrosit, çekirdeği olduğu için bölünme yeteneğine sahiptir, fakat henüz hiç hemoglobin içermez. Gelişme devam ederken eritrosit çekirdeğini kaybeder, ve içerdiği hemoglobin miktarı artar. Gelişme tamamlandığı zaman, eritrosit çekirdek de dahil tüm organellerini kaybeder. Eritrositlerin çekirdek ve organelleri olmadığı için ne bölünebilirler ne de yaşamlarını uzun süre devam ettirebilirler. Eritrositlerin yaşam süresi 120 gündür. Eritrositlerin yapımı için amino asit, lipid, karbonhidrat gibi olağan besin maddelerinin yanı sıra, ek olarak demir, folik asit ve B12 vitamini de şarttır. Bu maddelerden demir olmadığı zaman, eritrositler normalden daha küçük olur ve görevlerini tam yapamazlar, bu duruma demir eksikliği anemisi denir. Folik asit ve B12 eksikliğinde ise eritrositler normalden daha büyük olur ve yine görevlerini tam olarak yapamazlar, bu duruma da megaloblastik anemi denir. Anemi, normal hemoglobine sahip eritrositlerin toplam sayısının azalmasından, yada eritrositin içindeki hemoglobinin konsantrasyonunun azalmasından, yada her ikisinin birlikte olması sonucu ortaya çıkan hastalık durumudur. Diette demir, B12 vitamini veya folik asit eksikliği; kemik iliğinin kanser yada toksik maddelerle bozulması, yada aşırı kan kaybı, böbrek hastalıklarında eritropietin eksikliği, yada eritrositlerin şekil bozukluğundan dolayı aşırı yıkılması. Lökositler Bir damla kanı uygun bir boya ile boyayıp mikroskop altında incelediğimiz zaman çeşitli tiplerde lökosit görülür. Lökositler yapılarına ve çeşitli boyalara karşı olan afinitelerine göre sınıflandırılırlar. Buna göre lökositler 3 gruba ayrılırlar. 1.Polimorfonükler granülositler a) Nötrofiller b) Eozinofiller c) Bazofiller 2. Monositler 3. Lenfositler Polimorfonükleer granülositlerin nükleusları çok lobludur ve sitoplazmalarında çok sayıda granül bulunur. Bu gruptaki hücrelerin bazılarının granülleri “eozin” isimli boyayı tutarlar. Bu hücrelere eozinofil denir. Bir diğer grup bazik boyaları tutar, bu yüzden bu gruba bazofil denir. Bir başka grup ise boyalara özel bir afinite göstermez, bu gruba da nötrofil denir. Monositler granülositlerden biraz daha büyüktür ve at nalına benzeyen tek parçalı bir nükleusları vardır, sitoplazmaları da daha azdır. Lenfositler en az sitoplazma içeren gruptur, monositler gibi tek parça ve büyük çekirdek içerirler. Lökositlerin hepsi kemik iliğinde yapılırlar, ancak daha sonraki gelişmelerini kemik iliği dışında tamamlarlar TROMBOSITLER Trombositler çok sayıda granül içeren renksiz hücre parçalarıdır. Megakaryosit denilen kemik iliğinin büyük hücrelerinin parçalarından oluşur. Bu megakaryosit parçaları sistemik dolaşıma girince trombosit adını alırlar. Hemostazın sağlanmasında yani kanamanın durdurulmasında önemlidirler. Trombositler bir yüzeye yapışma eğilimindedirler, fakat kan damarlarının içini döşeyen normal endotel hücrelerine yapışmazlar. Ancak damarın içindeki endotel bir şekilde hasar görürde altındaki bağ dokusu (kollajen) açığa çıkarsa, trombositler kollajene bağlanır. Bu bağlanma trombositlerin granüllerdeki içeriği ortama boşaltmalarına sebeb olur. Ortama boşalan bu maddelerden biri olan ADP trombositlerin yüzeyinde birtakım değişikliklerin başlamasına neden olur ve yeni gelen trombositler de bu trombositlere bağlanarak trombosit agregasyonu denilen olaya yol açarlar. Hızla ilerleyen bu olay damarın içinde trombosit tıkacının oluşmasını sağlar. Endotel hücreleri tarafından salgılanan bir protein olan von Willebrand faktörü (vWF) trombositlerin hasarlı damar duvarına tutunmasını kolaylaştırır. VWF önce kollajene bağlanır ve trombositin kollajene bağlanmasını sağlar. Koagülasyon için trombosit agregasyonu şart olduğu için von Willebrand faktörü eksikliği yada bozukluğunda koagülasyon bozuklukları görülür. Bu faktörün eksikliğinden kaynaklanan hastalığa von Willebrand hastalığı denir. Trombositlerin kollajene bağlanması, trombosit hücre zarındaki araşidonik asidin tromboksan A2 ye dönmesine neden olur. Bu madde trombosit agregasyonu uyardığı gibi, trombosit granüllerinden diğer maddelerin de salınmasına neden olur. Trombosit tıkacı kan damarındaki sızıntıyı tümüyle önler, ve bu tıkaç kontraksiyon ile daha da kuvvetlenir. Trombositler yüksek oranda kontraktil protein içerirler. Kontraksiyon trombosit tıkacının sıkışarak daha kuvvetli hale gelmesini sağlar. Bu olaylar olurken aynı zamanda hasarlı damar duvarındaki düz kaslar da kasılarak o bölgeye gelen kan miktarını azaltır, dolayısı ile o bölgedeki kan basıncını azaltır. Trombosit tıkacı sadece hasarlı bölgede olur, ve oradan yayılmaz. Bunu nedeni damar duvarının prostasiklin de denilen PGI2 isimli bir madde sentez etmesidir. PGI2 kuvvetli bir trombosit agregasyon inhibitörüdür. HEMOSTAZ (KANAMANIN DURDURULMASI) Kan dokusu organizmada son derece yaygın bir damar ağı içinde sürekli dolaşım halinde bulunduğu için, vücudun bir bölgesindeki yaralanmalar , bir önlem alınmadığı taktirde, önemli miktarda kanın kaybıyla sonuçlanabilir. Ancak hem damar sistemi hem de kanın bizzat kendisi kan kaybının önlenmesine yönelik bir dizi koruyucu mekanizmaya sahiptir. Bir damarın hasara uğraması halinde kanamanın durdurulması üç aşamalı bir mekanizma ile sağlanır. 1)Vazokonstriksiyon 2)Trombosit tıkacı oluşumu 3)KOAGÜLASYON (PIHTILAŞMA) Koagülasyon sıvı olan kanın, pıhtı yada trombus denilen jel kıvamlı katı bir maddeye dönüşmesidir. Pıhtılaşma plazma proteinlerinden fibrinojen fibrine dönüştüğü zaman gerçekleşir. Fibrinojen karaciğer tarafından yapılan ve normal insanların serumunda her zaman bulunan çubuk şeklinde bir proteindir. Fibrin başlangıçta gevşek bir iplik ağ gibidir. Oluştuktan hemen sonra kovalent çapraz bağların oluşmasıyla kuvvetlenir. Bu olay faktör XIII denilen bir plazma enzimi sayesinde gerçekleşir. Fibrinojen kanda her zaman bulunur, fakat trombin normalde kanda bulunmaz, yalnızca pıhtılaşma olayı uyarıldığı zaman oluşur. Uyarılmadan önce kanda protrombin denilen inaktif şekilde bulunur. Kan damarının yaralandığı bölgede enzimatik olarak trombine çevrilir. Trombin de faktör XIII ü aktive eder. Pıhtılaşmaya bırakılan kan örneğinde, pıhtılaşma sonrası ayrılan sıvıya serum denir. Serum plazmadan farklı olarak fibrinojen ve bazı pıhtılaşma faktörlerini kapsamaz, bunun dışında bileşimi plazma ile aynıdır.
|
|
|
|
|
1028
|
cellotin genel / Biyoloji / Ynt: kan fizyolojisi
|
: Eylül 30, 2007, 08:51:06 ÖS
|
|
KAN FIZYOLOJISI Kan, hücrelerden ve “plazma “ adi verilen bir sividan olusmustur. Hücreler eritrositler (kirmizi kan hücreleri), lökositler (beyaz kan hücreleri) ve trombositlerdir. Hücrelerin % 99’undan fazlasini eritrositler olusturur. Eritrositler kanin oksijen tasiyan hücreleridir.Lökositler vücudu enfeksiyonlara ve kansere karsi koruyan hücrelerdir. Trombositler ise kanin pihtilasmasinda görev alirlar. Eger kan santrifüj edilirse, hücreler plazmadan ayrilir. Hücreler daha agir olduklari için dibe çökerken daha hafif olan plazma üstte kalir. Kan, içi heparin ile sivanmis “mikropipet” denilen küçük tüplerde santrifüj edilir. Bu tüpün en alttaki kisminda eritrositler toplanir, bunun hemen üstünde ise çok ince bir tabaka halinde lökositler bulunur, en üstte ise plazma bulunur. Hematokrit, eritrositlerin olusturdugu kan hacminin toplam kan hacmine oranidir. Hematokrit tayini için kan heparinize özel tüplerde santrifüj edilir, eritrositler en altta toplanir, onun üstünde lökosit ve trombositlerin olusturdugu çok ince bir tabaka olusur, en üstte ise plazma adi verilen açik saman sarisi-beyaz renkte sivi toplanir. Hematokriti hesaplamak için eritrositlerle dolu olan tüpün uzunlugu kanla | | | |
|