|
|
|
316
|
cellotin genel / Bilim - Teknoloji / Atatürkün Bilime Verdiği Önem
|
: Şubat 20, 2007, 07:48:17 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.
Bilime Verdiği Önem Atatürk'ün önem verdiği ve savunduğu kavramların dinimizle olan uyumunu hemen her alanda görmek mümkündür. Atatürk'ün bilim konusundaki yaklaşımı bunun bir başka örneğidir. Atatürk, "İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur"derken 21, aslında Peygamberimiz (sav)'in asırlar öncesinde söylediği "ilim Çin'de bile olsa alınız" buyruğuyla tamamen paralel bir prensip ortaya koymuştur. Atatürk, dünya çapında yabancı bilim adamlarının katıldığı milletlerarası toplantılara katılırdı. Yukarıda bu şahsiyetlerle bir sohbet sırasında görülüyor. Karşısındaki hanım, manevi kızlarından Prof. Dr. Afet İnan, yanındaki de onun hocası İsviçreli Tarih Profesörü Eugene Piccard'dır. İslam'da bilime verilen önem Kuran'da açıkça belirtilmektedir. Kuran ayetlerinde Allah; insanları düşünmeye, incelemeye ve araştırmaya çağırır. Bir ayette şöyle buyrulur: Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164) Gerek gökyüzü, gerek yeryüzü, gerekse bu ikisi arasında yaşayan canlılara baktığımızda her birinin kendilerini var eden Yaratıcı'nın varlığını tasdik ettiğini görürüz. Evreni ve içindeki tüm varlıkları incelemenin ve Allah'ın yaratmasındaki sanatı keşfedip insanlığa açıklamanın yolu "bilim"dir. Dolayısıyla İslam Dini, bilimi Allah'ın yaratışındaki detaylara ulaşmada bir yol olarak benimser ve bu nedenle bilimi teşvik eder. Atatürk'ün bilime verdiği önem, bu manada anlaşılmalıdır.
|
|
|
|
|
317
|
cellotin genel / Tarih / Amasya Genelgesi
|
: Şubat 20, 2007, 07:42:07 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir. AMASYA GENELGESİ
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’daki çalışmalarını tamamladıktan sonra Havza’ya gaçti.Havza’dan hareket eden Mustafa Kemal, aynı gün 12 Haziran 1919’da Amasya’ya vardı. Havza’da onunla konuşup Amasya’ya dönen heyet, Mustafa Kemal’in şehirlerine geleceği haberini Amasya’ya ulaştırmışlardı. 12 Haziran’da halk,onu şehrin giriş tarafında, Gezilikte bekledi. Mustafa Kemal heyetini getiren vasıtalar, saat 17’de göründü. İlk karşılama ve selamlaşmadan sonra Belediyeye gidildi. Orada, Belediyenin balkonundan konuşan adam, artık ne padişahın kulu, yaveri, ne İstanbul hükümetinin sözcüsü, ne de sadece bir askerdir. Anadolu toprağına girdikçe o, Anadolu Halkıyla gittikçe kaynaşıyordu. Zapt edilen nutku hâlâ ellerde dolaşır: <<Amasyalılar! Padişah ve hükümet, itilâf devletlerinin elinde esirdir. Memleket elden gitmek üzeredir. Bu kötü vaziyete çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Amasyalılar! Düşmanlarımızın Samsun’dan yapacakları herhangi bir çıkartma hareketine karşı, ayaklarımıza çarıklarımızı çekecek, dağlara çekilecek, vatanımızı en son kıyasına kadar müdafaa edeceğiz... Amasyalılar! Hep birlikte yemin edelim ki...>> Amasyalılar galiba bu sözleri bekliyorlardı. Meydan dalgalandı. Mustafa Kemal, Anadolu toprağında, açık havada ilk defa halka karşı konuşuyordu. Amasya’da hava birden değişmişti. Bu konuşmadan sonra Mustafa Kemal, şehrin ileri gelenleri ile beraber Saraydüzü kışlasına giderek, orada durumu daha etraflı açıkladı. Mustafa Kemal’in ilk defa halkın karşısına böyle çıkması ve onu ayaklanmaya davet etmesiyle, kendisinin ilk direniş hareketi Amasya’da başladı denilebilir. İstanbul hükümetinin artık iradesine sahip olmadığı, Padişahın düşmanlar elinde esir durumda bulunduğu ve milletin kendi başının çaresine bakması gerektiği fikri, evvelâ orada ortaya atıldı. Gene bu Amasya’dandır ki, halkı temsil eden 22 kişinin imzasıyla çekilen bir telgraf, Amasyalıların hürriyet ve istiklâl için birleştikler- ini, Mustafa Kemal Paşanın etrafında birlik olup çalışacaklarını İstanbul’a bildiriyordu. Gerçi hareket henüz yaygın değildi. Kararsızlar, ürkekler, çekingenler elbette ki vardı. Ama bu yeni hareketi savunan, hattâ bir tek kişi bile olsa, böyle bir kişinin ortaya atılması, gene bir şey ifade ederdi. Halbuki Amasya’da bu hareketi benimseyenler bir kişi değildi. Amasya’nın ünlü din adamlarından Abdurrahman Kâmil Efendi, Sultan Bayezit Camiinde şöyle konuştu: <<Et ahali! Milletin istiklâli tehlikeye düşmüştür. Bu felâketten kurtulmak için icabederse, vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lâzımdır. Artık Padişah olsun, unvanı ne olursa olsun, onun bir hikmeti kalmamıştır. Yegâne kurtuluş çaresi, halkın hâkimiyeti doğrudan doğruya ele almasıdır...>>
Amasya halkı, hatibi derin bir sessizlik içinde dinledi. Gene bu Abdurrahman Kâmil Hocadır ki, yalnız cami minberinden halkı savaşa ve kendi halkını eline almaya davet etmekle kalmadı. Kimbilir Ne kadar zamanda biriktirdiği 5 atını bir kırmızı mendile çıkın ederek, Milli Mücadeleye ilk yardım olsun diye sundu. Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi de, kurulan Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtı’nın başına geçti... Mustafa Kemal’in yolculuğunda ve Milli Mücadele hareketinin gelişmesinde Amasya’nın ayrıca önemli bir yeri vardır. Direniş esasları da, ilk defa Amasya’da, yazılı bir prensipler belgesi haline getirildi. Bu prensipler belgesine <<Amasya Mukarreratı>> denilir. Amasya mukarreratı (kararları) maddeleri şunlardır: • Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. • İstanbul’daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizin yok olduğu izlenimini veriyor. • Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. • Milletin durumunu ve davranışını göz önünde tutmak, haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş, milli bir kurulun varlığı çok gereklidir. • Anadolu’nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas’ta milli bir kongrenin sür’atle toplanması kararlaştırılmıştır. • Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin mümkün olan sür’atle yetişmek üzere hemen yola çıkması gerekmektedir. • Her ihtimale karşı, bu durum milli bir sır hâlinde tutulması ve delegelerin gereken yerlerde kimliklerini gizleyerek seyahatlerini yapmaları gerekir.
İşte Sivas Kongresi bu protokol maddeleri gereğince toplanacaktı. Kararların altında Mustafa Kemal’le beraber Rauf Beyin, Ali Fuat Paşanın, Refet Beyin ve Mustafa Kemal’in ileri gelen karargâh görevlerinin imzaları vardır. Bu kararlara, Erzurum’da XV. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa ile, Konya’da Ordu Müfettişi Cemal Paşanın telgrafla muvafakatleri de alınmıştı. Amasya Mukarreatı 21 haziran 1919 akşamı imzalandı. Bu kararlar, Mustafa Kemal’in 4 gün kadar önce, Trakya’da Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Beye yazdığı bildirideki prensiplere uyuyordu. İmza sırasında konuşulan birkaç cümle ilgi çekicidir. Kararlar imza için Albay Refet Beye (General Refet Bele) uzatılırken, Refet Bey sorar: — Kongrenin, icabına bir hükümet teşkil edeceği anlaşılıyor. Sizde böyle mi anlıyorsunuz? — Evet, Kongrenin her şeyi tetkik ve müzakere ettikten sonra, milletin hürriyet ve istiklâlini temin maksadıyla bir hükümet kurması da lâzım geliyorsa, ben de bunu yapabileceğimi anlıyorum... Tarih 21 haziran1919’dur. İstanbul’da, Şişli’deki evde en son, 26 şubat 1919’da bir veda toplantısı yapan Mustafa Kemal’le Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey, artık Anadolu’nun bir şehrinde müşterek kararlar almaktadırlar. Şişli’de aynı evin ziyaretçisi olan ve aynı meseleler üstünde bir an evvel karara varılmasını isteyen Kâzım Karabekir Paşa ile telgraf başında temas halindedirler. Şişli’deki evde <<henüz müşterek bir görüşe varmamış bulunan>> bu insanlar şimdi 6 maddelik bir hareket planı üzerinde belirmişlerdir.
Mustafa Kemal’in Samsun’da Anadolu karasına çıkışının üstünden ancak36 gün geçmiştir. İstanbul’dan çıkarken Padişahın ona verdiği görev, nacak Samsun havalisinde Rum çetecileriyle Türkler arasındaki çatışmaları önlemekti. Ama şimdi yeni bir hükümet kurulması konuşulmaktadır... Camilerde, evlerde; İstanbul hükümetinin artık iradesine sahip olmadığı, Padişahın düşman esareti altında bulunduğu, halkın kendi işini kendisinin görmesi gerektiği sözleri işitilmektedir. Bu kadar kısa bir zamanda ne kadar büyük değişiklik! Gerçi bu hükümet kurma fikrini henüz kesin bir fikir olarak sayamayabiliriz. Nitekim Mazhar Müfit Beyin bazı parçalarını Erzurum günleri sırasında, Mustafa Kemal’in <<Anadolu’da bir hükümet kurmaktan>> açıklık ve kesinlikle, ancak Erzurum Kale Kumandanlığındaki bir gece toplantısında bahsattiği anlatılır. Ali Fuat Paşa da, <<Milli Mücadele hatıraları>>nde Sivas Kongresi günlerinden bahsederken, o günlerde dahi, henüz kesinlikle bir hükümet kurmak düşüncesinde olmadıklarını kaydeder. Ama ne olursa olsun, Amasya kararları bu fikri, açıkça ifade edememiş olsa bile, ruhunda taşımaktadır. Yani öyle sanıyorum ki Anadolu’da bir hükümet kuruluşunun sezgi ve fikir tohumu, ilk önce Amasya’da toprağa atılmış olması gerekir. Ben, Anadolu’da yeni bir hükümet kurmak fikrini ilk defa nerede ve kimler arasında belirlendiğini Ali Fuat Cebesoy’dan da sormuştur. Bu konuda ve bir mektubunun 9’uncu sayfasında şu cümle vardır: <<Anadolu milli hareketinin esasları, Atatürk’ün Şişli’deki evinde yalnız ikimiz hazırlamıştık>>. Rahmetli Generalin bu cümlede dokunduğu esaslar, mütarekeden sonra 20 aralık 1918’de İstanbul’a geldiği ve Mustafa Kemal’i ziyaret ettiği gün, uzun konuşmalar sonunda kararlaştırılmış olsa gerekir. General Cebesoy, Mustafa Kemal’in ölümünden çok sonra, 1956’da Belleten’de yayımlanıp broşür halinde de çıkan <<Mustafa Kemal – Milli Lider>> isinli tahlilinde şunları yazmaktadır: <<Kurtuluşun çok heyecanlı olan iki safhasında, hamiyetli bazı kumandan ve mütefekkirlerimiz, kurtuluşu başka cephe ve şekillerle mütalâa etmiş ve hattâ harekete geçmek istemişlerse de, hiç birinin görüş ve teşebbüsü, Liderin görüş ve teşebbüsleri kadar millete mal olmamıştır. Sivas Kongresinde milli birliğe ve bunun tabiî neticesi olan milli bir hükümetinin kuruluşuna doğru mesafe alınırken, bazı mütefekkirlerimiz ve kumandanlarımız bu hareket tarzını,İstanbul hükümetinin ve milletin bağlı bulunduğu bazı mukaddesattan, vaktinden evvel ayrılmış gibi telâkki etmişlerdir. Bu yüzden çıkacak olan milli hükümetin cılız ve zayıf doğmasına sebep olacağını iddia etmişlerdir. Bu sebepten, hiç bir şey yapamamak neticesine kadar varmışlardır...>>
Bu beyanlar ilgi çekicidir. Ama biz yine Amasya’ya geri dönelim: Sivas Kongresine daha zaman vardır. Henüz 21 haziran 1919 akşamındayız: Amasya mukarreratı imzalanmıştır. Kararlar önemli bir kararın başlangıç noktasıdır. Kaldı ki yeni bir hükümet kurma sözü, karara girmemiş olsa bile, ortaya atılmıştır. Mücadele bayrağı artık açılmıştır. Şu da açıkça ifade edilmiştir: <<Milletin arzusu ile, bugünkü hükümetin ictihadında, mutabakat yoktur...>>
Bu sözler; Mustafa Kemal’in daha Havza’dayken ve 3 haziran 1919’da Van, Diyarbakır, Konya, Ankara bölgelerinde, tebligat yapılabileceği sivil ve askerî makamlara yayımladığı uzun telgraf genelgesinin bir cümlesidir. Bu sözlerden şu da belirtilmektedir ki, kısa çok yol alınmıştır.
AMASYA GENELGESİNİN ÖNEMİ
• Kurtuluş Savaşı için atılmış önemli bir adımdır. • Kurtuluş Savasının ilk defa gerekçesi,amacı ve yöntemi belirtilmiştir. • Türk Milleti’ne egemenliği eline alması için bir çağrıdır. • Mustafa Kemal yeni bir meclis ve hükümet yani yeni bir devlet kurmayı amaçlıyordu. • Artık millet yönetilmeyecek, yönetecekti. • Mustafa Kemal, İstanbul, Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmalıdır demiştir.
Amasya Genelgesi gizli kalması istenmişse de yurdun her yanına duyuruldu. Yurdun her yanında Sivas Kongresi için üyeler seçilmeye başlandı. Anadolu’da milli hareketten endişeye düşen işgal kuvvetleri Mustafa Kemal’i geri getirmek için hükümet üzerine baskıya başladılar. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’in hemen İstanbul’a dönmesini istedi, kabul edilmeyince vali ve komutanlara emirle “O’nun emirlerini dinlememelerini” bildirmişlerdir.
AMASYA GENELGESİ (21-22 HAZİRAN 1919)
|
|
|
|
|
318
|
cellotin genel / Tarih / Osmanlı Devleti
|
: Şubat 20, 2007, 07:40:56 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.
HAÇLI SEFERLERİ
(1096-1272) Hristiyanların, müslümanları kutsal yerlerden çıkarmak amacıyla yaptıkları seferler.
1.DİNİ SEBEPLER Bu çağda Kudüs Müslümanların elinde bulunuyordu. Aynı zamanda Kudüs, Hristiyanlarca da kutsal bir yer sayılıyordu. Hristiyan hacılar Kudüs'ü rahatça ziyaret ederlerken Ortadoğu'daki sitasi karişıklıklar yüzünden ziyaretlerinde güçlüklerle karşılaşmaya başladılar. Hristiyan hacıların karşılaştıkları bu güçlükleri 'müslümanlar çıkarıyor' şeklinde yorumlandı. Bu yorumlar üzerine kilise , müslümanların kutsal topraklardan çıkarılması için çağrıda bulundu.
2.EKONOMİK SEBEPLER XI. yüzyılda Avrupa'da iktisadi bunalım yüzünden köylü aç ve perişandı. Buna karşılık islam dünyası bolluk ve refah içindeydi. Aynı zamanda ipek ve baharat yolları, işlek limanlar da müslümanların elindeydi. Kudüs'ü ziyaret eden hristiyanlar, gördüklerini ülkelerine döndükleri zaman daha da abartarak anlatıyorlardı.
3.SİYASİ SEBEPLER XI. yüzyılda Selçuklular Anadolu'yu alarak, Bizans'ın egemenliğini kaldırdılar. İstanbul yakınına kadar gelen Türkler, Bizans'ı zor durumda bıraktılar. Gittikçe artan tehlike yüzünden Bizans, Avrupalılar'ı yardıma çağırdı ve Avrupalılar'ı Türkler aleyhine kışkirtti.
I. HAÇLI SEFERİ (1096-1099) İstanbul'a gelen ilk kafilenin başında papaz Piyer Lermit ve Yoksul Gotye adında bir şövalye bulunuyordu. Bu kafile pek başıboş ve düzensizdi. İznik'e getirilen kafile burada Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından kuşatıldı. Hepsi de kılıçtan geçirildi. Yoksul Gotye öldü. Piyer Lermit İstanbul'a kaçtı. Bir zaman sonra Godefroi de Bouillon (godfrya-dö Buyyon) kumandasında daha muntazam bir ordu İstanbul'a geldi. Bizans İmparatoru ile anlaşma yaptılar (1097). Bu anlaşmaya göre Haçlılar , Selçuklulardan aldıkları yerleri Bizanslılar'a verecekler, Bizanslılar da Haçlılara erzak yardımı yapacaklardı. Haçlılar İznik şehrini aldılar. I. Kılıç Arslan çekilmek zorunda kaldı. Ancak Haçlıların peşini bırakmadı. Haçlılar büyük kayıplar vererek Antakya'ya geldiler. 1098'de de burayı işgal ettiler. Haçlılar çok az bir kuvvetle Kudüs'e vardılar. Kudüs'te latin krallığı kurarak başına G.Buyyon'u getirdiler (Bu krallık suriye ve filistini de içine alıyordu). Kudüs'ün elden çıkması üzerine islam dünyasında bu toprakların geri alınması için hazırlıklar başladı. Musul atabeklerinden İmadeddin Zengi Haçlılarla çarpişarak kaybedilen yerleri birer birer geri aldı. Zor durumda kalan Kudüs Krallığı papadan yardım istemek zorunda kaldı.
II. HAÇLI SEFERİ (1147-1149) Saint-Bernard adlı bir papaz Kudüs krallığına yardım etmek için Avrupalıları II. Haçlı Seferi'ne çağırdı.Bu çağrı üzerine Fransa Kralı VII. Luise ve Almanya İmparatoru III. Konrad, Konya Ovası'nda Sultan I. Mssud'a yenildi. İznik'e kaçarak burada Fransa Kralı VII. Luise ile buluştu. Fransa Kralı ile birlikte Şam'ı kuşattılar; Şam'da hiçbir başarı elde edemediler. Büyük kayıplar vererk memleketlerine geri döndüler (1149).
III. HAÇLI SFERLERİ (1189-1192) Anadolu'yu haçlılardan temizlemeye gelen türkler Kudüs'ü alamadılar. Ancak Selahaddin Eyyûbi, Kudüs Krallığı ile 1187'de Hotin'de yaptığı savaşla Kudüs'ü geri alabildi. Bunun üzerine III. Haçlı Seferi için hazırlıklar yapıldı. III. Haçlı Seferi'ne de İngiltere Kralı aslan yürekli Richard, Alman imparatoru Friedrich Barbarossa ve Fransa Kralı Philippe Auguste katıldılar. Almanya imparatoru karayoluyla, ingiliz ve fransız kralları da deniz yoluyla Kudüs'e doğru hareket ettiler. Alman imparatoru Friedrich, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan 'a yenildi; geri çekilirken silifke suyunda boğuldu, ordusu da dağıldı.İngiliz ve fransız krallıarı da Akka'da Selahaddin Eyyûbi ile çarpiştılar. Selahaddin Eyyûbi, Akka'yı haçlılara bırakıp Kudüs'e çekilmek zorunda kaldı. Philippe Auguste Fransa'ya geri döndü. Haçlı ordularının başında kaln Arslan Yürekli Richard Kudüs'ü kurtarmak için Selahaddin Eyyûbi ile çarpıştı, fakat başarılı olamadı ve bariş yaptıktan sonra memleketine döndü.
IV. HAÇLI SEFERİ (1204) Müslümanların kutsal yerleri geri alması hristiyanları tekrar harekete geçirdi. Papa III. İnnocentius hristiyanları haçlı seferine çağırdı. 1202'de deniz yoluyla yapılan IV haçlı seferini Bonifeciodi Monferrato (Bonifas) yönetti. Haçlıları, Venedikliler para karşılığı Mısır'a götüreceklerdi. Fakat haçlılar istenilen parayı ödemeyince macarların elinde bulunan Zara kalelerini alıp Venediklilere verdiler. Bu sırada tahttan indirilen Bizans imparatoru II. İsaakios'un oğlu haçlıları İstanbul'a yardıma çağırdı. İstanbul'u zapteden haçlılar, burada 1261 yılına kadar sürecek olan latin imparatorluğunu kurdular (1204).
V. HAÇLI SEFERİ Macar Kralı II. Andras'ın yaptığı bu sefer başarılı olmadı.
VI. HAÇLI SEFERİ Bu seferi alman imparatoru II. Friedrich yönetti. Bu sefer de başarılı olmadı ve Kudüs tekrar Eyyûbilerin eline geçti.
VII. HAÇLI SEFERİ 1245'de yapılan bu sefer fransa kralı IX. Louis tarafından yönetildi. Hristiyanlar 7. haçlı seferiyle de istediklerine ulaşamadılar.
VIII. HAÇLI SEFERİ Bu seferi de yine fransa kralı IX. Louis yönetti. Bu sonuncu sefer Kudüs'e değil Tunus üzerine yapıldı. Şehir kuşatıldıysa da burakan bir salgın sebebiyle fransa kralı öldü; ordusu da fransaya döndü.
HAÇLI SEFERLERİNİN SONUÇLARI DİNİ SONUÇLAR Haçlı seferleri aslında dini amaçlarla yapılmıştı. Haçlı seferlerinin amacına ulaşamaması papaların ve kilisenin otoritenin sarsılmasına sebep oldu.
SİYASİ SONUÇLAR Batılılar, Bizanslıların ve arapların sanatını ve edebiyatını tanıdılar. Devletler arası Uygarlık alış-verişi başladı. Haçlılar deniz yoluyla geldiği için kıyı şehirleri ticarette bir hayli ilerlediler. Pisa, Cenova, Venedik önemli birer ticaret merkezi haline geldiler.Suriye'de birkaç latin beyliği, İstanbul'da da bir latin imparatorluğu kuruldu. Derebeylik önemini kaybetti. Buna karşılık kralların otoriteleri arttı.
EKONOMİK SONUÇLAR Venedik, Cenova, Marsilya gibi akdeniz limanlarının önemleri arttı. Avrupalılar islam dünyasının uygarlığını yakından tanıdılar.Müslümanlardan sanat ve teknik alanlarında birçok buluşları öğrenen Batılılar, bunları kendi memleketlerine aktardılar. Ancak bütün bunlara karşılık Haçlım seferleri islam dünyası için zararlı oldu. Çünkü türkler anadolunu fethini tamamlamışlardı ve avrupaya geçmek istiyorlardı. 200 yıl süren haçlı seferleri bu isteği geciktirmiş oldu.
|
|
|
|
|
319
|
cellotin genel / Tarih / 2. meşrutiyet dönemi
|
: Şubat 20, 2007, 07:39:29 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir. IV. BÖLÜM II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ
İkinci Meşrutiyet'in politika buhranı yüzünden ilk günlerde fikir hayatı bir anarşi manzarası gösterir. Basın hürriyeti uzun zaman açlığı duyulan çeşitli ve çatışkan bir çok fikirlerin birdenbire yayılmasına imkan vermiştir. Herkes her şeyden ve her tarzda söz edebiliyor. Bu yayınlar daha çok Abdülhamit yönetimine duyulan öfkeyi anlatıyor.
Bu dönemde Avrupacılığa, İslamcılığa, Türkçülüğe yönelik yayınlar yayınlanmaya başlamıştır. Bunun yanında bireycilik, toplumculuk, sosyalizm-kapitalizm, hürriyetçilik - devletçilik, evrimcilik, devrimcilik, kollektivizm, anarşizm, komünizm ile ilgili yazılar da çıkmıştır.
POZİTİVİZMİN DOĞUŞU: Pozitivizmin doğuşu Servet-i Fünun hareketi ile başlar. Bu dönemin yetiştirdiği fikir adamları da; Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Şuayib, Kadri, Mehmet Rauf ve bir dereceye kadar Cenap Şehabettin ve Cavit'dir.
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN(1874-1957): Servet-i Fünun'da edebi tenkitçi ve fikir yazarı olarak şöhretini yaptıktan sonra, hayatının birkaç döneminde siyasi ve fikri yeni hamleler yapmış olan tanınmış bir yazardır.
Ahmet Mithat, Muallim Naci vb. gibi, yeni edebiyata hücum edenlere karşı sert ve devamlı bir savunucu oldu. 1901'de çıkan böyle bir tenkit yazısı yüzünden dergi kapatıldı ve zümre dağıldı. (Servet-i Fünun dergisi) Uzun bir süre kalemini bırakmak zorunda kaldı. İkinci Meşrutiyet'te yeniden yazmaya başladı.
Yazýlým Dili Kurultayında dil devrimini anlatan beş hatibe karşı dilin sert değişmeyle değil evrimle gelişeceği tezini savundu ve ondan sonra Fikir Hareketleri adlı dergiyi çıkardı. Demokrasi ve hürriyet fikirlerini yaymaya çalışıp İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Tanin'i üçüncü defa çıkarıldı. Totaliter rejim ve Hititlerdin politikasına karşı yazılar yazdı. İnönü’nün demokratik sistemi getirme kararından sonra Halk Partisiyle birleşti ve 1950'den 1955 yılına kadar Ulus gazetesinde bu görüşü Demokrat Partinin baskıcı rejimine karşı savundu. Yazılarından dolayı mahkum oldu, bir yıl hapis yattı ve bir yıl sonra 83 yaşında öldü.
Asıl şöhretini Servet-i Fünun'daki yazıları ile yapmıştır. Üzerinde durduğu konular, sanatın taklit olmadığı, güzellik, sembolizmdir. Aynı zamanda Avrupalılaşmayı iyileri almak olarak nitelendirmiştir. Sanatta daha üzerinde ya dahi olmak gerektiğini söylemiştir. İdeal soyut değil, gerçeğin münasebetidir diyerek düşünmüştür.
Hüseyin Cahit bundan sonra "Moda Edebiyatı", "Kısa bir devrenin edebiyatı", "Devamlı Beşeri Edebiyat" diye 3 seviyeye ayırmıştır.
H. Cahit sanat felsefesi ve edebi tenkide ait yazılarında hemen yalnız Taine'in fikirlerine dayanmakta ve onu destekleyen başka yazarlardan faydalanmaktadır. Bütün Servet-i Fünuncular gibi o da pozitivist olmak iddiasındadır. Fakat bunun için hiçbir yerde bu felsefenin köklerine, August Compte'un eserlerine nüfuz etme gayreti göstermez.
MEHMET RAUF(1874-1932): Servet-i Fünun'un dikkate değer ikinci fikir yazarıdır. Edebiyat tarihinde romancı olarak önemli yeri vardır. Pornografik bir roman davasından mahkum oldu ve subaylıktan çıkarıldı. Son zamanlarını karanlık geçirdi. Fikir yazıları gençliğinde Servet-i Fünun'da toplanmaktadır. Orada "Tenkidin tekamülü" başlığı altında bir seri makale yayınladı. Bu yazılarda, sanat eleştirisine eski Yunan'dan başlayarak Taine ve Saint Beuve'e kadar gitmektedir. Bu yazıların da M. Rauf, Yunan, Latin, Ortaçağ, Hıristiyan edebiyatlarında, Yeniçağda ve son zamanlarda, tenkit fikrinin gelişmesi edebiyat ve sanatta tenkitten anlaşılan şeyi, dikkatli bir fikir tarihçesi gözüyle tahlil ediyor.
CENAP ŞEHABETTİN(1870-1934): Şair olduğu kadar fikir hayatının tanınmış bir yazarıdır. Gümrük başhekimliğinde bulundu ve bu vazifesinde, İstanbul'da öldü. Yapmacık şiirlerinden çok nesri ile iz bıraktı. Yeni şiir tarzlarını tanıtmakta ve onların fikri izahını yapmaktadır. Cenap şöyle diyor: "Sembolizm mikrokozmun yani insanın, makrokozma yani aleme aksettirilmesinden doğan sembolü ifade tarzıdır. Sembolizme karşı olanlar bütün kötü şiirler sembolisttir derler. Cenap'a göre bu yeni şiir tarzı, aslında şiirin yüksek ürünlerinde her zaman mevcut olmuştur. Ancak onlarda bu şiir görüşünün açıklayıcı felsefesi henüz yoktu.
AHMET ŞUAYİP(1876-1910): Servet-i Fünun neslinin en kuvvetli felsefecisi ve tenkitçisidir. Son derece çalışkan, ilgi sahası geniş bir fikir adamı oldu. Fakat en verimli çağında, değerli eserler vermek üzere iken 34 yaşında İstanbul'da öldü. İlk yazıları Servet-i Fünun'da çıktı. İkinci Meşrutiyetin başında Cavit ve Rıza Tevfik'le birlikte Ulum-u İçtimaiye ve İktisadiye dergisini kurdu. Orada daha etraflı felsefi çalışmalara başlamıştı.
Yazılarında, tarih etütlerinden ve tarihte şahsiyetçi olan ve olmayan görüşleri karşılaştırmaktadır. John Ruskin'in ahlakçı sanat görüşünü tenkit etmiştir. Gustave Flubert ve realist roman tarzının fikir esaslarına dair beş makale yazmıştır. Alman tarihçilerinden Karsten Niebühr, Ranke, Fransız tarihçi ve hukukçulardan Paul Heriot ve Gabriel Hanataux haklarında birer tetkik yazısı yayınlandı. İsveç ve Norveç’te sosyal ilimlerin bugünkü durumundan bahsetti. Fakat en devamlı yazı serisi yine, H. Taine'e ait olanlarıdır. Bunlarda Hüseyin Cahit ve Rauf'un kaynakları olan Sanat Felsefesi'ni çok aşıyor;pozitivizmin köklerine ve kuruluşuna kadar iniyor. Taine'i filozof, tarihçi ve sosyolog olarak bütün eserleriyle ele alıyor. Servet-i Fünun düşünürlerinin dayandığı bu fikir adamını etraflı olarak tahlil ve tenkit ediyor. 13 makale tutan bu yazı serisi ardından Ahmet Şuayip'in Taine'e karşı olan yeni fikir adamlarına dair yazıları gelir.
Ahmet Şuayıp'ın Servet-i Fünun'daki yazıları yalnız Taine'i etraflı olarak tanıtmak değil, aynı zamanda onun asılmış olduğunu ve bundan dolayı Taine görüşüne saplanmanın doğru olmayacağını göstermek hedefini güdüyordu. Nitekim, yeni metafizikçi görüşlere katılmamakla birlikte, sonradan Ulumu İçtimaiye dergisinde kendisi de bu sınırı aşmış olacaktır.
Şuayıp'a göre, edebiyat toplumun ifadesidir hükmü şüphelidir. Edebiyat cemiyetinin ifadesidir, fakat büyük ziveleri dışarıda bırakmak şartıyla.
Ayrıca, 19. yy felsefi durumunu kuşbakışı olarak anlatmıştır. Aynı zamanda, Üç Hal Kanunu'ndan, Camte'un ilimler sınıflandırmasından da bahsetmiştir. Bu suretle, felsefenin metafizikten kurtulma gayretini anlatıyor.
Ahmet Şuayıp'ın dikkate değer bir araştırması da Flaubert dolayısıyla romanda realizm ve idealizm etrafında yaptığı tartışmadır. Şuayıp burada"Sanat sanat içindir teziyle sanat cemiyet içindir tezini karşılaştırıyor.
Servet-i Fünun fikir hayatı Abdülhamid idaresinin ağırlaştığı son yıllarında, siyasi görüşlerini bir sanat felsefesi altında saklama mecbur olan batıcı bir zümre tarafından ortaya atılmıştır.
Hüseyin Cahit Tanin'le başlayan siyasi mücadele hayatına girmiş, Ahmet Şuayıp yeni arkadaşları ile felsefe ve sosyoloji çalışmalarına devam etmiş, Fikret başta olmak üzere şair ve romancılar edebi faaliyetlerine eski dergide devam etmişlerdir.
I. VE II. MERUTİYETLER ARASINDA BAĞLANTI
EBÜZZİYA TEVFİK(1848-1913): Yeni Osmanlılardın son temsilcisidir. İstanbul’da doğdu.
Tanzimatçıların çoğu gibi muntazam bir öğrenimi yoktur. 16-17 yaşlarında tanıdığı Namık Kemal onu Şinasi'ye tanıttı. Şinasi'nin yardımıyla kendini yetiştirdi. 20 yaşında Terakki gazetesindeki yazılarıyla yazarlık hayatına girdi. Yeni Osmanlılarla Avrupa'ya gitti ve Hürriyetin çıkmasına yardım etti. İstanbul’a dönünce basında çalışmaya başladı. 1873'de arkadaşları ile Rads'a sürüldü. Oğluna nispetle kullandığı için sonra da, bu ismi muhafaza etti. 1876'da İstanbul'a döndü, 1913'te öldü.
Ebüzziya, Şinasi'nin en sadık tilmizi olarak şöhretinin sonraki nesillerde devamını nesillerde devamını sağladı. Yeni Tasvir-i Efkar'da yayınladığı Mithat Paşa Hatıratı, Mithat Paşa Muhakemesi, Yeni Osmanlıların Zuhuru vb. gibi tefrikalarla Tanzimat fikir hayatını İkinci Meşrutiyete tanıtmada büyük rol oynadı.
POZİTİVİZMİN GELİŞMESİ(FELSEFE VE SOSYOLSJİ HAREKETİ)
İkinci meşrutiyetin başında yeni bir yazar grubunca kurulan Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye dergisi Türkiye'de ilk defa tam anlamıyla felsefi denecek bir hareket meydana getirmiştir. Jön Türkler siyasi hayatta ittihatçılar şeklini almış Sabahattin grubu science sociale görüşünü siyasete uygulamak istediği için onlardan ayrılmış, Mizancı Murat, Abdülhamid'in davetini kabul ettiği için bütün ittihatçılarca kötü görülmüş ve inzivaya çekilmiş olduğu için yeni kurulan idarede onların bir fikir hayatı kurumlarına imkan yoktu. Siyasi partilerin faaliyete geçme imkanları çoğaldıkça eski yazarlar da kendilerini gündelik gazete faaliyetine vermekte idiler.
İttihatçılar, Hareket Ordusunun Selanik'ten İstanbul'a gelerek 31 Mart ayaklanmasına bastırmasından, 14 Nisan 1908 ve Abdülhamid'in tahttan inmesinden sonra iktidarı ele geçirmişlerdir.
Meşrutiyetteki muhalefetçiler, iktisatça liberal, garpçı, Osmanlıca ve adem-i merkeziyetciydi. İttihat ve Terakki'nin karşısına Hürriyet ve İtilaf partisi çıktı. Bu parti ara seçimde kazandı. Ancak 1913- Bab-ı âli baskını ile sona erdi. Meşrutiyete kadar hasreti çekilen hürriyet hayal olmuştu. Hayal kırıklığı başladı. Meşrutiyete girerken batıcılar, İslamcılar, Osmanlıcılar, Türkçüler siyasi bakımdan aynı fikirde birleşebiliyorlardı. Ancak hürriyet hayali gölgelenince sona erdi.
Artık Tanzimatçılar gibi reformlarla halledileceği düşünülüyordu. Bu buhran yıllarında sanatçılar buhran karşısında edebi ideolojiye başvurdular. Bozukluğun asıl sebebini samimi ve köklü olmamasında, samimiyetsiz dincilik ve riyalı politikacılıkta buldular. Bu hücumların başında Tevfik Fikret vardı. Sosyal bozukluğu gelecekten ayrılma ve inancı kaybolmasında görüyorlardı.
Öte yandan Sabahattin, hürriyet havası içinde, fikirlerini savunacağı ümidiyle memlekete gelmiştir. Fakat o siyasi hayatta rol oynamaktan çok fikri rehber olmayı tercih etti.
Bozukluğun yolunun düzeltilmesini sosyalizmde görenler oldu. İkinci Enternasyonal doktrinine bağlı kalan başlıca savunucular arasında sosyalist Hilmi, Dr. Refik Nevzat vardı. Fikirden siyasete veya siyasetten fikre süratle geçmekte olan ve yakın gaye olarak sosyal reform fikrinde toplanan bu hareketler arasında, fikre ancak siyasetten ve action'dan uzak olarak berraklığı ve aydınlığı kazandırabilmek mümkün olacağına inanan bir düşünür zümresi doğmaya başladı. Ancak yine de kendilerini politikadan kurtaramadılar. Fakat hiç değilse başta felsefi düşünce onlarda hakimdi ve Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye dergisini kurdular. İlk sayıda dergiyi kuran Ahmet Şuayıp, Mehmet Cavit, Rıza Tevfik yazýlýmı açıklıyordu. Sosyal ilimlerle ilgili tafsilatlı makaleler çıkarıyorlardı.
Bu dergide sosyal ilimlere dair yazıların başında yine Ahmet Şuayıp görülüyor. Servet-i Fünun'da iktisat kitabı ile fikir hayatına giren M. Cavit burada iktisadî makaleler yazıyor. Felsefede Rıza Tevfik imzası meydana çıkıyor. Bu üç kurucunun arkasından, Satı, Bedri Nuri, Asaf Nef'i, Dr. Ethem Faik Nüzhet vb. genç yazarlar nesli geliyor. Bu hareketi Servet-i Fünun'a Ahmet Şuayıp bağlıyor. Pozitivist yazı burada gelişip evrimcilik şeklini alacaktır.
Şuayıp, üç hal kanununa dayanarak müspet felsefe görüşünü izah etmiştir. Şuayıp’a göre, düşüncenin tabii işlemlerinde insan bilgisinin doğuşunu aramalıdır. Ayrıca, pozitivizme dayanarak sosyolojiye girmekte ve yeni akımlardan biyolojik sosyoloji diye tanınan yayınlara dayanmaktadır. Devletin kuruluşunda iklim, savaş, endüstri ve rahiplerin etkisi vardır denmektedir. Cemiyetleri de canlı organizmaya benzetmektedir.
Şuayıp'a göre; evrim, devrimden üstündür. Ancak bir organ bazen uğradığı bir hastalıkta ancak devrimle kurtulabilir diyor. Bazı yazılarında sosyolojik görünüşünü, kurumlar tarihi ve Türkiye'nin problemlerine tatbik etti. Sosyal olaylarda rol oynayan faktörleri de tetkik etmiştir.
Şuayıp, sonraki yıllarda ırk teorisi üzerinde re durmuş, toplumsal yapı ve evrimde ırkın esaslı bir etken olamayacağını ve saf ırk oranın da imkansız olduğunu dile getirmiştir.
BEDRİ NURİ(1875-1913): Ulum-u İçtimaiye yazarlarındandır. Şuayıp'ın biyolojik sosyoloji ve evrimcilik yolunda ilerledi. Yazar, toplum kabiliyetini önce içgüdü ile tarif eden görünüşü anlatıyor. Toplum kabiliyetinin kökü ve evrim nedir diyor. Onun köklerini organik hayatta buluyor: Karıcalar, termitler gibi hayvan toplumlarında genel bir kanun vardır: Anatomik farklılık ve sinir cihazından yoksun ilkel organizmalarda nasıl hakiki bir duygu kabiliyeti aramak güçse, ilkel toplumlarda da sosyal kabiliyet aramak o kadar imkansızdır, diyor.
"İçtimai Hayat" adlı yazısında Toplum nedir? Diye sormuştur. Uzvi esas olarak kabul edildiğine göre bu soruyu derinleştirmeliyiz diyor.
Sosyal zümre Bedi Nuri'ye göre, bütün bu olayların sıra bakımından en sonuncusu, karışık ve karmaşık olanıdır. Ayrıca, ahlak ilmi ile örf ve adetlerden ibaret olan ahlakı karıştırıyor. Sosyal bilimlerin etrafı bir sınıflamasını veriyor. O'nun sınıflaması Türkiye'de sosyoloji ve sosyal ilimlere ait ilk denemedir.
Tarihi vakalar arasında bağlantı ve ilişkiler aramıştır. Daha sonra sosyolojik metodu toplumsal sorunlara tatbik etmiştir. Başlıcaları: Almanya'nın Evrim Sebepleri, İnsanlık ve maddi çalışma gibi Arnavutluk ve Bulgaristan ile ilgili çalışmaları olmuştur. Irak’ta bir haydut kurşunu ile öldürülmüştür.
Bedri Nuri bir yana bırakılırsa, yeni cereyan gittikçe daha belirgin bir evrimcilik ve Spencercilik güdüyordu. Pozitivizm bırakılmıştı. Yeni derginin yazarları, evrim ve organik cemiyet fikirlerinde birleşiyorlardı.
Satı, şöyle diyor: "Cemiyetler ve uzviyetler arasında açık bir benzeyiş var: Bütün cemiyetler uzviyetler gibi doğuyor, büyüyor. "Ancak her uzviyetin hücrelerden oluştuğu anlaşılınca benzeyiş görünürde olmayıp derinleşti. İçtimai uzviyet konusu çok tartışmalara neden olmuştur. Bunlar, eğer cemiyet gerçekten birer uzviyetse, birer beyine muhtaç demektir, demişlerdir. Zaten cemiyetler uzviyettir demekle, tam bir insana benzer dememiştir.
Satı'ya göre"toplumsal bütün" bir aile demektir. Kısaca Satı'ya göre organlaşma ve toplum aynı olayın iki evresidir. Uzviyetler birer toplum, toplumlar birer uzviyet demektir. Her ikisinde de farklı dayanışmalar vardır.
Satı Bey, kendisiyle Ziya Bey arasında sonradan devamlı bir tartışma konusu olan bireysel şuur ve kollektif şuur sorunu da ortaya koymuş, bunlardan doğabilecek çeşitli neticeler üzerinde düşünmüştür.
Asaf Nef'i, Darwinisme Social konusu ele almıştır. İnsan cemiyetleri tarihinde üç esas hakimdir der. Bunlar;hayat savaşı, rekabet ve sınıf mücadelesidir. İçtimai sınıfların teşekkülü de, bir ailenin geçirdiği devirlere benzer der. Asaf Nef'i ye göre her canlı varlık, biri kendisini doğuran çevre, öteki geniş dünya çevresi olmak üzere iki etkenin etkisi altındadır. Yazar böylece Darwinismi Lorarekism'le tamamlamak üzere sosyal hayata tatbik ediyor. Burada bu iki büyük tabiat alemine dayanırken, Eflatun'un, Thomas Morus ve Campanella'nın, Marx'ın, tabiata ait bu derin keşfi sosyal hayatta aradıklarını söylüyor. Ve bütün sosyal problemlerin ezenlerle ezilenler arasındaki mücadelede toplandığı sonucuna varıyor.
Öyleyse Asaf Nef'i'ye göre, Darwin'in düsturu her zaman tatbik yeri buluyor. Fakat toplumsal zulümleri kabul etmek imkansızdır. İçtima-i adalet üzerinde de duruyor.
Dr. Ethem, da Spencer'den esinlenmiş ve soyut bir akıl eğitiminin fiili eğitimle tamamlanması gerektiği üzerinde duruyor ve kafaya sadece bilgi doldurmak yerine, yeni bilgiyi aramak gerektiğini söylüyor.
Abdullah Cevdet, Fransa'da Le Bon ile tanışmış ve bir eserini daha 1907'de Kahire'de bastırmıştı. Ardından İstanbul'a gelerek çalışmalarına burada devam etti.
M. SATI(SATI-EL-HUSRİ): 1884'te San'e da doğmuştur. Ulum-u İçtimaiye'nin kuvvetli yazarlarındandır. Tabiat ilimleri merakı üstün gelmiştir. Öğretmenlik yapmış ancak Abdülhamid dönemindeki baskıdan dolayı bırakmıştır. Esas hedefi, sosyal ilimlere ait yeni bilgileri yaymaktı. Meşrutiyet'ten sonra Maarif'te eğitim sisteminde ilk modern hareketi uyandırdı. Bir yandan yeni eğitim yöntemlerini uygularken, bir yandan bu sistemi öğretecek yayınlar yapıyordu. Eğitim ve psikolojiye dair çeşitli yazılar yazdı. Ayrıca, Ahlaki duygular, uzviyetler ve cemiyetler ve öğretim metodu ve eğitim hakkında da devamlı yazılar yazmıştır. Terbiye ve Aşiyan dergilerini çıkarmıştır. Birincisinde Ziya Gökalp ve Sadrettin Celal ile eğitim konusunda devamlı tartışmalara girdi. Onun fikir hayatında tartışma esaslı bir yer tutuyordu. Eski devrin "tariz" ve "hiciv" şeklini alan tartışmalarından tamamen sıyrılarak, batı yazarları tarzında ciddi ve objektif tartışmayı ilk yapanlardan biri Satı'dır. Etnografya profesörlüğü de yapmıştır.
M. Satı, II. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu parçalanınca "Aslının Arap olduğu ve Arap memleketlerinde çalışmasının gerektiği" düşüncesiyle 1919'da İstanbul'dan ayrıldı. 1968 yılında da öldü.
Vatan sevgisi üzerine konferanslar verdi. Niçin ger kaldık? Sorusu üzerinde çalışmıştır. İlim ve ahlak terimleri üzerinde durmuş. Bu iki karşıt düşüncenin ikisinin de kuvvetsiz olmadığını söylemiştir. Satı'nın en çok iz bırakan eserlerinden biri, Fern-i Terbiye'sidir. Bu eser, pedagoji ve eğitim ilminde Türkiye'de ilk kitaptır. Skolastik öğretime, eski okul sistemine karşı çıkan, eski okul binaları yerine yeni öğretim ve yeni okulun konması fikrini savunmuştur . O'na göre ıslahat ilköğretimden mi. Yükseköğretimden mi başlamalı? Sorusu bizde ilk doğan maarif meselelerinden biri oldu.
|
|
|
|
|
320
|
cellotin genel / Tarih / Atatürk'ün ilkeleri
|
: Şubat 20, 2007, 07:38:26 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.
ATATÜRK İLKELERİ Atatürk'ün en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu yeni ve çağdaş devleti kuran büyük önder, Türk vatanının ve devletinin bağımsızlığına, Türk ulusunun özgürlüğüne dayalı bu genç devletin kurulması savaşımlarını verdikten sonra, "ilelebet payidar olacağını", sonsuza dek yasayacağına inandığı cumhuriyeti geleceğin genç kuşaklarına emanet etmiştir. Cumhuriyet adını verdiği yeni devletin çağdaş demokratik yönetim temeline oturan toplum yapısını da çağdaş dünya görüşüne göre oluşturmuştur. Bu yapıyı oluşturan çağdaş dünya görüşü olan Türk devriminin korunması da bu kuşakların görevidir. Atatürk'ün "Türk Devrimi" dediği toplumsal değişme ve oluşmanın değişmez ilkeleri, onun ölümünden sonra "Atatürk İlkeleri" deyimiyle yeni Türkiye'nin yasama felsefesinin ana kaynağı olmuştur. Atatürk ilkeleri, Türk devriminin dayandığı temel düşünce ve inançların özüdür. Devrimler, yeni Türkiye'nin ruhu, ilkeler de bu ruhu yaşatan gücün kaynağıdır. Türk ulusunun çağdaşlaşmasının durmadan gelişip süreceği inancını özetleyen Atatürk İlkeleri, sonsuzluğa akıp giden ulus varlığının sonsuz dinamizmidir. 1924 ve 1961 Anayasalarında da açık seçik yerini bulan bu ilkeler, kaderde ve tasada birlesen bireylerinin ortak mutluluğunu amaçlayan ve birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturan bir ulusal inanç olarak yasayacaktır. Türk ulusu ve gençliği, her gün ileriye doğru gelişen atılımlarında, şaşmaz bir hedef olarak Atatürk İlkeleri doğrultusunda inançla yürüyecektir. ATATÜRK İLKELERİNİN OLUŞUMU VE BİRBİRİYLE İLİŞKİSİ Atatürk İlkeleri, tarihsel sureci içinde Türk ulusunun ve toplumsal yapısının gereklerinden çıkmış, çağdaşlaşma gereksinimin yarattığı toplumsal ilkelerdir. Kavram ve sözcük olarak kullanılmaya başlanması, Türk ulusunun yasam çizgisi surecinde, toplumsal vicdanin özünde saklı birer inanç olarak olayların doğal gelişimiyle ortaya çıkısından sonradır. Özgürlükçülük, Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik yeni devletin kurulmasında ulusun özünden kopmuş birer yasama ve var olma savaşımının temel ilkeleridir. Halkçılık ve Devrimcilik bağımsızlığını kazanmış Türk ulusunun çağdaşlaşma gereksiniminin yaratıcı kaynaklarıdır. Laiklik ve Devletçilik, yeni devletin çağdaş bir kimlik kazanmasının doğal sonucudur. Barışçılık, Gerçekçilik ve Akilcilik, ötekilerin hepsinin itici gücü olmuş, ilkelerin tümünün birbirleriyle kaynaşıl bir bütün oluşturmasını sağlamıştır. Özgürlükçülük ilkesi, Kurtuluş Savaşının iki ana sloganıyla özetlenebilecek olan "Ya bağımsızlık, ya olum" ve "milli misal (ulusal ant)"in özünü belirler. Kaynağını Türk ulusunun tarihsel niteliklerinden alan bu ilke, kurtuluş savaşı boyunca ulusal direnisin itici gücünü oluşturmuştur. Ulusal Ant, Atatürk tarafından kaleme alınıp 28 Ocak 1920'de kabul edilmişti. Genç Türkiye devletinin demokratik esaslara dayalı ilk yönetim biçimi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetiminin sağlam kurallara bağlanarak çalışmasını öngören "Halkçılık Programı" da 13 Eylül 1920'de yine Atatürk tarafından meclise verilmişti. Atatürk İlkelerinin tümü, yeni Türkiye'nin atılımlarına kaynak olarak "dokuz umde" adıyla 8 Nisan 1923'te yine Atatürk tarafından ortaya atılan yazýlýmın uygulama eylemlerinin adım adım gerçekleştirilmesinde tarihsel süreçlerin doğal sonucu olmuştur. Bu ilkeleri, bu tarihsel oluşum ve gelişimin ana çizgileri olarak anlamak ve birbirini bütünleyen bir demet halinde incelemek ve açıklamak gerekir. Bu incelememizde ilkelerin ilişkileri ve birbirlerini bütünleyişleri özellikle on planda tutulacaktır. CUMHURİYETÇİLİK Atatürk devriminde cumhuriyetçilik, ana ilke ve esas değerdir. Anayasalarımızda öteki Atatürk ilkelerinin yer alışında diziliş sırasında en baştadır. öyle ki anayasamızda değiştirilmesi önerilemez maddelerin en başında gelir. Kısacası bu ilke anayasanın bağımsız ana maddesidir. Cumhuriyetçilik ilkesi, böylece devletin biçimini belirleyerek devlet düzen ve yönetiminde kişisellik ve keyfiliğin egemen olmasını önleyen en sağlam güvencedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı, başlangıcından ölümüne değin Atatürk, halk yönetimini, devleti halkın yönetmesini, yönetimin halkın eline geçmesini, devletin bir halk devleti haline gelmesini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesi, halkçılık ilkesiyle birleşir ve "Egemenlik Ulusundur" özdeyişinde en özlü anlatımını bulur. Egemenliğin ulus tarafından kullanılmaya başlandığı 23 Nisan 1920 gününden itibaren özgürlük ve bağımsızlık savaşlarını kazanan Türk ulusu, kendi yönetim biçimini belirlemiş, bu yönetim biçimi ayni zamanda ulus şeref ve onurunu kurtarmak için en güçlü araç olmuştur. Cumhuriyet yönetimi daha o günden seçmiş olan Türk ulusuna seslenen büyük önder su tümcelerle cumhuriyetin bağımsızlığın ayrılmaz parçası olduğunu vurgulamıştır: Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımlardan uyanmanın ve bu sevgili vatanin her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğinin korumasına bırakıyorum." "Ey Türk Gençliği: Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza değin korumak ve savunmaktır." Bu sözleri ruhuna ve varlığına perçinlemiş olan Türk ulusu, cumhuriyeti dünya durdukça korumağa ana içmiştir. Cumhuriyetçilik, öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte uğrunda olumu göze alma inancıdır. Çünkü, demokrasinin eşanlamlısı olan Cumhuriyet, ulus egemenliğini en iyi simgeleyen, en yüksek, dolayısıyla Türk ulusuna en layık ve onun yüce ruhuna en uygun bir devlet yönetimi biçimidir. MİLLİYETÇİLİK Atatürk İlkeleri arasında son derece önemli bir ilke olan milliyetçilik, akilcilik, gerçekçilik, barışçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleriyle bütünleşen ve bu ilkelerle çelişen yorumlara kapalı bir ilkedir. Milliyetçilik ilkesi, ulusal savaşın çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm tutsak ulusların kurtuluş hareketlerine ışık tutmuştur. Atatürk'ün turlu demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız devriminden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi kaderini çizme inancının doğal bir sonucu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde, ulusallık niteliğini yitirmekte olan dilimizin sadeleştirilmesi ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi hareketlerinin ortak adi olarak Türkçülük akimi biçiminde belirmiştir. Zaman zaman bütün Türk toplumlarını birleştirmeyi amaçlayan Turancılık, zaman zaman da İslam Birliği kurmak gibi bir amaca yönelik İslamcılık akımlarıyla karıştırılmaya başlanmıştı. Bugün anayasamızda da yer alan milliyetçilik kavram bir ilke olarak, Türk ulusunun egemenliğini kendi iradesine aldığı süreç içinde gerçek anlamını kazanmıştır. Akilci, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik aldıktan sonra Atatürk tarafından "Türk Milliyetçiliği" deyimiyle bütün açıklık ve kapsamını, gerçek anlam ve kılavuzluğunu bulmuştur. Bugün Atatürk ilkeleri arasında yer alan milliyetçilik, çağdaş anlamıyla siyasal, ekonomik ve kültürel bir devlet sistemi olmuştur. Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün insanlığı sever; ulusal onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka uluslara karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz. Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yasamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez. Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerek başka devletlerin uyruğu olarak yasayan bütün Türkleri, hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik duygusuyla candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini candan dilemekle birlikte, siyasal sinir olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanır. Milliyetçilik ilkesine göre, Türkiye Cumhuriyeti içinde, Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun her yönden yükselmesi düşüncesini benimseyen her birey, hangi dinden olursa olsun Türk’tür. Milliyetçilik ilkesini, ulusal bilincimize Kurtuluş Savası ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın ulusçu bağ olduğu inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü deyisi "Ulusal Birlik Duygusu"dur. Milliyetçilik ilkesi özet olarak: "Türk ulusunun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu aralıksız olarak ve her turlu araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek"tir. Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun "bütün bireylerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplamak" inancıdır. HALKÇILIK Devrim Tarihimizde üzerinde duyarlıkla titrediğimiz, 1924 ve 1961 anayasalarında yer alan halkçılık ilkesi, Atatürk ilkeleri arasında demokrasi ülküsünün temelini oluşturmaktadır. Bu ilkenin ana özelliği, ülke yönetiminin ve egemenliğin kaynağını halk dediğimiz ulus varlığında bulmaktır. Atatürk’ün daha 1920 yılında meclise sunduğu halkçılık yazýlýmında halkı temsil eden meclisin ulusal egemenliği hangi yöntemlerle kullanacağını saptayan esaslar, 1937'de anayasamızda devletin temel ilkeleri arasında yer alan halkçılık adıyla yönetimin demokratik kaynağını saptıyordu. egemenliği bir zümre ya da bir aileye bağlayan çağdışı biçimlerin yerini alan ve halkın secimle saptadığı bir meclis aracılığı ile yönetim ve egemenlik haklarını kullanması yönetimi, geniş anlamda "halkın, halk tarafından halk için yönetimi" halkçılığın özünü oluşturur. Devlet ile yurttaş arasındaki karşılıklı hak ve ödevlerin yerine getirilmesinde düzenleyici kuralları, yasaları yapma yetkisini halk egemenliğinde tanıyan halkçılık ilkesi, baslıca su özellikleri kapsar: Yasalar önünde salt bir eşitlik öngören ve hiçbir bireye, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, ayrıcalık tanımayan bireyler halktandır. Bu nitelikleri taşıyan bireylerin yönetimi ellerinde bulundurmaları halkçılığın temel özelliğidir. Bu bakımdan halkçılık: a. ülke yönetiminin demokratikliği, b. Herhangi bir birey ve sınıfa ulusun genel hakları dışında ayrıcalık tanımamak, c. Sınıf kavgasını kabul etmemek gibi öğelerden oluşur. halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği geniş halk yığınlarının özgür iradesine bağlarken öteki ilkelerden soyutlanmadan değerlendirilmelidir. Akilcilik, özgürlükçülük, ve uygarlıkçılık ilkeleriyle çakışan bir ilke olsak halkın olumlu bilimin ve çağdaş uygarlığın gereklerine göre eğitilmesi, yurttaşlık bilincinin eğitim yolu ile aydınlatılması halkçılığın temel yöntemidir. Türk toplumunun sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasının temelini oluşturan eğitim kalkınması Milliyetçilik ilkesinin de ana ereğidir. Bu bakımdan eğitim yoluyla aydınlatılmış halk, ulusal egemenliğin güçlenmesi ve demokrasimizin yasamasında halkçılık ile Milliyetçilik ilkelerinin aydınlığında tek ve gerçek güvencedir. DEVLETÇİLİK anayasamızda da yer alan devletçilik ilkesi, tüm ülkelerin ortak amacı olan toplumun esenlik ve mutlulugunui sağlayıcı toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri saptayan bir yöntemdir. Genel çizgileri ile özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi devlet eliyle ve araçları ile gerçekleştirmek ilkesidir. Anayasamızın devletin görev ve sorumlulukçuna bıraktığı, yerine getirmekle yükümlü olduğu belli başlı görevleri saptayan maddeleri, devletin, ulusun bireylerinin ve tümünün esenlik ve mutluluğu ile ülkenin güvenlik ve bağımsızlığının korunması esaslarını kapsar. Genel olarak her devletin temel iki ödevi vardır: a. Ülke içinde güvenliği ve adaleti kurmak ve sürdürmek, bu suretle yurttaşların her çeşit özgürlüklerini dokunulmazlık altında bulundurmak, b. Diş siyasal ve öteki uluslarla ilişkileri iyi yöneterek, ülkede her çeşit savunma güçlerini, her an hazır tutarak ulusun bağımsızlığını güvence altında tutmak ve bu uğurda başka çare kalmazsa, silahla savunmaktır. Denebilir ki devletin oluşturulmasında amaç bu iki temel ödevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu ödevlerin yurttaşların birey olarak yapmağa güçlerinin yetmeyeceği islerdir. Bunlardan başka devletin ilgilendiği belli başlı isler, bayındırlık, eğitim, kültür, sağlık ve sosyal yardim, tarım, ticaret ve sanayice ilişkin ekonomik etkinliklerdir. Tarımla, tecimle, sanayi ile ekonomik islere devletin girmemesi, bireylere bırakması gerektiği görüsünde bulunan kurama "bireycilik" derler. Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ait, siyasal ve düşünsel islerde olduğu gibi her turlu ekonomik islerin de bireylere bırakılmayıp devlet tarafından yapılmasının daha uygun olacağını savunan kurama da "devletçilik" denir. Devletin temel iki ödevinin yanında ekonomik amaçlı ödevler, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden görünmemekle birlikte, ana görevlerinin yerine getirilmesinde etkindirler. Vatandasın güvenliğini ve esenliğini her şeyin basında düşünmek ve sağlamakla yükümlü olan devletin, ana görevlerinin yerine getirilmesinde son derece etkili ekonomik amaçlı ödevleri de bireylere ya da ortaklıklara tümüyle bırakabilmek için, bu islerin devletin el koymasına ve yardımına gerek kalmadan yürütüleceğine, devletin temel ödevlerini yerine getirmekte güçlükler yaratmayacağına güvenmesi gerekir. Bu gibi islerde, bireylerin kurmaya olanak bulamayacakları geniş ve güçlü örgütler gerekebilir. Ya da bu gibi islerde yeterince çıkar elde edemeyecekleri için, o islerden vazgeçerler. Oysa ki o isler, ulusça yaşamsal bir önem taşıyabilir. İste devlet onu yapmak zorunda bulunur. Devletin, bireye göre amacı çok farklı bir özellik taşır. O, toplumun ortak çıkarını ve ilerlemesini düşünür. Bireyleri, özel çıkar hırsından ne ölçüde uzaklaştırmak olanaklıdır, düşünülmeye değer. Anayasamızda da yer alan bu ilkenin, özellikle halkçılık ilkesini bütünleyici, halkçılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlayacak bir yöntem olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu ilke, yüzyıllar boyu sağlanmış teknik gelişmeleri, sanayii kısa surede yurtta sağlamayı istemekte, ona çalışmakla birlikte, bunları basarmış ülkelerin, yaptıkları büyük yanlışlıklara, içine düştükleri büyük zorluklara ve çelişkilere uğramamak için ortaya konmuş ve Atatürk tarafından gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Atatürk ilkeleri arasında özel bir yer tutan devletçilik, ulus birliğini, ulus bütünlüğünü sınıflara parçalamamak; bu sınıflar arasında ulus varlığını sarsan, yıpratan çatışmalara, karşıtlıklara düşmemek amacına yöneliktir. devletçilik ilkesi, devlet ile bireyin etkinlik alanlarını saptarken özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliklere set çeken, onları yok eden bir yöntem değil, ilke olarak devleti bireyin yerine koymamak, fakat bireyin gelişmesi için genel koşulları hazırlamak ve bireyin kişisel etkinliğini ekonomik ilerlemenin ana kaynağı olarak görmek anlayışıdır. Kurtuluş Savaşımız, "birlik ve dayanışma" ile anamalcılığın sömürgeciliğine karsı kazanılmıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu birlik ve dayanışmayı toplumun gelişmesi atılımlarında gerçekleştirmek zorundadır. Nasıl, cumhuriyet yönetiminin kuruluş başlangıcında somurucu, anamalcı ve isçi sınıfları yoksa, çağdaş uygarlık yolundaki gelişmelerde de sınıf karşıtlıklarına, çatışmalarına düşmeden toplum yapısında ekonomik ve kültürel dengeler sağlamak da devletçiliğin amaçları arasındadır. devletçiliğin bu anlamda uygulanışı, cağımıza ve geleceğe uygun özgün bir girişimdir. Atatürk devletçiliği, Türk ulusu için olduğu kadar, onun durumunda olan egemenlikleri, özgürlükleri için savaşan, anamalcı ülkelerin sömürülerinden kurtulmak çabasında olan uluslar için de toplumsal bir koşul, bir gerekirciliktir. Devletçilik ilkesi, doğumu, denemesi, uygulanması ile ulusal; amacı ve geleceği ile evrenseldir. LAİKLİK Atatürk ilkeleri arasında devrimcilik, cumhuriyetçilik ve uygarlıkçılık ilkeleri ile sımsıkı ilişkili olan laiklik ilkesi, yaygın anlatımıyla din ile dünya, din ile devlet islerinin ayrılmasını öngören akilci bir yöntemdir. Laiklik, geniş anlamıyla çağdaşlaşmanın doğal bir sonucudur. Din, bireylerin dilediği inancı taşımasıdır. Nasıl bireyleri belli bir inanca zorlamak insan haklarına aykırı ise, devleti de belli bir inancın buyruğu altına sokmak çağdaş devlet anlayışına aykırıdır. Devlet yönetiminin dinsel kural ve kurumlardan ayrılması, çağdaş Türk toplumunun yüzyıllardır beklediği bir devrim atilimidir. Yalnızca, basımevinin ülkeye girmesine engel olup uç yüz yıl geciktiren dinsel otoritenin, Türk ulusunun çağdışı kalışındaki olumsuz etkisi bile, din ile devlet islerinin ayrılması için yeter ve gerek bir koşuldur. Laiklik ilkesi, kimi gerici çevrelerin yorumladıkları gibi, dinsizlik anlamında düşünülmemelidir. Tersine her yurttaşı din ve inancında özgür bırakan temiz ruhlu halkımızı, özellikle koylumuzu, kutsal din duygusunu sömürerek çıkar sağlayan güçlerin baskısından kurtaran laiklik ilkesi, toplumdaki mezhep farklılığından ileri gelen karşıtlık ve çatışmaları da önleyen en etkili ve olumlu bir yöntem oldu. Laiklik, devlet yönetiminde bütün yasaların, kuralların ve yöntemlerin, bilimsel ve teknik bulgularla çağdaş uygarlığın sağladığı verilere ve dünya gereksinmelerine göre yapılması ve uygulanması ilkesidir. DEVRİMCİLİK Devrimcilik ilkesi, Atatürk ilkeleri arasında devingenlik, eylem ve atilim kavramlarını içlem ve kaplamına almış tek ilkedir. Atatürk, Büyük Söylevinin sonunda: "Bu açıklamalarımla ulusal yasamı sona ermiş varsayılan Büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını ve bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım," diye değindiği çağdaş devlet kavramıyla devrimcilik ilkesinin şaşmaz işaretini veriyordu. çağdaş devleti kuran bir ulusun çağdışı niteliklerden kurtulması gerekirdi. İste, Türk ulusunun, çağdışı niteliklerden kurtulmak, çağdaşlaşmak için giriştiği atılımların tümü devrimcilik ilkesinin kapsamı içine girer. Devrim, sözcüğünün su ya da bu anlama geldiğini tartışmanın devrimcilik kavramının anlamını değiştirmeye bir yararı yoktur. Devrimcilik Atatürk’ün Türk ulusunu çağdaşlaştırmak için giriştiği eylemlerin tümünün, tek ve değişmez amacıdır. "Türk ulusunu son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır" tümcesiyle tanımlamış olduğu devrim atılımlarını gerçekleştiren Atatürk, "ulusu ve toplumsal ortamı hazırlamak" yöntemini uygulamıştır. Devrimcilik, bu ana yönteme uyarak, yalnızca çağdışı kurumları yıkmak yerine, çağdaşlarını kurmakla yetinmemek, ulusu çağdaşlaşmanın gerektirdiği yeni kurumlara bilimin ve uygarlığın kılavuzluğunda çağdaş değerlere kavuşturmaktır. Bu bakımdan devrimciliği dar anlamda yıkıp yapmak sınırları içinde düşünmek, onun biçimsel yönünü görmekten ileri gitmeyen bir dar görüşlülüktür. Devrimcilik devrime konu olan eylemlerin türüne, niteliğine göre bir atilim sureci saptamaktır. Atatürk bu sureci saptamakta essiz bir basari göstermiştir. Devrimcilik, Atatürk ilkelerinin hemen hemen tümüyle birleşir. Bütün ilkelerin ya neden, ya da sonuç olarak devrimcilikle sımsıkı bir ilintisi vardır. Bu bakımdan devrimcilik, Atatürk ilkelerinin tümünü gerçekleştirmeye, korumaya ve yaşatmaya kesin kararlılıktır. Devrimcilik gerçek anlamıyla "Türkiye Cumhuriyeti halkını butunuyle çağcıl ve Bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplumsal kurul (heyeti içtimaiye) durumuna vardırmaktır." Devrimcilik, devrim atılımlarını yalnızca biçimsel yanıyla dondurup yüce anlam ve amacını yitirenlerle savaşmaktır. Devrimcilik, ulusun ve ülkenin yücelmesi için sürekli caba göstermektir. Çünkü "devrimler baslar, ama devrimin bitişi diye bir şey yoktur. Başlamak ve bitmemek gerek doğada, gerek toplumda devrimin, evrimle benzer olan ortak yasasıdır BÜTÜNLEYİCİ İLKELERİ AKILCILIK Atatürk İlkelerinin tümü, kavram ve uygulama olarak, akılcılığa dayanır. Atatürk’ün eserinin büyüklüğü, ulusu ve ülkesi için giriştiği tüm eylemlerinin başarıya ulaşmasında akilciliğin nasıl şaşmaz ölçek olduğunu kanıtlar. Türk toplumunun yüzyıllık çağdaşlaşma atılımlarının ortaçağın karanlık ve bağnaz düşüncelerinden ötürü, basarisiz kaldığını en iyi anlayanlardan biri Atatürk’tü. Doğru yolu bulmak için, şimdiye dek inandırılmış olduğumuz neler varsa hepsini aklin şüpheci süzgecinden geçirip inançlarımızı olumlu bilimlerin aydınlığında yeni bastan kurmak, akilcilik ilkesinin özüdür. "Bizim akil, mantık ve zeka ile davranmamız, yönetimimizdir. Bütün yaşantımızı dolduran olaylar bu gerçeğin kanıtıdır." diyen Atatürk, sağlam bir düşünce düzenine ve kafa yapısı ile girişim ve eylemlerine engel olacak tüm gerici, tutucu ve her çeşit özgürlük düşmanı davranışları ezerek, devrimciliğini akilcilik temeline oturtmuştur. Bilimin yol gostericiligini tüm girişimlerinde bir meşale gibi çizdiği ve açtığı yolu aydınlatan "aklin" tek ve yanılmaz denektaşı" olduğunu göstermiştir. Atatürk ilkeleri arasında on sıraya aldığımız "akilcilik" ilkesinin pek önemli bir yani da Türk toplumuna acılan gerçekçi yolun, bir dogma ve öğreti kalıbına sokulmamasıdır. Çünkü Atatürk, her zaman bunlara karsı olmuş, ancak olumlu bilimlerin ışığında yürümekle giriştiği uygarlık yolunun ulusunu düzlüğe çıkaracağına tüm yüreğiyle inanmıştı. "öğreti istemem, donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz" diyerek büyük sağduyusu ve sevgisiyle dünya savaşlarının ideoloji ve öğreti ayrılıkları yüzünden insanlığı nasıl bölüp parçalayabileceğini görmüştü. Atatürk ilkelerinin kati ve bağnaz bir kalıba sokulmayarak bu akilcilik ölçüleri içinde bütünleşmesi, onun özgürlükçülük ve devrimcilik ilkelerine hız veren bir güç kaynağı olmuştur. BARIŞÇILIK Atatürk İlkelerinden akilcilik, gerçekçilik ve uygarlıkçılık ilkeleriyle birlikte değerlendirilmesi ve yorumlanması gereken barışçılık ilkesi, buğun tüm dünyada korunmasına ve yaşatılmasına Bütün ulusların caba gösterdiği yüce bir insanlık ülküsüdür. Tarih boyunca giriştiği turlu savaşlarda kahramanlıklar yaratan Türk ulusunun, insanlık ailesinin onurlu bir üyesi olarak barısı korumada gösterdiği duyarlık ve titizlik, Atatürk ilkeleri arasında barışçılık kavramının akılcılığa ve gerçekçiliğe dayalı bir ilke olarak Nasıl değer kazandığının bir kanıtıdır. "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesiyle özetlenebilecek olan barışçılık, dünyanın geleceğini, dünya uluslarının anlaşarak kardeşçe geçinmeleri, turlu nedenlerle ve etkenlerle birbirinden ayrılmış ve birbirine düşman kesilmiş ulusların aralarında bir yakınlaşma ve kardeşlik kurmalarının mümkün olacağı inancıdır. Ancak her ne suretle olursa olsun, savaş düşüncesini ülkemizden uzak tutarak barışçılık ilkesi uğrunda elimizden geleni yapmak yeterli değildir. yüce ulusumuzu ve kutsal ülkemizi, bir saldırıya uğradığı takdirde bir karış toprağı için kanımızın son damlasına kadar dökmeye hazır ve inançlı olmak da barışçılığın ayrılmaz koşuludur. GERÇEKCİLİK Atatürk İlkelerinden uygarlıkçılık, barışçılık ve devrimcilik ilkelerinin akilcilik ilkesiyle çakışmasının doğal bir sonucu olan gerçekçilik, tüm ilkelere canlılık kazandıran bir ilkedir. Türk ulusunun tarihsel ve sosyal gerçeklerine dayandaki, toplumun içinde bulunduğu koşulları acık ve aydınlık biçimde belirleyerek geleceğin yolunu çizmek Atatürk gerçekçiliğinin özüdür. Tutulan yolda amaca yönelirken "olanı olduğu gibi bilme" ve bu çıkış noktasının gerektirdiği akilci yöntemler uygulama gerçekliğin yeter ve gerek koşuludur. Gerçeği bilmek devrimciyi yolundan çevirmez, üstelik turlu çareler arayıp gücünü arttırmak olanağını sağlar. Gerçeğe boyun eğmek ya da toplum yararina uymayan gerçeğin aldatıcı bir gerçek olduğunu düşünmek arasında bocalamadan yürümek ve amaca yönelmek Atatürk gerçekçiliğinin şaşmaz niteliğidir. Bu nitelik, Doğru ve yerinde saptamalarla, değer ölçülerine göre sıraladığı amaçlara ulaşmada, olanakları ölçerek, olayların gelişiminden yararlanarak, gerçekleşme koşullarını hazırladıktan sonra adim adim amaca Doğru engelsiz ve kararlı yürümesinde kendini göstermiştir. Atatürk gerçekçiliği, kimi kez halka rağmen, çok kez halkla birlikte ve fakat sonunda kesinkes halk için en iyi yolu bulmak ve gerçekleştirmektir. Yalan ve yanlısın er geç gerçeğin parlak aydınlığında yok olacağı inancı, gerçekçiliğin temelidir. Doğru yolda ilerleyen gerçekçilerin başarılarının sırrı bu noktadadır. barışçılık, uygarlıkçılık ve devrimcilik girişimlerinin başarıya ulaşmasında gerçekçiliğin çizdiği sağlam ve güvenli yoldan şaşmadan ilerlemek gerçek Atatürkçülerin değişmez idealidir ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK büyük Fransız Devrimiyle evrensellik kazanan özgürlük kavramı, yakınçağa damgasını vuran çağdaş devlet gerçeğinin temelini oluşturan bir eylemi de vurgular. özgürlükçülük, kişinin ve toplumun mutluluğa erişmesinde uğrunda girişilen savaşımların tümünü kapsar. Türk toplumunun özgürlük savaşımı, kotu yönetimle yoksulluğa ve tutsaklığa itilmiş soylu bir ulusun bağımsızlık direnişi ile diş güçlere karsı, kazandığı başarılarla son sınavını vermiştir. Ulus, cani pahasına kurtardığı ülkesinde kendi egemenliğine dayanan bağımsız bir yönetim kurarken, ülke bağımsızlığını ve ulus egemenliğini bir daha tehlikeye düşürmeyecek önlemleri ancak özgürlükçü bir ortamda etkin ve güçlü tutabilir. Özgürlüğün bu iki öz varlığı, bağımsızlık ve egemenliği korumada yasalarını koyarken yanlış ve olumsuz davranışları sınırlayıcı ilkeleri yine akilci ölçülere göre saptamak gerekir. Sinirsiz özgürlük anlayışının yaratacağı kargaşa, toplumun ve kişinin amaçladığı mutluluğa ters düşer. Bu bakımdan kutsal özgürlük hakkini kullanmada konulması zorunlu sınırlar çok geniş ve duyarlı bir ölçekle çizilmelidir. Akilcilik ilkesiyle çakışan özgürlükçülük ilkesinin, gerçekçilik ilkesiyle de siki bağıntısı düşünülmeden bu ilkenin soyut bir kavram olarak ya bütünüyle yok olması ya da bir kargaşa kaynağı olması önlenemez. Atatürk ilkelerinin basında yer verdiğimiz bu ilkenin anayasamızla saptanmış özgürlükler çerçevesinde uygulanması ve gerçekleştirilmesi için çok duyarlı ve bu ilkenin yılmaz savunucusu olmak zorundayız. Özgürlüğün kutsallığını korurken gerçek bir özgürlükçü inanısın özü su olmalıdır: "Zorbalık haline gelen otorite, otoriteyi yıkar, keyfilik haline gelmiş özgürlük de özgürlüğü" (Jarpers). İnsan özgürlüğüne kaynak olan insan haklarının en büyüğü olan yasama hakki bile sinirsiz değildir. Bu bakımdan büyük özverilerle kazanılmış özgürlüklerin korunmasında akilcilik ve gerçekçilik ilkelerinin aydınlık, şaşmaz doğrultusunda yürümeliyiz. Atatürk, tüm yaşamında ulusuyla birlikte uğrunda büyük savaşımlar verdiği Özgürlüğün en titiz bir savunucusuydu. "özgürlük olmayan bir ülkede olum ve çöküntü vardır; her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür," diyen büyük önderin özgürlükçülük ilkesini, Atatürkçü kuşaklar onun tüm ilkelerinin basında koruyacak ve savunacaklardır. UYGARLIKCILIK Atatürk devrimlerinin temeli uygarlıkçılıktır. "Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin asil temeli budur" diyen Atatürk, Türk ulusunu ileriye donuk yasam çizgisinde "çağdaş uygarlık düzeyinin istene çıkarmak" ülküsünün yılmaz savaşçısıdır. Bu bakımdan, yüz yıllık uygarlaşma çabalarına ilk kez, Atatürk’ün giriştiği toplumsal atılımlarla devrimci bir yon çizilmiştir. Türk toplumunun geri birakilmisliginin siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerine ilk olarak doğru tanı (teşhis) koyan Atatürk, yer yüzünde her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkinin elinde bulundurduğu ve yaratacağı uygarlık ürünleri ile oranlı olduğunu vurgulamıştı. Uygarlıkçılık ilkesine göre ülkeler değişiktir, fakat uygarlık tektir. Osmanlı İmparatorluğunun çökmesi, batıya karsı elde ettiği zaferlerden çok gururlanarak bati ulusları ile bağları kestiği gün başlamıştır. Bu yanılgıya düşmemek için girişilecek atılımlarda, bugünkü çağdaş uygar toplumların içinde bulundukları dengesizliklerden çelişki ve çatışmalardan korumak için izlenecek ilkelerin bir bütün olarak ele alınması gerekir. Bu bakımdan Uygarlıkçılık ilkesinin öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte gerçekleşmesi devrimin amacına ulaşmasını sağlayacaktır. Kısaca bati uygarlığını koru körüne taklit değil, batıdan olumlu bilimler, sanat, insan anlayışı, insanca yasama yöntemlerini almak, uygarlıkçının temel yöntemidir. Uygarlıkçılık, Atatürk’ün ve Türk ulusunun "Türklüğün unutulmuş uygar niteliğinin ve büyük uygar yeteneğinin, bundan sonraki gelişmesiyle, geleceğin yüksek ufkundan yeni bir güneş gibi doğacağı" özlem ve inancıdır.
|
|
|
|
|
321
|
cellotin genel / Tarih / kavimler göçü
|
: Şubat 20, 2007, 07:37:11 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir. KAVİMLER GÖÇÜ ÖNCESİ HUNLARA GENEL BAKIŞ Asya Hunları, M.S. II. yüzyıl başlarında birbirlerinden ayrılmış üç bölüm halindeydi. Balkaş Gölü havzasında Çi-çi hükümdarın iktidar zamanından artakalan Hun toplulukları bulunmaktaydı. Çungarya ve Barköl dolaylarında Kuzey Hunları, Kuzeybatı Çin sahasında ise Güney Hunları varlıklarını sürdürmekteydiler. Kuzey Hunlarından eski Hun başkenti bölgesinde kalanlar, 155 yılına doğru Moğol soyundan gelen Sienpiler tarafından batıya sürülerek neredeyse tümden yurtlarından çıkarıldılar. Güney Hunları ise kendi içlerindeki çatışmalar sonucunda ikiye ayrılmış ve topraklarının tümü, baskıları gittikçe artan Çinliler tarafından 220’ye doğru işgal edilmiştir. Bu olayların sonucunda Çin sahasındaki Hun siyasi hayatı tarihe karışmıştır. Bu bölgelerdeki Hunlar, Çi-çi iktidarının sona ermesiyle birlikte etrafa dağılmış ve özellikle Aral Gölü’nün doğusundaki bozkırlara çekilerek, varlıklarını devam ettirmişlerdir. Oradaki diğer Türk boyları ve I. yüzyıldan II. yüzyılın ortalarına kadar Çin’den gelen Hun kitleleri ile çoğalan ve uzunca bir süre sakin bir yaşam sürdürerek güçleri artan bu Hunların özellikle iklimin değişmesi nedeniyle batıya yöneldikleri tahmin edilmektedir. Avrupa Hunlarını kuranların bunlar olduğu bilinmektedir. AVRUPA’NIN DEĞİŞEN YÜZÜ : KAVİMLER GÖÇÜ Hunlar, IV. yüzyılın ortalarında Alan ülkesini ele geçirdikten sonra Volga kıyılarında göründüler. O tarihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler, bir Germen kavmi olan Gotların hakimiyetindeydi. Don ve Dinyeper nehirleri arasında Ostrogotlar (Doğu Got’ları), onun batısında Vizigotlar (Batı Got’ları) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya’da Gepideler, bugün Macaristan toprakları içinde yer alan Tisza ırmağı dolaylarında Vandallar vardı. Bu dört Germen kavmin dışında aynı bölgede İranlı ve Slav kitlelerin yanı sıra küçük Germen toplulukları da yaşıyordu. Hun başbuğu Balamir idaresinde, ilk saldırı Ostrogotlara yapıldı. Bu saldırı onları yıkmaya yetti (374). Ardından Ostrogot Kralı Ermanarik intihar etti ve yerine Hunlar tarafından Hunimund isimli bir kral atandı. Üstün bir askeri yeteneğe sahip Hun orduları saldırılarına devam ederek Dinyeper kıyılarında Vizigotlara büyük bir darbe indirdi. Vizigot Kralı Atanarik, kalabalık Vizigot kitleleriyle batıya doğru kaçtı (375). Böylece Hun askeri gücünün harekete geçirdiği ve batıya doğru çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden iterek (topraklarından çıkararak) Roma İmparatorluğu’nun kuzey eyaletlerini alt üst edip, İspanya’ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa’nın etnik çehresini değiştirdiği tarihi “Kavimler Göçü” başlamış oldu. Beklenmedik yerlerde görülen ani ve şiddetli Hun darbeleri Doğu Avrupa kavimleri arasına korku ve dehşet uyandırmıştır. Hatta Hunlar aleyhinde çoğu Lâtin ve Grek kaynaklarında kayıtlı, inanılmaz söylenti ve hikâyelerin çıktığı bilinmektedir. Hunlar; Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan oluşturdukları yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna’yı geçtiler ve Romalılardan hiçbir karşılık görmeksizin, Trakya dolaylarına kadar ilerlediler. Bununla birlikte, Roma topraklarında görülen bu kuvvetlerin yalnızca keşif için gönderilen öncü birlikler olduğu, daha sonraki tarihlerde bugünkü Macaristan ovalarına kadar akınlar düzenlenmesinden anlaşılmaktadır. Hun saldırılarından kaçan, bugün Avusturya arazisindeki Markomanlar ile Kuardlar, Roma topraklarına geçmeye hazırlanırken, İran asıllı Sarmatlar Roma sınırlarını aşıyorlardı. Diğer yandan, daha önceden sınırları aşan ve Transilvanya’da duraklamış olan Vizigotlar ise Roma sınırlarını geçiyorlardı (381). Bu sıralarda Germen asıllı topluluklar ile İranlı Baştarnalar, Batı Macaristan’dan Alpler’e sarkarak İtalya sınırlarını tehdit etmeye başlamışlardı. Hunlar, Roma İmparatoru I. Theodisius’un ölüm yılı olan 395’te iki cepheden harekete geçtiler. Hunların bir kısmı Balkanlardan Trakya’ya doğru ilerlerken daha büyük bir kısım, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yöneltilmişti. Basık ve Kursık adlı iki başbuğun yönetimindeki Anadolu akını, Hun Devleti’nin Don nehri civarında konuşlanmış olan doğu kanadı tarafından düzenlenmişti. Romalıları olduğu kadar Sasani İmparatorluğu’nu da telaşa düşüren bu akında Hun kuvvetleri, Erzurum bölgesinden itibaren Karasu ve Fırat vadilerini takip ederek Melitene (Malatya) ve Kilikia (Çukurova)’ya kadar ilerlediler. Bölgenin en korunaklı kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya’yı bir süre kuşattıktan sonra Suriye’ye inerek Tyros (Sûr)’u bir süre baskı altına aldılar ve oradan Kudüs’e yöneldiler. Hunlar sonbahara doğru kuzeye doğru ilerleyerek Orta Anadolu’ya, Kappadokia - Galatia’ya (Kayseri - Ankara ve dolayları) ulaştılar. Oradan Azerbaycan - Bakû yolu ile kuzeydeki merkezlerine döndüler. Bu, Türklerin Anadolu’da tarihteki ilk görünüşleridir. 398’de küçük çapta pek çok kez tekrarlanan bu tür seferler karşısında Doğu Roma’nın genç imparatoru Arcadius hiçbir ciddi tedbir alamamıştır. Hun baskısı, Balamir’in ölümünün ardından başa geçen, Balamir’in oğlu ya da torunu olduğu sanılan başbuğ Uldız komutasında, 400 yılına doğru batıda da artmaya başlamıştır. Attila’nın ölümüne dek takip edilecek olan Hun dış siyasetinin temellerini atan başbuğ Uldız, Bizans’ı baskı altında tutacak, Batı Roma ile iyi ilişkileri sürdürecekti. Çünkü; Bizans’ın Hun yönetimine alınması ilk hedefi oluşturuyordu. Öte yandan Batı Roma sınırlarını ihlal ederek huzursuzluk çıkaran barbar kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanı oldukları için Batı Roma ile ortak hareket etmek gerekiyordu. Bir süre sonra Uldız’ın Tuna’da görülmesi ile Kavimler Göçü’nün ikinci büyük dalgası başlamış oldu. Hasding Vandalları, 401’de Batı Roma eyaletlerine girerken Hunlardan kaçan Vizigotlar da İtalya’da göründüler. Lombardia üzerinden Galya’ya uzanan Alarik’in idaresindeki Vizigot tehlikesi ünlü Romalı kumandan Stilikho tarafından güçlükle engellendi (402). Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş Vandalları, Süevleri, Burgundları, Kuadları, Saksonları ve Alamanları kendi idaresinde birleştirmiş olan Radagais, bir yandan İtalya’yı tahrip ediyor, öte yandan Roma’yı yer yüzünden kaldıracağını iddia ediyordu. Romalıların son kurtuluş umudu olan Stilikho bile Pavia Savaşı’nda Radagais’e mağlup oluyor, Radagais’in ilerleyişi durdurulamıyordu. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu, Hunlardan yardım istemek zorunda kaldı. Savaştığı bütün rakiplerini bozguna uğratan Radagais, Türkler karşısında yenilmekten kurtulamadı. Romalı kuvvetlerle takviye edilen bizzat Uldız’ın komutasındaki Hun ordusu, Radagais’i Büyük Faesule Savaşı’nda (Floransa yakınlarında) yendi. Savaşın sonucunda Uldız, Roma gibi büyük bir uygarlık merkezini yıkılmaktan kurtarmakla kalmıyor; aynı zamanda Hun gücünden bir kere daha ürken Vandal, Alan, Süev, Sarmat ve Kelt topluluklarını Ren Nehri’nin ötesine gitmeye zorluyordu. Böylelikle, batı yönündeki tüm engelleri kaldıran Hunlar, serbestçe hareket edebilecekleri bir alan yaratmış oldular. Hunlar böylesine büyük askeri başarılara imza atarken durum Batı Roma İmparatorluğu için hiç de parlak değildi. Barbar kavimlerin akınları nedeniyle 402 yılında başkent, Roma’dan Ravenna şehrine taşınmıştı. Gittikçe siyasi gücünü yitiren imparatorluğun toprakları barbar kavimler tarafından işgal edilmeye başlandı. Daha önceki yıllarda atlatılan Vizigot tehlikesi yeniden hissedilmeye başladı. Vizigotlar, komutanları Alarik’in ölümünün ardından Güney Galya’ya yerleşerek burada bir krallık kurdular. Franklar uygun zamanı kollayarak Kuzey Galya’yı işgal ettiler (406). Burgundlar, Savoia’yı ele geçirdiler ve bu bölgeye yerleştiler (443). Vandallar, Galya ve İspanya’da büyük bir kıyım yaparak Afrika kıyılarına dek ilerlediler. 455 yılında Vandal kralı Geiserich, Roma şehrini yağmalamıştır. Bu gelişmelerin sonrasında yıkılmanın eşiğine gelen Batı Roma İmparatorluğu, aşiretlere ayrıldı. Tüm gücünü yitiren Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında yıkılmıştır.Bir göç hareketi hakkında tam olarak bir bitiş tarihi söylemek yanlış olsa da Kavimler Göçü’nün sona eriş tarihi hakkında yapılan tahminlerden en akla yatkını Batı Roma İmparatorluğu’nun resmi yıkılış tarihi olan 476 yılıdır. Çünkü; Kavimler Göçü’nün altında yatan nedenlerden biri de göç hareketi öncesinde tek bir imparatorluk halinde bulunan Roma İmparatorluğu ile barbar kavimler arasındaki ekonomik uçurumdur. Güçlü ve zengin Roma İmparatorluğu, göçten önceki dönemlerde de yoksul ve gaddar olan barbar kavimlerin ilgisini çekiyordu. Hun saldırıları karşısında direnemeyeceğini anlayan bu barbar kavimler, Roma İmparatorluğu’na saldırmayı son çare olarak gördüler. Bu topluluklar göç hareketlerinin yaşandığı, yaklaşık yüz yıllık süreç içinde bazen yendiler, bazen yenildiler, bazen köle olarak bazen de asker olarak Romalılar tarafından kullanıldılar. Bu akınlar, barbar kavimlerin nihai amacı olan Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışıyla son buldu (476). KAVİMLER GÖÇÜ’ NÜN SONUÇLARI 375 yılında Hunların bazı barbar kavimleri batıya sürmesiyle başlayan ve yaklaşık bir yüzyıl kadar devam eden Kavimler Göçü, Avrupa tarihini derinden etkilemiştir. Bu göçün Avrupa’ya siyasi, dini ve etnik sonuçları olmuştur. Kavimler Göçü’nün sonuçları şu şekilde sıralanabilir: 1. Hun saldırılarından korkarak kaçan barbar kavimler Roma’da karışıklıkların ve iç isyanların çıkmasına yol açtı. İmparatorluk Theodosius’un ölümü üzerine oğulları Arcadius ve Honorius tarafından paylaşıldı. Böylelikle, bin yılı aşkın köklü bir geçmişe sahip olan Roma İmparatorluğu , batısını Honorius, doğusunu Arcadius yönetecek şekilde ikiye ayrıldı (375). 2. Kavimler Göçü’ne yol açan Hunlar, Orta Avrupa’da bugünkü Macaristan topraklarını merkez alan Avrupa Hun Devleti’ni kurdular. 3. Hunların batıya sürdüğü kavimler, Roma’yı talan etmek suretiyle ülkede büyük tahribata yol açtılar. V. yüzyılın ikinci yarısından sonra Batı Roma İmparatorluğu büyük güç yitirerek aşiret krallıklarına bölündü. 476 yılında son kral Romulus Augustulus, Odoaker adlı bir aşiret reisi tarafından tahttan indirildi. Tahta oturan Odoaker’in, Roma imparatorluk simgelerini yanlısı olduğu İstanbul imparatoru Zenon’a göndermesiyle Batı Roma İmparatorluğu resmen sona erdi (476). 4. Avrupa’da uzun yıllar hüküm süren Roma İmparatorluğu’nun bölünmesi ve daha sonra batı kanadının yıkılması, Avrupa’daki siyasi dengelerin bozulmasına neden olmuştur. Kavimler Göçü sonucunda Avrupa’ya gelen kavimler (Franklar, Vizigotlar, Burgundlar vb.) Ortaçağ Avrupası’na damgasını vuran, “barbar krallıklar” olarak nitelendirilen küçük krallıklar kurdular. 5. Avrupa’daki otorite boşluğundan yararlanan kilise ve Papalık, tüm Ortaçağ boyunca siyasal gücü elinde tutmuştur. 6. Avrupa’daki merkezi krallıkların zayıflaması derebeylik (feodalite) rejiminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Feodalitenin oluşmasında göç ve istilanın önünden kaçanların kendilerine sığınacak bir yer aramaları, bunun sonucu olarak da asillerin topraklarına ve şatolarına yerleşmeleri etkili olmuştur. Bu durum aynı zamanda süzeren (himaye eden) ve vassal (himaye edilen) ilişkisini doğurmuştur. 7. Avrupa yaklaşık 100 yıl süren bir karışıklık ortamı yaşamıştır. 8. Avrupa’nın bugünkü etnik oluşumu, Hunların başlattığı Kavimler Göçü sonunda şekillenmiştir. Bir Germen kavmi olan Franklar, Kavimler Göçü sonunda Galya’ya yerleşmişler ve burada ilk devletlerini kurmuşlardır (5. yüzyıl). Yine Kavimler Göçü sebebiyle Britanya adalarına göç eden Angllar ve Saksonlar, bugünkü İngiltere’nin temelini atmışlardır. Bunların kaynaşmasıyla Anglo-Sakson deyimi ortaya çıkmıştır. Kavimler Göçü, Vandalların, Vizigotların, Süevlerin ve Alanların İber Yarımadası’na yerleşmesi ve buradaki yerli halkı içlerinde eriterek bugünkü İspanyolların meydana gelmesi sonucunu doğurmuştur. Germen kavimlerinin (Saksonlar, Franklar, Burgundlar, Gepideler, Gotlar, Skirler, Vandallar vb.) Avrupa’ya yayılarak yeni milletlerin oluşmasına yol açtıkları görülmektedir. Anayurtlarında kalan Germenler, daha sonra Alaman kabilesinin çevresinde yoğunlaşarak, yaşadıkları toprakların Almanya adını almasını sağlamışlardır. 9. Katolik kilisesi, misyonerler aracılığıyla, Batı Roma İmparatorluğu toprakları üzerinde kurulan krallıkları hıristiyanlaştırarak dinlerini yayma fırsatı buldu. 10. Kavimler göçü tarihçiler tarafından İlk Çağ’ın sonu Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. 11. Hunların gelmesiyle Avrupa'da atlı birlikler önem kazanmış, süvarilerin silâh ve kıyafetlerinde Hunlardan esinlenilmiştir. Belki de Orta Çağ Avrupası’nın şövalye tipi, Hun Alplerine öykünülerek oluşturulmuştur.
|
|
|
|
|
322
|
cellotin genel / Tarih / Osmanlı Tarihi
|
: Şubat 20, 2007, 07:35:48 ÖS
|
|
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU Anadolu(Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan kalkmasıyla beraber, özellikle Batı Anadolu'daki beylikler arasında, Türk birliğini yeniden tesis etmeyi amaçlayan mücadeleler kızışmış idi. İşte bu mücadelelerin neticesinde Anadolu'da Osmanoğullarının yıldızı parlayacak ve altı yüz yılı aşan muhteşem bir Türk devletine tarih tanıklık edecektir. Osmanoğullarının Menşe'i: Tarihi kaynaklara göre Osmanlı devletini kuranlar, Oğuzların 24 boyundan biri olan Kayı boyuna mensuptur. Oğuz an'anesine göre Kayılar, sağ kolda yer alan Boz-okların Günhan kolunun en büyük boyudur. Dolayısıyla Oğuz teşkilât yapısında Kayılar, hakim unsurdur. Bundan dolayı Dede Korkut'ta "hâkimiyet bir gün Kayı'ya değe; bu dediğim Osman neslidir" denilerek Osmanoğullarının hâkimiyeti meşrulaştırılır. Kayılar, Malazgirt Savaşı'nın hemen akabinde Anadolu'ya gelen Oğuz boylarındandır. Dolayısıyla onların Anadolu coğrafyası içerisinde yurt tutmaya yönelik göç hareketleri hem Anadolu'nun Türkleşmesi hem de Türkiye tarihinin şekillenmesi bakımından oldukça önemlidir. Tarihî kaynaklara göre elli bin kadar Tatar ve Türkmen gaza ve cihat maksadıyla önce Erzurum ve Erzincan'a, ardından da Artuklu sahasında yer alan Güneydoğu Anadolu'ya yönelmişlerdi. Kayı boyunun beyi Süleyman Şah, Halep'e giderken Fırat'ta boğulmuş ve "Türk Mezarı" da denilen Caber Kalesi'nde defnedilmiştir. Beylerini kaybeden "göçer evli"lerin bir kısmı, bugünkü Urfa-Viranşehir ve Mardin-Derik kazaları arasında bulunan Beriyye'ye gitmiş bir kısmı ise Anadolu'ya dağılmıştır. Bu sahalar, Kayı boyuna mensup Karakeçililer'in günümüzde de yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdir. Babasının ölümü üzerine dört yüz kadar göçer evli ile bölgeyi terk eden Ertuğrul Gazi önce Pasin Ovası'na, Sürmeliçukuru'na varıp bir müddet burada kalmış, sonra Selçuklu Hükümdarı Sultan Alaaddin'in çağrısı üzerine Adıyaman ve ardından Ankara civarına gelmiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesi ve uçları basan Bizans'a karşı yardımını gördüğü Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıları Ankara civarındaki Karacadağ'a konduran Sultan Alaaddin, Rumlara karşı Sultanönü (Eskişehir)'nde kazanılan zaferde, ordusunun akıncılığını üstlenen Ertuğrul Gazi'ye Söğüt, Domaniç ve Ermeni Beli'ni yaylak ve kışlak olarak tahsis etmiştir. Ertuğrul Gazi'nin vefatı üzerine (1281 veya 1288), küçük oğlu Osman Bey, Kayıların başına geçmiştir. Kuruluş Devri Osmanlı Beyliği'nin Kuruluşu; Osman Bey, Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla başa geçtikten sonra, siyasî ve dinî bakımdan Anadolu'nun en itibarlı ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir şahsiyeti olan Şeyh Edebali'nin kızı ile evlenerek, gücünü artırmış idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizans'a karşı genişleme politikasını uygulayarak, İnegöl, Karacahisar ve Yarhisar'ı ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bilecik'i alarak, burayı beyliğin merkezi yaptı (1299). Bu tarih devletin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultanı III. Alaaddin Keykubad'ın İlhanlı Hükümdarı Gazan Han'ın kuvvetleri tarafından tutulup, İran'a götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasından bazıları ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Bey'e teveccüh göstermiş; Oğuz an'anesine göre onun hâkimiyetini tanımayı kabul etmişlerdir. Nitekim Oğuz beyleri Oğuz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Bey'in önünde diz çökerek, onun verdiği kımızı içmek suretiyle tâbiyetlerini sunmuşlardır. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanoğullarının, şeklen de olsa bu dönemde, İlhanlı hâkimiyetini tanıdıkları bilinmektedir. Osman Gazi, beyliğini ilân ettikten sonra idaresi altındaki bölgeleri beş kısma ayırarak buraları güvendiği ve savaşlarda yararlık gösteren kimselere tevcih etti. Oğlu Orhan'a Sultanönü, büyük kardeşi Gündüz Bey'e Eskişehir'i, Aykut Alp'e İn-önü'yü, Hasan Alp'e Yarhisar'ı ve Turgut Alp'e de İnegöl'ü verdi. Diğer oğlu Alaaddin'e ise şeyh Edebali'nin emin ve nazırlığında, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302'de Bursa tekfurunun liderliğinde birleşen Rum tekfurlarının Koyunhisar (Bafeon) savaşında ağır bir mağlûbiyet tatmaları, Osman Bey'in Bursa ve Kocaeli taraflarına akınlar yapmasını oldukça kolaylaştırmıştı. Bir taraftan Bursa öte taraftan İznik Türk kuşatması altında tutuluyordu. Ancak yaşlılık sebebiyle Osman Bey, fetihler için oğlu Orhan'ı görevlendirmişti. Nitekim 1324 yılında Osman Bey vefat etti ve oğlu Orhan Bey Osmanlı tahtına çıktı. Orhan Bey, 1326 yılında Bursa'yı, uzun süren kuşatmanın ardından, ele geçirince babasının vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazi'nin naaşını Bursa'ya nakletti ve burayı devletin yeni merkezi yaptı. Orhan Bey'in komutanlarından Akçakoca ve Karamürsel ise İstanbul kıyılarına kadar akınlarda bulunuyorlardı. Bu fetih ve akınlardan telâşlanan Bizans İmparatoru Andranikos büyük bir ordunun başında Osmanlılara karşı harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon) Savaşı'nda ağır bir yenilgi aldı (1329). Bu zafer, İznik ve İzmit'in ele geçirilmesini kolaylaştırmıştır. Rumeliye Geçiş; Karasi Beyliğinde başlayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balıkesir ve civarını topraklarına katarak, ileride gerçekleşecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevkiye sahip olmuştur. Nitekim Karasi Beyliğinin deniz gücü ve Hacı İl Bey, Evrenos Bey gibi değerli komutanlar artık Osmanlıların emrine girmişlerdir. Bizans içindeki taht kavgaları ve Bulgar-Sırp saldırıları karşısında, gittikçe güçlenen Osmaoğullarından yardım isteyen Kantakuzen'in talebi üzerine Orhan Bey'in oğlu Süleyman, bir orduyla Rumeli'ye geçti (1345). Edirne'yi kuşatan Bulgar-Sırp kuvvetlerini bozan Süleyman Paşa bu zaferin karşılığında Gelibolu'daki Çimpe Kalesi'ni Bizans'tan aldı. Böylece Osmanlılar ilk kez Rumeli yakasında bir üs elde etmiş oluyordu (1356). Süleyman paşa Gelibolu'nun ardından Tekirdağ'a kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadolu'dan getirilen Türkmenleri yerleştirdi. Böylece Rumeli'de de Türkleşme hareketi başlamıştır. Süleyman Paşa'nın ölümünden sonra Rumeli'deki fetihler için kardeşi Murat Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362'de babası Orhan Bey'in de ölümü üzerine Murat Bey, Bursa'ya döndü ve Osmanlıların 3. hükümdarı olarak tahta çıktı (1362). Rumeli ve Balkanlarda Fetihler; I.Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden kardeşlerini bertaraf etmekle işe başladı ve bu arada elden çıkan Ankara'yı yeniden aldı. Anadolu'da birliğin sağlanmasının ardından Murat Hüdavendigar, inkitaya uğrayan Rumeli ve Balkanların fethine yöneldi. Bu sırada Balkanlar karşıklık içindeydi. Bir taraftan Sırp Hükümdarı Düşan'ın ölümü ile Sırplar arasında iç mücadeleler şiddetlenmiş, öte yandan Macar Kralı Layoş, Balkanlarda Ortadokslara olan baskıları artırmıştı. Evrenos ve Hacı İl Bey komutasındaki kuvvetler bu durumdan da yararlanarak Keşan'dan Dimetoka'ya kadar olan yerleri fazla bir mukavemet görmeden ele geçirmişlerdi. Sazlıdere Zaferi ile Edirne ve Filibe, Lala Şahin Paşa tarafından fethedildi (1363/4). Bu savaşlarda Bulgarların yanında yer alan Bizans barış yapmak zorunda kaldı. Türk ilerleyişini durdurmak isteyen Macar, Bulgar,Sırp ve Ulahlardan müteşekkil bir Haçlı ordusu Macar Kralı Layoş'un liderliğinde Edirne üzerine yürüdü. Ancak Meriç sahilindeki Sırp Sındığı denilen mevkiide, kalabalık Haçlı ordusunu hazırlıksız yakalayan 10 bin kişilik kuvvetiyle Hacı İl Bey, büyük bir bozguna uğrattı (1364). Sırp Sındığı zaferiyle Osmanlılar, Balkanlardaki fetihlerine hız verdiler ve bunu kolaylaştıracağı için Osmanlı başkenti Bursa'dan Edirne'ye nakledildi. Fetihler karşısında çaresiz kalan Bulgarlar Türk himayesini kabul etmek zorunda kaldılar (1369). Çirmen Zaferi ile (1372) Batı Trakya ve Makedonya'nın bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi ve Selanik ile Köstendil'in de ele geçirilmesinin ardından Sırp Kralı Lazar, vergi verip, gerektiğinde asker göndermek şartıyla Osmanlılarla barış anlaşması imzaladı(1374). Yaklaşık on yıl süren mücadelede, Rumeli ve Balkanlarda fethedilen bölgelere Anadolu'dan mütemadiyen Türk nüfus kaydırılarak bölgede demografik dengeler Osmanlılar lehine değiştirilmeye başlanmıştı. Bu tarihten sonra bir müddet Balkanlardaki fetihlere ara verilmiş ve Anadolu'da Türk birliğini sağlamlaştırmaya yönelik düzenlemelere geçilmiştir. Bu maksatla I. Murat, oğlu Bâyezid'i Germiyan beyinin kızı ile evlendirmiş; Tavşanlı, Emet ve Simav gelinin çeyizi olarak Osmanlılara verilmiştir. Aynı şekilde Akşehir, Yalvaç, Beyşehri gibi bazı şehir ve kasabalar Hamidoğulları'ndan para karşılığı satın alınmış, Candaroğullar da Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Artık Osmanlıların karşısında tek bir güç kalmıştı; Karamanoğulları. Alaaddin Ali Bey, Osmanlıların yeniden Balkanlara yönelmesini de fırsat bilerek, harekete geçmiş ancak I. Murat Konya önlerinde Karamanoğullarını yendiğinde Karaman beyi af dilemek zorunda kalmıştır(1387) Murat Hüdavendigar'ın yeniden Rumeli'ye yönelmesiyle birlikte Niş ve Sofya da dahil olmak üzere bütün Bulgaristan fethedildi.(1385/88). Timurtaş Paşa'nın Sırp kuvvetleri tarafından baskına uğratılıp, yenilmesi üzerine cesaretlenen Bulgar, Leh, Çek ve Macar kralları da Sırpların yanında yer aldılar. Fakat Çandarlı Ali Paşa, Bulgar Kralı Şişman'ı esir alarak Bulgarları bu ittifakın dışına attı. Buna rağmen Haçlı ordusu ilerleyişini sürdürünce, I. Murat ordusunun başına geçerek düşmanı Kosova'da karşıladı. I.Murat'ın oğulları Bâyezid ve Yakup'un da yer aldığı Osmanlı birlikleri büyük bir zafer kazandı. Sırp Kralı Lazar ve oğlu esir edilmiş, düşman kuvvetlerinin büyük bir kısmı imha olmuştu. (20 haziran 1389). Fakat I.Murat savaş meydanını gezerken bir Sırp tarafından hançerlenerek şehit düştü. Bunun üzerine Sırp kralı da Osmanlı askerleri tarafından öldürüldü. Osmanlılar için Balkanlarda tutunabilmek yolunda ölüm kalım savaşı olarak görülen I.Kosova Zaferi Sırplar tarafından asla unutulmamıştır. Günümüzde dahi masum Müslüman halka yönelik vahşetin arkasında bu mağlûbiyetin ezikliği ve intikam hissi yatmaktadır. Anadolu'da Türk Birliği'nin Sağlanması; I. Murat'ın şehit edilmesinin ardından oğlu Bâyezid, devlet adamlarının ittifakıyla hükümdar ilân edildi. Babasının ölümünü fırsat bilen Anadolu'daki beyliklerin Osmanlılar'a bıraktığı toprakları yeniden ele geçirmek maksadıyla harekete geçtiklerini haber alan Bâyezid, süratle Anadolu'ya döndü. 1390 yılında Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan beylikleri ortadan kaldırıldı. Ertesi yıl Hamidoğulları Beyliği toprakları ele geçirildi ve bu beyliklerin yer aldığı topraklarda Anadolu beylerbeyliği adıyla idarî bir ünite oluşturuldu. Ardından Osmanlıların en önemli rakip olarak gördüğü Karaman Beyliğine yönelen Yıldırım Bâyezid, Konya'yı kuşattı. Alaaddin Ali Bey'in barış talebi, Beyşehir ve çevresinin Osmanlılara bırakılmasıyla kabul edildi.(1391). Fakat Yıldırım Bâyezid'in Mora ile ilgilenmesini fırsat bilerek Ankara Sancak Beyi Sarı Timurtaş Paşa'yı esir alması üzerine, Yıldırım Bâyezid, Alaaddin Bey'e kesin bir darbe vurmaya karar verdi. Anadolu'ya geçen Yıldırım, üç gün süren savaşın ardından ele geçirilen Alaaddin Bey'i ortadan kaldırdı ve toprakları Osmanlılara ülkesine dahil edildi(1397). Karamanoğlu tehlikesinin bertaraf edilmesiyle, Anadolu'da Osmanlılara direnebilecek en güçlü devlet olarak Kadı Burhaneddin devleti kalmış idi. Daha 1392 yılında, Kadı Burhaneddin'in müttefiki durumundaki Candaroğlu Süleyman anî bir baskınla öldürülüp beyliğin Kastamonu şubesi ortadan kaldırılmıştı (1392). Ardından, ertesi yıl Amasya ve Merzifon civarı Osmanlı hâkimiyetine alınmıştı. Kadı Burhaneddin'in 1398'de Kara Yülük tarafından öldürülmesi üzerine, ona bağlı Sivas, Tokat, Kayseri, Malatya gibi şehirler birer birer ele geçirildi. Böylece Fırat'ın batısında kalan Anadolu toprakları Osmanlı sancağı altında birleştirilmiş oluyordu. Yıldırım Bâyezid'in İstanbul Kuşatması ve Balkanlardaki Fetihleri. Yıldırım Bâyezid'in Karaman seferine anlaşma gereği katılan Bizans İmparatoru V.Yuannis'in oğlu Manuel'in, babasının ölümü üzerine anlaşmayı çiğneyerek İstanbul'a kaçması sebebiyle Yıldırım, İstanbul'u kuşatmaya karar verdi. 1391'de başlayan ilk muhasara 1396 yılına kadar sürdürüldü. Bu maksatla İstanbul Boğazı'nda Anadolu Hisarı inşa edildi. Şehre dış yardımların gelmesini önlemeyi ve iaşe zorluğu altında savunmayı kırmayı hedefleyen bu muhasara Timur'un Anadolu'ya ulaşmasına kadar fasılalarla devam ettirilmiştir. Bu kuşatma sürerken bir yandan da Yıldırım, Bulgaristan, Arnavutluk ve Bosna taraflarında fetih hareketlerine devam etmekteydi. Kuşatma altındaki Bizans'ın da talebi ile Türklere karşı yeni bir Haçlı ittifakı oluşturan Macar Kralı Sigismund, İngiltere dahil bütün Avrupa devletlerinden topladığı 120 bin kişilik bir orduyla harekete geçti. Yıldırım Bâyezid düşmanı şaşırtan bir hızla Niğbolu Ovası'nda düşmanı karşıladı. 50-60 bin kişilik Osmanlı ordusu, sayıca çok üstün olan Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Savaş meydanından kurtulabilenler, kaçarken Tuna'da boğuldular.(1396) Haçlılardan geriye sadece muazzam bir ganimet kalmıştı. Bu ganimetle, Edirne ve Bursa'da pek çok cami, medrese ve imaret inşa edilmiştir. Zaferin ardından, Eflâk, Bosna, Macaristan ve Mora üzerine seferler düzenlendi. İtibarı bu zaferle bir kat daha artan Yıldırım, Niğbolu dönüşünde Anadolu birliğini kurmaya yönelik nihaî adımları atmaya başlayacaktır. Ankara Savaşı ve Fetret Devri: Yıldırım Bâyezid, Fırat boylarına kadar topraklarını genişlettiği sırada, Timur da İran, Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirmişti. Bazı Anadolu beyleri Timur'a sığınırken, ülkeleri istilâ edilen Celayirli Ahmet ve Karakoyunlu Kara Yusuf da Yıldırım Bâyezid'in yanına kaçmıştı. Böylece her iki devlet biribirine sınır komşusu olmuş, ancak bu durum iki hükümdarın da Türk dünyasının liderliğine oynamaları sebebiyle olumsuz neticeler doğurmuştur. Timur, Osmanlılara sığınan Celayirli Ahmet ve Kara Yusuf'un iade edilmemesini bahane edip Sivas'ı kuşatmış ve kendisine teslim edilmesine rağmen şehiri tahrip etmişti(1400). Bu olaydan sonra da her iki hükümdar arasında mektuplaşmalar devam etti. Fakat Timur'un, Anadolu beyliklerine topraklarının geri verilmesi ve bazı şehirlerin kendine bırakılması gibi talepleri Yıldırım tarafından reddedildi. Dolayısıyla iki fatih için savaş artık kaçınılmaz hâle gelmişti. 160 binlik Timur'un ordusunu, 70 bin kişiyle Çubuk Ovası'nda karşılayan Yıldırım Bâyezid, savaşın başlarında üstünlüğü ele geçirdi. Ancak Timur'un safında eski beylerini gören bazı askerlerin saf değiştirmesi ve Kara Tatarların Osmanlı ordusunun arkasını çevirmesi savaşın talihini değiştirdi. Bir avuç askerle direnmeye çalışan Yıldırım Bâyezid sonunda esir edildi (26 Temmuz 1402). Ankara Savaşı'nı kazanan Timur, Anadolu beyliklerini tekrar ihya etti ve böylece Anadolu Türk birliği parçalandı. Balkanlardaki Türk ilerleyişi durduğu gibi bir kısım topraklar da elden çıktı. Yıldırım'ın oğulları arasındaki taht mücadeleleri Osmanlı devletinin "Fetret Devri" boyunca 12 yıl müddetle devam etti. Şayet bu savaş gerçekleşmemiş olsaydı, hiçbir direnme gücü kalmayan İstanbul büyük bir ihtimalle Yıldırım Bâyezid zamanında Türklerin eline geçecekti. Dolayısıyla Ankara Savaşı Osmanlıları en az 50 yıl geriye götürmüştür.Esir düşen Yıldırım Bâyezid, yedi ay boyunca Timur'un yanında şehir şehir dolaştırıldıktan sonra üzüntüsünden ecele yenik düştü. Osmanlı şehzadeleri tahtın sahibi olabilmek için kıyasıya birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Bu mücadele Çelebi Mehmet'in tek başına devlet idaresine hâkim oluşuna kadar devam etti (1413). Çelebi Mehmet kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa Çelebi'yi bertaraf ettikten sonra Anadolu Türk birliğini yeniden tesis etmek için çaba sarf etti. Güçlenen Karamaoğullarının nüfuzunu kırdı, Karamanoğlu Mehmet Bey'in eline geçen Osmanlı topraklarını geri aldı. Candaroğulları beyliğinden Çankırı'yı ve ardından Canik (Samsun) bölgesini yeniden Osmanlı ülkesine kattı. Fakat Şehzade Mustafa ve Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin'in isyanları ülkeyi karıştırmaktaydı.(1419) Şehzade Murat Rumeli ve Manisa'da ortaya çıkan bu isyanı bastırdı, Şeyh Bedreddin ve adamları yakalanarak idam edildi. Timur'un beraberinde götürdüğü Mustafa Çelebi de Anadolu'ya döndüğünde tahtta hak iddia etmişti. Şehzade Mustafa'nın Selânik'te başlattığı isyan bastırıldı. Asi şehzade Bizans'a sığınmak zorunda kaldı. Çelebi Mehmet öldüğü zaman Osmanlı ülkesinde sükûnet büyük oranda tesis edilmeye başlanmıştı (1421). Babasının en büyük yardımcısı olan şehzade Murat tahta çıktığı zaman Bizans tarafından karşısına çıkarılan amcası Mustafa Çelebi'nin isyanını bir kez daha bastırdı ve Bizans'ı cezalandırmak için İstanbul'u kuşattı(1422). Bu defa küçük kardeşi Şehzade Mustafa'nın isyan haberini alan II.Murat, kuşatmayı kaldırarak kardeşini cezalandırmak zorunda kaldı. İsyancıların yanında yer alan Anadolu beyliklerine karşı harekete geçen II.Murat, Candaroğlu İsfendiyar Bey'i itaat altına aldı. İzmir Beyi Cüneyd'i ortadan kaldırıp, İzmir, Aydın ve Menteşe civarını ele geçirdi. Germiyanoğlu Yakub Bey'in çocuğu olmadığından, topraklarını Osmanlılara bırakmayı vasiyet etmişti. Onun ölümüyle Germiyan ili de Osmanlılara katılmış oldu(1428). Balkanlarda da durum Osmanlılar lehine düzelmeye başladı. Nitekim Fetret devri sırasında elden çıkan topraklar geri alındığı gibi, 1440'a kadar Belgrat hariç bütün Sırp toprakları Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Fakat Erdel ve Eflâk'ta üst üste gelen bazı küçük bozgunlar Avrupa'da büyük bir sevinçle karşılanarak, Osmanlılara karşı yeni bir Haçlı seferinin tertip edilmesine cesaret vermişti. II. Murat, Balkanlardaki Osmanlı varlığını tehlikeye atmamak için Macarlarla Segedin Antlaşmasını imzaladı (1444) ve bu anlaşmadan sonra tahttan feragat etti. Küçük yaştaki oğlu II. Mehmet'in hükümdar olmasını fırsat bilen Macarlar anlaşmayı bozdu ve yeni bir Haçlı ittifakı oluşturuldu. II. Murat yeniden ordunun başına geçerek düşmanı Varna Savaşı'nda karşıladı. Macar kralı öldürüldü. Haçlıların lideri durumundaki Jan Hünyad güçlükle kaçabildi(1444). Çandarlı Halil Paşa'nın ısrarıyla ikinci kez tahta çıkan II. Murat, Mora ve Arnavutluk'a sefer düzenledi. Varna'nın intikamını almak isteyen Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II. Kosova Muharebesi'nde bir kez daha Sırplar büyük bir yenilgiye uğratıldı (1448). Varna ve Kosova savaşlarıyla Osmanlılar Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmiş, Bizans'ın batıdan yardım alma umutları ise tamamen ortadan kaldırılmıştır. II. Murat 48 yaşında ölünce II. Mehmet yeniden Osmanlı tahtının sahibi olmuş (1451) ve Osmanlı Devleti artık bu dönemde tam bir cihan devleti hâline gelmiştir. Fatih ve Cihan Devleti'nin Doğuşu İstanbul'un Fethi: II. Mehmet, babasının ölümü üzerine ikinci kez Osmanlı tahtına oturduğunda, devletin ortasında bir şer adacığı hâlinde kalmış köhne Bizans'ı ortadan kaldırmayı öncelikle hedef olarak belirlemişti. Böylelikle Osmanlı devleti tam bir cihan devleti haline gelebilecekti. Hedefini gerçekleştirmek için ilkin Sırbistan ve Eflâk ile anlaşma imzalayan Fatih, Karamanoğlu tehlikesini de geçici de olsa bertaraf etti. Bizans'a ulaşabilecek muhtemel yardımı önlemek için Boğaz'ın Avrupa yakasına Rumeli Hisar'ını yaptırarak kuşatma hazırlıklarını tamamladı. Nihayet kuşatılan İstanbul'a karşı 6 Nisan 1453'te kara ve denizden saldırı başlatıldı. II. Mehmet, Edirne'de döktürdüğü çağının en güçlü toplarıyla İstanbul surlarını karadan sarsarken 18 Nisan'da donanma bütün İstanbul adalarını ele geçiriyordu. Fakat, Haliç'in zincirle kapatılması sebebiyle kara ve deniz birlikleri müşterek bir harekâta geçemiyor ve bu durum da kuşatmanın başarısına gölge düşürüyordu. Nihayet 22 Nisan'da Osmanlı donanmasının karadan Haliç'e indirilmesi gibi müthiş bir plânın gerçekleştirilmesi, kuşatmanın seyrini değiştirmeye başlamıştı. Seksen parçalık donanmayı bir anda karşılarında gören Bizans'ın direnme gücü artık kırılmıştı. 29 Mayıs 1453'teki nihaî harekâtla İstanbul fethedildiğinde, II. Mehmet, Peygamberimizin müjdesine mazhar oluyor ve "feth-i mübin" ile "Fatih"lik şerefini elde ediyordu.Bizans'ın ortadan kaldırılması hem Türk tarihi hem de dünya tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu fetihle Osmanlı Devleti, artık tam bir cihan devleti hâline gelmiş, İslâm dünyası ve Avrupa içinde büyük bir prestij ve güç kazanmıştır. Avrupa için bu fetih çağ açıp, çağ kapayan bir fetihtir. Katolik Avrupa'nın, Ortadoks dünyasıyla bütünleşme çabaları, İstanbul'un fethiyle önlenmiş, aksine Balkanları da tamamen ele geçirmek suretiyle Fatih, kısa zamanda Ortadoksları himayesi altına almıştır. Nitekim Papa V.Nikola'nın Türklere karşı harekete geçilmesi fikri pek taraftar bulamamış, aksine, Ege adalarındaki halk, Balkanlardaki bazı despotluklar ve prensler Fatih'i İstanbul'un fethinden dolayı kutlayan mektuplar yazmışlardır. Papa'nın isteğine sadece Almanya, Napoli ve Venedik olumlu cevap vermiş fakat onlar da kendilerinden ziyade Sırp, Macar ve Arnavutları kışkırtarak sonuç almaya çalışmışlardır. Fatih'in Batı Politikaları: Sırbistan Seferleri; İstanbul'un fethinden sonra Osmanlılara bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği bazı kaleleri geri veren Sırplar Macarlar ile iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başlamışlardı. Bunun üzerine 1454-1457 arasında üç kez peşpeşe Sırbistan'a sefer düzenlendi. Belgrat dışındaki bütün Sırp toprakları ele geçirildi. Sırp Kralı Bronkoviç'in ölümüyle başlayan taht mücadelelerinden faydalanan Osmanlılar, Sırpları vergiye bağladılar. Taht kavgalarının yeniden alevlenmesi üzerine, Mora seferinde bulunan Fatih, Sırp meselesine son verilmesini emretti. Mahmut Paşa, 1459'da başkentleri Semendire'yi ele geçirilerek Semendire Sancakbeyliğini oluşturdu. Böylece Sırbistan'da 350 yıl sürecek Osmanlı hâkimiyeti başlamış oluyordu. Arnavutluk Seferleri; Papalık ve Napoli krallığının desteği ve kışkırtmasıyla harekete geçen Arnavutluk hâkimi İskender Bey, vurkaç taktiği ile Osmanlı kuvvetlerine baskınlar düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere çıkmaya karar verdi. 1465 yılında gerçekleşen I.seferde, İlbasan Kalesi'ni yaptırıp, içine asker yerleştiren Fatih, Balaban Paşa'yı bölge için görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diğer devletlerden aldığı kuvvetlerle Türklere saldıran İskender Bey, Balaban Paşa'yı şehit etti ve İlbasan kalesi'ni kuşattı. Bunun üzerine Fatih II. Arnavutluk Seferi'ne çıktı (1467). Ele geçirilen topraklarda yeni garnizonlar oluşturuldu. Bu sırada İskender Bey ölmüş ve yerine oğlu Jean geçmişti. Arnavutlukta başlayan kargaşa sebebiyle Fatih 3. kez Arnavutluk seferini başlattı. Arnavutların elinde kalmış olan Kroya ve İşkodra kuşatıldı. Nihayet 1479 | | | |
|