Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 04:23:09 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 »
301  cellotin genel / Bankacılık / banka krizleri : Şubat 21, 2007, 08:48:03 ÖÖ
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.

GİRİŞ
   Ülkemizde banka dışındaki finansal aracıların yeterince gelişmediği bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla Türk mali sisteminin temelini bankacılık sektörü oluşturmaktadır.
Bilindiği gibi bankaların ekonomi içerisinde önemli görevleri bulunmaktadır. Topladıkları fonları fon ihtiyacı olan kişi ve kurumlara kredi olarak vermek, fon arz edenlerle fon talep edenler arasında aracı kurum görevi görmek, tahvil pazarlamak vb. birçok önemli görevi vardır. Dolayısıyla mali sektördeki gelişmeleri bankacılık sektöründe aramak yanlış olmayacaktır. Bu açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda bankacılık sektörünün önemini göz ardı etmek mümkün değildir.















BİRİNCİ BÖLÜM
1. Bankanın Tanımı
Bankalar, gerçek ve tüzel kişilerin belirli bir zaman için harcamayıp ellerinde tuttukları paraları toplayarak bu paraları kredi yoluyla değerlendirmek için uğraşan işletmeler olarak adlandırılır. Ancak bu tanım bankaların temel görevini kredi ticareti olarak göstermiştir. Oysa ki banka çok sayıda yazar tarafından değişik şekillerde de tanımlanmaktadır. Banka ile ilgili bir başka tanım ise şöyledir. “Para, kredi ve sermaye konularına giren her çeşit işlemleri yapan ve düzenleyen, özel veya kamusal kişilerle işletmelerin bu alandaki her türlü gereksinimlerini karşılama faaliyetlerini temel uğraş konusu seçen bir ekonomik birimdir.”  Ancak, günümüzde bankalar çok çeşitli konularda faaliyet göstermektedir. Bu sebeple bankaların bugün sahip oldukları özellik ve niteliklerini tamamen kapsayan bir tanım vermek çok güç hale gelmiştir.
Günümüzde banka, işlemlere karmaşık ve çok çeşitli olması dolayısıyla klasik çağların bankalarından çok farklı ve seçkin bir kurum niteliği kazanmıştır. Banka araçlarının genel ekonomi içindeki etkinliği ile yönetiminin özelliği de bu konuda büyük etken olmuştur.
2. Bankaların Çeşitleri
Bankaları esas olarak 4 gruba ayırabiliriz. Hukuksal kuruluşlarına göre bankalar, sermaye kaynaklarına göre bankalar, içerik yönünden bankalar ve iş konularına göre bankalar.
1. Hukuksal Kuruluşlarına Göre Bankalar
1.1.   Kişisel Girişim Bankaları
1.2.   Ticaret Ortaklığı Şeklindeki Bankalar
1.3.   Yasalarla Kurulmuş Bankalar
2. Sermaye Kaynaklarına Göre Bankalar
      2.1. Özel Sermaye İle Kurulmuş Bankalar
      2.2. Tüm Sermayesi Devletçe Ödenmiş Bankalar
      2.3. Karma Sermayeli Bankalar
      2.4. Ulusal Bankalar
      2.5. Yabancı Bankalar
         3. İş Konularına Göre Bankalar
      3.1. İş ve Ticaret Bankaları
      3.2. Uzmanlık Bankaları
      3.3. Emisyon Bankaları
         4. İçerik Yönünden Bankalar
      4.1. Merkez Bankaları
      4.2. Ticari Bankalar
      4.3. Tasarruf Bankaları
      4.4. Yatırım ve İş Bankaları
      4.5. Sanayi ve Kredi Bankaları
      4.6. Halk Bankaları
      4.7. Tarım Kredi Bankaları
      4.8. Dış Ticaret Bankaları
      4.9. İpotek Bankaları
      4.10. tüketim Bankaları olarak sınıflandırılmaktadır
3. 1994 Krizi Ve Sonrasında Türk Bankacılık Sistemindeki  Gelişmeler
Türkiye ekonomisinde 1993 – 94 yılları önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. 1993 yılının son aylarında mali piyasalarda istikrarsızlık artmış, döviz kurlarında aşırı dalgalanmalar meydana gelmiş, bütçe açıkları giderek artmaya başlamış, ithalat artmış, dış borç ödeme koşulları sebebiyle dış denge bozulmuş, Hazine düşük faizle borçlanma talebinde olduğu için piyasalardan borç alamamış ve Merkez Bankası kaynaklarına yönelerek likidite hacmini artırmış, rating kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu indireceklerine dair açıklamalar yapmış, kamu kağıtlarının faiz getirileri ve repo kazançları vergilendirilmeye başlanmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak TL.den kaçış hızlanmıştır. Piyasadaki likidite fazlası döviz piyasasını tercih ederek kurlarda aşırı bir baskıya sebep olmuştur.
“Yaşanan ekonomik kriz ve daha sonra alınan 5 Nisan 1994 kararları sonucu özellikle döviz borcu yüksek olan bankalardan Marmara Bark, TYT Bank, Impex Bank’ın faaliyetleri durdurulmuştur.”
Beklenen bu istikrar sonucunda satışı gerçekleştirilmiş devlet iç borçlanma senetlerinin nominal faiz oranları hızlı bir düşüş göstermiştir. Devlet tüm mevduatları sigorta kapsamına almış ve bu şekilde sağlanan güven ortamıyla finans sektöründe istikrar sağlanmış ve faiz düşüşü devam etmiştir. Bunlara bağlı olarak kredi faizleri de önemli oranda indirilmiştir
“1994 kriziyle zor bir döneme girmelerine rağmen bankalar dış yükümlülüklerini zamanında karşılamışlar ve kendi risklerinin ülke riski haline dönüşmelerini engellemişlerdir.
1995 yılından sonra ekonomide hızlı bir toparlanma meydana gelmiş ve bundan tüm sektörler gibi bankacılık sektörü de olumlu yönde etkilenmiştir. Yüksek reel faizler sonucu TL cinsinden yatırımlar cazip hale gelmiştir.
Bankacılık sektörü 1994 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte gelen hızlı bir küçülmenin ardından 1996 yılında yüksek bir performans göstermiştir. 1995 ve 96 yıllarında ekonomideki büyüme ve kârlılık bankacılık sektörüne de yansımış 1996 yılında sektör dolar cinsinden % 21.7 büyümüş ve toplam aktifleri 83.3 milyar dolara ulaşmıştır.”  Bankacılık sektörü 1997 yılında da milli gelir artış hızının üzerinde bir hızla büyümüştür. 1997 yılının ikinci yarısından itibaren enflasyonun ve faizlerin yükselme eğilimine girmesi, günlük repo işlemlerinden doğan kaynak maliyetini artırmıştır.  1998 yılında yaşanan ekonomik krizin yanı sıra enflasyonu düşürmek için yürütülen para programları iç talebi oldukça daraltarak enflasyonu yavaşlatmıştır. Uygulanan sıkı para ve maliye politikaları sonucundan enflasyon gerilemiş, 1997 sonunda % 91, olan TEFE ve % 99 olan TÜFE, 1998 sonunda sırasıyla % 54.3 ve % 69.7’ye düşmüştür. Diğer taraftan uygulanan para politikaları, ekonomik kriz ve ardından gelen erken seçim tartışmalarının yarattığı siyasi istikrarsızlık, faizlerin düşmesine engel olmuştur. Daha da önemlisi eksik kalan yapısal reformlar nedeniyle yazýlým arım kalmıştır.”
1999 yılında birer holding bankası olan Yurtbank, Esbank, Sümerbank, Egebank, Yaşarbank olmak üzere 5 ticari bankanın hisse senetlerinin tamamı TCMB nezdindeki Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) na devredilmiştir. Ayrıca bir yatırım bankası olan, Birleşik Yatırım Bankasının bankacılık lisansı iptal edilmiştir.
1999 yılında 4389 sayılı Bakanlar Kurulu çıkarıldı. Bu kanun, Bankalar kanununda köklü değişiklikler getirdi. Yeni Bankalar Kanununda en önemli değişikliklerden birisi “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) kurulmasıdır. Bu kurul bankaların daha iyi denetlenmesi, banka açılması ve bankaların tasfiyeleri konuların da geniş yetkilerle donatılmıştır.
4- 2000 Yılı İstikrar Programı ve Bankacılık Sistemine Yönelik Düzenlemeler
2000 yılı enflasyonu düşürme ve istikrar yazýlýmı kamu sektörü fazlası, tutarlı gelir politikası ile desteklenmiş sıkı döviz kuru taahhütleri ve yapısal reformlar olmak üzere 3 temel unsura dayanmaktadır:
- Programda öncelikli unsur enflasyonun temel nedeni olan kamu açıkları ve buna dayalı kamu kesimi borçlanma gereğini ortadan kaldırabilmesi için kamu sektörü temel fazlasının yüksek belirlenmesidir. Bu doğrultuda daha az iç borçlanmaya gidilerek faiz ödemelerinin yükünün hafifletilmesi gerekli finansmanın ise dış borçlanma ve özelleştirmeden sağlanacak gelirle karşılanması hedeflenmektedir.
- Programın diğer bir unsuru olan yapısal reformlar ise, yazýlýmın sürekli ve kalıcı çözümler getirebilmesi için alınan önlemler paketini içermektedir. Bu konulara niyet mektubunda “Tarım Reformu, Sosyal Güvenlik Reformu, Kamu Mali Yönetiminde Şeffaflık, Vergi Politikası, Özelleştirme, Bankacılık Sistemini Güçlendirme ve Bankacılık Düzenlemeleri ve Diğer” başlıkları altında yer verilmiş, böylece kamu maliyesini disiplin altına alarak enflasyonu düşürmek amaçlanmıştır. Ayrıca yazýlým, bankacılık sisteminin güçlendirilmesini sağlamaya yönelik yeni düzenlemeleri de içermektedir.”
- 2000 yılında üç kamu bankası: TC.Ziraat Bankası, T.Halk Bankası, T.Emlak Bankası’nın önce özerkleştirilip sonra 3 yıl içerisinde, eğer yetiştirilemezse de 4,5 yıl içerisinde özelleştirilmesi için Kanun çıkarıldı. Ayrıca bir kamu bankası olan T.Vakıflar Bankasının da özelleştirilmesi kararı alındı.”
Fona devredilen bankaların bazılarının fona devredilmesinin nedeni bankanın kötü yönetimidir.
“Bankalar Kanunu ile ilgili değişiklikle, tebliğler ve niyet mektubunda yer alan bankacılık sistemine yönelik düzenlemelerin bazıları şu şekilde özetlenebilir:
1. Bankalar Kanunundaki değişiklikle idari ve mali özerkliğe sahip siyası oto6riteden bağımsız olarak kurulan BDDK ile, Hazine Müsteşarlığı ile TCMB tarafından paylaşılan düzenleme, denetleme, ve gözetim yetkisi BDDK’ya devredilmiştir.
2. Bankacılık sisteminin düzenlenmesiyle gözetim ve denetimi hususlarında atılan diğer önemli bir adım ihtiyati raporlama ve finansal bilgilerin açıklanmasına yönelik muhasebe standartları ile ilgilidir.
3. Bankalar Kanunu’nda yapılan değişikliklerle banka kuruluşunda aranan şartlar ağırlaştırılmıştır. Banka kurucuları banka sahibi olmanın gerektirdiği mali güç ve sorumluluğa sahip olacaklardır.
4. Yeni kanun ile banka ortaklarının banka kaynaklarını istismar etmelerini önlemek amacıyla tüzel ve gerçek kişilere verilecek kredilerin tanımına açıklık getirilmiştir.
5. Bankalar dışındaki özel finans kuruluşlarının da bankalar gibi aynı yükümlülüklere tabi tutulmasıdır. Bu kuruluşların faaliyetleri banka kredi tanımına eklenmiş, bankalar gibi sermaye yeterliliğine ve şube açmak için gerekli öz kaynak limitlerine uyma zorunluluğu getirilmiştir.
6. Yeni Bankalar Kanunu ile bankaların sermaye yeterliliği ve döviz pozisyonu konularında düzenleme yapılmıştır. Konuya ilişkin olarak daha sonra, sermaye yeterliliğinin ve açık döviz pozisyonu oranlarının konsolide bazda uygulanmasına yönelik ayrıntılı tebliğ çıkarılmıştır.
7. Bankalar Kanunu’ndaki yeni düzenlemelerle bankaların devir, birleşme ve tasfiyesi ele alınmış, bu konuda kurumun yetki ve sorumluluklarına yer verilmiştir.
8. Avrupa Birliğine girme sürecinde olan Türkiye’nin bankacılık alanında uluslar arası standartlara uyum sağlayabilmesi için Bankalar Kanunu’nda kredilerde de yeni düzenlemelere gidilmiştir.
9. Son olarak ele alınan düzenleme ise, bankaların işlemleri nedeniyle karşılaştıkları risklerin izlenmesi ve kontrolünü sağlamak amacıyla faaliyetlerinin kapsamı ve yapısıyla uyumlu, esas ve usulleri kurumca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek etkin bir iç denetim sistemi ve risk kontrol ve yönetim sistemi kurmakla yükümlü olduklarına ilişkindir.
“2000’li yıllarda ticari bankaların yüzünü değiştirecek en önemli olgu internet bankacılığı olacaktır. İnternet önceki tüm iletişim devrimlerinden çok daha hızlı bir gelişme göstermektedir. Çok yakın bir gelecekte bankalar elektronik ticarette müşterilerine e-posta hizmeti, alışveriş olanakları sağlayarak gireceklerdir. Öte yandan bazı ticari bankalar müşteri gereksinimi ve değişimlerini yakından analiz etmelerine olanak veren “veri deposu” olarak adlandırılan yapılar oluşturmakta ve müşterilerine daha iyi hizmet sağlayan biri telefon bankacılığı (Çağrı Merkezi) diğeri internet olmak üzere iki önemli iletişim olanağını hızla geliştirmektedir.”
5. Önümüzdeki Yıllarda Bankacılıkta Beklenen Gelişmeler
“Gelecekte, banka yönetimlerinin mali kararları bankacılık sektörünün durumunu etkileyecektir. Bankacılık sektörü ekonomik ve çevresel düzenlemelere karşı daha esnek olabilecektir
- Finansal enstrümanların çeşitlerinin hızla artmasıyla banka üst yönetimlerinin alacağı kararlar bankaların kârlılığı üzerinde çok büyük önem arz edecektir.
- Gelecekte banka bilançoları daha şeffaf olacaktır. Bankaların bilançolarında olumsuzlukların gizlenmesi tamamen ortadan kalkacaktır. Yatırımcıların kararlarını daha geniş bir veri setini dikkate alarak vermeleri mümkün hale gelecek, derecelendirme kuruluşları faaliyete geçirilecek ve risklilik hakkındaki bilgilerin daha açık ve ulaşılabilir olduğu bir ortamda mevduat sigortasının kapsamı daraltılacaktır
İKİNCİ BÖLÜM
2.1. Türk Bankacılık Sisteminin Genel Yapısı Ve Özellikleri
Ülkemizde banka dışı finansal aracılar yeterince gelişememiştir. Dolayısıyla bankacılık sektörü Türk Mali Sisteminin temelini oluşturmaktadır. Ülkemizde bankacılık sektörü yabancı bankalarla gündeme gelmiştir. 1980 den sonra ise serbest piyasa ekonomisini geçiş çalışmaları ile birlikte hızlı bir gelişim içine girmiştir. Bu çalışmalar ekonomi içinde kamu payını azaltmak değil artırmak şeklinde neticelenmiştir.
Gelişmiş ülkeler de bankacılık sanayileşme sürecinin bir gereği olarak ortaya çıkarken Türkiye’de bankacılık Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde hazinenin finansman ihtiyacının karşılanması amacıyla ortaya çıkmıştır.
Bu yönde bankacılık sektörüne verilen önem ve görev neticesinde, mali sistem ve parasal hareketlerin tümünün bankalar tarafından yerine getirileceği görüşü, uzmanlaşmış bankalar yerine, her türlü bankacılık hizmetlerini yerine getiren banka türlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ülkemizin bankacılık sektörünün son 15 yıllık dönemde gösterdiği gelişme performansına bakıldığında Türkiye ekonomisinin küreselleşen dünya ekonomisinde kendine yer edinme hedefi doğrultusunda yaşadığı görülmektedir. Sektör gerek teknik altyapı gerekse sunduğu hizmetlerin nitelik ve çeşitliliği bakımından gelişmiş ülkelerle rekabet edebilecek üzere ulaşmaktadır.
Türk barkacılık sistemi öteden beri çok şubeli bankacılık üzerine kurulmuş, yakın zamana kadar da faaliyetlerini ticari bankacılık üzerinde yoğunlaştırmıştır. Ticari bankaların sayısı yıllar itibariyle artış gösterdiği halde bu bankaların toplam içindeki payı gerilemiştir. Buna karşılık yabancı bankaların Türkiye’ye gösterdikleri ilgide belirgin bir artış görülmüştür. Türk Bankaları da yurtdışında şube açma ve banka kurma ya da mevcut bankalarla ortaklık kurma yoluna gitmektedirler. Bunun başlıca nedeni, Türk dış ticaretinin artmasıyla ortaya çıkan fon akışını Türk bankacılık sisteminden geçirebilmek ve AT’nin mali yapısı içinde yer alabilmektir.”
Türk Bankacılığı bazı özellikler göstermektedir. Bunların içinde önemli alanları şu şekilde sıralanabilir:
1-Ticari Bankalararası rekabeti artıracak uygulamalara henüz tam anlamıyla geçilmemiş olduğundan bankalararası rekabet çok sınırlıdır. Devlet bankaları ise özel işlevleri yanı sıra mevduat toplama ve ticari kredi verme faaliyetleriyle bu sınırlı rekabet ortamına katılmaktadırlar.
2-Devlet bankacılık alanında, faaliyet gösterirken çok ayrı fonksiyonlarda ve küçük organizasyonlar şeklinde yer almıştır.
3-Özellikle devlet bankalarında şube başına düşen mevduat düşük, buna karşılık şube başına düşen personel ve maliyetler yüksektir.
4-Ticari bankalar arasında rekabetin göstermelik olması sadece fiyat rekabeti olmamasından değil, hizmet rekabeti açısından, işlemlerindeki farlılık ve hızın hemen hemen aynı düzeyde olmasından kaynaklanır.
5-Bankacılık piyasasının önemli bir kısmına birkaç banka hakindir.
6-Bankalar dışarıya fazla bağlantı kurmadan daha çok içe dönük çalışmaktadır.”
Türk banka sisteminin en belirgin özelliği, kapalı ekonomi bankacılığı olmasıdır.
Türk banka sisteminin şu andaki pozisyonu dış piyasada sunulan uluslar arası bankacılık hizmetlerinden kendileri ya da ulusal müşterileri adına yararlanmaktadır.
2.2. Türk Bankacılık Sisteminin Dışa Açılması
Türk Bankacılığın dışa açılmasının Türk ekonomisi üzerindeki etkilerini iki alt başlık halinde inceleyebiliriz:
1-Kısa dönemli etkiler
2-Uzun dönemli etkiler.

a- Kısa Dönemli Etkiler
Türk ekonomisinin kısa dönemli en önemli sorunu, dış ekonomik ilişkilerde döviz kazancı sağlayan faaliyetlerinin artırılması ve çeşitlendirilmesiyle ilgilidir. Bankacılık sistemininse bu ilişkilerle ilgilenmesinin nedeni mal ve sermaye hareketlerine aracı kurum görevi yapmaktır.
Yurt dışındaki şubeler ülkelerinin dış ticaretini finanse etmede ve dış ticareti teşvik etmede önemli roller üstlenmektedirler. Sadece dış ticaretin finansmanına katkıda bulunmayıp, ilgili ülkenin dış ticaretinin artışını hızlandırmakta veya teşvik etmektedir. Çünkü, bankalarla ihracatçılar arasında ulusal işbirliği, işadamları ve bankacılardan oluşan bir ekip oluşturularak, dış ticaret ve kısmen de yatırımları artırabilirler.
b- Uzun Dönemli Etkiler
Uluslararacılaşmış bankalar faaliyetlerini denetleyecek bir uluslar arası merkez  bankası mevcut olmadığından, karşılık ayırma, kredi kısıtlamaları, reeskont politikaların olumsuz etkilerini dünya ölçeğini kullanarak azaltabilirler. Bu özelliğe sahip bankalar ev sahibi ülkelerde uygulanan yasa ve düzenlemelerin etkilerinden kurtulabilirler.
Ulusal bankacılık endüstrisinin içsel yapısına bağlı olarak bankalar uluslar arası özellik kazanırlarsa ulusal para politikasının etkin bir şekilde uygulanmasını önleyebilir ve uluslararası bağlantıları dolayısıyla kredi kısıtlamalarının etkilerini azaltabilirler. Ayrıca bankacılık endüstrisinde yoğunlaşmayı artırarak iç piyasanın rekabetçi ortamdan uzaklaşmasına neden olabilirler.”
2.3. Enflasyonun Türk Bankacılık Sistemine Etkileri
Serbest piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirildiği 1980 sonrası dönemde kamu finansman açıklarının artması sonucu meydana gelen yüksek enflasyondan bankacılık sektörü da olumsuz yönde etkilenmiştir. Hızla artan bütçe açıkları iç borçlanmayla finanse edilmiş ve kamunun mali kaynaklara olan talebi artmıştır, uygulanan enflasyonist politikalar reel faizlerin yükselmesine yol açmıştır. Belirsizliklerdeki artış olumsuz beklentilere yol açarak makro ekonomik konjonktürde istikrarsızlığa sebep olmuş ve bu bankacılık sektörünü de etkilemiştir. Bankacılık sektöründe bu dönemde hissedilen etkiler çeşitli sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
2.3.1. Menkul Değerler Cüzdanının Bilanço İçindeki Payındaki Artış
1980 sonrası Türkiye ekonomisine damgasını vuran en önemli sorunlar yüksek enflasyon ile artan bütçe açıkları sonucu iç borçlanmada meydana gelen büyük artışlardır. Çünkü, bütçe disiplininden uzaklaşılmış ve ekonomideki bozukluklara bağlı olarak uluslar arası kredibilite zayıflamıştır. Dolayısıyla dış borçlanma olanakları azalmış, iç borçlanma ihtiyacı artış göstermiştir.
Bankacılık açısından konuya baktığımızda ise, artan kamu iç borçlanma gereksinimize bağlı olarak, kamu, kağıtlarının reel getirisinin yüksek oluşu devlet iç borçlanma senetlerinin bankaların menkul değerler cüzdanı içinde giderek ağırlık kazanmasına neden olmuştur. Getirisinin yüksekliğinin yanı sıra, risklerin olmaması da kamu kağıtlarının bankalar açısından cazip olmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynakların diğer kullandırım alalarına göre formalitesi olmaması, son derece az zaman emek ve maliyet gerektirmesi, bu konuda diğer bir etkeni oluşturmuştur. 1980 yılından sonra artan repo işlemleri de dikkat alınırsa aktif içinde yer alan menkul değerler cüzdanındaki artışın daha da belirginleştiği görülür.”
Sonuç olarak diyebiliriz ki, bankalar enflasyonist dönemde kaynaklarının çoğunu menkul değerler ve özellikle iç borçlanma senetlerine aktarmışlardır.
2.3.2. Kredilerin Banka Bilançoları İçindeki Payında Azalış
Enflasyonist dönemde bankacılıktaki en belirgin değişmelerden biri de klasik bankacılık faaliyeti olarak adlandırabileceğimiz kredi kullandırımının giderek ikinci plana düşmesidir. Reel kesimin ekonomideki istikrarsızlık nedeniyle yatırım yapmak yerine mevduat, repo, iç borçlanma senetleri gibi alanlarda ellerindeki sermayelerini değerlendirmeleri de kredi talebine azaltmıştır. Ayrıca bankalar açısından kredi kullandırımının bir dezavantajıda, kredi faizlerinin yüksekliği nedeniyle kredinin geri dönmeme riskinin artışı olmuş, bu durumda bankaların kredi kullandırımını sınırlamıştır.
Devlet iç borçlanma senetleri çok kolay bir şekilde elde edilirken kredi kullandırımının istihbarat gibi işlemler nedeniyle ek bir zaman ve kaynak harcamayı gerektirmesi de kredilerin bankaların aktif toplamı içindeki payının giderek azalmasına yol açmıştır.”
2.3.3. Öz Kaynakların Zayıflaması
Yüksek enflasyon döneminde bankaların sermaye yapıları giderek zayıflamıştır. Öz kaynaklarında ise nakit girişi sağlanmadan yapay bir artış kaydedilmiştir. Bu yeniden değerleme değer artış fonundan kaynaklanmaktadır. Bu sebeple öz kaynakların kendi içindeki dağılımı bozulmuş ve banka bilançolarındaki şeffaflık sağlanamamıştır.
2.3.4. Bankaların Kârlılıklarının Artması
Bankacılıkla kârlılığı artıran esas unsur enflasyon olup, bankaların öz sermaye kârlılığı ile enflasyon istisna yıllar dışında aynı yönde hareket etmektedir. Özellikle artan kamu talebine paralel olarak, enflasyonun üzerinde seyreden hazine ihale faiz oranlarının yükselmesi, bankacılığı cazip hale getirmiş ve bankaların kârlılığını artırmıştır.
2.3.5. Nakit Değerlerin Maliyetinin Artması
Enflasyonun bankacılık sektörü üzerindeki en önemli etkilerinden biride nakit bulundurmanın maliyetinin artmasıdır.
“Gerek bankaların kaynağının maliyetinin gerekse kullandırımı getirisinin yüksekliği likit kalmanın maliyetini büyütmüş, bankalar yasal karşılıklar dışında nakitte kalmamaya çalışmışlardır. Bu durum bankaların zaman zaman likidite sıkışıklığına düşmelerine yol açmıştır. Nitekim 1994 mali krizinde batan üç bankanın büyük ölçüde likidite eksildiğinden battığı bilinmektedir.”
2.3.6. Yabancı Para Cinsinden Varlıkların Banka Bilançoları İçindeki Ağırlığının Artması
Enflasyonist dönemde banka bilançoları içinde yabancı Para cinsinden varlıkların payı büyük ölçüde artmıştır. Bu ise bankaların yabancı para cinsinden borçlanıp TL cinsinden kullanıma sunmalarının bir sonucu olmuştur. Bankaların bu uygulamaya başvurmalarının sebebi ise iç borçlanma faizlerinin yüksekliği ve bu faiz oranlarının döviz kuru değişimlerinin üzerinde seyretmesi olmuştur.
Bankaların yabancı kaynağa önem vermelerinin bir göstergesi de kaynak yapılarındaki değişimdir. Nitekim 1980 sonrası dönemde belirgin olarak 1990’lı yıllardan itibaren toplam mevduat içinde döviz tevdiat hesaplarının payı önemli ölçüde artmıştır.
2.3.7. Banka Bilançolarında Vade Uyumunun Bozulması
Enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık reel faizlerde değişkenliğe sebep olarak geleceğe yönelik belirsizliklerin artması nedeniyle banka kaynakları bir ila üç ay arasında kısa vadede sıkışmıştır. Bu durum temelde daha uzun vadeli olan banka kredileri ile kaynaklar arasında vade uyumsuzluğunu giderek artmıştır ve likidite riskine sebep olmuştur.
2.3.8. Gelir – Gider Yapısındaki Değişim
Yüksek enflasyonun yaşandığı dönemde devletin iç borçlanma ihtiyacının bir sonucu olarak faizler yükselmiş ve bu da bankaların aktif yapısının değişmesine yol açmıştır. Sonuçta menkul değerler kredilere göre aktif içindeki payını göreceli olarak artırmıştır. Bununla birlikte bankaların gelir yapıları da değişmiştir.
Yüksek enflasyon döneminde mevduata verilen faiz giderinin sektörün toplam faiz giderleri içindeki payında belirgin bir artış vardır. Bu durum özellikle 1995 yılından itibaren sektörün mevduat maliyetlerinin artması kadar, bankaların mevduat kaynağına daha fazla ağırlık verdiklerini göstermektedir.
2.3.9. Yeni Bankaların Sisteme Girmesi ve Şubeleşmenin Artışı
1980 yılından sonra sektördeki banka sayısı hızlı bir artış göstermiştir. Bunun en önemli nedeni, faizlerde meydana gelen artış sonucunda kar marjlarının artışıyla bankacılığın karlı bir sektör haline gelmesidir. Bu dönemde kurulan bankaların en önemli özelliği holding bankaları olmasıdır.
Enflasyon bankaların sayılarını artırdığı kadar şube sayılarının de gelişimine etken olmuştur. “1980 öncesi mevduat toplamaya ağırlık verilmesi sebebiyle şube bankacılığı gelişirken, 1980 sonrası makroekonomik konjonktürdeki gelişmeler çerçevesinde mevduatın görece pahalı bir kaynak haline gelmesiyle diğer kaynaklara yönelmeye çalışan bankaların şube artış hızı yavaşlamıştır. Ancak bu süreç 1995’den sonra tersine bir eğilim kazanmıştır.”
2.3.10 Repo İşlemlerinin Artması
Enflasyon ve yükselen faizler nedeniyle vadelerin kısalması, kısa vadeli kaynakları cazip kılmış, tasarruf sahiplerinin ve bankaların kısa vadeli araçlara yönelmesi repo işlemlerini gündeme getirmiştir. Bu nedenle yüksek enflasyon döneminde, özellikle 1990 yılından sonra repo hacmi oldukça yükselmiş ve artışı enflasyonun üzerinde gerçekleşmiştir.
2.4.Türk Bankacılık Sektörünün Avrupa Birliği Bankacılık Sektörüyle Uyumlaşma Süreci
2.4.1.Uyumlaştırma Stratejilerinin Belirlenmesinde Göz önünde Bulundurulması Gereken Hususlar
1. Türkiye bugünkü konumu ile AB ve Birliğin bankacılık sektörünü ilgilendiren mevzuatı açısından üçüncü ülke durumundadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin mevzuatın uyumlaştırılması ve  rekabet gücü kazanılması konusunda oldukça geç kaldığı görülmektedir.
2. Türk bankacılık sektöründe birlik  bankacılık düzenlemeleri ve gelişmeleri göz önünde bulundurularak yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Bu açıdan AB normları yanı sıra OECD, GATT  ve BIS gibi kurumlar tarafından belirlenen ortak uluslar arası normlar ve düzenlemeler de dikkate alınmalıdır.
3. ABD ve Japon bankacılık sektörü ile uluslar arası finansal piyasalardaki gelişmeler mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.
4. AB normları ve yasal çerçevesi ile Türk Bankacılık Sektöründe yer alan bankaların AB bankacılık sektörü ile rekabet edecek yapıya kavuşması sağlanmalıdır.
   5. Türk bankacılık sektörü ile AB bankacılık sektörünün karşılaştırılması sonrasında alınacak stratejik kararların belirlenmesinde, önemli bir veri kaynağı, topluluk üyesi ülkelerin gerçekleştirmiş oldukları ve halen gerçekleştirmeye çalıştıkları reform çalışmaları olmalıdır.
   6. Türk Bankacılık Sektörü ile ilgili stratejiler belirlenirken Türkiye’nin coğrafi konum ve bölgesinde yer alan politik ve ekonomik gelişmeler çerçevesinde İstanbul’un bölgesel bir iş ve finans merkezi olarak yapılandırılması hedefi göz önünde bulundurulmalıdır.
7. Türk bankacılık sektörünün AB bankacılık sektörü ile rekabetinde aynı silahlara sahip olmadığı görülmektedir. Bu silahlar rekabeti sağlayacak finansal kurumlar çok çeşitli piyasalar ve çeşitli finansal araç ve ürünlerdir.”
2.5. Türk Bankacılık Sistemimizin Temel Eksiklikleri Ve Öneriler
1. Bankaların karmaşık ortaklık yapısı ve bunun sonucunda oluşan bağlantılı krediler.
2. Konsolide denetim ve gözetim eksikliği.
3. Tasarruf mevduatı Sigorta Fonunu’nun kötü bankalara fon transferinin süreklilik arz etmesi.
4. Kamu Bankalarının sistemde hakim rol oynaması.
5. Enflasyon muhasebesinin uygulanmaması.
6. Tek tek banka gözetimlerinde etkinlik sağlanamamasıdır.”
Bu eksikliklerin giderilmesi için sunulan önerileri de şu şekilde sıralayabiliriz
1. Kamu kurumu niteliğindeki bankacılık konusunda ihtisaslaşmış uzmanlardan oluşan “Bankacılık Komisyonu” oluşturulmalıdır.
2. Banka kaynakları y eni kanuna göre en kısa sürede düzenlenmelidir.
3. “Bağımsız Ekonomi Denetçiliği” kurulmalıdır
4. Vadeli Kambiyo işlemleri kanun ve yönetmelikleri hazırlanıp, bir an önce uygulamaya geçilmelidir.
5. Türkiye İhracat Kredi Bankası yeni düzenlemeler ile Factoring ve Forfaiting işlemlerine hız verilmelidir.
6. Kredi talep eden firmaların kredi maliyetlerini düşürücü yasal önlemler alınmalıdır
7. Kredi talep eden firmaların riskini doğru ölçen sistemler geliştirilmelidir.
8. Özelleştirme yazýlýmına alınan bankaların bu aşamadan önce mali yapı, organizasyon ve sermaye yapısı bakımından hazırlanmalıdır.”














ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
3.1. Türkiye’de Banka Krizleri Ve Öneriler
3.1.1 Bankacılık Krizinin Tanımı, Çıkışı ve Yayılması
Bankacılık krizi, ticari bankaların piyasa araçları üzerindeki kontrolleri kaybetmesi ya da vadesiz mevduattaki ani çekilme ile fonlarını karşılama yeteneğini kaybetmesidir. Bankacılık krizine yol açan nedenler farklılıklar göstermektedir. Bankaların sorumsuzluğu, bankacılık sisteminin zayıflığı, finansal piyasaların kırılganlığı, ülkelerin izlediği ulusal kur politikaları ve ahlaki tehlikeler bankacılık krizlerine davetiye çıkarmaktadır. Bankacılık krizlerinde banka mevduat kaçışları dışında son yıllarda geri dönmeyen borçların ödenmemesi, gayrimenkul ve borsa fiyatlarında dalgalanmalar, firma başarısızlıkları da bankacılık krizlerinde bir gösterge olarak kullanılabilmesi mümkündür.”
Bankacılık Sisteminin yapısı ve organizasyonu sistemde krizlerin ortaya çıkması veya ortaya çıkan krizlere sistemin dayanıklılığı açısından son derece önemli bir faktördür. Bankacılıkta yoğunlaşmanın çok düşük olduğu ülkelerde küçük bankalar arasında iflaslar yaygındır. Çok şubeli bankacılığın varlığı ile coğrafi kısıtlamaların bulunmaması bankaların risklerini ülkede bölgeler ve sektörler arasında dağıtma olanağı sağladığından bankacılıkta riski azaltıcı bir işlev görmektedir.
Finansal sektördeki liberalleşme de krizin ortaya çıkışında ve yayılmasında önemli bir etkendir. Liberalleşme ekonomide borcun büyümesine, belirsizliğin artmasına, yeni ve aşina olunmayan finansal araçların ortaya çıkmasına, yeni ve deneyimsiz kurumların piyasaya girmesine neden olur. Bir bankacılık sistemi ne kadar liberalleştirilmiş ise o kadar hassas ve duyarlı bir yapıya sahip demektir. Bu nedenle bir bankada ya da bir başka kurumda ortaya çıkacak bir kriz kolaylıkla yayılma etkisi gösterebilir.”
Türkiye’de Bankacılık sektörünün başlıca sorunlarını, öz kaynak yetersizliği, mevduat ve kredilerin yetersizliği, az sayıda büyük-çok sayıda küçük bankanın varlığı, kamu bankalarının hakimiyeti, açık pozisyon artışı, denetim eksikliği ve devletten kaynaklanan sorunlar olarak ele almıştık. Türk mali sisteminde bankacılık sektörünün de bu sorunlar sebebiyle desteklediği krizleri, 1994 krizi, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizi olarak üç gruba ayırırız. 1994 krizi ve bankacılık sektörünü daha önceki bölümlerde ele aldığımız için burada sadece Kasım 2000 ve Şubat 20001 krizlerine değinilecektir
3.2.Bankacılık Sektörünün Kasım 2000 Ve Şubat 2001 Krizlerindeki Rolü
Türkiye’de çeyrek asırdır devam eden yüksek enflasyondan kurtulmayı ve ekonomiyi istikrarlı bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan enflasyonu düşürme yazýlýmı 2000 – 2002 daha birinci yılını doldurmadan Kasım 200’de derin yara almış, Şubat 2001’de de tamamen çökmüştür. Uygulanan yazýlýmı çerçevesinde 1 $ + 0.77 EURO şeklinde belirlenen sepet kurun Temmuz 2001’e kadar hedeflenen TEPE oranında artması öngörülürken (kur çıpası) 21 Şubat 2001’de bu politika terk edilip dalgalı kura geçmek zorunda kalınmıştır.
Bankacılık sektörü Kasım 2001 krizi sonrasında faiz riski, Şubat 2001 krizi sonrasında ise hem faiz hem de kur riski ile karşı karşıya kalmıştır.9 Aralık 1999 kararlarının mimarları ve yürütücüleri olan MB Başkanı, Hazine Müsteşarı ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve IMF temsilcisi görevlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır.”
5 Nisan1994 istikrar yazýlýmı çerçevesinde bankacılık sektöründe ortaya çıkabilecek çöküşü önlemek için tasarruf mevduatına devlet güvencesi sağlanmıştı. Bunun sonraki yıllarda da devam etmesi yüzünden bankalar tasarruf sahiplerinin denetiminden uzaklaşmış,banka ve şube sayıları hızla artmış, faiz oranları hızla artmış ve özel yatırımlar bundan olumsuz etkilenmiş, kamu açıkları artmaya devam etmiştir. KKBG arttıkça devlet daha çok iç borçlanmaya gitmiştir. Bu ise faizlerin daha fazla artışına sebep olmuştur.
Kasım 2000 krizi sonrası faiz oranları hızla artarken vadelerin kısalması özellikle likidite darlığı çeken kamu bankalarıyla TMSF kapsamındaki bankaların mali yapılarını daha çok bozmuştur.

3.3. Finansal Kriz Teorileri Işığında Türkiyede Yaşanan Krizlerin Genel Bir Değerlendirmesi
Türkiye’de 1999 yılı sonunda uygulamaya konulan ve daha çok para politikası ağırlıklı üç yıllık ekonomik yazýlým, daha yılını doldurmadan, Kasım 2000’de önemli bir sarsıntı geçirmişti. IMF’nin mali desteği ile fazla derinleşmeden atlatılan bu krizin benzeri 2001 yılının Şubat ayı ortalarında ortaya çıkmış ve döviz rezervindeki hızlı erime sonucu, bu atağa dayanılamayacağına karar verilerek ve kriz kabul edilerek dalgalı kur sistemine geçilmişti.
3.3.1. Finansal Krizlerin Tanımı, Göstergeleri ve Kaynakları
Kriz; herhangi bir mal, hizmet, faktör veya döviz piyasasındaki fiyat veya miktarlarda kabul edilebilir bir değişme sınırının dışında gerçekleşen dalgalanmalardır.  Krizler, finansal yatırımcıların ülke koşullarının riskli hale geldiği konusundaki beklentilerine bağlı olarak, giriştikleri spekülatif ataklar sonucu başlar ve bu atakların yoğunluğu ölçüsünde şiddet kazanır.
Finansal krizlerle ilgili iki tür göstergeden söz edilebilmektedir. Bunlar, ülke koşullarının yatırım riskinin arttığını gösteren ve bu nedenle finansal bir krizin doğacağı konusundaki beklentileri besleyen ön göstergeler ile yaşanan krizin boyutları hakkında bilgi veren temel göstergeler olmaktadır.
Bir ekonomide finansal krizin doğacağına dair beklentileri besleyen bu göstergeler dışında, yaşanan krizin boyutları hakkında bilgi veren temel göstergeler de söz konusudur. Döviz kurlarındaki büyük dalgalanmalar, gecelik faizlerde yaşanan aşırı yükselmeler ve döviz rezervlerindeki önemli miktarda azalmalar bu göstergelerin başlıcalarıdır.
1990’lı yıllarda yaşanan krizler İkincil Nesil Krizler olarak adlandırılmaktadır. Bu krizler ekonomide önemli bir dengesizlik olmasa bile, spekülatörlerin dövize doğru spekülatif atakları karşısında, yetkili organların dövizle ilgili gerekli önlemleri almamaları sonucu doğmaktadır. Şöyle ki; zayıf döviz kuru piyasalarında, ülke parası kısa pozisyonda olan ve sayıları oldukça fazla olan satıcıların portföylerini yeniden tahsis etme çabaları yerli paraya  karşı bir hareket başlatır. Bu hareket, ekonomide önemli bir dengesizlik olmasa bile, spekülatörlerin dövize doğru ataklarına rağmen, yetkili organların dövizle ilgili gerekli önlemleri almamaları sonucu doğmaktadır. Spekülatif atak başladığı zaman, faizlerin yükselmesi ekonomiye durgunluk getirip işsizliği artıracağından, bu maliyeti göze alamayan kamu otoriteleri, genellikle sermayenin ülke dışına çıkmasına seyirci kalarak, döviz kurunu dalgalanmaya bırakmakta gecikmektedirler . Daha açık ifade ile, merkez bankası, rezervleri tükeninceye kadar defansif işlemler yapmaya devam eder. Rezervleri tükenince de defansif işlemlere son verir ve gecikmeli olarak döviz kurunu dalgalanmaya bırakır. Bunu sonucunda ortaya çıkan veya şiddetlenen enflasyonu merkez bankası ister istemez kabullenmiş olur.
İkincil nesil krizlerin üç ana bileşeni bulunmaktadır.
- Kamunun sabit döviz kur politikasını sürdürmek istemesinin mutlaka bir nedeni olmaktadır.
- İzlenilen sabit döviz kuru politikası nedeniyle katlanılmış olan belirli bir maliyet bulunmaktadır. Bu maliyet sabit kurdan çıkmayı zorlaştırmaktadır.
- İktisadi birimlerin beklentileri önem kazanmaktadır.
İkinci nesil kriz modellerinde beklentiler; yani iktisadi birimlerin politikaları ve göstergeleri nasıl değerlendirdiği önem kazanmaktadır. Rasyonel beklentiler teorisine göre, iktisadi birimlerin beklentileri, izlenilen politikaların sonuçlarını belirlemektedir . İktisadi birimlerin devalüasyon beklentileri faizleri yükselterek kurun çökmesine neden olabilmektedir. Artan faizler fiyatlar yolu ile enflasyona ve kamu bütçelerinin bozulmasına yol açarak, kur politikasının sürdürülmesini engelleyebilmektedir.
İkinci nesil krizlerin diğer bir özelliği ekonomik yapıların krize hassas olmalarıdır. Bu hassas yapı  sadece  devletten kaynaklanmaz. Özel sektörün (özellikle bankacılık sektörünün) yapısı krize duyarlı bir ortam yaratabilir. Bankacılık sektörünün açık pozisyon oranlarındaki artışlar, kredilerdeki geri dönme oranın azalması, vade uyuşmazlığı gibi nedenler bankacılık sektörünü dolayısıyla genel ekonomiyi krize hassas bir yapıya sürükleyebilir.
İkincil nesil finansal krizlerin ortaya çıkışı iki şekilde olmaktadır. Bunlar; bankacılık krizi ve döviz krizidir. Geri dönmeyen kredilerin artması, menkul değerlerin piyasalarındaki dalgalanmalar, reel sektörün küçülmesi nedeniyle bankaların aktif yapılarının bozulması bankacılık krizlerinin temel nedenleri olmaktadır. Bankacılık sektörünün krize girmesi sonucunda mevduat sahipleri bankalardan mevduatlarını çekmeye başlayacağı için, bankaların likidite sıkıntısı had safhaya varır.
Finans sektöründe artan sorunlar krizi tetikleyen en önemli  nedenler haline gelir. Geri dönmeyen krediler ne kadar artar ise bilançodaki vade uyumsuzluğu o denli çoğalır. Likidite riski yüksek, dövizde aşırı pozisyon açığı ile çalışan, öz kaynakları yetersiz olan bir bankacılık sisteminin varlığı, kuşkusuz ekonomik kriz için uygun bir ortam yaratır .
Finansal krizlerin diğer bir şekli döviz krizleridir. Döviz krizleri genelde sabit kura dayalı dezenflasyon  programları sonucunda ortaya çıkar. Döviz kuru çıpasına dayanan bu sistemde enflasyon konusunda olumlu gelişme ile birlikte, yerli paranın değer kazanması sonucu, cari işlemler dengesindeki açık büyür. Buna rağmen sabit kurdan çıkamayan ülkeler, ister istemez bir finansal krize sürüklenir.
İki ayrı şekilde ortaya çıkan finansal krizlerin, ortaya çıkış nedenleri ise aynıdır. Bunlar:
- Makro ekonomik yapıda sürdürülemeyen dengesizlik,
- Ters seçim ve Ahlaki yapıdaki bozulma,
- Finansal serbestleşme,
- Sürü psikolojisi olmaktadır.
Yukarıda belirtilen etkenlerin hepsinin özellikle son yıllarda başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşanan finansal krizlerde rol oynadıkları bilinmektedir. Şimdi, buraya kadar verilen teorik bilgilerin ışığı altında Türkiye’de yaşanan finansal krizin ortaya çıkış nedenlerini ve gelişimini incelemeye çalışalım.

3.3.2 – Türkiye’de Yaşanan Kasım ve Şubat Finansal Krizlerinin Nedenleri
Türkiye  ekonomisinin 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşadığı şiddetli finansal krize yol açan nedenlerin başında şu dört etkinin yer aldığı söylenebilir :
a)   İzlenilen döviz kuru politikasının inandırıcı bir atmosferde uygulamaya konulamaması,
b)   Etkin denetimi yapılmayan bankacılık kesiminin ekonomik olmayan davranışları,
c)   2000 yılında uygulamaya konulan dezenflasyon yazýlýmının sağlam bir zemine oturmayışı,
d)   90’lı yıllarda dış ödemeler dengesinde giderek artan öneme sahip olan kısa vadeli sermaye hareketlerinin istikrarsız bir zemin oluşturması.
a) İzlenilen Döviz Kuru Politikasında Yaşanan Olumsuzluklar
Yapılan bütün ekonometrik çalışmalarda döviz kuru ile enflasyon arasında paralel bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu anlamda devalüasyon fiyat istikrarı için büyük bir risk haline gelmektedir . Ulusal paranın yerleşikler tarafından kabul görmemesi, bankaları veya bireysel yatırımcıyı yabancı para ile borçlanma zorunda bırakmıştır. Bilhassa Türkiye’de uzun vadeli yatırımları kısa vadeli borçlanıp finanse etme çabaları, döviz kurunun enflasyon üzerindeki riskini daha da artırmıştır. 2000 yılında uygulamaya konulan istikrar yazýlýmından önce “yönetimli dalgalanma” adı verilen döviz kuru politikası uygulanmaktaydı . Bu döviz kuru politikası finansal krizleri absorbe etme yeteneğine sahip olmasına karşın, ülke içerisinde istikrarı sağlamada yetersiz kalmaktaydı.
1990 yılı sonrası fiyat istikrarının sağlanamamasının nedeni, geleceğe yönelik enflasyonist beklentilerdi  ve bu beklentiler ancak bu yolla kırılabilecekti Sabit döviz kurunun bu avantajına rağmen en önemli dezavantajı, ulusal paranın aşırı değerlenmesi durumunda ithalatın ucuzlayıp ihracatın pahalılaşmasına ve cari açığın büyümesine neden olmasıdır. Diğer bir dezavantajı da Merkez Bankasının son borç para verme görevini yerine getirme şansını ortadan kaldırmasıydı.
Ancak, Tablo 1’in ilk sütunundaki değerlerden de anlaşılacağı gibi, 2000 yılı boyunca DTH azalmamış, tersine belirli bir artış göstermiştir. Bu döviz kuru çapasının beklentileri kıramadığının açık bir göstergesidir.
Tablo-1 : Türkiye’de Kriz Döneminde Döviz Tevdiat Hesabında, Reel Döviz Kuru İndeksinde ve Ticari Bankaların Sendikasyon Kredileri  Hacminde Gelişmeler
Aylar   Döviz Tevdiat Hesabı Stoku
(Milyon TL)   Reel Döviz
Kuru İndeksi*
1999 =100   Sendikasyon Kredi Hacmi
(milyon $)
1999   Kasım   17.410.7   126.37   9.609
Aralık   18.420.6   127.29   9.861
2000   Ocak   19.342.8   128.50   12.609
Şubat   20.440.7   131.59   12.909
Mart   21.381.9   132.59   13.333
Nisan   22.202.8   132.93   13.521
Mayıs   23.523.2   135.67   13.412
Haziran   23.733.0   132.29   14.432
Temmuz   24.453.2   133.49   15.240
Ağustos   25.367.5   135.92   16.564
Eylül   26.345.3   139.02   16.245
Ekim   26.759.7   142.45   16.702
Kasım   26.702.3   146.50   16.900
Aralık   25.341.7   147.59   17.671
2001   Ocak   25.685.9   148.08   17.945
Şubat   30.341.3   138.40   19.245
Mart   34.296.4   110.51   16.117
                        *1999 yılı baz alınarak 19 ülkenin parası ve TÜFE değerleri göz önüne alınarak hesaplanmıştır.
Kaynak: www.tcmb.gov.tr.
İlk olarak yazýlým uygulamasına aşırı değerlenen reel kur ile girilmiş ve yıl boyunca TL nin aşırı değerlenmesi devam etmiştir.
Hedeflenen döviz kurunun inandırıcı olmamasında diğer bir neden, Doların uluslararası platformda aşırı değer kazanması olmuştur. 1999 Ekim – 2000 Ekim ayları arasında, Doların Alman Markı karşısında bile % 35.5 değer kazanmasına karşılık, TL’nin Dolar karşısında ancak enflasyon ölçüsünde değer yitirmiş olması, programlanan hedeften vazgeçilerek, TL’nin her an için devalüe edileceği beklentisini güçlendirmiştir. Reel kurun aşırı değerlenmesinin en olumsuz etkisi dış ticaret değerleri üzerinde olmaktadır.
b) Bankacılık Kesimindeki Dengesizliklerin ve Belirsizliklerin Artması
Kasım ve Şubat krizleri aslında genel anlamda, zayıf bankacılık sisteminden ve sıcak paraya aşırı güvenmekten kaynaklanmıştır.  Bankacılık kesiminin kriz öncesi dönemde artan temel zayıflıkları şöyle sıralanabilir :
Bankaların yapısal problemleri giderek artmış, etkin denetimden uzak ve bankacılık prensipleriyle bağdaşmayan yönetimler yaygınlaşmıştır.
Borç temininde vadelerin kısalması, döviz borçlarının artmasına ve aktif-pasif kalemlerin vade uyuşmazlıklarına neden olmuştur.
Artan Konsolide Bütçe açıkları bankaların özel sektöre değil, kamu kesimine kredi veren kurumlar haline gelmesine yol açmıştır. Bilançoların aktifinde yer alan DİBS stokları artmıştır.
Kredi vermede güvenirlilik ve geri dönebilirlik kriterlerinden uzaklaşıldığı için, bankaların geri dönmeyen kredileri artmıştır.
Bankacılık kesimi etkin bir denetime ve borçlanmada belirli sınırlanmalara tabi olmadığı için, Bir çok banka, özellikle 1994 yılı sonrası kısa vadeli borçlanma politikası izlemeyi tercih etmiştir. Kısa vadeli borçlanma, bir yandan devletin iç borçlanma ihtiyacını karşılarken, diğer yandan da bankalara arbitraj olanağı ile kâr sağlamıştır. Ancak bu süreç bankacılık kesiminin açık pozisyonlarının artması ile sonuçlanmıştır. Tablo-2 de görüldüğü gibi, 1999 yılında 10 Milyar Doları aşan bankaların net açık pozisyonları tutarı, 2000 yılının dokuz ayı sonunda 20 Milyar Dolara ulaşmıştır. Bu gelişme, Türk bankacılık sisteminin kriz öncesi dönemde ne kadar kırılgan ve hassas bir yapı kazandığını göstermektedir.




Tablo-2 : Türkiye’de Bankaların Açık Pozisyonları (Milyar $)
Aylar   Oran
1998   -8.4
1999   -13.3
2000- I   -15.78
2000 –II   -18.18
2000- III   -20.00
2001-I   -12.16
Kaynak: www.tbb.org,tr  www.tcmb.org,tr
Nur Keyder,” Türkiye’de 2000-2001 Krizleri ve İstikrar Programları”,
  İktisat İşletme Finans, Yıl:16, Sayı:183, s.41.
Kamu açıklarının bankacılık sektörü tarafından kapatılıyor olması nedeniyle, bankacılık sektörü etkin bir şekilde denetlenememiş, gerekli önlemler ve yasal düzenlemeler zamanında devreye sokulamamıştır. Bankacılık kesiminin açık pozisyonlarının artmasına karşılık, bu açık pozisyonlar sayesinde kamunun fonlanması, bu açığa göz yumulmasına yol açmıştır. Üstelik, teorik kısımda da belirtildiği gibi, dışarıdan borçlanma sonucu artan ahlaki tehlike’nin tedirginlik yaratmaması amacıyla, kısa vadeli yükümlülükleri devlet garanti altına almıştır. Bu da bankaları daha fazla borçlanmaya ve açık pozisyonlarını daha da artırmaya yönlendirmiştir.
1990-2000 yılları arasında faiz ve kur dalgalanmalarını azaltan, kurdaki artışı enflasyon oranı kadar tutan, aynı zamanda piyasaları gecelik fonlayan ve Hazinenin rahat borçlanmasını sağlayan bir politika izlenmişti. Ancak bu politika bankaları faiz ve kur riski karşısında gerekli tedbirleri almaktan uzaklaştırmıştır . Hazinenin iç borçlanmaya gitme zorunluluğu arttıkça, bankalar, kısa vadeli dış krediyi daha yüksek faizlerle almaya ve bunu risk pirimi ile beraber Hazineye aktarmaya devam etmişler. Aynı zamanda bu mekanizma bankaların, tasarruf-yatırım eşitliğini sağlama amacı yerine devlete borç verme amacına yönelik çalışmasına neden oluyordu. Bu mekanizmanın yarattığı avantaj nedeniyle, özel sermayeli ticaret bankası sayısı 1991 yılında 26 iken, 1999 yılında 35’e çıkmıştır .
Ancak kriz ortamında bu avantaj dezavantaja dönüşmüş ve krizin büyümesine neden olmuştur. Çünkü kriz, orta büyüklükteki bankaların düşen faizlere karşı kısa dönemli fonlar ile pozisyon almaları ile başlamış ve Kasım ayı ortasından itibaren faizlerin yükselmesine sebep olmuştur. Faizlerin artması bankaların bilançolarında riskli pozisyonda bulunan tahvillerin değerini düşürmeye başlamıştır. Bu tahviller kısa vadeli borç ile finanse edilmekteydi. Likidite sıkıntısı içine düşen bankalar hem bu sıkıntıyı atlatmak, hem de az zararla dönemi kapatmak amacıyla, ellerindeki devlet tahvillerini satmaya başladılar. Aynı olay piyasa yapıcıları tarafından gerçekleştirilince faizler iyice yükselmiştir. 20 Kasımdan itibaren bankaların likidite sıkışıklığına girdiği dedikodusu yayılmaya başladı. Likidite sıkışıklığı gecelik faizlerde çok belirgin bir baskıya neden oldu.
Türk bankacılık sektörünün kırılgan yapısı krizlere hassas bir yapı ortaya çıkardı. Bu kırılgan yapı yatırımcılarda güvenin kaybolmasına neden oldu. Bunlara artan rekabet ve kötü yönetim koşulları eklenince, küçük bankalar faizlere karşı çok hassas duruma geldi. Tüketici kredilerinde risk ihmal edildi. Bankaların vade dengesizlikleri arttı.
c) Dezenflasyon Programının Aksaklıkları
Türkiye’nin IMF ile anlaşarak, 1999 yılı sonunda 2000-2002 yılları için uygulamaya koyduğu dezenflasyon yazýlýmının da bazı aksaklıklar içermesi, Kasım ve Şubat krizlerine katkıda bulunmuştur.
Programın içerdiği zaaflar kısaca şöyle özetlenebilir :
   Programın uygulanmasına aşırı değerlenen reel kur düzeyi ile başlanmış olması ve reel kurun aşırı değerlenmeye devam etmesi.
   Faizlerin hızla düşürülmesi. Faizlerin düşmesiyle birlikte özellikle tüketim amaçlı talepte ortaya çıkan hız gelişmesinin yarattığı ithalat baskısının cari işlem dengesinde olumsuz etki yaratması.
   Döviz kuru çapasından başka parasal çapanın benimsenmemiş olması. Daha doğrusu, 1999 yılı sonlarından başlayarak, çapa olarak belirlenen Doların uluslararası platformda önemli düzeyde değer kazanabileceğinin hesaba katılmamış olması.
-   Konsolide Gelirler politikasındaki zayıflık : Programın iyi bir gelirler politikası içermemesi de toplumsal uzlaşmanın sağlanamamasına yol açmış, bu da enflasyonda beklenen düşmenin gerçekleşmemesine neden olarak reel kurun aşırı değerlenmesine katkıda bulunmuştur. Uygulanan gelirler politikası, tüketim eğilimi yüksek rantiyer kesim lehine olduğu için ithalatı artırcı etki yapmış ; faizlerin düşmesi, ertelenen tüketim harcamalarını artırarak bu etkiyi artırmıştır. Toplu iş sözleşmesi hakkı olanlar reel gelirlerini artırabildikleri halde, diğer kesim gelir kaybına uğramıştır. Bu bağlamda kiraların dondurulması kararı da etkili bir biçimde uygulanamamıştır.
d- Kısa Vadeli Sermaye Hareketlerini Teşvik Eden Sıcak Para Politikasının Ters Tepmesi
Türkiye’de 1990’lı yıllarda sıcak para politikası uygulanarak, cari işlem dengesinde ortaya çıkan açıklar, genelde kısa vadeli sermaye hareketleri sayesinde kapatılmaya çalışılmıştır. Burada sıcak para mekanizmasını kısaca açıklamakta yarar vardır. Bu mekanizmanın üç ayağı bulunmaktadır : Faiz oranı, enflasyon oranı ve döviz kuru artış oranı. Döviz kurundaki artışlar, genelde enflasyon oranı düzeyinde veya onun altında kaldığı halde, DİBS faiz oranları 1994 yılı Ocak ayından sonra hep üç rakamlı olmuştur .  Üstelik 1996 yılı Ocak ayında DİBS faiz oranı % 200 ü aşmıştır .
DİBS faiz oranlarının 1992 ve 1993 yıllarında düşürülme çabalarının başarısız kalması, 1994 yılından sonra ise hep yüksek oranda seyretmesi, kamu kesimi borçlanma gereği(KKBG)nin finansmanında iç borçlanma yönteminin zorunlu olarak ön plâna çıkmasının bir sonucudur. Döviz kurunda yıllık artış oranı enflasyon oranı düzeyinde gerçekleşirken, DİBS faiz oranlarının % 100 ün çok üzerinde olması, TL ye dönüşüp DİBS’e yatırılan kaynağa % 100 e varan getiri elde etme şansı yaratmıştır. Örneğin 1996 Ocak ayında elindeki Doları bozdurup DİBS’e yatıranlar yıllık % 100 getiri sağlayabilmişlerdir. 2000 yılı içinde Doların reel getirisinin negatif olması, sadece sıcak para akımını tersine çevirmemiş, aynı zamanda ülkemizdeki mevcut birikimin büyük ölçüde döviz tevdiat hesabına kanalize olmasına yol açmıştır. Kriz öncesi 9.9 milyar Dolarlık bir sermaye girişi olmuş, ancak kriz sırasında 13.5 milyar Dolar bir sermaye çıkışı yaşanmıştır. Buna hiçbir ekonominin dayanacak gücü olamazdı. 
Uluslararası finans çevrelerince, kısa vadeli dış borcun döviz rezervine oranının 0.60 olması kritik bir nokta olarak görüldüğü halde, Türkiye’nin bu oranın çok üstünde değerlere sahip olduğu tablodan anlaşılmaktadır. Bu değerler bile kriz öncesi kırılgan yapıyı ortaya koymaktadır.
Özetlemek gerekirse ; Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllar ile beraber sermaye hareketlerine bağlı bir ülke haline gelmiştir. Gerekli makro ekonomik şartları sağlamadan uluslararası finansal sermayeye açılmak, ülkeye yaradan çok zarar getirmiştir. Sermaye hareketleriyle büyüme, sermaye hareketleri ile ödemeler bilançosu arasında sıkı bir ilişki doğmasına neden olmuştur. Sermaye hareketlerinin olumlu olduğu dönemde finansal piyasalar her şeyin yolunda gittiğini düşünürlerse dış ödemeler dengesinde fazlalık elde edilir. Bununla birlikte kötü haberler yayılmaya başladıkça sermaye hareketi tersine dönerek, ödemeler dengesi kötüleşmeye başlar. Piyasalar çok fazla kredinin ülkeye tahsis edildiğini düşünerek, kredilerini geri çekmeye başlar. Böylece kriz ortaya çıkar. Türkiye’de de 1990’lı yıllar boyunca bu şekilde olmuştur. Kısa vadeli sermaye hareketlerine dayanan büyüme, üretimden değil para üzerinden para kazanmak zihniyeti ile  sağlandığı için, yatırımlar üzerinde olumsuz etki yapmıştır. Büyüme yatırımlara değil kısa vadeli sermayeye dayanmıştır. Bu balon büyüme her iki üç yılda bir patlamış ve ekonomik büyümede negatif değerler yaşanmıştır. Sermaye girişlerinin yarattığı savurganlık, hem kamu açığının hem de cari işlemler açığının artmasına neden olmuştur. Asya, Brezilya ve Rusya krizlerinde olduğu gibi, Türkiye’de de finansal kriz tek nedenden kaynaklanmamıştır. İşin en acı yanı da finansal krizin yarattığı belirsizlik ortamı ekonomik krizin de ağırlaşarak Türkiye Ekonomisinin gündemine oturmasına yol açmasıdır. Bu çalışmada ekonomik (reel) kriz ile ilgili herhangi bir bilgiye yer verilmemekle birlikte, boyutlarının daha ağır olduğu bilinmektedir. Üretimde ve istihdamda yaşanan gerilemenin yarattığı olumsuz tablonun giderilmesi için, devletin kamu harcamalarını ve dolayısıyla piyasaları tetiklemesi gerekmektedir. Oysa içinde bulunan ortamda kamu otoritelerinin bunu başarması mümkün görülmemektedir. Finansal krizi bir şekilde atlatan Türkiye’nin uluslararası finans çevrelerince kriz beklentisi olan bir ülke olarak algılanması da herhalde bu yüzdendir.


SONUÇ
Türk mali sisteminin temelini bankacılık sektörü oluşturmaktadır. Bankacılığın daha yeni gelişmeye başladığı günümüzde bankaların en önemli görevi, kredi ticareti yapmaktır. Bankacılıkta yaşanan krizler ise fınansal yatırımcıları ülke koşullarının kötüye gideceği beklentilerine karşılık yaptıkları spekülatif ataklar olarak başlar ve bunun derecisiyle şiddet kazanır. Kendi kendini besleyen beklentilerle başlayan spekülatif ataklar, ekonomik temeller güçlü olsa bile parasal krizlere yol açarlar. Geri dönmeyen kredilerin artması, menkul değerlerin piyasalarındaki dalgalanmalar, reel sektörün küçülmesi nedeniyle bankaların aktif yapılarının bozulması bankacılık krizlerinin temel nedenleridir. Bankacılık sektörünün krize girmesi sonucunda mevduat sahipleri bankalardan mevduatlarını çekmeye başlayacağı için, bankaların likidite sıkıntısı had safhaya varır. Türkiye 1990 yılından sonra kamunun artan faiz ödemelerinin bir nevi kaynak transferi olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. 2000 yılıyla birlikte bu kaynak transferinin azalma yoluna girmesi, faaliyet dışı karlarıyla ayakta kalan banka ve firmaları zor duruma sokmuştur. Bankaların ve Türk finans çevresinin bu yağlı kapının kapanmasına karşı tepkisi bir kriz şeklinde ortaya çıkmıştır. Türkiye ekonomisi 1990'lı yıllar ile beraber gerekli makro ekonomik şartlan sağlamadan uluslar arası fınansal sermayeye açılması ülke ekonomisinin zarara uğramasına neden olur.

















KAYNAKÇA :
-   Akgüç, Öztin. “Bankacılık Kesimi Kriz Nedeni mi?”, İktisat Dergisi, Şubat-Mart 2001.
-   Akyüz, Yılmaz. “Küreselleşme ve Kriz”, İktisat İşletme Finans Dergisi, Mayıs 1995.
-   Alper, Cem. “Türkiye’de Spekülatif Döviz Pozisyonu Verimliliği ve Kur Riski Primi” DİE Araştırma Tebliği, 1996.
-   Arın, Tülay. İktisat İşletme Finans Dergisi, Ekim 2001.
-   Binay, Şükrü. Kürşat Kunder, “Mali Liberaleşmede Merkez Bankasının Rolü”, TCMB Yayını NO:9803, Ankara :1998,
-   Boratav, Korkut. “2000/2001 Krizinde Sermaye Hareketleri” İktisat-İşletme Finans Dergisi,Yıl:16, sayı186.
-   Cangöz M. Coşkun, Gonca Demirci Erdener, Türk Bankacılık  Sektörü Üzerine Bir İnceleme, Hazine ve Dış Ticaret Dergisi, Sayı: 16, Mart 1993/1
-   David Molpass, v.d., “Crunch Point: Turkey’s Massive Debt”, www.oecd.org,(13-11-2001)
-   DPT, Temel Ekonomik Göstergeler Aralık 2000, DPT Yayını, Ankara : 2001.
-   Erçel, Gazi. “Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme İlişkisi”, İMKB Dergisi,Yıl:, Sayı:12, Ekim-Kasım-Aralık 1999.
-   Eren, Aslan. Türkiye’nin Ekonomik Yapısı ve Güncel Sorunlar, IV. Basım, Muğla Üniversitesi Yayını, Muğla : 2000.
-   İnan, E. Alp. “Türk Bankacılık Sektöründe Etkinlik ve Verimlilik” TBB Dergisi Sayı: 34, 2000.
-   İSO, İSO 500 Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2000, İSO Özel Dergisi Sayı : 425.
-   Kazgan, Gülten. “ Küreselleşmiş Dünyada Küreselleşen Türkiye’nin Krizleri”,  İktisat Dergisi, Şubat- Mart 2001
-   Karacan İ. Ali, Bankacılık ve Kriz, Creative Yayıncılık, 1997, s.s. 60 – 63.
-   Kesbiç Y. Cünayt, Hazma Şimşek,  “Türk Bankacılık Sektörünün Yapısı ve AB Bankacılık Sektörüyle Uyumlaşma Süreci, Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt:16, Sayı:1, 2001
-   Kesriyeli, Mehtap. Cihan Yalçın, Taylor Kuralı Üzerine Bir Not, TCMB Yayını No:9802, 1998 Ankara
-   Kibritçioğlu, Bengi. Parasal Krizler, Hazine Müsteşarlığı Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi, Ankara,2000.
-   Kirmanoğlu, Hasan. “ Rasyonel Beklentiler Teorisi Varsayım mı?”, İktisat Dergisi.
-   Takan Mehmet, Bankacılık teori, uygulama ve yönetim, Ankara: Nobel Yayın Dağıtımı, Kasım 2002
-   Toprak Metin, Osman Demir, Türk Bankacılık Sektörü: Sorunlar, krizler ve Arayışlar, Cumhuriyet Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt:2, Sayı 2
-   Tekinşen Ali, Finansal Kriz Türleri ve Krizlerin Öngörülmesinde Kullanılan Temel ve Öncü Göstergeler, Dumlupınar Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Sayı: 6, 2002.
-   Obstfeld O, “Models of Currency Crises With Self-Fullfilling Features”, European Economic Review, Vol: 40, 1996,
-   Özatay, Fatih. “Currency Crises in Turkey”, Yapı Kredi Bank Economic Review , İstanbul : 1996.
-   Parasız İlker, Para ve Banka, İstanbul, 2002
-   Burç Ülengin, Temel Makroekonomik Değişkenler Arasında Nedensellik İlişkileri, ODTÜ Gelişim, Sayı VI, 1999
-   TCMB,Yıllık Rapor 1999, Ankara : 2000
-   Türkiye Bankalar Birliği, Bankalarımız 1996
-   İktisadi Araştırmalar Vakfı
-   Halk Bankası Yayınları
-   www.tbb.org.tr
-   www.tcmb.gov.tr.





302  cellotin genel / Bankacılık / türk bankacılık sektörünün temel sorunları : Şubat 21, 2007, 08:45:35 ÖÖ
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.
TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN TEMEL SORUNLARI ve
SEKTÖRDE YAŞANAN MALİ RİSKLER

Giriş

   Bir ekonomide mali sistem; mali aracılar, mali araçlar ve mali piyasalardan oluşur. Mali sistemin temel unsurlarından biri de bankacılık sektörüdür. Bankacılık sektörü, mali sistem içerisinde üzerinde kurulu olduğu ödemeler sistemi aracılığı ile, tasarrufların yatırıma dönüştürülmesinde kaynak (fon) aktarımına aracılık eden bir sektördür.

   Türk bankacılık sektörü, bugün gerek mali, gerekse kurumsal yapıları itibariyle gözardı edilemeyecek bir seviyeye ulaşmış bulunmaktadır. Bu olumlu gelişmelere rağmen, Türk bankacılık sektörünün gelişimini etkileyen bazı olumsuzluklarında mevcut olduğu bilinen bir gerçektir. Bankalar, yaptıkları iş gereği yoğun risklerle yaşamak zorunda olan kuruluşlardır. Bankacılık sektöründe yaşanan riskler, her ülkede, her dönemde kaçınılmaz olarak yaşanabilir. Zira finansal piyasalar var olduğu sürece, risk unsuru sistem içerisinde varlığını sürdürecektir. Ancak bu aşamada önemli olan risklerin doğru tanımlanıp, yönetilmesi olmaktadır. Banka üst yönetimleri, kurumsal olarak alınan riskler hakkında daha fazla bilgi edinmeli ve riskin yönetilmesi için gerekli sistemlere sahip olmalıdırlar. Böylece piyasada oluşacak risklerin zararları, bankacılık sektörünü en alt düzeyde etkileyecek ve oluşacak krizlerin zararları minimuma inecektir.

   Bu çalışma iki konu üzerinde odaklanmıştır. İlk olarak Türk Bankacılık sektöründe yaşanan temel sorunlara değinilmiş ve ekonomik istikrarsızlık, kaynak maliyetlerinin yüksekliği, haksız rekabet koşulları, teknolojideki hızlı gelişmeler ve banka özkaynaklarının yetersizliği gibi sorunlar üzerinde durulmuştur. İkinci olarak ise; sektörün karşı karşıya olduğu faiz, kur, kredi, likidite, piyasa ve sermaye yetersizliği gibi risklerin oluşturduğu, mali riskler ele alınmıştır.

1.   Türk Bankacılık Sektörünün Temel Sorunları

   Türk bankacılık sektörünün başlangıcından günümüze, özellikle 1980 sonrası uygulamaya konulan reform politikaları sonrasında, sektörün karşılaştığı başlıca temel sorunlar; ekonomik istikrarsızlık, mali riskler, yüksek kaynak maliyeti, haksız rekabet koşulları, teknolojideki hızlı gelişmeler, özkaynakların yetersizliği ve yeniden yapılanma sorunları şeklinde sıralanabilir. (Parasız, 2000, 125)

1.1.   Ekonomik İstikrarsızlık

   Türk bankacılık sektörü, 1980 yılında Türkiye ekonomisinde uygulamaya konulan istikrar politikaları sonrasında, yeni bir döneme girmiş ve günümüze kadar çok önemli gelişmeler göstermiştir. Bununla birlikte, sektördeki yenileşmenin ve hızlı büyümenin getirdiği bir çok sorun ile karşılaşılmıştır. Bu sorunların başında da, yüksek oranlı enflasyonun neden olduğu ekonomik istikrarsızlık gelmektedir. Bu yıllarda, bankacılık sektörü, genişleyen kamu finansman açıkları ile birlikte kronikleşen yüksek enflasyonun etkisiyle istikrarlı bir gelişme sürecine girememiştir. Yüksek enflasyon ve ekonomik konjonktürdeki dalgalanmalar döviz kuru ve faiz riskini arttırırken, sektör büyük ölçüde nakite dayanan özvarlıklarını enflasyona karşı korumada zorlanmaktadır.

   Yüksek enflasyon ortamında bankaların işlemleri ve stratejileri, normal ortama göre daha farklı olmaktadır. Bir yandan bankalar enflasyonun zararlı etkilerinden kaçınmaya çalışmakta, diğer yandan ise, belirsizliklerin üstesinden gelme ve risk alma yöntemlerini yeniden gözden geçirmektedirler. Daha da önemlisi, “dışlama etkisi”ne neden olan kamu borçlanması artarak devam ettikçe, bankalar en basit yatırım aracı olarak kamu sektörüne yönelmektedirler. Bu durum onların en temel görevleri olan ve kaynakların etkin dağılımı için gereken fonlara aracılık etme işlevinden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. (Erçel, 2000a, 72) Yüksek oranlı enflasyon dönemlerinde bankaların nominal olarak artmış görünen karları, reel olarak azalmakta ve bunun sonucunda özkaynakların reel büyüklüğü düşmektedir. Ayrıca bu olumsuz makroekonomik koşullar, bankaların kaynak maliyetlerini ve diğer işletme giderlerini arttırmakta, bu etki sonucunda artan kredi faizleri ise, özellikle piyasaya yönelik düşük riskli plasman olanaklarını daraltmaktadır. (Parasız, 2000, 125)

   Ekonomik istikrarsızlık ve kronik enflasyon dönemlerinde, sektörü olumsuz etkileyen bir diğer sorunda, problemli kredilerin artmasıdır. (Parasız, 2000, 126) Özellikle artan faiz yükü, banka alacaklarının tahsilini sınırlandırıcı bir etki yaratmaktadır. Vadesinde ödenmeyen alacaklar banka kaynaklarının akışkanlığını azalttığı gibi, kaynak maliyetinin artması sonucunu da vermektedir. Enflasyonun düşürülmesiyle birlikte sağlanacak ekonomik istikrar ile hem banka kredileri donmuş karakterinden kurtulacak, hem de tahsili gecikmiş alacakların kaynak maliyetine yansıyan yükü azalmış olacaktır. Bu durumda bankalarında takipteki alacaklarını teminat yönünden güçlendirmesi, yani risklerin oluşmaması içinde gereken önlemleri alması gereklidir.

   Sonuç olarak, makroekonomik istikrarı sağlayamayan bir ülke ekonomisinde, bankacılık sektörü sorunsuz olmayacağı gibi, tersi bir durumda yani, bankacılık sektöründeki sorunlarda, makroekonomik istikrar için her zaman risk oluşturacaktır.

1.2.   Yüksek Kaynak Maliyeti

   Son yıllarda mevduat dışı fon temininde kaydedilen gelişmelere rağmen, ticaret bankalarının fon kaynaklarının en önemlisi, topladıkları mevduatlardır. Sektörde mevduata uygulanan faiz oranları kaçınılmaz biçimde enflasyon oranları ile yakın ilişki içindedir. 1980’li yıllardan itibaren faizlerin serbest bırakılmasıyla, faizler enflasyon paralelinde seyretmeye başlarken, mevduat kompozisyonunun vadeli lehine gelişmesi sonucu, mevduatın maliyeti önemli ölçüde artmıştır. (Parasız, 2000, 126-127)

   Kaynak maliyeti aynı zamanda, toplam disponibilite ve mevduat munzam karşılığı ayırma zorunluluğu ve TMSF primleri yüzünden de yükselmektedir. Ayrıca Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi, diğer giderler, Kaynak Kullanım Destekleme Fonu primleri, gider vergisi kesintilerinden oluşan vergi yükleri, kaynak maliyetinin yükselten diğer unsurlardır. Bu kalemler bankaların plase edilebilir kaynaklarını önemli ölçüde azalttığından, kredi faizlerini arttırıcı unsurlar olmaktadırlar.

   İşletme maliyetleri de yüksek kaynak maliyetleri içerisinde yer almaktadır. İşletme giderleri içerisinde en önemli payı ise, personel giderleri oluşturmaktadır. Türk bankacılık sektöründe, 1980 öncesi koşullarında mevduat toplayabilmek için şube ağını genişletmek ve yeni personel istihdam etmek rasyonel kabul edilirken, 1980’li yıllardan itibaren reel pozitif faiz politikası ve otomasyondaki gelişmeler, bir çok şubeyi karlı olmaktan çıkarmıştır. Bunun sonucunda, bir süre bankalar işletme giderlerini azaltmak amacıyla, şube kapatma ve personel sayısını azaltma politikası izlemişler, fakat son yıllarda sanayileşmenin Anadolu’ya yayılmasıyla birlikte, mevcut bankaların şube sayılarını yeniden arttırma politikası izlemelerine neden olmuştur. Bu da sektördeki maliyetlerin yeniden artmasına yol açmıştır.

   Yüksek kaynak maliyetine neden olan bir diğer unsurda, bankacılık sektöründe yaşanan otomasyon alanındaki gelişmelerdir. İnternet bankacılığı ile birlikte banka şubelerinin bilgisayar ağı ile donatılması ve ATM sayısındaki hızlı artışlarda, sektördeki maliyetlerin artmasına neden olmuştur.

1.3.   Haksız Rekabet Koşulları

   Bankacılık sektöründe rekabet, doğrudan doğruya fiyatları etkileyen en önemli unsurlardan biridir. (Özkan, 1999, 40) Günümüzde finansal piyasalarda hızlı bir değişim yaşanmaktadır. Yeni düzenlemelerin ve teknolojideki ilerlemelerin bir sonucu olarak, uluslararası piyasalar ile yerli piyasalar arasında engeller ortadan kalkmakta ve dünya finansal piyasaları küreselleşmektedir. Bunun sonucunda da, sektörün rekabet gücünü kullanma yeteneği her geçen gün önem kazanmaktadır.

   Mali piyasalardaki düzenlemelerin azaltılması ve tanıtılan yeni finansal ürünler ticari bankaların faaliyet alanlarını ve sunabilecekleri hizmetleri genişletirken, bu kurumların üzerindeki rekabet baskısını da arttırmıştır. Yoğun rekabet ortamı fon maliyetlerini yükseltirken, müşteriler de daha fazla getiri sağlayan kurumlara yönelmişlerdir.

   Son yıllarda dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi, bankacılık sektörü yalnız kendi içinde değil, banka dışı kurumlardan gelen çok ciddi bir rekabet ortamı içerisinde varlığını sürdürme çabası içinde olmuştur. Finansal süper marketler, aracı kurumlar, sigorta şirketleri, emekli sandıkları, süpermarket mağaza zincirleri, büyük otomobil ve diğer dayanıklı tüketim malları üreticileri, önceden yalnızca ticari bankalarca geniş tüketici kitlelerine sunulan hizmet sahalarına el atarak, mali hizmetler sektöründe bankalarla amansız bir rekabete girmişlerdir. Türkiye’de de, bugün benzer bir gelişme gözlenmektedir. Özellikle dayanıklı tüketim malları üreten ve pazarlayan bu büyük kuruluşlar, kurdukları finans şirketleri kanalıyla, tüketici kredilerinde, bankalara önemli bir rakip olabilecekleri sinyalini vermişlerdir.

   Rekabette kuşkusuz fiyat önemli bir etken olmakla birlikte, rekabet gücünü belirleyen tek etken değildir. Hizmet kalitesi, hizmetin çeşitliliği, yapısı, müşterinin gereksinimlerini karşılayan hizmetlerin sunulması, teknoloji, reklam vb. bütün bunlar rekabet gücünü etkilemektedir. (Berk, 1999, 116) Rakiplerin sundukları hizmetlerin bilinmesi, pazara yeni girenlere karşı pazarda mevcutların olası tepkileri, alabilecekleri önlemler, hizmet satmak isteyen her bankanın dikkate alması gereken etmenlerdir. Uygulamada kural olarak sektörün pazar büyümesi azaldıkça, sabit masraflar yükseldikçe, kredi müşterilerinin özellikleri farklılaştıkça ve bu hizmetlerin önemi arttıkça, mevcut bankaların tepkileri gittikçe kuvvetlenmektedir.

   Ülkemizde faaliyette bulunan yabancı bankaların, ülkemiz bankacılık sektöründe rekabet ortamının geliştirilmesine ve “rekabet gücünün arttırılması” kavramına önemli katkıları olmuştur. Yabancı bankaların, Türk bankacılık sektörüne özellikle yönetim, pazarlama, müşteri ilişkileri gibi alanlardaki katkıları gözardı edilemez. Yabancı sermaye, arttırdığı rekabet ortamı sayesinde “şeffaflık” ilkesinin bir kavram olarak sektöre empoze edilmesini sağlamış, bunun bir sonucu olarak da, kuvvetli mali yapı ve güçlü mali standartlar kavramının benimsenmesine önemli katkıda bulunmuştur.

   Yabancı bankalar, ölçek ekonomilerinden, farklılaştırma ve riski yayma özelliklerinden ve uluslararası finansman merkezleriyle doğrudan bağlantılarından dolayı, en son kredi araçlarını ve teknolojisini hızla transfer edebilmekte ve diğer yabancı bankaların gelişini teşvik ettiğinden, yoğunlaşma oranını azaltarak fiyat rekabetine neden olmaktadırlar. Bu özelliğe sahip yabancı bankalar, artan rekabet yoluyla ulusal bankacılık sektörünün yapısını değiştirmektedir. Bankacılık sektöründeki rekabetin devamı ya da artışı, teorik olarak marjinal bankaların piyasadan çekilmesine ya da, hizmetlerin daha kaliteli sunulmasına yol açacaktır.

1.4.   Teknolojideki Hızlı Gelişmeler

   Teknolojideki hızlı gelişmelerle birlikte, dünya finans piyasaları ile entegrasyon sürecine giren Türk bankacılık sektörü, gelişmiş ülkelerin bankacılık sistemlerinde yaygın bir şekilde kullanılan leasing, factoring, forfaiting gibi mali hizmetler; swap, forward, future, option gibi risk yönetim ürünleri ve internet bankacılığı hizmetlerini sunma aşamasına gelmiştir. Bankacılıktaki yeni uygulamalar sadece finansal alanla sınırlı olmayıp, teknik alandaki gelişmelerden yararlanma da, sektörde önemli bir düzeye ulaşmıştır. (Parasız, 2000, 129)

   Son yıllarda ülkemiz bankacılığının teknoloji kullanımında artan bir yoğunluk yaşanmaktadır. Bankalar uzun süredir müşterilerin hizmetinde olan ATM, POS, telefon ve bilgisayar bankacılığı gibi klasik teknolojik ürünlerini yeni ürünlerle ve yeni hizmet anlayışları ile hızla zenginleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda, tüm bankaların vizyonunda elektronik bankacılık kavramı ilk sıralarda yer almaktadır. Bankalar müşterilerine daha iyi hizmetler sunabilmek ve 24 saat hizmet verebilmek amacıyla “Çağrı Merkezleri”, “İnternet Bankacılığı”, “Müşteri İlişkileri Yönetimi” gibi yeni uygulamaları devreye koymaktadırlar. (Keskin, 1999, 13) Ayrıca, gelecekte ticaret hayatında ve bankacılık sektöründe çok büyük bir önem kazanacak olan, elektronik ticaret kapsamındaki çalışmalar da, bankalar tarafından büyük bir özenle gerçekleştirilmekte ve dünyada bu alandaki gelişmeler yakından takip edilmektedir.

   Elektronik bankacılığın uygulanması bir yandan bankacılıktaki işlemleri hızlandırmakta, diğer yandan yeni hizmetlerle müşteri karşısına çıkan bankaların işlem hacimlerini ve pazar paylarını arttırmalarını sağlamaktadır. Banka şubelerinin bilgisayar ağı ile donatılması sonucu, bir yandan müşteriye kolay ve hızlı hizmet sunulurken, diğer yandan müşterilerin kredi değerliliği için gerekli verilerin depolanması olanağı artmaktadır. Ayrıca self-servis birimleri ile getirilen yenilikler, hem banka personelinin rutin işlemlerini azaltmakta hem de, müşterinin çalışma saatlerinin dışında da banka hizmetlerinden yararlanması olanağını sunmaktadır.

   Finansal ve teknik alandaki en önemli hizmetlerden biride, nakit-yöntem sistemidir. (Özkan, 1999, 42) Bankalar bu sistemi daha önce sadece büyük müşterileri için uygulamaktaydılar, ancak son zamanlar da, küçük ve orta boy firma müşterilerinin likidite yönetimi ve finansman durumuna ilişkin sorunlara da, çözüm getirmektedirler. Hatta bazı bankaların bu alandaki hizmetleri sadece likidite ve finansman ile sınırlı kalmayıp, proforma bilanço, kar-zarar planı, yatırımlar, satış, üretim ve personel planlaması içerecek şekilde yaygınlaşmaktadır.

   Teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler sayesinde, bankacılık sektörü hedef ve planlarına uygun olarak önemli banka içi planlama, enformasyon ve muhasebe düzenine ilişkin sorunları çok kısa sürelerde çözümleyecek karar ve uygulama olanaklarına sahiptirler. Böylece mevcut durumun yanı sıra, gelecekteki karlılık, risk ve likidite durumunda ortaya çıkabilecek değişmeleri, bazı göstergelerden yararlanarak bilinçli bir şekilde açıklığa kavuşturabilirler. (Berk, 1998, 10-11)

   Teknolojideki gelişmelerin ve bankacılık alanındaki yenileşmelerin sağlamış olduğu tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, adları geçen finansal tekniklerin ve ürünlerin uygulaması ve kurumsallaşmasında bu tekniklerin ve yeniliklerin uygulanması ile ilgili devlet organlarının koordineli bir şekilde çalışamaması, konuyla ilgili bir mevzuat altyapısının henüz tam olarak oluşturulmamış olması ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle, sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunların giderilmesi yukarıda sayılan eksikliklerin giderilmesiyle mümkün olacaktır.

1.5.   Özkaynakların Yetersizliği

   Türk bankacılık sektörünün önemli bir sorunu da, özkaynaklarının yetersizliğidir. Özkaynakların yetersiz olmasında sektörde yer alan, gerek aktif gerekse sermaye büyüklükleri açısından, küçük bankaların büyük bankalara nazaran çoğunlukta olması etkilidir. Bu küçük ölçekli bankalar hem toplam aktifler, hem de özsermaye büyüklüğü açısından son derece yetersiz olup, bu bankaların fon kaynağı sadece interbank ya da uluslararası finansal piyasalardır. Bu nedenle, küçük ölçekli bankaların, gerek iç piyasada gerekse de uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek güçleri yoktur. Küçük ölçekli bankaların birleşmeleri sağlanarak, aktif ve sermaye yapılarının güçlendirilmesiyle özkaynaklarının arttırılması mümkün olabilir. (Parasız, 2000, 128)

   Bankacılık sektöründe özkaynak yetersizliğinin bir diğer nedeni de, getiri seviyesi düşük iştiraklere ve sabit kıymetlere yatırılan kaynakların büyüklüğüdür. (Özkan, 1999, 43) İştiraklere yatırılan kaynakların bir çoğu yeterli getiriyi sağlayamamaktadır. Geçmişte, sermaye birikiminin yetersiz olması nedeniyle, bankalar iştirakler yoluyla sanayileşmeye önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bugün iştirakler sektördeki bir çok banka için büyük bir yük teşkil etmektedir. Bu ağır yükten kurtulmanın tek yolu, sermaye piyasalarında derinlik sağlamaya başlanmasıyla, gelir getirmeyen aktiflerin başta iştirakler olmak üzere tasfiyesi ve menkul kıymetleştirilmesi yoluyla mümkün olacaktır.

2.   Türk Bankacılık Sektöründe Yaşanan Mali Riskler

   Bankalarda çeşitli kaynaklardan elde edilen fonlar, yatırım alternatifleri arasında dağıtılır. Dağıtım yapılırken alınacak kriter, her alternatifin risklilik derecesi ve buna karşılık getiri miktarıdır. Bankacılık sektöründe riskler, genelde likidite yetersizliğinden, faiz oranlarının ya da döviz kurlarının dalgalanmasından, borçların geri ödenmemesinden ve ekonomik değişmelerden kaynaklanabilir. Aktif yönetiminde, bir bankanın karşılaşacağı riskleri çok iyi bilip, ona göre aktif dağılımı yapması gerekmektedir.

   Bankacılık sektöründe karşılaşılabilecek riskler, içsel ve dışsal riskler olmak üzere iki başlık altında incelenebilir. Sektörün kendi yapısından kaynaklanan risklere içsel riskler denilirken, sektörün dışındaki olaylardan meydana gelen risklere ise, dışsal riskler denilmektedir. İçsel ve dışsal risklerde, kendi aralarında alt kısımlara ayrılırlar. Bankacılık sektöründe karşılaşılan risk grupları içerisinde en önemlisi ise, mali riskler denilen, bankaların ve sektörün kendi yapı ve operasyonlarından kaynaklanan risk grubudur. Bu riskler faiz riski, kur riski, kredi riski, piyasa riski, sermaye yetersizliği riski ve likidite riski olmak üzere altı başlık altında incelenebilir. (Çelik, 2001, 61)


2.1.   Faiz Riski

   Bu risk, gerek nominal gerekse reel faiz oranlarındaki hareketlenmelerden kaynaklanır. Faiz riski, aktif kalemleriyle pasif kalemleri arsında vade ya da faiz bazında bir uyumsuzluk olması veya değişken faizli mali yükümlülüklerin gelecekteki nakit akımları, gelir–gider üzerinde belirsizliğe yol açması halinde ortaya çıkar. (Çelik, 2001, 62)

   Türk bankacılık sektörünün, kısa vadelerde faize duyarlı pasiflerinin faize duyarlı aktiflerinden daha fazla olması, yabancı kaynakların varlıklara göre daha kısa sürelerde, yeniden fiyatlandırılması sonucunu doğurmaktadır. Varlık ve yükümlülüklerin yeniden fiyatlama dönemlerindeki bu uyumsuzluk, aktif ve pasiflerin faiz oranı değişikliklerine karşı olan duyarlılıklarını arttırmaktadır. Diğer yandan bankalar, faiz oranlarının artma eğilimi gösterdiği dönemlerde, repo yoluyla düşük faiz getirili kamuya ait menkul kıymetlerini, daha yüksek getirili olanlarla değiştirmek suretiyle, faiz riskini kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca sektörde, swap gibi bazı türev enstrümanlar da, bu amaca yönelik olarak kullanılmaktadır. (Erçel, 2000a, 68-69)

2.2.   Kur Riski

   Bu risk, kurlardaki değişmelerden kaynaklanan kazanç ve kayıplarla ilgilidir. Kur riski, yabancı paraya dayalı işlemlerde, yabancı paraların yerli paraya ya da birbirlerine karşı değerlerinin değişmesi halinde ortaya çıkar, sonuçta bu da kar veya zarara yol açar.

   Kur riskine ilişkin olarak, Türk Lirası, faiz oranları ile Türk Lirası’nın nominal değer kaybı arasındaki fark, bankaların döviz cinsinden kaynaklarını Türk Lirası veya alternatif yatırım araçlarına dönüştürmesinin en büyük nedenidir. Türkiye’de kur riskine bağlı açık pozisyon izleme uygulaması 1985 yılında başlamıştır. Çeşitli güçlük ve kayıplarla karşılaştıktan sonra, Türk bankacılık sektörü, kur riski konusunda yeterince bilgi ve deneyim sahibi olmuştur. Ayrıca TCMB’de, yaptığı birçok yasal düzenlemeyle, bu riski azaltma yönünde önlemler almış ve uygulamaya koymuştur. (Erçel, 2000a, 69)

2.3.   Kredi Riski

   Bu risk, potansiyel kayıplar açısından büyük bir önem taşır. Kredi riski müşterilerin geri ödeme sıkıntısına düşmelerinden kaynaklanır. Yani kullandırılan kredinin geri dönmeme halini ifade eder. Kredinin geri dönmemesi, borcun tamamen veya kısmen kaybına neden olur.

   Mali riskler arasında en önemli olanı ve Türk bankalarının yönetimine en çok dikkat ettiği risk, kredi riskidir. Türk bankacılık sektörü, yıllar boyunca kredi riskine gereken önemi vermektedir. Ancak sektörde artan rekabet, risk alma açısından da bazı sonuçlar doğururken, bankaların kredi stratejilerini yeniden gözden geçirmelerinin gereği de ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, kredi riskinin bir bütün olarak ele alınması bankacılık sektörünün giderek daralan uluslararası finansman ortamına rağmen, donuk alacaklarının seviyesini düşük tutarak kredi riskini yönetebileceğini ortaya koymuştur. (Erçel, 2000a, 67-68)

2.4.   Likidite Riski

   Bankalar, taahhütlerini zamanında yerine getirebilmek amacıyla, mevcutlarında nakit değerler ya da likiditesi yüksek finansal araçlar bulundurmak durumundadırlar. Eğer bir banka, taahhütlerini karşılayabilecek söz konusu araçlara sahip değilse, likidite riski ile karşı karşıya demektir. Bu risk, özellikle kısa vadeli varlıklarının yine kısa vadeli taahhütlerini karşılayamama durumunda ortaya çıkar. (Çelik, 2001, 62)

   Likidite riskine bakıldığında, mevduat sahiplerinin kısa vadeleri tercih ederken, yatırım sahiplerinin yüksek enflasyon beklentileri ve belirsizliğin yönlendirmesiyle daha uzun vadeleri araması, Türk bankacılık sektörünün aktif ve pasiflerinin vade yapılarında da, yansımalara neden olduğu görülmektedir. Dolayısıyla sektördeki bankalar, likidite riskine daha duyarlı hale gelmişlerdir. Özellikle, son dönemlerde dünya ekonomisinde yaşanan mali sıkıntılar ve global mali krizler sonrasında, gelişmekte olan ekonomilerin birçoğu riskli görülmeye başlanmıştır. Bu durumda, uluslararası yatırımcılar Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalara yatırım yapma konusunda daha ihtiyatlı davranmaya ve bu piyasalara, kredi kullandırımlarında daha seçici olmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda Türk bankacılık sektörü de, kredi dağıtımlarını azaltarak likit kalmayı tercih etmiştir. (Erçel, 2000a, 68)

   Genel olarak incelendiğinde, büyük bankalar küçük bankalara oranla daha az likidite riski ile karşılaşmakta ve söz konusu durum iki nedenden kaynaklanmaktadır. (Özkan, 1999, 43) Bunlardan birincisi, büyük bankalarda çekilen mevduatın toplam mevduatın küçük bir kısmını oluşturma ihtimali daha yüksektir. Çünkü büyük bankaların mevduatları, küçük bankalara oranla daha geniş bir alana yayılmaktadır. İkincisi ise, ölçekleri nedeni ile büyük bankalar, genellikle bankalararası piyasaya daha iyi faiz oranıyla ve daha elverişli dönemlerde girmektedir.

2.5.   Piyasa Riski

   Bu risk, bankaların sahip oldukları bir ya da birden fazla ticari varlığın işleme tabi tutulabileceği süre dahilinde, piyasada meydana gelen beklenmeyen olumsuz dalgalanmaların sebep olduğu kayıp veya beklenenden düşük seviyedeki kar halini ifade eder. (Çelik, 2001, 62) Piyasa riski herhangi bir zaman zarfında meydana gelebilir.

   Piyasa riskini en aza indirmek, piyasa disiplinin sağlanmasıyla mümkündür. Piyasa disiplini; piyasadaki kurumlarla ilgili bilgilerin zamanında doğru ve şeffaf şekilde alınmasını içerir. Bankacılık sektöründe piyasa disiplinin sağlanmasıyla birlikte, piyasadaki ilgili birimler, çok daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilecekler ve böylece istenmeyen riskler en aza indirilecektir. (Erçel, 2000b, 135)

2.6.   Sermaye Yetersizliği Riski

   Bu risk, bankaların mevcut sermayeleri ile gerçekleşen risklerinden oluşan kayıplarını telafi edebilme gücünü ifade eder. (Çelik, 2001, 62) Eğer mevcut sermayesi, söz konusu risklerin sebep olduğu kayıpları karşılamaya yeterliyse, risk düşük demektir. Eğer mevcut sermaye, kayıpları karşılayamayacak durumda ise, risk büyük demektir. Bu durumda gerekli önlemlerin en kısa sürede alınması gerekmektedir.
Sonuç

   Bankacılık sektörü, hızlı ekonomik büyüme ve gelişmenin başarılmasında önemli bir araçtır. Bankalar sadece parasal kontrol için bir kanal olmayıp, ekonominin yeniden yapılanmasında ve uzun dönemli sürdürülebilir makroekonomik istikrarın sağlanmasında, etkili olan kurumlardır. Mali sistem içinde bu denli önemli bir role sahip olan bankacılık sektörünün, iktisadi sistemle etkileşimini açık ve net biçimde ortaya koyabilmesi ve sağlıklı bir yapıda işleyebilmesi gerekmektedir.

   Türkiye’de Batı ülkelerindeki gibi, banka dışı mali aracıların gelişmiş olmaması ve sermaye piyasasının henüz gelişme aşamasında olması nedeniyle, bankalar; mali sistemin temelini oluşturmakta, ekonominin işleyişi, halkın tasarruflarının toplanması ve kullanım alanlarına dağıtılması açısından önemli rol oynamaktadırlar. Türkiye’de mali kaynakların çok büyük bir bölümü bankalar tarafından toplanmakta ve kullandırılmaktadır. Yurt dışı kaynakların da önemli bir kısmı bankalar aracılığı ile sağlanmaktadır. Mali sistem içerisinde bu kadar önemli bir yeri olan bankacılık sektörünün sorunsuz bir şekilde işlemesi, güçlü bir ekonomik yapının en önemli unsurlarından biridir.

   1980’li yıllarda başlayan mali liberalizasyon süreciyle, bankacılık dahil bütün mali sistemde yapısal değişiklikler uygulamaya konmuş; faiz oranları ve döviz kurlarındaki sınırlamaların kalkması da, bu yapısal değişikliklerin hızla yerleşmesinde önemli rol oynamıştır. Reform niteliğindeki bu yapısal değişiklikler, bankacılık sektörünün ve mali sistemin gelişmesini ve büyümesini sağlamıştır. Fakat 1990’lı yıllardaki olumsuz gelişmeler bankacılık sektörünün mali bünyesinin önemli ölçüde bozulmasına neden olmuş, bankalar, uzun süre çok yüksek riskli bir ortamda çalışmışlardır. Bu dönemde hızla artan kamu kesimi borçlanma gereği ve bütçenin finansmanında kamu bankaları kaynaklarının kullanılması bu süreci hızlandırmıştır. 2000’li yıllara gelindiğinde bankacılık sektörü çok ciddi bir riske maruz kalmış, bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması, bankaların mali bünye sorunlarının çözülmesi, kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu amaçla Bankalar Kanunu’nda radikal değişiklikler yapılmış, bankaların faaliyetlerinin düzenlenmesine ve denetimine yeni bir yaklaşım getirilmiştir. Yeniden yapılanma ve uluslararası piyasalarla bütünleşme çabalarına paralel olarak, Türk bankaları da gerek kurumsal yapılarında, gerekse sundukları hizmet ve ürün kalitesinde önemli değişiklikler gerçekleştirmişlerdir Böylece “Bankacılık Sektörü”, Türkiye ekonomisinde uluslararası rekabete açık ve düzenlemeler itibariyle AB’ye uyuma hazır sektörlerin başında yer almaktadır.

KAYNAKLAR

BERK, Niyazi. (1998), Avrupa Topluluğuna Tam Üyelik Açısından Türk Bankacılık Sisteminin Uyum Gereksinimleri, 2. Baskı, İTÜ.

BERK, Niyazi. (1999), Bankacılığın Dışa Açılması ve Dış Kredi İlişkisi, YKB AŞ. Yayınları, No: 4.

ÇELİK, Faik. (2001), Türk Bankacılığında Risk Yönetimi Yönetmeliği Dönemi ve Piyasa Riski Ölçüm Metodları, İktisat Dergisi, Eylül.

“90’lı Yıllarda Türk Bankacılığının Gündemindeki Konular ve Öneriler”, (1998), Sempozyum, TBB Yayınları, No: 161.

ERÇEL, Gazi. (2000a), Konuşmalar-1999, Türk Bankacılık Sistemi, TCMB, Şubat, Ankara.

ERÇEL, Gazi. (2000b), Konuşmalar-1999, Bankacılıktaki Son Gelişmeler, TCMB, İktisadi Kalkınma Vakfı-AKDENET, Eylül, İstanbul.

KESKİN, Ekrem. (1999), 1999 Yılında Türk Bankacılık Sistemindeki Gelişmeler, Bankacılar Dergisi, Sayı: 33.

ÖZKAN, Turgut. (1999), Ulusal ve Uluslararası Bankacılıkta Rekabet, İktisat Dergisi, Sayı: 387, Şubat-Mart.

PARASIZ, İlker. (2000), Para Banka ve Finansal Piyasalar, Ezgi Kitabevi Yayınları, 7. Baskı, Ocak.


303  cellotin genel / Bankacılık / bankacılıkda pazarlama : Şubat 21, 2007, 08:43:24 ÖÖ
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.










































ÖNSÖZ
Finans dünyasının dinamik yapısı pek çok yeniliği de beraberinde getirmektedir. Rekabet değişikliklerin temelinde yatan en önemli sebeplerden birisidir. Rekabet öğesi göz önüne alındığında, tüm sektörlerde olduğu gibi bankacılık sektöründe de kurum ve kuruluşların pazar payını arttırabilmesi, hayatta kalabilmesi, ve diğerlerine tercih edilebilmesinde, "stratejik pazarlama" kavramının önemi günden güne artmaktadır.
Bu tezin temel noktasını, bankaların müşteri memnuniyetini sağlamak suretiyle tercih edilmelerinde pazarlama karması öğelerinin etkin rolünü ortaya çıkarmak ve bankacılık sektöründe stratejik pazarlama kavramını açıklamak ve karşılaşılan problemler oluşturmaktadır.
Söz konusu çalışma Bankaların rekabet ortamında kendilerine pastadan daha fazla pay alabilmeleri için gerekli etkinlikler dizisini belirtmekte ve stratejik pazarlama öğesinin her sektör gibi bankacılık sektörü için de vazgeçilmez bir öneme haiz olduğunu göstermektedir.
Bu çalışma sonucunda ulaşılan bilgiler, bankaları yönlendirebilecek kısaca banka yöneticilerine ışık tutacak öneriler sunabilecektir. Şöyle ki; çalışmamız müşterilerin bankacılık ihtiyaçlarını su yüzüne çıkarabilecek pazarlama karmasının öğe temsil eden ve önem verilmesi gereken banka niteliklerini belirleyebilecek eksikliklerin tespitinde yardımcı olacaktır.









İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ   2
İÇİNDEKİLER   3
KISALTMALAR CETVELİ   5
GİRİŞ   6
1. BÖLÜM   7
1.2. BANKACILIKTA PAZARLAMA KAVRAMI VE GELİŞİMİ   7
1.4.1. BANKACILIKTA HİZMET PAZARLAMASI, HİZMET BİLEŞENLERİ VE UYGULADIKLARI STRATEJİLER   8
1.3. BANKACILIKTA PAZARLAMA YÖNETİMİ   11
2. BÖLÜM   11
BANKACLIKTA STRATEJİK PAZARLAMA   11
2.1. STRATEJİK PAZARLAMA   11
2.1.1. KULLANILAN TERİM VE KAVRAMLAR   12
-  Yönetim Süreci   12
-  Misyon   12
-  Amaç-Hedef   13
- Strateji-Taktik   13
- Politika   14
2.1.2. STRATEJİK PAZARLAMA PLANLAMASININ AMACI VE ÇEŞİTLERİ   14
2.1.3. STRATEJİK PAZARLAMA YÖNETİMİNİN FAYDALARI   16
2.2.    BANKACILIKTA STRATEJİK PAZARLAMA   17
2.2.1. BANKACILIKTA PAZARLAMA ARAŞTIRMALARI   19
2.2.3. BANKACILIKTA PAZAR BÖLÜMLENDİRME   21
2.2.4. BANKACILIKTA KONUMLANDIRMA   23
2.2.5. BANKACILIKTA PAZARLAMA KARMASI   25
3. BÖLÜM   26
STRATEJİK PAZARLAMA UYGULAMASINDA KARŞILAŞILAN SORUNLAR   26
3.1. BANKALARIN STRATEJİK PAZARLAMA SÜRECİNDE KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR VE ÇÖZÜMLERİ   26
3.2. BİLGİ TEKNOLOJİLERİ VE STRATEJİK PAZARLAMA   32
3.3. KRİZ SONRASI BANKACILIKTA STRATEJİK PAZARLAMA VE TÜRKİYE'NİN DURUMU   36
SONUÇ   39
KAYNAKÇA   40
ÖZET   41

















KISALTMALAR CETVELİ
IVR   Interactive Voice Respons
ATM   Automated Teller Machine
Çev.   Çeviren
EFT   Electronic Fund Transfer
POS   Point Of Sale
KOBİ   Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler
PC   Personel Computer
SPK   Sermaye Piyasası Kurulu
S   Sayfa
a.g.e.   Adı Geçen Eser
Vb.   Ve Benzeri
BT   Bilgi Teknolojileri














GİRİŞ
Türk bankacılık sektörünün oluşumu eski yıllara dayanmaktadır. Fakat 1980'lere kadar bankaların faaliyet alanları kısıtlı bir kapsamda kalmış ve "Bankacılık" kelimesi yalnızca kredi ve mevduat olarak algılanmıştır. 1980’lerden sonra ise üç sebepten dolayı yapısal bir değişiklik gerçekleşmiştir. Faizlerin serbest bırakılması, Merkez Bankası tarafından belirlenmesine son verilmesi, personel ve otomasyon altyapısı için gerçekleştirilen yatırımların sağladığı faydaların gözle görülür hale gelmesi ve para piyasalarındaki gelişmelerin ve artan rekabet koşullarının bankacılığı daha yaratıcı bir konumda bulunmaya zorlaması gibi sebepler bu değişimin ana kaynağını teşkil etmektedir.
Pazarlama politikasının gelişmesinde etkin olan bu ortam, herkese yönelik tek tip bankacılık ürünü devrinin de bitmesine sebep olmuştur. Artık, daha iyi ve daha çok ürün satmanın yolu, çeşitli müşteri-pazar kesimlerinin ihtiyaç ve beklentilerine uygun ürünler geliştirmekten geçmektedir. Bu sebeple bankalar bu tarihten itibaren müşteri odaklı anlayışı benimsemiş ve bu tür hizmetler üzerinde yoğunlaşmışlardır.
Nüfusun eğitim standardı her geçen gün daha da artmakta ve bu da ihtiyaçların farkına varılmasını ve tanımlanmasını beraberinde getirmektedir. Yeni girişimciler, dağıtım metotları, teknolojiler, düzenlemeler ve yüksek kültür düzeyine sahip tüketicilerden gelen talepler, bankacılık işlevlerinin değişmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Müşteri memnuniyetini sağlarken diğer taraftan bu rekabet ortamında üst sıralarda yer alabilmenin, günümüzde çok daha önemli ve zor olduğu açıktır.
Ülkemizde finans dünyasının temelini, büyük ölçüdeki aktifleri ile önemli fonksiyonlar üstlenen bankalar oluşturmaktadır. Ekonomik yaşamda bankacılık hizmetlerinin yadsınamaz bir yeri ve önemi vardır. Bankaların ekonomik ve toplumsal yaşamda bu kadar önemli bir yer tutmasının asıl sebebi, fon arz eden ve fon talep eden taraflar arasında bir birleştiricilik ve aracılık rolü oynayarak tasarruf ve yatırım işlevlerini gerçekleştirmeleridir. Bankalar bir yandan hizmet kuruluşu olarak işlev yaparken bir yandan da kar ve verimlik öğelerini sağlayan işletmeler olarak da çalışmak zorundadırlar.


Bu çalışmanın amacı, müşteri memnuniyetini temel alan bankacılık sektöründe "Stratejik Pazarlama" kavramını açıklamak ve karşılaşılan problemleri ortaya koymaktır.
Çalışmanın oluşturulması sırasında karşılaşılan en önemli sorun, bu konuda başvurulabilecek Türkçe doküman sayısının oldukça sınırlı olmasıdır. Bankaların daha çok hizmet içi eğitimlerde kullanılmak üzere hazırladıkları "Bankacılıkta Pazarlama" veya "Mali Hizmetlerin Pazarlanması" konulu dokümanları mevcuttur. Ancak bu dokümanlar daha çok müşteriyi muhatap alan ve davranış şekilleri üzerinde yoğunlaşmakta, dolayısıyla bilimsel kullanıma hizmet etmemektedir.
Çalışma 3 bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde genel bilgi vermek amacıyla bazı temel pazarlama kavramlarının açıklaması yapılmış, mal ve hizmet arasındaki farklılıklara, hizmetlerin özelliklerine ve hizmet pazarlamasını, mal pazarlamasından ayıran özelliklere yer verilmiştir.
İkinci bölümde öncelikle stratejik pazarlama kavramı, bankacılıkta stratejik pazarlama ve faydaları konularına değinilmiş, ve bankacılıkta pazarlama karması öğeleri detaylı olarak ele alınmıştır.
Üçüncü ve son bölümde ise stratejik pazarlamanın uygulama esnasında karşılaşılan sorunlara yer verilmiş ve kriz sonrası Türkiye'de stratejik pazarlama değerlendirilmiştir. Ayrıca günümüzde oldukça önem kazanan ve daha da önem kazanacağı kaçınılmaz olan bilgi teknolojileri ile pazarlama strateji arasındaki ilişkiye değinilmiştir.
1. BÖLÜM
1.2. BANKACILIKTA PAZARLAMA KAVRAMI VE GELİŞİMİ
Ticari bankaların üç temel fonksiyonu vardır. Birincisi, mevduat toplamak ikincisi, toplanan fonları fona gereksinimi olan sanayici ve işadamlarına kredi olarak vermek, üçüncüsü ise ilk iki fonksiyonla doğrudan ilişkisi olmayan veya sadece dolaylı olan çeşitli bankacılık hizmetlerini sunmaktadır.
Ticari bankalar, bu işlevlerini yerine getirirken pazar gereksinimlerini tatmin etmek durumundadır. Onun için banka, amaçlarını büyük ölçüde tasarruf sahiplerinin, sanayicilerin ve işadamlarının düşünce ve davranışlarına dayandırmak zorundadır. Bir başka deyişle pazarlama, müşteriye yönelik bir çaba olarak nitelenmelidir. Pazarlama aynı zamanda tüm banka faaliyetlerine nüfuz eden bir bakış açısıdır.
1980’1i yıllarda özellikle ABD'de gelişen rakip finansal kuruluşlar, bankaların odasından çıkıp, aktif çok yönlü, pazara dönük bir yapıya kavuşmasına sebep olmuştur. Pazara yönelik bankacılık anlayışı, bankaları yeni pazarlar bulma ve geliştirme ihtiyacı içine itmiştir. Bankalar yeni hizmetlerini etkin bir şekilde sunabilmek için bankacılıkta pazarlama ve planlama tekniklerini uygulamaya başlamışlardır.
 
Şekil 1: Pazarlamada stratejik planlamanın önemi her geçen gün artmaktadır.
"Mükemmel bankalar" kendilerini genellikle müşterilerini temel olarak yönlendirmişlerdir. Pazarlarını bölümlere ayırmış, örgütlerini ve havale sistemlerini belirlemek için müşteriye gitmiş ve buna uygun olarak ürün ve becerilerini geliştirmişlerdir.
1.4.1. BANKACILIKTA HİZMET PAZARLAMASI, HİZMET BİLEŞENLERİ VE UYGULADIKLARI STRATEJİLER
Stratejik pazarlama planının en önemli adımlarından biri pazarlama stratejileridir. Bir pazarlama stratejisi hedef pazarı seçme ve analiz etmeyi bu hedef pazara uygun pazarlama karması oluşturmayı içerir. Pazarlama stratejisi, pazarlama amaçlarının yerine getirilmesini sağlar. Yöneticiler,potansiyel hedef pazarı belirlerken, hedef pazarın ihtiyacına uygun pazarlama karması üretecek kaynaklar ve bankanın amaçlarına uygun gereksinimler belirlenmelidir.
Hedef pazarlarını belirlemiş olan ticaret bankaları ,bunlara uygun pazarlama bileşenleriyle hizmetlerini pazarlamalıdırlar. Pazarlama bileşenleri bir yandan pazar büyümesini sağlarken diğer yandan da bankalar tarafından pazar paylarını genişletmek amacıyla kullanılırlar. Pazarlama değişkenleri hizmet, fiyat, hizmet dağıtımı (şube) ve tanıtım politikaları olarak ele alınmaktadır.
Bankalar ve banka hizmet birimlerinin hizmet satışları ve pazar payları üzerinde tüm pazarlama bileşimlerinin etkisi söylenebilir. Bu değişkenler; Hizmet politikasının kendisi, fiyatlandırma (faiz, ücret, komisyon vb.), hizmeti müşteriye ulaştırma politikası (şube, müşteri temsilcisi, firma merkezine maaş dağıtımı, tahsildar, grup arabası, ATM makinası, POS, minitel makinası gibi teknoloji tesisi), ve tanıtma (satışa özendirme, telefonla pazarlama, satış geliştirme, kişisel satış, reklam ve halkla ilişkiler).
Hizmetler gerçekte, pazarlamanın ve satışın konusunu oluştururlar. Bu açıdan belki de en önemli pazarlama bileşeni hizmetin kendisi olmaktadır. Fiyatlandırma  (faiz,  komisyon),  hizmetlerin dağıtımı ve tanıtma gibi diğer değişkenlerin kullanımı tümüyle hizmetin bileşimine ve niteliğine bağlıdır.
 
Şekil 2: Bankalar pazarlama faaliyetlerinde teknolojik ürünlerden çokça faydalanmaktadır.
Hele faiz ve komisyonların denetim altında bulunduğu ülkelerde, diğerleri ile birlikte hizmetin kendisi ve yeni hizmetlerin geliştirilmesi daha çok önem kazanır. Bunun gibi bankanın, hangi hizmetleri, bunların hangi çeşitlerini sunacağı konusunda alacağı kararlar toplam hizmetin satışlarını etkileyebilecektir.
Bankalar temelde hizmet satışı ile görevlidirler. Buna göre bankalar bir hizmet pazarlaması anlayışı içinde olmalıdır.
Bankaların kendilerini bu hizmetlerin yalnızca üreticileri, hazırlayıcıları veya yaratıcıları olarak görmeyi bırakmaları, fakat aynı zamanda satıcı, daha geniş bir kavramla pazarlayıcı olarak algılamaları gerekir. Hizmet politikasını pazara yönelik olarak uygulayınca, müşterilerin gereksinimleri, istekleri ve sorunlarının belirlenmesi gerekir. Eğer bunlara uygun hizmet bileşimlerinin geliştirilerek müşterinin doyumu sürekli olarak sağlanabilirse, aynı zamanda fiyat dışı rekabeti amaçları arasına alınabilirse, bankanın amaçlarına ulaşması da güvence altına alınmış olur.
Bilinçli bir hizmet politikası geliştirebilmek için bankaların genel amaçları ile ve pazarlama amaçları ile uyuşan 'hizmet politikası amaçları geliştirmesi gerekir. Böylece banka kendi kendisini yönlendirirken, hizmet politikasının pazarlama bileşimleri ile uyum içinde olması da sağlanmış olacaktır.
Türkiye de bankacılık kesimi ve bankalar, tasarrufların yetersizliği ve dağınıklığı nedeniyle borç verme işlerinde kaynaklarının yetersizliği ve dağınıklığı nedeniyle borç verme işlerinde kaynaklarının yetersizliğini görerek mevduat toplamaya büyük önem vermişlerdir. Bunun sonucunda müşteri gereksinimler dikkate alınmadan hizmet verildiği için hizmet aynılaşması oluşmuş bu da oluşmuş banka imajı yaratılmasına sebep olmuştur.
Bu olumsuzluğu gidermenin yöntemlerinden biri hizmetin kendisini gerçekten farklılaştırmaktır. Tanıtma politikası olarak ta bu farklılığı vurgulamaktadır.
Günümüzün değişen koşullan bankaları daha da atak bir rekabete zorlamaktadır. Zaten, banka kesiminde gerçek bir yeni hizmet geliştirmek oldukça güç olmaktadır. Yeni hizmet geliştirmede, eğer hizmet, varolan bir gereksinmeyi ilk kez doyuruyorsa veya yeni bir gereksinimde yaratıyorsa, o taktirde gerçekten yeni bir hizmet sayılabilir.
Bankalar için temel sorun, gerçekte, yoğun ve yüzeysel, sık veya seyrek ilişkiler içinde hizmetin müşteri gözündeki kalitesini yükseltmek veya rakiplere göre bir kalite farklılaştırması sağlamak olmalıdır.
Banka hizmetlerinin bütünlük içinde sunulması, müşterinin tüm sorunlarını çözebilmek, bankanın hizmet bileşimini genişletmesine ve derinleştirmesine bağlıdır.
1.3. BANKACILIKTA PAZARLAMA YÖNETİMİ
"Pazarlama Yönetimi", örgütsel amaçlara ulaşmak için hedef alıcılar ile faydalı değişimler yapmak, geliştirmek ve sürdürmek için tasarımlanan programların çözümlenmesi (analizi), planlaması, uygulaması ve kontrolüdür; pazarlama, değişim sürecinin incelenmesidir.
Her işletme karmaşık ve sürekli değişen bir pazarlama ortamında faaliyet gösterir. İşletmelerin yaşayabilmeleri bulundukları çevredeki belirli müşteri grubu için değerli bir şeyler üretme ve sunmalarına "değişim" yoluyla da kendilerine gerekli gelir ve kaynakları elde etmelerine bağlıdır. Bu bakımdan işletmeler misyonlarının ve ürünlerin piyasa ile ilişkili olmasını sağlamalıdırlar.
2. BÖLÜM
BANKACLIKTA STRATEJİK PAZARLAMA
2.1. STRATEJİK PAZARLAMA
Stratejik Pazarlamanın tanımından önce planlamanın tanımını yapalım. Çünkü "stratejik pazarlama", planlamasının tanımını Ömer Baybars Tek "Gelecekte ne yapılacağına bugünden karar verilmesidir." diye tanımlamaktadır. Planlama, istenen gelecek ile bunu gerçekleştirmek için atılacak adımların belirlenmesini içerir. Planlama anlayışını daha uzun bir geleceğe yayma düşüncesi bu anlamda işletmedeki tüm planlama faaliyetlerin temelini oluşturur. Sürekli değişen bir ortamda fırsatlara en iyi şekilde adapte olmak için yapılır.
Stratejik planlama, bir örgütün amaçları, kapasitesi ve yeni kaynaklan ile değişen pazar fırsatları arasında stratejik bir uyum sağlamak, strateji geliştirmek ve sürdürmek için girişilen yönetim sürecidir. Stratejik planlama sisteminin amacı, firmanın güçlü ticari alanlar bulup geliştirmesini ve zayıf olanları da elemesi düşüncesi üzerine oturur.
Planlı çalışan işletmeler her zaman için plansız çalışan işletmelerden bir adım ileridedir. Eğer işletmenin ne yöne gideceği, neler üreteceği, kimin için üreteceği, ne zaman ve nasıl üreteceği gibi konular başlangıçta belirlenmemişse, o işletme kaçınılmaz olarak rekabet ortamında arka plana düşecektir.
2.1.1. KULLANILAN TERİM VE KAVRAMLAR
Bu bölümde, stratejik pazarlama konusunun anlaşılabilir olması amacıyla, bazı kavramlara yer verilmiştir.
-  Yönetim Süreci
Yönetim, ortak bir amaca ulaşabilmek için, bir grup insanın çabalarını planlama, uygulama ve değerlendirme sürecidir.
-  Misyon
İşletme yönetimi açısından misyon "örgüt üyelerine bir istikamet vermesi ve anlam kazandırması amacıyla belirlenmiş ve örgütü benzer örgütlerden ayırt etmeye yarayacak uzun dönemli görev veya amaç" şeklinde tanımlanabilir.
Örgüt misyonunun temel felsefesi;karlılık ve büyüme gibi stratejik amaçların, iyi yapılan bir işin tabii yan ürünü olduğu,kendi başına bir amaç olmadığı düşüncesidir.
Misyon, organizasyonun var oluş nedeni olarak tanımlanmaktadır. Etkili bir misyon için, dar kapsamda tanımlanması ve aşağıda belirtilen dört faktörü içermesi gerekmektedir:
- Tek bir hizmet yerine hizmet zinciri göz önüne alınmalıdır.
- Hizmet verilecek pazara göre tanımlanmalıdır.
- Bankanın veya pazarın büyüme ihtimali göz önüne alınıp belirtilmelidir.
- Ne tip teknoloji kullanılacağı belirtilmelidir.
Bu özelliklere sahip olarak oluşturulan misyon cümlesi amaçlara dönüştürülür. Amaçların ise stratejik pazarlama planının geliştireceği stratejik işletme üniteleri için belirlenmesi zorunluluğu unutulmamalıdır. Diğer bir deyişle amaçlar bankanın genel misyon ve planlarına aykırı düşmemek koşuluyla her bir stratejik işletme ünitesi için farklı tanımlanabilir. Teknolojini her geçen gün yenilendiği bankacılık sektöründe faaliyet gösteren bankalar misyonlarını tam olarak belirlemeli ve bu misyon ışığında gerçekleştireceği amaçları saptamalı ve rekabet ortamında arka planda kalmamak için hedeflenen amaçları aksamaya sebep olmayacak şekilde zamanında gerçekleştirmelidir.
-  Amaç-Hedef
İşletmenin belli bir dönem sonundaki beklentileridir. İşletmelerin mutlaka amacının olması gerekir. Aksi takdirde pazarlama çalışmalarına başlamak mümkün değildir.
Stratejik amaçlar ise, genel amaçların ve misyonun, işletmenin faaliyet alanına göre özelleştirilmiş ve tanımlanmış şeklidir.
Bankanın hedefe ulaşmak için saptadığı amaçların sahip olması gereken özellikleri şunlardır:
-   Spesifik olmalıdır.
-   Ölçülebilir olmalıdır.
-   Ulaşılabilir olmalıdır.
-   Tutarlı olmalıdır.
Stratejik amaçlar ve örgüt misyonu, işletmenin uzun dönemde gerçekleştirmeyi hedeflediği sonuçları ifade eder. Geleceğe yönelik olarak işletmenin uygulamalarını şekillendirir ve yönlendirir.
- Strateji-Taktik
Strateji, işletme ile çevresi arasındaki ilişkileri analiz ederek işletmenin istikametinin ve amaçlarının belirlenmesi, bunları gerçekleştirecek faaliyetlerin tespiti ve örgütün yeniden düzenlenerek gerekli kaynakların tahsis edilmesi şeklinde tanımlanabilir.
Strateji bir takım temel araçları ve ilkeleri ortaya koymaktadır. Bu amaç ve ilkeler yardımıyla şirket; rakiplerine kıyasla bir üstünlük, alıcılar için bir çekicilik elde etmeye ve kendi kaynaklarını tam anlamıyla değerlendirmeye çalışmaktadır. Strateji, sürekli değişmekte olan dış çevre fırsat ve tehlikeleri çerçevesinde amaca ulaşmak için belirlenen yöntem veya hareket planıdır.
Taktik ise, bir stratejiye bağlı olarak yapılan daha küçük eylemlerdir. Örneğin, satıcıların motivasyonunu artırmaya yönelik bir stratejinin uygulanması yolunda, satış primlerinin artırılması taktiği gibi.
- Politika
Belirlenmiş amaca yönelik genel plandır, yönetimin belirli karar durumlarında rutin olarak uygulayarak geleceğe yön vermek üzere kabul ettiği ilkeler ve kurallar dizisidir. Politika, belirlilik ortamı da alınan, devamlılığı olan kararlardan oluşur.
2.1.2. STRATEJİK PAZARLAMA PLANLAMASININ AMACI VE ÇEŞİTLERİ
Stratejik pazarlama planlaması yönetim sürecinin temelidir. Gelecekle ilgili olup, bankanın tüm bölümlerinde önceden neyin, ne zaman, nasıl ve kimin tarafından yapılacağına karar vermedir, (Tokol 1994). Özetle, planlamayı; "yarın nerede olacağımıza bugün karar vermek" şeklinde tanımlamak mümkündür.
Planlama sayesinde, sorunlar ortaya çıktıkça onları çözümleme yoluna gitmek yerine, sistematik bir çalışmaya gidilerek sorunların üstesinden daha kolay gelinir.
Stratejik pazarlama planlaması bu niteliktedir. Planlama süreci sağlam temel ve prosedürlere bağlandığı takdirde, işletmeler için son derece faydalı olacaktır. Söz konusu faydaları şu şekilde sıralamak mümkündür:
-   Planlama, gelecek hakkında yönetimin sistematik düşünmesini teşvik eder,
-   İşletme çabalarının daha iyi koordine edilmesini sağlar,
-   Sonuçların ölçülmesi için başarı standartlarını oluşturur,
-   İşletmeyi yönlendiren amaçları ve politikaları daha net ve belirgin hale getirir,
-   Ani değişmelere karşı daha hazırlıklı olmayı sağlar,
-   Planlamaya   katılan   çeşitli   düzeylerdeki   yöneticilerin   karşılıklı   olarak sorumluluklarına canlılık kazandırır.
Planlama, örgütün bütün düzeylerinde yönetimin temel sorumluluğudur. Ancak her düzeyde planlama sorumluluğunun kapsamı değişebilir. Yönetimin üst düzeyinde yönetimin görevi, işletmenin yönünü belirlemek ve işletme amaçlarını gerçekleştirecek stratejileri saptamaktır. Alt düzeyde ise, bütün planlama çabaları daha kısa dönemlidir ve yöneticinin yetkisi içindeki sorunlarla ilgilidir. Üst yönetim, işletme amaçlan ile ilişki kurarak pazarlama amaçlarını, stratejilerini saptamakta ve saptanan temellere göre de pazarlama bölümü, finansman, üretim ve personel gibi fonksiyonel bölümlerle koordinasyonu sağlayarak pazarlama planlarını hazırlamaktadır. Hazırlanan planlar daha sonra üst yönetime sunulmakta ve onaydan sonra uygulamaya konmaktadır.
Planlamayı çeşitli kriterlere göre sınıflandırmak mümkündür. Süresi bakımından ele alındığında;
-   Kısa vadeli (l yıl)
-   Orta vadeli (2-3 yıl)
-   Uzun vadeli (5 yıl)
Banka büyüklüğüne ve uğraştığı ürün ve hizmetlerin çeşitliliğine göre, planlama faaliyetleri örgütün değişik düzeylerinde yürütülür ki, bunların başlıcaları; işletme düzeyindeki "stratejik planlama", "stratejik iş birimi planlaması": fonksiyonel olarak, "stratejik pazarlama planlaması" ve son olarak planlamalar" dır. Stratejik pazarlama planlaması faaliyetleri birbirinden bağımsız faaliyetler olmasına rağmen, bunlar planlama süreci içerisinde Şekil 3'de görüldüğü gibi birbirini izleyen aşamalar şeklinde gösterilebilir.






















Şekil 3- Stratejik Pazarlama Planlaması Süreci
2.1.3. STRATEJİK PAZARLAMA YÖNETİMİNİN FAYDALARI
Rekabetin ve hızlı değişimin sonucu olarak birçok   banka dış tehditleri azaltmak veya kaynaklarını    kendilerine rekabet avantajı sağlayacak şekilde
yönlendirmek için stratejik planlamaya verdikleri önemi artırmışlardır. Geleneksel bankacılık sisteminde bankalar stratejik planlamaya çok fazla ağırlık vermezler.
Stratejik pazarlama yönetiminin faydaları şu şekilde sıralanabilir:
-   Stratejik seçeneklerin oluşumunu hızlandırır.
-   Şirketi çevreden gelebilecek fırsat ve tehditlere karşı  hazırlıklı  kılacak perspektifi sağlar.
-   Uzun vadeli bakış açısına zorlar.
-   Kaynak temini ile ilgili kararların alınmasını sağlar.
-   Stratejik analiz ve kararların alınması için yöntemler sağlar.
-   Stratejik yönetim ve kontrol sistemini sağlar.
-   Örgütte hem yatay,hem de dikeylemesine iletişim ve koordinasyonu sağlar.
-   Stratejik pazarlama ve planlama örgütte statikliğin veya  hızlı değişimlerin, gelişmelerin yol açacağı zararları önler.
Pazarlama stratejisi birbiriyle etkileşimli ve bağımlı olan iki grup stratejiden oluşur.
•    Hedef pazarları, pazarlama karışımını ve pazarlama harcamalarını kapsayan işletme içi faktörlerle ilgili çalışmalara dönük pazarlama stratejisi,
•    İşletme dışı pazarlardaki rekabete dönük "rekabetçi pazarlama stratejisi". Bir banka için stratejik planlama işlevi uzun dönemli yönlendirici bir amaç, eylem için bir temel ve hedeflere ulaşırken ilerlemeyi gözleyen bir araç görevini görür. Bu işlev temel   seçimleri, Önceliklerin belirlenmesini, kaynakların dağılımını ve sorumlulukların saptanmasını içerir.
Ayrıca stratejik plan bankanın sektördeki rakiplerine göre üstün konuma geçmesine yardımcı olur.
2.2.    BANKACILIKTA STRATEJİK PAZARLAMA
Stratejik pazarlama, bir bankanın pazarlama amaçlarına ulaşmak için kullandığı pazarlama mantığının planlamasıdır. Seçilen amaçlara ulaşmada izlenecek yolları gösterir. Bir başka deyişle pazarlama planlamasının can damarıdır.
Stratejik pazarlama planlamasının amacı, gelecekteki risklerin ve belirsizliklerin ortadan kaldırılması değildir. Geleceğin şekillendirilebilmesi için yarın ne yapılması gerektiğini belirlemede değildir. Aksine yarına sahip olabilmek için bugün ne yapılması gerektiğine karar vermektir.
Stratejik yönetim stratejik planlamadan daha geniş bir kavramdır. Planlamanın yanı sıra planın uygulanması ve kontrolünü de içerir. Pazarlama stratejisi ise, stratejik yönetimden daha dar bir kavramdır. Stratejik yönetim işletmenin finans, pazarlama, üretim gibi fonksiyonlarını kapsar. Oysa pazarlama stratejileri, işletmenin sadece pazarlama fonksiyonları ile sınırlıdır. Pazarlama stratejileri