|
|
|
31
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yahya kemal beyatlı biyografisi+8 şiiri
|
: Eylül 27, 2007, 04:41:31 ÖS
|
|
HAZAN BAHÇELERi
Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
YAHYA KEMAL BEYATLI
|
|
|
|
|
32
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yahya kemal beyatlı biyografisi+8 şiiri
|
: Eylül 27, 2007, 04:41:11 ÖS
|
|
O Rüzgar
Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan! Gür bir imanla damarlarda ateşten bir kan
Birleşip böyle diyorlardı derin bir sesle, Yeri fethetmek için gelmiş o Fatih nesle.
Böyle bir dersi alan ruha vatan dar görünür; Daima başka sefer, başka ufuklar görünür.
O nesil duymuş akın zevkini rüzgarda bile; Bu duyuş varmış akınlardaki atlarda bile;
Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi, Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi,
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgarına.
|
|
|
|
|
33
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yahya kemal beyatlı biyografisi+8 şiiri
|
: Eylül 27, 2007, 04:41:01 ÖS
|
|
SESSİZ GEMİ Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli, Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli. Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu! Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler. Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden
|
|
|
|
|
34
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yahya kemal beyatlı biyografisi+8 şiiri
|
: Eylül 27, 2007, 04:40:46 ÖS
|
|
Uçuş / Yahya Kemal Beyatlı
Uçmakta, konmadan, kıyısız bir denizde ruh; Benzer mi böyle bir kuşa Tufan içinde Nuh? Üstünde gök, sürekli bulutlarla, yüklüdür; Altında gür deniz ki ezelden köpüklüdür. Çalkaltısında dalgası bilmez nedir sayı; Milyonca dalga sürmede milyonca dalgayı; Hiç durmayan gürültüsü bir türküdür, geniş, Milyonca haykırıs dolu, milyonca sesleniş. Yıldızlar ülkesinde açıldıkça yükseğe, Başlar hayal edindiği alem görünmeğe. Bir ruhu besliyen hava yalnız yukardadır. Hulyayı daima uçuran duygulardadır. Yalnız bu katta mümkün olur daimi uçuş. Her hamlesiyle, ruh, o çelikten kanatlı kuş, Ufkunda bir dakika görunmeksizin kara, Hür gökte, hür denizde uçar, hür ufuklara.
|
|
|
|
|
35
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yahya kemal beyatlı biyografisi+8 şiiri
|
: Eylül 27, 2007, 04:40:35 ÖS
|
|
Yahya Kemal Beyatlı
1884 yılında Üsküp'te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh'tır. İlköğrenimini Üsküp'te gördü. İstanbul Vefa Lisesi mezunu. Başlangıçta Sultan II.Abdülhamit yönetimine karşı muhaliflerin safında yer alarak Paris'e kaçtı. Fransa'da Siyasal Bilgiler okurken hocası Albert Sorrel'in etkisinde kalarak düşüncelerinde değişmeler oldu. Fransa'da dokuz yıl kaldı. Fransız edebiyatını ve edebiyatçılarını yakından tanıma imkânı buldu. Onlardan etkilendi. Bir ara Nev-Yunanî bir şiirin peşine düştü. Doğu Dilleri Okulu'na devam ederek Arapça ve Farsça'sını geliştirdi. Divan şiiri üzerinde yoğunlaştı. 1913 yılında İstanbul'a döndü. Darüşşafaka, Medresetü'l-Vâizin ve Darülfünûn'da Tarih ve Edebiyat dersleri okuttu. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Lozan Konferansı'na katıldı.
1923'te Urfa milletvekili seçildi. Çeşitli ülkelerde diplomatik görevler alarak Türkiye'yi temsil etti. Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul milletvekilliği yaptı. Pakistan büyükelçiliği görevinde iken emekli oldu (1949) ve yurda döndü. Tedavi için Paris'e gitti. Bir yıl sonra da öldü.
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Aruzla yazdı. Klasik şiirimizin temel özelliklerine bağlı kalarak, kendine özgü bir şair oldu. Sanatta ve edebiyatta millî ve manevî değerlere bağlı kaldı.
ESERLERİ
Şiirleri Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgârıyla, Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş, Bitmemiş Şiirler.
Fikir ve Hatıra Kitapları:Aziz İstanbul, Eğil Dağlar, Siyasi Hikayeler, Siyasi ve Edebi Portreler, Edebiyata Dair, Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım, Tarih Muhasebeleri, Mektuplar-Makaleler
|
|
|
|
|
36
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
|
: Eylül 27, 2007, 04:40:02 ÖS
|
|
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889 - 1974) 27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Okulu'nu bitirmedi. 1909'da, arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti Topluluğu'na katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam Gazetesi'ndeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa Milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro Dergisi'nin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran Elçiliği'ne atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern Elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis Üyeliği'ne seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa Milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. Karaosmanoğlu, yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsi ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk Toplumu'nun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke Dönemi'nin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid Dönemi'nin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu, 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır. Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar, Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi Tekkesi'ne devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve Tekke'deki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'ın cinsi ilişkileriyle bu benzerliği anlatmaya çalışır. Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu, Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur. Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma Hareketi'nin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski hayat biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda, yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir ve "milli ideal" sevdasına tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'sidir. Karaosmanoğlu, romanın diğer kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar. Eserleri Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Bir Serencam, Politikada 45 Yıl, Zoraki Diplomat Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Rahmet, Vatan Yolunda, Anamın Kitabı,Bir Sürgün, Panaroma, Hep O Şarkı, Milli Savaş Hikâyeleri, Gençlik ve Edebiyat, Hatıraları
|
|
|
|
|
37
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
|
: Eylül 27, 2007, 04:39:25 ÖS
|
|
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.
Yazı Hayatı
Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır.Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Nur Baba Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır.
Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'ın cinsi ilişkileriyle bu benzerliği anlatmaya çalışır.Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur. Kiralık Konak Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski hayat biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir ve "milli ideal" sevdasına tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'sidir. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar.
ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.
|
|
|
|
|
38
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: Yaşar Kemal
|
: Eylül 27, 2007, 04:39:05 ÖS
|
|
YAŞAR KEMAL
YAŞAMI VE SANATÇI KİŞİLİĞİ Yaşar Kemal 1923 yılında Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemit’ e (Gökçeli) köyünde doğmuştur. Dört yaşında iken babasını kaybetmiş, zor yaşamlar içinde büyümüştür. Babasının ölümü üzerine on iki yaşına kadar kekeme olmuştur. Burhanlı ve Kadirli’ de ilkokul öğreniminden sonra ortaokul son sınıftan ayrılmıştır. Okuldan ayrılmasına sebep, içinde bulundukları maddi sıkıntılardan dolayıdır. Böylece hayata atılan Kemal, pamuk ırgatlığı, ırgat kâtipliği, çeltik ve bostan bekçiliği, ırgat kâhyalığı, öğretmen vekilliği, arzuhalcilik, gazete muhabirliği, röportaj yazıcılığı, gibi sayısız işler yapmıştır. Zamanla yalnız romanları ile uğraşan ve kalemiyle yaşayan bir yazar olmuştur.
Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinde büyüme, yaşama ve yetişme tarzlarının girip çıktığı işlerin, yoksul ve kimsesiz çocukluğunun, içinde herhangi bir yaratık gibi büyüdüğü tabiî çevre ile sonradan karıştığı büyük şehir hayatı çelişmelerinin, düzenli tahsil görmeyip de kendisini hayatta yetiştirmeğe çalışmanın... Bütün bunların sonucu olarak düzensiz ruh hallerinin izleri görülmektedir.
Yurdun en bilinmez köyünde yoksul bir yetim iken “ünlü bir romancı” derecesine çıkması edebiyatımızda bir yeniliktir. Kabiliyet ve gayretinin yanı sıra, bu imkânı kendisine hazırlayan çevreler ve yazarın o çevrelere verdiği “tavizler”, çevrelerden aldığı “kalıplar” lar vardır.
Topraksız, az topraklı veya başkalarının toprağında çalışan köylümüzün çilesini, çocukluğunun tek bakıcısı, tek sevgilisi olan annesiyle birlikte bizzat çekmiştir. Sığınacak baba yokluğunu hissetmiş, belki açlığın ağa ve el eline bakmanın ne olduğunu ruhunda vücudunda ezâ gibi denemiştir. Onun için bu dertlere samimiyetle fakat sonraları maalesef öğrendiği doktrinlerin dar açısından dokunur. Dul ve koruyucu anası, hemen bütün romanlarında “bir sıkıntıyla yetişmiş” oğlunun yanındadır. Teneke’de Zeyno Karı olarak, İnce Memed’in anası olarak görülmektedir. Yazarın erken yitirdiği babası da Teneke’de haksızlıklara baş kaldırıcı Kürt Mehmed Ali olarak yaşamaktadır.
Yaşar Kemal “halk edebiyatının ağıtlar ve tekerlemeler” (ve son yıllarda en çok efsaneler) kolu üzerinde çalışmıştır. Bütün bunlar, biraz da yazarın yetiştiği çevre ile yakından ilgilidir. Bu çevre Karacaoğlan- Dadaloğlu gelenekleri ile yoğrulmuştur. Eşkıya türküleri ve söylentileri ile dopdoludur. Bu folklor ağırlığı, roman ve hikâyelerinin konularının içine sızdığı kadar üslûbunu da yoğurup yapmıştır.
Sonuç olarak; düzenli bir eğitim imkânı bulamayan Yaşar Kemal, tam anlamıyla kendini eğitmiş bir kişiliktir. Hayatı boyunca sürdürdüğü yazarlık, politikacılık ve gazetecilik sanatçının kendisini yetiştirmesi için uygun bir çevre oluşturmuştur. Sanatçı kişiliğinin oluşmasını, şu şekilde maddeler halinde verebiliriz:
a) Gözlem ( doğa, insan ve toplum) b) Okuma-yazma uğraşı c) Yaşantı d) Usta-çırak geleneği Bütün bunlara ek olarak, yeteneğini de eklemek gerekir.
EDEBİYATA AİT GÖRÜŞLERİ Edebiyatı en geniş anlamıyla bir söz sanatı olarak kabul eden Yaşar Kemal, söz sanatlarının geçmişte ve günümüzde büyük bir önemi olduğunu düşünmekte; bu önemin gelecekte de süreceğine inanmaktadır. Yaşar Kemal’in çağdaşı olduğu diğer sanatçılardan farkı, sözlü edebiyata büyük önem vermesi ve ondan faydalanmasıdır. Yaşar Kemal, sözlü edebiyatın önemini belirtirken: “Yazılı edebiyat sözlünün bir devamı, bir sonucudur. Modern, en modern edebiyatın dibini kazıyacak olursak yalnız Tolstoy’ların, Flaubert’ lerin değil; Joyca’ ların, Kafka’ların, Camus’ ların azıcık dibini kazacak olursak, onların altında da eski destanları, masalları buluruz.”
Kısacası Yaşar Kemal için sözlü edebiyat, halk edebiyatı ve folklor daha geniş anlamıyla halk kültürü, geleneksel kültür bitmez tükenmez bir kaynaktır. Haklımızın yüz yıllar boyunca ortaya koyduğu maddi ve manevi öğeleri, varlıkları sahiplenmekte, onlardan çağdaş bir edebiyat oluşturmada faydalanmaktadır.
HİKÂYELERİ
İlk hikâyelerini 1946-1947’de yazmağa başlamıştır. 1950’den itibaren yayımlanan hikâyeler 1952’de “Sarı Sıcak” adıyla bir kitapta toplanır. Sarı sıcak (1959), Bütün Hikâyeler (1967), Sarı Sıcak Bütün Hikâyeler (1981-1991).
Temalar: Yoksulluk, dayanışma, şiddet, yozlaşma, yaşam ve doğa tutkusu, bir amaç uğruna katlanılan sıkıntılar, cinsellik, insan-doğa ve insan- insan çatışmaları. Hikâyelerinde olay örgüsü, oldukça basittir. Aynı zamanda yalındır. Belki de hikâyeleri güçlerini bu basitlikten, yalınlıktan alırlar. 22 hikâyenin 12’si giriş, gelişme ve sonuç bölümleri yerli yerinde olan Maupassant tarzında; 10’u da bir olayı, durumu kesit biçiminde veren Çehov hikâyeleri tarzında biçimlenmiştir.
Yaşar Kemal’in hikâyelerinde 1940’tan 1970’e uzanan otuz yıllık bir zaman diliminin sosyal zaman olarak kullanıldığını görürüz. Durum, kesit hikâyelerinde olay zamanı çok kısa (bir saat, birkaç saat); Maupassant tarzı denilen hikâyelerinde ise biraz daha uzundur. (bir gün, birkaç gün, birkaç ay)
ROMAN ANLAYIŞI
Yaşar Kemal, roman üzerinde düşünmüş ve bu konuda bir anlayışa varmış mıdır? Yoksa sadece gözlemlerini, hayallerini, duygularını, öfkelerini gür, taze bir üslûpla dile getiren bir yazıcı mıdır? Bu sorulara hak verecek sebepler çoktur. Bir kere roman ve hikâye üzerinde söylediği şeyler, romanları ve romancının şöhretiyle ölçülmeyecek kadar dağınık görünüyor: “Sanatın bir terkip işi olduğuna inanıyorum. İnanıyorum demek de fazla. Sanat eseri başka türlü nasıl olur? Olursa da yalın kalır. En iyi terkipçi ne söylediğini bilirse, yani yüreği, kafası doluysa usta bir sanat eseridir...
Gerçekçilik dedikleri bir kandırma değil. Sırasında bir düştür ama kandırmaca değil...gerçekçilik, dünyayı aynen kopya etmek değildir. Tabiata da, insana da, hadiselere de kendi gözümüzle bakmak ve kendimize yeni bir dünya görüşü kurmak. (Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, s.120-122) “...roman biçimdir; her şey biçimdir. Düşünce bile. Sanat yeni biçimdir. Kendi biçimini yarattığın an, romancı oluyorsun. Yazarken hiç okuru düşünmedim. Yalnız romanımı düşündüm. Son yazdığım yer şu: roman sürüklemeli. Ortadirek’ i şimdi yazarsam, çok daha nefes nefese okunurdu.” (Sözden Söze, s. 115-117)
ROMANLARINDAKİ BAŞLICA TEMALAR
1. Başkaldırı 2. Ekonomik, sosyal ve toplumsal değişim, yozlaşma, yabancılaşma. 3. Aşk ve töreler 4. Kan davası 5. Yoksul köylülerin problemleri 6. Yörüklerin Çukurova’da yerleşme problemleri 7. Sömürü 8. Korku 9. Cinayetler 10. Çocuk problemleri
ROMANLARI
A. İNCE MEMED DÖRTLÜSÜ: İnce Memed I, İnce Memed II, İnce Memed III, İnce Memed IV. B.ÇUKUROVA GERÇEKLERİ: Teneke, Yılanı Öldürseler, Hüyükteki Nar Ağacı. C.DAĞIN ÖTE YÜZÜ ÜÇLÜSÜ: Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu. Ç.ANADOLU EFSANELERİ: Üç Anadolu efsanesi; Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Çakırcalı Efe, Filler Sultanı. D.AKÇASAZIN AĞALARI: Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf. E.İSTANBUL DİZİSİ: Al Gözüm Seyreyle Salih, Deniz Küstü, Kuşlar Da Gitti. F.KİMSECİK ÜÇLÜSÜ: Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı, Kanın Sesi. Yaşar Kemal, romancılığımıza neler getirmiştir, neler kazandırmıştır? Bunları beş madde halinde şöyle sıralayabiliriz: 1. Kendine özgü bir roman dili kurmuştur. 2. İnsanın, toplumun, kentlerin yabancılaşmasını, yozlaşmasını, değişmesini işlemiştir. 3. Romancılığımıza yeni psikolojik ufuklar ve derinlikler kazandırmıştır. 4. Romancılığımıza lirizm getirmiştir. 5. Yerelden evrensele ulaşma çabası göstermiştir.
BİNBOĞALAR EFSANESİ
B. Efsanesi Çukurova’ da tükenen bir Yörük obasının yaşadıklarından esinlenerek 1971’ de yazılmış bir romandır. 1971’ de Cumhuriyet’ te tferika edildikten sonra aynı yıl kitap biçiminde yayımlanmıştır. 1984’ te sahneye uyarlanmış, 1979’ da Fransa’ da “Yılın En İyi Kitabı” seçilmiştir.
Yaşar Kemal, eserin oluşumundan şöyle söz etmektedir: “Boğa bizim Çukurova Türkmenin de döl bereketi anlamına gelir. Dünyanın birçok dilinde de böyledir ya… Bir de bizim Toros dağlarının adı Binboğa dağlarıdır. Be bizim Toroslara Toros denildiğini ilk olarak şehirde duydum. Çukuovalılar ya parça parça ad verirler ya da Binboğa dağları derler…. Bu tükenen Yörük obası Koca Osmanlıyı, Selçukluyu, daha nice nice devletleri kurmuşlardı. Kendi deyimlerince Osmanlının babası olurlardı. Ve dölleri tükeniyordu, şu yeryüzünden namları, şanları siliniyordu, yeni, başka bir şey oluyorlardı. Tükeniyorlar yeni bambaşka, belki daha mutlu, belki daha mutsuz bir dünyaya uyanıyorlardı. Yepyeni bambaşka. Bu belki de en gerçekçi romanımın adı. “Binboğalar Efsanesi’ nden başka ne olabilirdi?” (1)
a- Tema:
Yörüklerin doğayla yüzyıllardan beri kucak kucağa yaşamaları, kişilik ve yaşantılarındaki saflık ve temizlik, çeşitli sanat dallarında eserler veren sanatçılarımızı etkilemiştir. Böylece Yörükler Cumhuriyet döneminde bir çok şiire, oyuna , filme, hikâye ve romana konu olmuşlardır. Bu eserlerden bir kısmı onların iskândan önceki mutlu günlerini, bir kısmı da göçebelikten yerleşik hayata geçerken çözülüşlerini tükenişlerini ve yok oluşlarını işler. Binboğalar Efsanesi’ nde Karaçullu obasının göçebeliği bırakıp Çukurovaya yerleşmesi çevresinde örülen olaylar, bir adamın yok oluşu işlenmektedir. Yaşar Kemal bir Yörük Türkmen obasının son bulmasına son yıllarda tanıklık etmiştir. Eski geleneklerle yeninin çatışmasını yıllarca obanın kişiliğinde izlemiştir. Bir oba dağılırken insanların durumunu, nasıl yerleştiklerini, nereye gittiklerini, geride kalmış Türkmenlere, Türkmenliğe karşı tavırlarını, obanın nasıl dağıldığını yazmıştır. Böylece “Binboğalar Efsanesi” ortaya çıkmıştır. Yaşar Kemal bir yandan da çağın değişimini, yozlaşmayı, eşyanın göreceliğini gerçekçi bir açıdan yansıtmaktadır. _ Binboğalar Efsanesi’ nde üç boyutla karşılaşırız: “ Birinci boyut, Osmanlı düzeninde geçer ve geriye dönüşlerle anlatılır. Bu kısadır. Çukurova iskânından söz eder ikinci boyut bir Yörük obasının yaşantısıdır. Bu boyutta kökeni İslamlık öncesi dinlerden oluşan töreler ve efsaneler gelişmiştir. Üçüncü uzantı ise Cumhuriyet sonrası kent ilişkileridir. Aynı zamanda bu çizgide teknolojik gelişmeyle birtakım gelenek ve göreneklerin yıkılımına da yer verilmiştir.
Yaşar Kemal, Yörüklerin en önemli özelliğini eserinde şöyle verir, “Bir kayanın doruğunda birmiş bir ot nasıl inatla köklerini bert çinke taşlarını sarmış tutunmuşsa, Aladağ yörüğü de öyledir.” (s.7). Bu insanların yüzyıllarca süren göçebeliği, yerleşik hayata geçmelerini önlemiş, epeyce kayıplar vermelerine, kan dökmelerine sebep olmuştur.
b- Olay Örgüsü
BE, başlarında özet niteliğinde parçalar bulunan 29 bölümdenoluşmuştur. Her bölümün başında rastlanan özet, tekerleme niteliğindeki parçalar, basma halk hikâyelerindeki “Bu, Kerem’ in Aslı’ ya aşkını anlattığıdır” biçimindeki konu başlıklarını hatırlatmaktadır. Aynı başlıklara FSTK’ da da rastlanır. Yaşar Kemal, bir görüşmede bu başlıklar hakkında şunları söylemiştir: Yaşar Kemal, romanın baş tarafına M. Cevdet Anday’ ın: Ağlar bu mezarlıkta Yörükler her gece Bıkıp iri yıldızları davar sanmakta Düşünür eski günleri… iskândan önce Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman dörtlüğüne epigram olarak koymuştur.
Karaçullu obası uzun zamandır çektiği sıkıntı yüzünden Hıdrellez gecesinde Hızır’dan Çukurova’da bir kışlak, Aladağ’ da ise bir yaylak vermesini dileyecektir. Fakat o kutsal gecede oba üyelerinin her biri kişisel isteklerini diler. Yıldızların kavuşmasını bir tek Kerem görür o da bir şahin ister. Kerem’ in bu arzusu sonradan gerçekleşecektir.
İkinci bölümde Karaçullu obasının geçmişi geriye dönüşle anlatılır. 1876’ da Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki Yörükleri mecburi iskâna tabi tutarlar. Yörükler direnir, çatışmalar çıkar, ölenler olur. Karaçullu obası Demirci Haydar Usta’ nın babasının yaptığı bir kılıcı Binbaşı Ali Bey’e vererek iskândan kurtulup yörüklüğe devam etmiştir. Ancak, aradan uzun yıllar geçmiş, Yörükler artık kışlak bulamaz olmuşlardır.
Demirci Haydar Usta, tıpkı babası gibi bir kılıç yapıp dönemin beyinden karşılığında bir kışlak istemeyi kurmaktadır. Diğer yandan Ceren’i Hasan Ağa’nın oğlu Oktay’a verirlerse kendilerine Çukurova’dan kışlak verileceği söylenmektedir. Fakat, Ceren buna yanaşmamaktadır, çünkü Halil’e sevdalıdır. Kısacası, “Herkes Çukura inince geçen yılki gibi sürünmemek, rezil perişan olmamak için bir şey düşünüyor, bir çare arıyordu. (5.56)
Kel Musa, Ceren’e sevdasından dolayı Osman Ağa’nın oğlu Fahri’yi öldürüp dağa kaçmış Mustan’la Halil’i öldürmesi için görüşür. Mutsan yaralıdır. Kel Musa’ya kendisini iyileştirirse Halil’i öldüreceğini söyler. Bir süre sonra Halil’in kanlı gömleği obaya gelir.
Oba, Deliboğa hüyüğüne yerleşir. Derviş Hasan, buralar babamdan kaldı diyerek Yörüklerden iki bin lira toprak kirası alır ve kasabanın kulübünde kumar oynamaya oturur. Derviş hasan her Yörük obasına aynı şeyi yapmaktadır. Ardından Fehmi Ağa da kira ister. Daha sonra Köse Ali Ağa, aynı yeri onlara on beş liraya satmayı teklif eder. O da Yörükleri aldatarak üç bin liralarını alır. Yörükler, Arzuhalci on beş yıldır bir çok kişinin yörüklerden bu şekilde para sızdırdığını anlatır. Buna rağmen arzuhal yazdırmadan oradan ayrılmazlar.
Karaçullu obası, kendilerini Deliboğa’ dan çıkarmak veya bu yolla para sızdırmak isteyenlere çok kavgalar ederler.
Bir yandan da resmi makamlara baş vururlar, ama sonuç alamazlar. Bu arada olan Kerem’in şahinine olur. Yanlızağaz karakolu uzatmalı onbaşısı, Kerem’in elinde gördüğü şahini oğluna götürmek için ister. Yörükler oradan kaçan Kerem’in elinden zorla şahini alıp onbaşıya sunarlar. Şimdi de Cennetoğlu ve köylüleri ve adamları bir gece obanın çevresinde yangın çıkarıp obadakilere ateş açarlar.
Onuncu bölümden sonra (s. 114) olay örgüsü bir yandan Kerem’in şahinini araması, Mustan’la :Halil’in maceraları çevresinde diğer yandan da obanın başından geçenler çevresinde yürütülür. Haydar Usta, tamamladığı kılıcı Adana’ da oturan Ramazanoğlu’ na götürür. Karaçullu obası Çukurova’da epeyce bir süre bir yere yerleşmeden dolaşır. Kendileri gibi perişan durumda olan Horzumlu obasıyla karşılaşırlar.
Kerem ise, şahinini geri almak için Yanlızağaç köyüne giderek çocuklarla arkadaş olur. Bir hileyle ve çocukların da yardımıyla onbaşının oğlu Selahattin’in elinden şahinini alıp kaçmayı başarır.
Bu arada Halil’le Mutsan dağlarda karşılaşmıştır. Mutsan, daha önce tanıdığı Çoban Resul’ a, kendisi yaralıyken kötü davrandığı için epeyce işkence eder. Öldüreceği sırada ona acıyarak yanına alır. Halil, onlara katılınca Mutsan, bu kez de Halil’ i öldürmek ister, fakat yapamaz. Resul’a öldürtmek ister. Resul ise, Halil’i değil, Mustan’ı öldürür.
Haydar Usta, kılıcı RamazanoğluHurşit Bey’e, o ilgilenmeyince Hasip Ağa’ ya götürür. Ondan da sonuç alamayınca bu kez de İsmet Paşa’ ya götürmeye karar verir, Ankara’ nın yolunu tutar.
Karaçullu obası, Sarıçam’a geldiğinde 60 çadırdan 49’ a inmiştir. 11 ev obadan ayrılıp başının çaresine bakmıştır. Oba, yavaş yavaş dağılmaktadır. Vaktiyle iki bin çadırlık Karaçullu obası, bir avuç kalmıştır. Sarıçam’da birkaç gün kalan oba biraz kendini toplamıştır ki,bu kez de çevredeki köylülerin saldırısına uğrar. Epeyce kavgalar olur. Kaymakam ve jandarmaların müdahalesiyle oba, oradan da kaldırılır.
Bu olaydan sonra 38 çadır kalmıştır koyunları da oldukça azalmıştır. Hemite dağında bir koyuğa yerleşirler. Süleyman Kahya, obadaki kadınların son altınlarını da alarak eski kışlakları Akmaşat’ ı geri almak için Derviş Bey’ e gider daha önce Sabit Ağa’nın başına gelenleri hatırlatan Derviş Bey, oğullarını da bahane ederek Akmaşat’ tan toprak veremeyeceğini belirtir. Sabit Bey’i yer verdiği yörükler linç etmiştir.
Öte yandan Ankara’ ya gidip İsmet İnönü’ yle görüşen Haydar Usta, kılıç takdim eder, ama ondan sadece “Çok güzel, çok güzel” karşılığını alır. Haydar Usta obaya döner, Kerem de gelmiştir. Kılıcı ocağa koyup dövmeye başlar, onu yuvarlak ve ne olduğu belirsiz bir sembol haline getirinceye kadar döver. Daha sonra da ruhunu teslim eder . Hemite dağına gömerler. Kerem de şahini serbest bırakır. Obayı da dağda da rahat bırakmazlar. Çevredeki köylüler üzerlerine kaya yuvarlar.
Nihayet Ceren’ i Oktay’ a vermeye razı olurlar. Bunun karşılığında Oktay Bey’in babasının çiftliğine yerleşeceklerdir. Fakat Oktay’ın babası buna razı olmaz . bu sırada Halil, obaya döner. Obadakiler onu vurmayı planlar. Ceren, Halil’ in çadırına gelir ve birlikte kaçarlar. İlkbaharda Hıdrellez günü yeniden gelmiş , Karaçullu obası, 60 çadırla gittiği Çukurova’ dan 35 çadırla Aladağ’ a dönmüştür. Halil ile Ceren de obaya katılır. Bu gece yine herkes bir dilekte bulunacaktır. Obadakiler Halil ile Ceren’ i Taşbuyduran pınarında sıkıştırırlar. Çatışmada Halil ölür. Sonuçta Süleyman Kahya, Halil’in beylik çadırını, obanın davul, tuğ vb. beylik alametlerini yakarak Karaçullu obasını tarihe gömer.
Binboğalar Efsanesinin olay örgüsünü şöyle tablolaştırabiliriz: I. Yüzyıllar boyunca göçebe olarak yaşayan yörüklerin XIX. yüzyılda mecburi iskâna tabi tutulmaları. II. İskândan sonra yörüklüğü sürdüren Karaçullu obasının çağın ve şartların değişmesiyle sıkışması, kışlak arama macerası. III. Obanın Çukurova’ da yakılmasıyla kurtuluş çareleri aranması dönemi:
a) Kerem’in hikâyesi, b) Haydar Usta’nın hikâyesi, c) Karaçullu obasının hikâyesi, d) Halil’le Mustan’ ın hikâyesi, e) Halil’le Ceren’in hikâyesi,
IV. Obanın yeniden Aladağ’ a dönmesi, Halil’ in vurulması ve beylik alametlerinin yakılarak yok edilmesi.
BE, Yörüklerle temelde karşı güçler adı altında toplayacağımız kişiler arasındaki çatışmaya dayanmaktadır. Anadolu’ya geldikleri günlerden beri Yörüklerin istediği göçebeliğin bir özelliği olarak baharda yaylaya çıkmak, kışında ovaya (bu eserde Çukurova’ya ) inmek, bir kışlağa yerleşmektir. Bu kral XIX. Yüzyıldan sonra değişen çağa uygun olarak bozulmaya başlar. Çünkü devletin isteği de yörüklerin belli yerlerde iskân edilerek yerleşik hayata geçmelerini sağlamaktır. Böylelikle onları kontrol etmek, vergi ve asker olmak kolaylaşacaktır. Bu yüzden 1865’ de başlayan iskân etme buna uymama mücadelesi BE’ de son temsilcileri anlatan Karaçullu obasında 1940-1950 dönemine kadar sürmüştür. Geçen zaman içinde Yörüklerin büyük bir kısmı toprağa yerleşmiştir, ama Karaçullu obası gibi bunu çeşitli sebeplerden veya kendileri istemediğinden dolayı gerçekleştirememiş olanlarda vardır. Diğer bir çatışma Çukurova’ya daha önce yerleşmiş olanlarla Yörükler arasında ortaya çıkmaktadır. Bunlar iskân edildikler, paylaştıkları veya çeşitli yollarla sahiplendikleri topraklarına, ekinlerine zarar verdikleri gerekçesiyle Yörükleri sokmak istememekte veya onların yerleşebilecekleri topraklar karşılığında para, koyun vb. şeyler yada kızlarından biriyle evlenmek istemektedirler.
Karaçullu obasının ise, bütün bu şartlar altında yaşamlarını sürdürmek gibi bir önemli endişeleri vardır. Bu yüzden sürekli çatışma olmaktadır.
c) Zaman BE, iki bahar arasında geçen bir yıllık süre içinde Karaçullu obasının çektiği, yaşadığı sıkıntıları işleyen bir romandır. Bir yıllık olay zamanı, geriye dönüşlerle bir yandan XII. yüzyıldan başlayıp XIX. yüzyıla kadar devam eden iskândan önceki uzak geçmişe , bir yandan da 1876’ da başlayan mecburi iskândan sonraki yakın geçmişe uzanmaktadır.
Yaşar Kemal’ in Çukurova’daki Yörük obalarının 1940-1950 dönemindeki yaşantısına tanıklık ettiğini yazılarından anlıyoruz. Bu eserde Karaçullu obasının tükendiği son günleri reel zaman olarak kullanılmıştır: “Olan 1940 kışında oldu. Aydınlılar Çukurova’ya inince ne görsünler., sürülmemiş bir karış toprak parçası bile kalmamış. Değil hayvan otlatacak, bir tek çadır kuracak yer bile kalmamış. Aydınlı göçebesi, Türkmeni gün gün sıkışmıştı ama böyle bir şeyle karşılaşacağı hiç aklına gelmemişti. Artık ‘Ali Paşa Fermanı’ sökmez olmuştu.” (s.78) açıklamasından da anlaşılacağı gibi Yörüklerin 1950’ye kadar süren macerası işlenmişti.
Karaçullu obasının macerası, Hıdrellez kastedilerek söylenen, “Bu gece beş Mayısı altı Mayısa bağlayan gecedir.”(s.15) ve bahar gözünü daha yenile açıyordu.” (s.9) cümlelerinden anlaşıldığı gibi, bir ilkbaharda başlamış, ertesi yılın yine bir Hıdrellez gününde sona ermiştir.(s.257)
Romanın ilk 40 sayfası Hıdrellez gecesinde yaşanan olaylar çevresinde dönmüştür. İkinci bölümde (s.42-45) Türkmenlerin 1976’dan başlayarak olay zamanına kadar geçen sürede Osmanlılarla kavgaları, zorla iskânları, zorla iskânları, buna başkaldırmaları, ve bir yolunu bulup Yörüklüğü nasıl sürdürdükleri geriye dönüşle özetlenir.
Karaçullu obasının bir yıllık macerası, eserdeki zamanı belirleyen cümlelerle izleriz:
“O baharı, o yazı Karaçullular Aladağ’da binbir sıkıntı içinde geçirdiler.” (s.46) “Derken güz geldi çattı.” (s. 47) beşinci bölümde Deliboğa hüyüğüne yerleşildiğinde Ekimin sonu gelmiştir. Derviş Hasan Mayısa kadar sekiz aylık süre için onlardan sekiz bin lira istemektedir. 29. bölümde (s. 297-298) sekiz ay geride kalmış, oba yeniden Aladağ’a gelip konmuştur.
ç. Mekan
BE’ de Toroslar ve Çukurova’ dan seçilen çeşitli mekanlar kullanılmıştır. Demirci Haydar Usta’ nın kılıcı vermek üzere Ankara’ ya gitmesi üzerine bir kez bu mekanın dışına çıkılmıştır.
Eserin ilk dört bölümünde mekan Aladağ’dır (s. 7-66). Beşinci bölümde (s. 66) oba, Hemite dağı çevresinde Deliboğa hüyüğüne yerleşir. Bundan sonra Çukurova’ da çeşitli yerlerde dolaşıp bir türlü kışlak bulamazlar. 19. bölümde (s. 209-224) gelir ve romanın sonunda yeniden Aladağ’a döner (s.239-246) gelir ve romanın sonunda yeniden Aladağ’a döner (s.297-304).
Bu eserde de Yaşar Kemal, konu gereği açık (geniş) mekanlara ağırlık vermiştir. Yörüklerin işlenebileceği bir romanda açık mekanların ağırlık taşıması doğaldır. Dolayısıyla dağ yamaçları, koyaklar, pınar başları sık sık adı geçen yerlerdir.
d. Bakış Açısı ve Anlatıcısı BE’ de hâkim bakış açısı ve yazar-anlatıcı uygulanmıştır. İç monologlara büyük bir yer verilmiştir. Müslüm’ ün (s.16 bak), Kerem’in (s.130-35) ve Mustan’ ın içinden geçirdikleri, düşündükleri, hatta kendi kendileriyle tartışmaları, çözüm yolları arayışları genellikle iç monologlar aracılığıyla yansıtılmıştır.
“Vakt erişti güzelim. Vakt erişti dünya güzelleri. Ben biliyorum. Yaşıtlarımdan hiç kimse kalmayalı yirmi yıl oluyor. İşte geldik gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri, demişler. Şu pınar kadar, şu yıldızlar kadar, şu çınar ağacı kadar bile olamadık.” (s.26)
Geleneksel halk hikâyeciliğinin anlatım tarzından sonuna kadar yararlanmanın yollarını arayan Yaşar Kemal, eserin birçok sayfasında adeta bir halk hikayesi anlatıcısı, bir meddah gibi hareket etmiştir:
“Halil’i öldürmek hırsı olmasa Musacık Mustan’ a böylesine bakmazdı. Kitaba el basarım ki bakmazdı. Ulan Kel Musacık alacağın olsun.”(s.163)
Yaşar Kemal’in bu romanda kullandığı bir leit motif vardır: “Horasan’dan geldik sırtımızda uzun şefleler…”(s.63) “Horasan’dan geldik, Horasan erenleri. Ellerimizde teber kılıç.” (s.65); “Kalktık Horasan’dan sökün eyledik. Parlar omzumuzda uzun şefleler.”(s.284) gibi cümleler çeşitli sayfalarda tekrarlanmıştır.
e. Şahıs Kadrosu
Bu eserde baş kahraman bir kişi değil, bir obadır, desek yanlış olmaz. Çünkü, belli bir kahramandan çok oba üyelerinin her biri üzerinde ayrı ayrı durulmuş ve sadece biri veya birkaçı ön plana çıkarılmamıştır. Bu kişilerin her birinin macerası da hem obanın genel sorunları doğrultusunda hem de sadece kişiyi ilgilendiren boyutuyla işlenmiştir. Haydar Usta’nın yaptığı kılıcı birilerine beğendirip karşılığında toprak almak hem kendi hem de obanın tümünün problemidir. Halil’le Ceren’in aşkı sadece ikisini değil obanın tümünü etkilemektedir.
Bütün bunlara rağmen Binboğalar Efsanesi’nde en çok durulan kişiler, oba üyelerinden Haydar Usta ve Kerem, Halil ve Ceren, Süleyman Kahya ve Fethullah; Mutsan, oba dışından ise Yanlızağaç karakolu uzatmalı onbaşısı Nuri ve Oktay Bey’dir. Romanın başlıca kişileri bunlardır.
Kişilere cinsiyet açısından baktığımızda kadınlardan sadece Ceren’in ön plana çıktığını obanın diğer kadınlarının ise ikinci planda kaldığını görürüz. Erkekler her zaman olduğu gibi çoğunluktadır. Yaşar Kemal, yediden yetmişe her yaştan insana yer vermiştir. Dolayısıyla Kerem ve dedesi Haydar Usta, uyumlu bir ikili oluştururlar.
Romandaki kişileri sosyal durumlarına göre dört kümede toplayabiliriz:
a) Yörükler: Haydar Usta,Süleyman Kahya, Halil, Fethullah, Mutsan, Müslüm, Koyun Dede, Rüstem, Ceren b) Eşraf ve Beyler: Oktay Bey, Derviş Hasan, Fehmi Ağa, Ramazanoğlu Hurşit Bey c) Bürokrat ve Yöneticiler: İsmet İnönü, Kasım Gülek, Kaymakam, jandarmalar ve Nuri onbaşı ç) Aydınlar: Arzuhalci Kör Kemal
Kişileri, bir de oba üyeleri ve bunların dışındakiler olarak sınıflandırabiliriz. Oba dışındaki kişilerden çoğu yörüklere cephe almış, onların içinde bulundukları sıkışık durumdan bir şeyler sızdırarak yararlanmaya çalışmaktadır. Roman boyunca Yörüklere yardımcı olan ve onların sorunlarıyla ilgilenen, yol gösteren bir tek kişi vardır: arzuhalci Kör Kemal.
Yaşar Kemal, bu kişinin kim olduğu konusunda hiçbir açıklama yapmış olmamasına rağmen bunun kendisi olduğu kuvvetle hissedilmektedir. Yazar böyle bir arzuhalciye Akçasazın Ağaları dizisinde de Arzuhalci Ali Efendi tipiyle yer vermişti. Buradan da anlaşılacağı gibi Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinde önemli biyografik öğelerden yararlanma söz konusudur. Romanın en canlı tipleri Demirci Haydar Usta ve Kerem’ den sonra Halil ve Ceren’ dir. Halil, Aslında oba beyidir, ama ortada oba kalmamıştır ki, beylik de olsun Halil, bilindiği gibi romanın sonunda öldürülür ve beylik alametleri de yakılır. Ceren, obası uğrunda kendini ve aşkını feda etmek gibi zor bir çatışma içerisindedir. Obası için fedakarlığa da katlanır. Fakat bütün bunlara rağmen mutluluğu bir türlü bulamaz ve sonunda Halil’ini de kaybeder.
|
|
|
|
|
39
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yılmaz güney
|
: Eylül 27, 2007, 04:38:29 ÖS
|
|
Yunus Emre
Ben yürürüm yane yane Aşk boyadı beni kane Ne akılem ne divane Gel gör beni aşk neyledi.
Miskin Yunus biçareyim Baştan ayağa yareyim Dost ilinden avareyim Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emre (1238 -1320) yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır, yaşamına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor. Vahdet-i vücut (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir.
Gerçeğe, Tanrı'ya, evrensele, her şeyin özüne varmak için ''Şeriat-tarikat-marifet-hakikat'' olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntem ayırt eder. Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata'nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli'ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü'n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır. Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Yunus Ernre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır.
Yunus Emre? Nereli? Nerede doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus'un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış.
Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. "Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var'' ''En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus'un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir'' En eski yazmalar Yunus'un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus'un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus'u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz. (S. Eyüboğlu, Yunus Emre sh: 20)
|
|
|
|
|
40
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: yunus emre
|
: Eylül 27, 2007, 04:37:41 ÖS
|
|
Yunus Emre
Ben yürürüm yane yane Aşk boyadı beni kane Ne akılem ne divane Gel gör beni aşk neyledi.
Miskin Yunus biçareyim Baştan ayağa yareyim Dost ilinden avareyim Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emre (1238 -1320) yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır, yaşamına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor. Vahdet-i vücut (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir.
Gerçeğe, Tanrı'ya, evrensele, her şeyin özüne varmak için ''Şeriat-tarikat-marifet-hakikat'' olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntem ayırt eder. Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata'nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli'ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü'n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır. Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Yunus Ernre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır.
Yunus Emre? Nereli? Nerede doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus'un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış.
Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. "Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var'' ''En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus'un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir'' En eski yazmalar Yunus'un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus'un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus'u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz. (S. Eyüboğlu, Yunus Emre sh: 20)
|
|
|
|
|
41
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: YUNUS EMRE INSAN SEVGISI
|
: Eylül 27, 2007, 04:36:51 ÖS
|
|
Yunus Emre, 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14.yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir Türk ozanı ve düşünürüdür. Düşüncelerini, şiirlerinin bulunduğu "Divan"da ve "Risalet al-Nushiyye"de açıklamıştır. Yunus'un görüşlerinde insan sevgisi ve hoşgörü esastır. Varlığın yaratıcısı Tanrı'dır. Tanrı gönül temizliği ile kavranır ve sevilir. Tanrı'nın yarattığı en olgun varlık insandır. İnsan hatalar da yapabilir. Ancak Allah sevgisi, insanı yanlışlardan ve geçici nesnelerin tutkusundan kurtarır. İnsan felsefesine önem verildiği derecede yeryüzünde mutluluk sağlanır. Erdemli davranışlar da Tanrı'ya ve ilahi gizlere yaklaşmayı sağlar. Yunus Emre, insanın değerini kimi şiirlerinde şöyle belirtmiştir: Ak sakallı bir hoca Bilemez hali nice Emek yemesin hacca Bir gönül yıkar ise Gönül Çalabın tahtı Çalap gönüle baktı İki cihan bedbahtı Kim gönül yıkar ise Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil Yetmişiki millet dahi elin yüzün yumaz değil. Zor günlerde, zor günlerin aşılmasında halkın moralini ve manevi yapısını güçlendirenlerin en başlarında yer almıştır. Sadece kişi ve kişileri değil insanlığı ve tüm dünya insanlarını kucakladığını şiirlerindeki üstün duygularla birbirlerini tamamlayan mesajlar halinde adeta ilan etmiştir. Bu ilkeleriyle de daima insanlık anlayışı ve sevgisi içinde olmuştur. O; tüm dünya insanlarının olma" ilke ve düşüncesini şiirlerinde konu ederek birleşmiş milletlerin 10 aralık 1948 de kabul ettikleri "insan hakları evrensel beyannamesi" ni ve insanlar arasındaki ayrılık ve farklılıkları da kabul etmeyerek eşitliğin tanınması halka yakın ve alçak gönüllü olunması düşünce ve prensiplerine dayalı olan "demokrasi" nin de temelini atmış oluyordu.Hakk yolunda olmak isteyenlere de rehber özgürlüğü için kardeşlik duygularıyla dolu "insanlık" ve "insancıllık" savaşı vermiştir Denilebilir ki Yunus Emre: Tüm dünya insanlarına o yolda gelişmeleri için insancıl olma şeklinin mesaj ve dersini de vermiştir. Bir başka deyişle : Yunus Emre "insan sevgisi tohumunu" kendi ilkeleriyle tüm dünyaya eken ve yayan ilk insan olmuştur. Önemli olan şudur: Yunus Emre insan sevgisi çağırışını sadece İslam alemine değil din ve ırk ayrımı yapmaksızın tüm dünya insanlarına karşı yapmıştır. Bu duygularını açıklayan bir şiiri şöyledir.: dünya benim rızkımdır kavmi benim kavmimdir diyerek yüce Allah'ın kulları için yarattığı tüm nimetler benim rızkımdır. O halde yüce Allah'ın yarattığı tüm insanların kavmi de benim kavmimdir, tüm dünya insanları aynı kavimdendir kardeştirler demiştir. Yunus'a göre her doğan çocuk önce yüce Allah'ın kulu olarak dünyaya gelir o halde her kul için ırk, renk, dil, ve din ayrımı yapılmamalıdır. Bu konuda şöyle düşünüyorum: Uzay yolculuğu yapan "astronotlar" dünyamızın diğer uydular ve gezegenleri yanında çok küçük olduğunu söylüyorlar. O halde: Yunus'a göre bu küçük dünyada yüzlerce ülkelerin ve milletlerin ayrı ayrı yaşayıp birbirleriyle "toprak kavgası" yapmaları gereksizdir yazıktır, yanlıştır. Yunus Emre bin yıl sonrasını gören bir insan olarak bence bu konuda şöyle düşünmek gerekiyor: bir gün gelecek tüm dünya insanları birleşecek ve "dünya birleşik devletleri" ni kuracaklardır. Böylece Yunus Emre'nin insancıl görüşü de belki de binlerce yıl sonrasında da olsa gerçekleşecektir. Çünki bana göre: (Yunus Emre dünya görüşlerinde hiç aldanmamıştır) o insancıllığı bu üstünlükleriyle ebediyetleştirmiş olacaktır. Nitekim dünya insanlarınca hala bir çözüme vardırılamayan insan hakları, her insanın hür ve eşit olma ilkesini Yunus Emre bir şiirinde : 72 millete bir gözle bakmayan şer ün evliyasıysa hakikkâta ası dır Diye belirttiği insancıl düşüncelerini 700 yıl öncesinden korkusuzca ve hiç çekinmeden böylesine ilan etmiş ve bu gerçeklere göre de "özgürlüğü" "insan haklarını" "insanlığın hür ve eşit olan Yunus Emre nin inanç dünyasındaki Allah sevgisi, insan sevgisi, hoşgörü ve her konuda düşündürücü olan şiirlerinden örnekler sunmaya çalışacağım. Yunus Emre'deyince O'nün ilk akla gelen etkinliği kuşkusuz engin anlamlı "hoşgörü" anlayışıdır, o halde önce bu öğütlerinden oluşan şiirlerinden bazılarını sunayım. Her kim bizi yerer ise hak dileğin versin ana Bizlere taş atanlara güller nisar olsun ana Çerağıma kastedenin hakk yandırsın çerağını Demiştir'ki, bu güzel şiiri şöyle yorumlamak mümkündür: Bizleri yerenlerin dileği kabul olsun, bizlere taş atanlara güller saçılsın ışığımı söndürenin ışığını da Allah yaksın Demek istemiştir. Bize didar gerek, dünya gerekmez. Bize davi gerek, mani gerekmez. Şiiri ile de bize mana gerekir, dava gerekmez demiştir. Ben gelmedim davi için, benim işim sevgi için . Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim. Şiiri ile de ben bu dünyaya kavga için gelmedim, sevgi için geldim dostun evi yani yüce Allah'ın evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim demiştir. Yunus Emre bir çok şiirinde, kibirlililerden ve haset duyanlardan yakınmış ve bir nevi manevi hastalık olan ve insanlara çok zarar ve hasetlik, kıskançlık veren kibir için şöyle demiştir: kibir yolu insanlık yolundan ayrıdır. Diyerek kibirlilik ve insanlığı böyle karşılaştırmıştır. bugün yalan söyleyen yarın utanasıdır. Diyen Yunus Emre eğriliğ koyasın doğru yola varasın kibir kini çıkargıl, erden nasip alasın.. Demiştir. Yine kibir üzerine olan bir şiirinde; giderdim gönlümden kini, kin tutanın yoktur dini Demiştir ki çok düşündürücüdür... diken olma gül ol eren yolunda.. Nasip oldu Macaristan'da da Yunusumuzu anlattım orada bana "Yunus bizimdir" onun adı "Yanoş İmre'dir" dediler . Bu iddia ve düşüncelere göre ben de: Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un Çanakkale Şehitlerimiz için: Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın Şiirine nazire olarak Yunus Emre'mize "15 mezar yeri azdır ona dünya insanları sahip çıkıyor o halde Yunus'umuza dünya bile dar geliyor." Demek istiyorum bana göre o mezarlar Yunus Emre'nin manevi makamlarıdır. Sırası gelmişken hemen şunu da arz edeyim ki: asıl adı "Yunus" olan Yunus Emre, "hakk aşıkı" yani Allah aşıkı anlamında olan "Emre" sözcüğünü şeyhi olan Tapduk Emre'de olduğu gibi adına ilave etmiş olmasını bir şiirinde ilk adım Yunus idi, adıma aşık taktım diyerek belirtmiş ve böylece Türkiye'mizde Atatürk'ten evvel soyadı yok iken dünyamızda ilk defa kendi soyadını bulan ve koyan ilk insan olmuştur. Daha ilk öğrenim çağında, küçük yaşta bir köy çocuğu olmasına rağmen, zamanın alfabesine de uygun olarak: elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü yaratılanı severiz yaratandan ötürü. deyimini, bir şiir ölçüsü ve hoşgörü anlamı içinde söyleyiveren Yunus Emre bu şiiriyle kul olan insanlar dahil, tüm yaratıkları, yüce Allah'ın yarattıkları olarak kayıtsız şartsız sevmeliyiz, demiştir. Ve: yine o yıllarda hüküm süren yokluklar kıtlıklar içinde kıvranan insanların dert, acı ve üzüntülerini içi yanarak görüpte: ete deriye hüründüm.. Yunus oluban güründüm demiş olmasıyla da ileride çok üstün ve ulu bir kişi olacağının müjde ve işaretini daha o zamanlarda vermiş oluyordu. Ona daima ihtiyacı vardır ve olacaktır diyebiliyoruz.Yunus adına şöyle bir kıyaslama yapmak istiyorum: 1940Tı yıllarda "Hitler" adında bir şahıs çıktı tüm dünya insanlarını gruplara böldü, uzun yıllar süren harplerde milyonlarca insan öldü ama, aradan geçen 20-30 yıl sonrasında bu düşman uluslar birbirleriyle yakın oldular aynı gruptan oldular, müttefik oldular. Şimdi bir (Saddam) çıktı o da milyonlarca insanın ölümüne aç kalmasına sebep oldu, ama göreceğiz pek yakın gelecekte Irak ta komşu ülkeleriyle dost olacaktır. Dünyamızda insanlık tarihinde harpler, savaşlar hep böyle örneklerle doludur. İşte belirtmek istediğimiz 20-30 yıl sonrasını göremeyen süper ülkeler ve 1000 yıl sonrasını gören Yunus Emre. Biz Türkler için Yunus Emre'nin öz Türkçe'mize olan hizmetleri çok büyük ve eşsiz denecek kadar önemlidir. 700 yıl öncesinde Arapça ve Farsça'nın Anadolu'muzda pek revaçta olduğu bir çağda Türk halkının rahatça ve kolayca anlayabileceği şekilde ve Türk geleneklerine de uygun olarak, hece ve vezinler kullanarak ve sadelik içinde kalarak öz Türkçe'yi kullanıp şiirler yazmış olması bir Türk olarak Türkçe'mize "can" katmıştır. Türk dilinin o özellik ve güzellikleriyle çağımıza kadar gelmesine büyük etkileri olmuştur. O, tüm dünya insanlarına medeni ve sosyal düzen kurulmasını anlamlayan düşüncelerini yayarken, en derin, en büyük olayları en sade sözcükler kullanıp öz Türkçe'yle konuşmuş ve yazmış olmasıyla Anadolu'muzda ondan önceki yıllarda olduğu gibi süregelen yabancı dil akımını ve onların birlikte getirdikleri Türkçe ahlak ve geleneklerine uymayan ters düşen düşünce, kültür ve edebiyatına da böylesine engel olmuş durdurmuş ve önlemiştir. Nitekim: Zamanla Yunus Emre adı öylesine duyulmuş, öylesine yüceltilmiş eşine rastlanmayacak ölçüde öylesine sevilmiştir ki bu üstünlükleri: a- Türk milletinin kalbinde yüzyıllardır yeri olan "Milli Şair" b- Tasavvufi şiirleriyle ilahi güçte "Tasavvufi Şair" c- Türk halk edebiyatının nirengisi, yaratıcısı Türkçe şiiri dehasının temsilcisi, mihrakı, d- Dünyamızın ilk ve tek "insancıl şairi" e- Evrenselliğe ve ölümsüzlüğe erdirilmiş büyük Türkçe düşünürü ve feylesofu olarak kabul ettirmiştir Bu insancıl üstünlüklerini düşününce de tüm insanlık alemi Yunus Emre ye minnettardır. Daha; 40-50 yıl önce bile memleketimizde her konudaki yazarlarca anlaşılmasında çok güçlükler çekilen yabancı dil ve sözcüklerine itibar edilmesi yeni kuşaklarca anlaşılamaz bir hal alıyordu. Böylece de Türkçe diline karşı olan saygısızlıkları düşününce de Yunus Emre'nin 700 yıl öncesinde Türkçe'mizi saf ve sade olarak kullanmış olmasını büyük ve milli bir olaydır diye düşünüyorum. O, dünya insanlarını birbirlerine yaklaştırmayı amaç kabul eden şiirlerinde belirttiği tüm inanç ilkeleriyle insanlığı savunmuş, insanların dert ve acılarını açık ve seçik bir anlam ve anlatım düzen ve akışı içinde ve Türkçe konuşarak ve yazarak dile getirmiştir. Zor günlerde, zor günlerin aşılmasında halkın moralini ve manevi yapısını güçlendirenlerin en başlarında yer almıştır. Sadece kişi ve kişileri değil insanlığı ve tüm dünya insanlarını kucakladığını şiirlerindeki üstün duygularla birbirlerini tamamlayan mesajlar halinde adeta ilan etmiştir. Bu ilkeleriyle de daima insanlık anlayışı ve sevgisi içinde olmuştur. O; tüm dünya insanlarının olma" ilke ve düşüncesini şiirlerinde konu ederek birleşmiş milletlerin 10 aralık 1948 de kabul ettikleri "insan hakları evrensel beyannamesi" ni ve insanlar arasındaki ayrılık ve farklılıkları da kabul etmeyerek eşitliğin tanınması halka yakın ve alçak gönüllü olunması düşünce ve prensiplerine dayalı olan "demokrasi" nin de temelini atmış oluyordu.Hakk yolunda olmak isteyenlere de rehber özgürlüğü için kardeşlik duygularıyla dolu "insanlık" ve "insancıllık" savaşı vermiştir Denilebilir ki Yunus Emre: Tüm dünya insanlarına o yolda gelişmeleri için insancıl olma şeklinin mesaj ve dersini de vermiştir. Bir başka deyişle : Yunus Emre "insan sevgisi tohumunu" kendi ilkeleriyle tüm dünyaya eken ve yayan ilk insan olmuştur. Önemli olan şudur: Yunus Emre insan sevgisi çağırışını sadece İslam alemine değil din ve ırk ayrımı yapmaksızın tüm dünya insanlarına karşı yapmıştır. Bu duygularını açıklayan bir şiiri şöyledir.: dünya benim rızkımdır kavmi benim kavmimdir diyerek yüce Allah'ın kulları için yarattığı tüm nimetler benim rızkımdır. O halde yüce Allah'ın yarattığı tüm insanların kavmi de benim kavmimdir, tüm dünya insanları aynı kavimdendir kardeştirler demiştir. Yunus'a göre her doğan çocuk önce yüce Allah'ın kulu olarak dünyaya gelir o halde her kul için ırk, renk, dil, ve din ayrımı yapılmamalıdır. Bu konuda şöyle düşünüyorum: Uzay yolculuğu yapan "astronotlar" dünyamızın diğer uydular ve gezegenleri yanında çok küçük olduğunu söylüyorlar. O halde: Yunus'a göre bu küçük dünyada yüzlerce ülkelerin ve milletlerin ayrı ayrı yaşayıp birbirleriyle "toprak kavgası" yapmaları gereksizdir yazıktır, yanlıştır. Yunus Emre bin yıl sonrasını gören bir insan olarak bence bu konuda şöyle düşünmek gerekiyor: bir gün gelecek tüm dünya insanları birleşecek ve "dünya birleşik devletleri" ni kuracaklardır. Böylece Yunus Emre'nin insancıl görüşü de belki de binlerce yıl sonrasında da olsa gerçekleşecektir. Çünki bana göre: (Yunus Emre dünya görüşlerinde hiç aldanmamıştır) o insancıllığı bu üstünlükleriyle ebediyetleştirmiş olacaktır. Nitekim dünya insanlarınca hala bir çözüme vardırılamayan insan hakları, her insanın hür ve eşit olma ilkesini Yunus Emre bir şiirinde : 72 millete bir gözle bakmayan şer ün evliyasıysa hakikkâta ası dır Diye belirttiği insancıl düşüncelerini 700 yıl öncesinden korkusuzca ve hiç çekinmeden böylesine ilan etmiş ve bu gerçeklere göre de "özgürlüğü" "insan haklarını" "insanlığın hür ve eşit olan Yunus Emre nin inanç dünyasındaki Allah sevgisi, insan sevgisi, hoşgörü ve her konuda düşündürücü olan şiirlerinden örnekler sunmaya çalışacağım. Yunus Emre'deyince O'nün ilk akla gelen etkinliği kuşkusuz engin anlamlı "hoşgörü" anlayışıdır, o halde önce bu öğütlerinden oluşan şiirlerinden bazılarını sunayım. Her kim bizi yerer ise hak dileğin versin ana Bizlere taş atanlara güller nisar olsun ana Çerağıma kastedenin hakk yandırsın çerağını Demiştir'ki, bu güzel şiiri şöyle yorumlamak mümkündür: Bizleri yerenlerin dileği kabul olsun, bizlere taş atanlara güller saçılsın ışığımı söndürenin ışığını da Allah yaksın Demek istemiştir. Bize didar gerek, dünya gerekmez. Bize davi gerek, mani gerekmez. Şiiri ile de bize mana gerekir, dava gerekmez demiştir. Ben gelmedim davi için, benim işim sevgi için . Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim. Şiiri ile de ben bu dünyaya kavga için gelmedim, sevgi için geldim dostun evi yani yüce Allah'ın evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim demiştir. Yunus Emre bir çok şiirinde, kibirlililerden ve haset duyanlardan yakınmış ve bir nevi manevi hastalık olan ve insanlara çok zarar ve hasetlik, kıskançlık veren kibir için şöyle demiştir: kibir yolu insanlık yolundan ayrıdır. Diyerek kibirlilik ve insanlığı böyle karşılaştırmıştır. bugün yalan söyleyen yarın utanasıdır. Diyen Yunus Emre eğriliğ koyasın doğru yola varasın kibir kini çıkargıl, erden nasip alasın.. Demiştir. Yine kibir üzerine olan bir şiirinde; giderdim gönlümden kini, kin tutanın yoktur dini Demiştir ki çok düşündürücüdür... diken olma gül ol eren yolunda.. Diyerek gül ile dikeni karşılaştırarak faydalı olmayı önermiştir. işidün en yarenler, aşk bir güneşe benzer. Aşkı olmayan gönül misalitaşa benzer. Diyen Yunus Emre'nin şiirlerindeki aşk sözcüğü ve deyimi her defasında "Allah aşkı" anlamında kullanılmıştır.. Yunus Emre'nin şiirlerinde "derviş" sözcüğü çok geçer. Bakınız ne demiştir: Derviş gönülsüz gerek, sövene dilsiz gerek dövene elsiz gerek, Önerisinde bulunmuştur. Yunus Emre şiirlerinde insanların daima helal den yana, doğruluktan yana olmaları için ölüm konusunu çok işlemiştir. Yunus Emre insanları terbiye için daha çok ölüm olayını konuşmuştur : neye geldik dünyaya, idrak eyle bilmeye işbu yalan dünyada mağrur olmamak gerek şunlar ki çoktur mallan, gör nice oldu halleri sonucu bir gömlek giymiş onunda yoktur yenleri ne kapı vardır giresi, ne yemek vardır yiyesi ne ışık vardır göresi, dün olmuştur gündüzleri Diyerek insanlar için olan ölüm sonrasını böyle anlatmıştır. Taht sahibi olanların, tahtlarına ve saltanatlarına fazla güvenenlerin de sonlarını şöyle dile getirmiştir: Nice tahta çıkanlar yere düştü Nice benim diyene sinekler üstü Demiştir ki övünenlerin, mağrur olanların birgün olup yüzlerine sineklerin üşüşeceğini bilmelerini istemiştir. Ölüm sonrasını anlatan bir şiiri de şöyledir: Sevelim, sevilelim dünyaya kimse kalmaz. Bu şiiri ile insanların birbirlerini sevmelerini, çünkü sonuç olarak insanların baki değil dünyamızın baki olduğunu belirtmiş oluyor Yunus Emre'nin her konuda çok anlamlı şiirleri vardır, bakınız: Gülme sakın sen ana iyi değildir sana. Kişi neye gülerse başa geleğen olur. İşte hepimizin "gülme komşuna gelir başına" diye kullandığımız ata sözünün aslı olan şiir budur . Nasihat bini bulursa değeri bire iner. Diyen Yunus Emre gönül kıranlar içinde şöyle seslenmiştir: Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil 72 millet dahi elin, elin yüzün yumaz değil. Bu anlama yakın bir başka şiiri de şöyledir: Duruş kazan, ye, yedir bir gönül ele getir Yüz kabeden tegrektir bir gönül ziyareti Yine gönülü örnek göstererek: Gönül pisi yamayınca. Namaz reva olmayısar Demiştir ki namaz kılacak kişi abdestini almış vücûdunu yıkamış dahi olsa, şayet o kişinin içi, kalbi, gönlü, vicdanı yani manevi yönü temiz değil ise o kişinin namazının makbul olmayacağı belirtisi vardır.. Yunus Emre bir çok şiirlerinde doğruluğu önermiştir: Sakın katran kabına koyma balı Ki, nazik yerdedir dostun visali. Demiştir ki bu şiiri ile Allah'a kavuşmanın ancak doğrulukla mümkün olacağı önerisi vardır. Çeşmelerde bardağın doldurmadan konsan Bin yıl anda durursa kendi kendine dolası değil Solmuş sol kara gözler, belirsiz olmuş yüzler Gül derleyen elleri kara toprağın altında gördüm.. Yunus Emre'nin herkes tarafından bilinen ve çok beğenilen bir şiiri de şöyledir: Mal sahibi müllk sahibi hani bunun ilk sahibi Mal da yalan mülkte var birazda sen oyalan. "Mal" sözcüğünün anlamı çok sahip değiştiren, ölümsüz olan insanlığın hayır ve hizmeti için kullanılan, servet sayılmayan değerlere "mal" deniliyor. Bu mal için toplumun hakkı vardır diyenlerde vardır. Yunus'u "Yunus eden" şiirlerinden birisi de: Gelin tanış olalım işi kolay kılalım Diyerek te bir işin "yönetimine" uygun olarak yapılırsa ancak o zaman faydalı olacağı açıklaması vardır. Karga ile bülbülü bir kafese koysalar Bir biri sohbetinden daim melül değil mi? Diyerekte, iki ayrı zıt düşüncede olanların bir arada olmaları halinde onların daima üzüntü içinde olacaklarını belirtmiştir. Sarraflığı öğrenmeyen bu cevheri boncuk sanır. Varır verir yok nesneye bilmez neye sattığını. Şiiriyle de işinin ehli olmayanların fayda yerine zarar göreceklerini ne güzel anlatmıştır. Daha öncede belirttiğim gibi, Yunus Emre'nin Türkçe olarak Türkçe milletine, Türkçe halkına en faydalı olduğu üstünlüklerinden biri de hiç kuşkusuz şiirlerinde öz Türkçe'yi kullanmış olmasıdır. Tıpkı batı aleminde 14. Yüzyılda Latince dili dışında yazılan eserlerin itibar görmemesi gibi Selçuk'lu imparatorluğundan sonra da Osmanlı imparatorluğu zamanında medreselerde de sadece Arapça ya da Farsça dili kullanılıyordu. Bu iki dil dışındaki eserler, yüksek tahsil yazýlýmı içine alınmıyordu böyle olunca da bu uygulama ile de Yunus Emre'nin şiirleri kullanmayanlar şimdi o diller geçersiz olduğu için o dillerle birlikte kendileri de unutulmuşlardır. Yunus adına ve Türkçe adına açıklamayı gerek saydığım bir üstünlük daha vardır; Birleşmiş Milletlerin Kültür ve Eğitim kuruluşu olan (UNESCO) hem 1971 yılını hem de 1991 yılını "Yunus Emre" sevgi yılı olarak tüm dünya ülkelerinde uygulanmak üzere ilan etmiştir. Bir fani için nasip olmadığı belki de olmayacağı düşünülünce Yunus Emre'nin insanlar arasında bu tek ve yüce değere ulaşılamaz olduğu gerçeğini gösterir. öz Türkçe olduğu için yüksek tahsil yazýlýmı dışında kalıyordu. Bu durumda Yunus Emre sadece Türk halkı tarafından biliniyor, medreselere mensup aydın kişiler tarafından oluşan zümrelerce bilinmiyor, tanınmıyor ve tanıtılmıyordu. Buna karşılık Yunus Emre'nin şiirlerinden oluşan ilahileri dinleyenler şiirlerini okuyanlar ise göz yaşlarını tutamayıp coşkunca ağlaşıyorlardı. Yunus Emre kendisi de medrese tahsili yapmadığı için medrese terim eğitim ve üslubu dışında olarak doğayla, halkla,insanlarla anlaşmış anlatmış Kuran-ı Kerimi de bu duygularla yorumlamıştır. Bu medrese durumunu Yunus Emre bir şiiriyle şöyle anlatmıştır: Alimler ulemlar medresede bulduysa Ben harabat içinde buldum ise ne oldu. Diyerek kendisinin halkın çocuğu olduğunu kendi kendisini halk içinde kalarak yetiştirmiş olduğunu böyle dile getirmiştir. Ancak, kadere bakınız ki kendi çağında ve kendi memleketinde öz Türkçe'yi kullandığı için yüksek tahsil yazýlýmı dışında kalmış olan Yunus Emre: Bu gün: Amerika'da "İndiana", üniversitesinde, İsviçre"de "Lozan", Pakistan da "lahor" üniversitesinde. Fransa"da Sor-bon üniversitesinin Türkoloji enstitüsünde, Sovyet Rusya da ise, Moskova'da Lenin Grat da, Bakü"de ve Armeniya denilen Ermenistan'da yüksek okullarda hayatı okutulmakta ve öğretilmektedir.Bu konuda bir gerçeği daha dile getirmek istersek; Yunus Emre çağında Arapça'ya veya Farsça'ya itibar ederek öz Türkçe'yi Başkaları içinde gün veya yıl olarak anma yılı yapılıyor ama çok sınırlı konularla olduğu için ancak bazı zümre ve sanatçılar için oluyor. Yunusumuz gibi tüm dünyayı ilgilendiren başka bir konu olmuyor, lütfen şu eşsiz büyüklüğe dikkat buyurunuz XIII yüzyılda bir köy çocuğu bir Anadolu insanı olarak tek başına devlet veya bir başkalarının destek ve himayeleri olmadan Yunus Emre böylesine bir dünyada bir numaralı insan olarak tanınmıştır. Dünyamız kurulalı beri, ancak son yıllarda anneler günü babalar günü gibi genellemeler dışında bir tek insan için yapılan hem de "gün" olarak değil "tam yıl" olarak anılma törenlerinin düzenlenmesi kararı biz Türkler için sonsuz bir övünç kaynağıdır. Böyle olunca da şayet Yunus Emre halen sağ olsaydı Nobel ödülüne en azından "on kere" sahip olurdu diye düşünüyorum. Burada izninizle sizlere bir açıklamada bulunarak dikkatinizi çekmek isterim . Bir zamanlar batı alemi Türkler için "barbar" derlerdi, şimdi de Yunus Emre için "sevgi yılı" düzenliyorlar. O halde Yunus Emre tüm dünya insanları için Türk milletinin bir evladı olarak Türk milletinin barbar değil insancıl olduğunu diğer ülkeler insanlarına öğretmiştir ki bu olay ülkeler arası bir olay değil "kıt'alar arası" büyük bir olaydır. İslamiyet karşısında daima yabancı düşüncede olan batılılar da Yunus Emre adı olunca yabancılık yerine "yaklaşma-yakınlık" duygu ve düşüncesinde olmuşlardır. Denebilir ki Yunus Emre tüm dünya insanlarının o yolda gelişmeleri için onlara insancıl olmanın şeklini ve mesajını da vermiştir. Yazının ikinci bölümü bir sonraki sayımızda yayınlanacaktır Gönül iklimi’nin sevgi atmosferinde hepinize selam, selamların özü gül selamı, sevgi selamı... İlk insanın yaradılışından beri insanı içten içe saran, bütün canlıları besleyen manevi gıda olarak “SEVGİ” günümüze dek ilahi tesiriyle dertlere şifa, hastalara deva, aşıklara vefa kaynağı oldu.Kıyamete kadar da hayatın dinamizmi sevgi olacaktır.”Diriliş”e sebep ,murad’a götürecek hedef, Yine hep sevgi olacaktır.İnsanın Allah’a yönelişi,yalnız O’nun, yalnız O’nun hasretiyle yelkenler açması, duygularının kanatlanması; sevgi, sevgi ve sevgidendir.Çünkü Allah insanı yeryüzünün en şerefli mahluku olarak severek yaratmıştır.Mecnun!un destanlaşması, Emrah’ın kalıcılığı, Kerem’in takati, Ferhat’ın dağlar delmesi ve yüzlerce aşk kahramanlarının, binlerce versiyonda görülmesi ruhlarının sevgiyle mayalanmasındandır. Çöller ve bozkırlar, toprağın bağrındaki tohumlar yağmura ne kadar muhtaçsa,çağın bunalttığı insanoğlu da sevgiye o denli muhtaçtır.Sevgi yoksunu ruhların yükselmesi imkansızdır.Çiçekler ve kelebekler, güller ve bülbüller sevgiyle gerilir, kuşlar sevgiyle uçuşur.Bebekler annenin şefkat dolu kucağında sevgiyle büyür.Gönüller kapısının anahtarı sevgidir.Mutluluğun, huzurun ve güvenin şifresi bu kelimedir. İnsan ile Sevgi arasındaki münasebet neyse, Yunus ile Sevgi o kadar özdeştir.Sevgi denince hemen hemen ilk akla gelen Yunus Emre’dir.Yaradılışın manasını nasıl sevgide buluyorsak , insanlık sevgisini de Yunus’ta buluyoruz.Horasan’dan kopup gelen sevgi yumağı, Anadolu peteğine dolan bal gibidir Yunus Emre... İnsanları ilk önce gönüle çağırarak; “Gönül Çalab'ın tahtı Çalab gönüle baktı” Diyen Yunus Emre, “ben gelmedim daevi için benim işim sevi için dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim” diyerek insanları gönülden ağırlamakta, dili ile, üslubu ile iletişim kurarak gönüllere sevgi nakşetmektedir. “Elif okuduk öttürü, Pazar eyledik götürü Yaratılanı hoş gördük, Yaratandan öttürü...” Dörtlüğü bile yalnız başına O’nun dünya görüşünü, insanlık sevgisini anlatmaya yeterdir.İnsanlar arsında fark gözetmediğini; “Yetmiş iki millete bir göz ile bakamayan, Şer’in evliyasıyla hakikatte asidir” beytiyle anlatırken ayrımcılık yapanların, renk dil, ırk ayrımı yapanların Müslüman gözükseler de Allah’a karşı gelmiş sayılacaklarını ima eder. Asırlardır Türk milletinin gönlünde yaşayan, adı,şiirleri dilden dile dolaşan Yunus Emre sadece bir şair değildir.Ermişliğinin yanında derin bir tefekküre sahip,hakka çağıran bir gönül eridir.Yunus’ta engin ve zengin bir sevgi vardır.O, “sevelim sevilelim” derken bunu fizikötesine taşırır ve “Yaratılanı sev yaratandan öttürü “ mısrasıyla, fani varlıkla mutlak varlık arasında metin bir köprü kurar. “Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm anladı Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü” Demekle bu sevginin dışında kimseyi bırakmıyor.Ve Yunus aşıktır.Öyle ki aşk ile her şeyin son bulacağına inanır: “-Aşk gelecek cümle eksikler biter” Yunus’un sevgisi toplum varlığından uzak pasif anlamda bir duygu değildir.Ne dediğini, nereye varmak istediğini gayet iyi bilir: “Fukara kalbine her kim dokuna Dokuna sinesi Allah okuna...” Yunus’a göre aşk yalnız Allah’a yönelmektir. “Cennet Cennet dedikleri, Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver onları Bana seni gerek seni..” mısralarında sevgi adına Allah’ı arzuladığını ve kendini aştığını anlıyoruz.”Allah Sevgisi”ni ibadet olarak gören Yunus’a göre; insanlar sevilmelidir, çünkü ruh yönüyle Allah’tan gelme varlıklardır. “İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer Aşkı olmayan gönül bir kara taşa benzer” Yunusun dünyası sevgidir, Ona göre hayatın gayesi, hikmeti de sevgidir.Allah sevgisi..İnsan bu sevgiyi kainatta her varlıkta müşahade edebilir.Onun için Yunus’un dünyasında varlıklar önemli bir yer tutar.Bilhassa bitkiler içinde çiçek, mevsimler içinde bahar apayrı b,ir yer tutar.Gül bu baharda gülüverir: “Varam ol dosta kul alam hem açıluban gül olam Hem ötüp bülbül olam, turağım gülistan ola...” ve bu gönül dünyasında: “Hep baharlar açılır, Tesbih okur çiçekler Biribirinden seçilir Tesbih okur çiçekler” Ve bu güzellik içerisinde; “Zerrin çiçek zikreder Mor menekşe şükreder Cümle bağlar, bahçeler Tesbih okur çiçekler..” Bu güzel adamın, bu güzel sesi Hadid Suresindeki “-Göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder.Aziz ve Halim olan Odur.Gökleri ve yerlerin hakimiyeti Onundur.Diriltip yaşatan O’dur.O her şeye kadirdir.”Ayeti’nin tebliğidir. Yunus bu mısraları insanlara ebedi hayatı kazandırmak için , iki dünya mutluluğuna götürecek bir yol açmak için okumaktadır. “Vatan bize Cennet dürür, yoldaşımız ol Hak dürür Haktan yana yönelerek diğer yollar dardır bize” ................................................................................................. Yunus Emre sevgisinin günümüze taşınmasında , Onun tesirinde kalan şairlerin büyük bir payı vardır.Daha Yunus hayatta iken başlayan bu tesir günümüze kadar gelişerek devam etmiş, edebiyatımızda bütün akımların dışında bir “Yunus Emre Mektebi” oluşmuştur diyebiliriz.Bu mektepte talebe(öğrenci) şunu şiar edinecektir: “İlim ilim bilmektir, ilim kendün bilmektir Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır” İlmin de , ibadetin de insanı nefsin kölesi olmaktan kurtarması gerekir.Kişinin bu olgunluğa erişmesini engelleyen kibir, gurur ve kindir.Yunusa göre kuru bilginin manevi bakımdan kimseye faydası yoktur: “Alimler kitap düzer karayı aka yazar Gönüllerde yazılır bu kitabın suresi” Yani gerçek bilgi aşk kitabından okunan bilgidir.Bu bilginin talim yeri Aşk medresesi, ders vereni Allah’tır.İşte bundan dolayıdır ki Yunus Emre kendini okuma-yazması olmayan biri gibi göstermiştir.Bu ondaki alçak gönüllülüğün, tevazuunun yansımasıdır.Fakat Onun çağrısı Anadolu’yu aşarak dalga dalga dünyaya yayılmış, 1991 yılında “Dünya Sevgi Yılı”na hatırlanacağı üzere mührünü vurmuştur.Şiirlerinden Arapça ve Farsça’yı bildiğini anladığımız Yunus Emre xııı.yy.da Anadolu’da yeni bir edebiyat dilinin doğuşunda önemli rol oynamıştır.Risalet-ün Nushiyye ve Divan olmak üzere İki eseri bilinmektedir. Yunus ötelerin şairidir.Sevgili burada değil, ötelerdedir.O bir savaş kahramanı değil, barış ve aşk kahramanıdır. Özetin özeti olarak diyebiliriz ki Yunus Emre’nin dünyası sevgidir.Sevgi hissi de insana yaradılışla verilmiş ebedi bir histir.Zaten yaradılışın esası iman ve sevgidir. Sevgi, sevgi, sevgi... --------------------------------------------------------- (*)1991 Yunus Emre Sevgi Yılı münasebetiyle İzmir il Kültür Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu bir yazýlým çerçevesinde vermiş olduğum konferans metninin kısaltılmış özetidir.
|
|
|
|
|
42
|
cellotin genel / Biyografi / Ynt: ZİYA GÖKALP
|
: Eylül 27, 2007, 04:35:51 ÖS
|
|
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ…………………………………………………… Ziya Gökalp ve Hayatı………………………………….. Kel Oğlan Tenbel Ahmed Kuğular Nar Tanesi Yahud Düzme Kel Oğlan Keşiş Ne Gördün? Pekmezci Anne Yılan Beyle Paten Bey Kolsuz Hanım Küçük Hemşire Deli Dumrul Ülker ile Aydın Küçük Şehzâde Ala Geyik Arslan Basat Pehlivan Veli Alp Arslan
ÖNSÖZ
Bu tezi yazma nedenlerimden ilki büyük Türk milliyetçisi ve filozofu Ziya Gökalp’i daha iyi anlayabilme çabamdır. Ziya Gökalp’in “Tükçülüğün Esasları” ve “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı kitaplarını okudum ve O’nu daha yakından tanımak ve anlamak için “Altun Işık” adlı şiir mecmuasını okumaya karar verdim. Ziya Gökalp diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de milliyetçiliği, özellikle dil de ve her alanda Türkçülük fikrini insanlara anlatma ve benimsetme gayesindedir.Gökalp’in eserlerindeki en açık ve en olgun fikirler Türk aydınları için rehber vazifesi durumundadır. Ziya Gökalp bu eseriyle Türk milletine bazı mesajlar vermek istemiştir. Önce masalını anlatmış, daha sonra asıl vermek istediği ana düşünceyi masalın sonunda vermiştir. Esri önce baştan sonuna kadar okuyup ne tür mesajlar vermek istediğini anlamaya çalıştım. Metni Türkiye Türkçe’sine çevirdim. Metin sade ve açık bir dille yazıldığı için anlamakta zorlanmadım. Daha sonra bilinmeyen kelimelerin anlamlarına lügât tan baktım ve eseri daha iyi anlamaya çalıştım. Eser, bir çok küçük bölümlerden oluşmaktadır. Bu bölümlerde anlatılan olaylar ve yer alan karakterler bize uzak olmayan, geçmişten bu yana kültürümüzde yer alan unsurlardır. Eser masal tarzında yazıldığı için yer, olay, zaman, kişiler hayali olarak yer alır. Eser küçük bölümler halinde yer almasına rağmen hepsinin sonunda asıl verilmek istenen ana fikir hepsinde aynıdır.Metin tamamen Türkçülük ve Türk milliyetçiliği üzerine yazılmıştır. Bu tezi almamda ve çalışmamda destek ve kolaylık veren, hiçbir yardımlarını esirgemeyen çok değerli ve saygı değer hocam Yrd. Doç. Dr. Ziya AVŞAR’a teşekkür ederim.
Sulta DEMİR Yozgat-2004
ZİYA GÖKALP
Asıl adı Mehmet Ziyâ’dır. 23 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuşdur. Türk milliyetçiliğini sistemleştiren 20. yy’ın en büyük Türk düşünürü, şâir, yazar, ilim ve ülkü adamı’dır. II. Meşrûtiyet’ten (1908) başlayarak temsil ettiği Türkçülük akımı ile Türk fikir, siyaset, edebiyat ve san’at hayatına kuvvetle tesir etmiş, yön vermiştir. Bu bakımdan onunla mukayese edilebilecek ikinci bir şahsiyet yoktur. 18. yy’da Çermik ilçesinden göçüp Diyarbekir’e yerleşmiş, 4-5 ceddi bilinen eski bir Türk âilesinden gelmektedir. Babası Diyarbekir Evrak Müdürü ve vilâyet gazetesi baş yazarı Mehmet Tevfik Efendi, annesi Zeliha Hanım’dır. Aynı anne- babadan olma altı kardeşin en büyüğüdür. Babası, devrin yeni fikir hareketleri ile ilgilenen, Nâmık Kemâl hayrânı, aydın bir kimsedir. Mehmed Ziyâ, ilk terbiyesini, gelenekli maneviyatça zengin ve aydınlık âile muhitinden, baba ocağından aldı. Yetişmesinde, ilmi ve okuma merâkında babasının âşikâr bir tesiri olmuştur. Çocuk yaştan itibâren, Namık Kemâl’e sevgi ve hayranlıkla bağlanması, babasının tesiriyledir. 9,5 yaşında iken 1866’da Diyarbekir Askeri Rüştiyesi’ne girdi ve 1890’da buradan mezun oldu. 1891’de henüz açılmış olan Diyarbekir Mülki İdâdisi’nin ikinci sınıfına yazıldı. Burada okurken amcası Hasib Efendi’den Arapça ve Farsça dersleri aldı. Fransızca öğrenmeğe de başlamıştı. Bu yıllarda çıkan bir kolera salgını dolayısıyla görevli olarak Diyarbekir’e gelmiş olan dinsiz materyalist Dr. Abdullah Cevdet’le görüşüyordu. Babası kendisi 14 yaşında iken (1890) ölmüştü, ailenin büyüğü amcası idi. Abdullah Cevdet ile görüşmesini men etti.Genç yaşta Doğu’ya ve Batı’ya ait ciddi bir kültür birikimi sağlıyan, fakat babasından, amcasından, aile ocağından, çevreden ve okullardan adlıkları arasında berrak bir senteze ulaşamayan genç Ziyâ’da fikir ve inanç buhrânı teşekkül etmeğe başlamıştı. İstanbul’a gidip yüksek tahsil yapmak istiyordu. Kendisin ebabalık eden amcası ise onun kendine kendi kızıyla evlenerek Diyarbekir’de kalmasını istiyordu. Yüksek tahsil yapmak istemesinin engellenmesi, iç buhranı ile birleşerek onu intihâra sürükledi. Kafasına bir kurşun sıkarak ölmek istedi, fakat kurşun onu öldürmedi, bir operasyonla hayâtı kurtarıldı fakat ölünceye kadar kurşun kafasının içinde kaldı. İntihâra teşebbüs edip iyileştikten bir müddet sonra, amcasından ve âilesinden habersiz, İstanbul’a kaçtı. Burada Baytar Mektebine girdi. (1896) Daha sonra “istıbdâda son vermek için” tıbbiyelilerin kurduğu ihtilaki gizli cemiyet faaliyetlerine katıldı. Tatilde Diyarbekir’e gelince, öteden beri irtibatlı olduğu arkadaşlarıyla olan temasları, valilikçe tâkib edilerek tutuklandılar.(Temmuz 1898). Kısa sürede serbest bırakıldılar. Ancak evlerde yapılan aramalarda İstabul’dan arkadaşlarına yazdığı bir mektup bulunmuştu ve içinde suitefsire müsâit cümleler vardı.Diyarbekir valisi, İstanbul’a dönmüş bulunan Ziyâ’yı jurnal etti. Bunun üzerine mektebden alınarak Taşkışla’ya götürüldü. 9 ayda bir defa sorguya çekilerek bir sene hasbine hükmolundu. Hapislik müddeti dolduktan sonra da Diyarbekir’de polis nezâretinde mecbûri ikametine karar verildi. Böylece Mehmed Ziyâ, Baytar Mektebini bitirmeden son sınıfta iken ayrılmak zorunda kaldı. Amcası Hacı Hasîb Efendi iki yıl önce (1898) ölmüştü. Diyarbekir’e dönen Ziyâ, amcasının vasiyetine uyarak onun kızı Vecihe Hanım’la evlendi ve bütün servetine de vâris olarak amcasının evine yerleşti. Bir gençim derdi bahis konusu değildi. Kendisini okumaya ve incelemeye verdi. Arapça, Farsça ve Fransızca’sını mükemmelleştirdi. Doğu’yu ve Batı’ya âit ciddi eserler okuyup çok ciddi bir fikir ve ilmi seviye kazandı. Siyâsete ilgisi de devam ediyordu. Bölgede güvenliği sâğlamak için kurulmuş Hamidiye Alayları’nın başında bulunanlardan milli aşireti reisi İbrahim Paşa’nın zulmü, baskısı ve soygunları yalnız Diyarbekir’de değil, Van’dan Ayıntab’a kadar geniş bir bölgede dayanılmaz raddelere ulaşmıştı.Ziyâ ve arkadaşlarının teşvik, tahrik ve yol göstermesiyle halk ayaklanarak Diyarbekir telgrafhanesini bastı ve doğrudan sarayla irtibat kurularak İbrahim Paşa şikayet edildi. Bu tepki ve şikayet üzerine hükümetçe İbrahim Paşa alayları bölgeden uzaklaştırıldı. Mehmed Ziyâ, ilk eseri olan Şaki İbrahim Destanı’nda (1908) bu olayı anlatacaktır. II. Meşrutiyet’in ilânı (Temmuz 1908)’ndan sonra, Ziyâ’nın etrafında teşekkül eden topluluk ve gizli dernek, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbekir Şubesi haline geldi.Fıkra (parti)nın Diyarbekir, Van, Bitlis teşkilatlarının teftişi görevide Ziyâ’ya verildi. Bu dönemde, Dicle ve Peymân isimli gazetelerinde yazılar yazdı.1909’da İttihad ve Terakki’nin merkezi olan Selanik’te ki kongresşne Diyaarbekir delegesi olarak katıldı. Selanik’ten İstanbul’a geçerek Dârülfünün’da bir müddet psikoloji muallimi vekilliğinde bulundu. 1910 ortalarında Diyarbekir vilâyeti maârif müfettişliğine tayin edildi.Fırkanın 1910 yılı kongresi sebebiyle tekrar Selanik’e gitti ve orada “Merkez-i Umûmi” (genel merkez) azâlığına seçildi. Selânik’te çıkan Genç Kalemler dergisinin 22 Şubat 1910 tarihli nüshasında çıkan meşhur Tûran manzûmesiyle, doğuş halinde bulunan Türk milliyetçiliği çevrelerinde “elektrikli ve ışıklı bir tes’ir” uyandırmıştı. 1910 sonlarında Selânik İttihad ve Terakki Mektebi’nde Türkiye’de ilk defa sosyoloji derslerini okutmağa başladığı biliniyor. Burada Genç Kalemler, Yeni Felsefe, Rumeli gibi dergi ve gazetelerde yazılar yazarak geniş bir tesîr muhiti edindi.Ali Cânib ve Ömer Seyfeddin’in idâre ettiği Genç Kalemler’in 1911’den sonra Yeni Lisan ve Milli Edebiyat akımının öncüsü olmasını harâretle destekledi. Ziyâ Bey’in türk Milliyetçiliği alanındaki asıl şuurlu ve tesirli çalışmalarının başlangıcı bu 1910 sonlarıdır. 34 yaşında genç bir adamdı, fakat yazıları ve manzûmeleri onun ne kadar zengin bir felsefi kültürüne ve yüksek bir fikir olgunluğuna sahib bulunduğunu gösteriyordu. Derhal, Türkçülük, milli dil, milli edebiyat hareketlerinin önderleri arasında ve ön safta yerini aldı. Genç Kalemler’e yazdığı makale ve manzûmelerde ekseriyetle Tevfik Sedat imzasını kullanıyordu.Bâzı makalelerinde de Demirtaş takma adını kullanmıştı. Derginin yazı işleri müdürü Ali Cânib, bu Demirtaş imzâsını beğenmedi ve bir defasında onun yerine Gökalp diye kendi bulduğu başka bir takma isim koydu.Buna itiraz etmeyen Mehmed Ziyâ Bey’in bundan sonraki yazıları artık hep “Ziyâ Gökalp” imzası ile yayınlandı ve o fikir ve edebiyat tarihimizde bu isimle edebileşti. Mart 1912 seçimlerinde Ziyâ Gökalp, Ergani Mâdeni sancağından meb’us seçildi ve İstanbul’a yerleşti. Ağustos 1912’de Meclis-i Meb’ûsân feshedildi. Ekim 1912’de Balkan Harbi’nin çıkması üzerine İttihad ve Terakki’nin genel merkezi Selânik’ten İstanbul’a taşındı. 23 Ocak 1913 Bâb-ı Ali Baskını ile dolaylı şekilde, 11 Haziran 1913’te Sadrâzam Mahmud Şevket Paşa’ya suikast olayından sonra kesin olarak İttihâd ve Terakki iktidârı ele aldı. Ziyâ Gökalp genel yönetim kurulu üyesi olarak çok büyük nüfuz sahibi idi. Fakat herhangi bir siyasi veya idâri göreve gelmedi veya getirilmedi. Büyük nüfuzunu da fikriyâtın gelişmesi yönünde kullandı. Onun İttihad ve Terakki’deki mevcudiyeti, sırasında particilik için değil, kesin şekilde, milliyetçilik içindi. 1913’te Darülfünûn muallimi (sosyoloji profesörü) olarak göreve başladı. Bu yıllarda Türkçülük çalışmaları Türk Ocağı’nda merkezlenmişti.Ocak’ın yayın organı Türk Yurdu dergisi idi. Gökalp’ın gerek Darülfünun’daki dersleri gerek Türk Ocağı çevresindeki faaliyetleri, gerekse Türk Yurdu’ndaki yazıları ile Türk milliyetçiliğinin prensiplerini tesbite, açıklamaya yaymaya ve kökleştirmeye çalışıyordu. 1917’de Yeni Mecmua’yı çıkarmağa başladı. Bu dergideki yazıları ile Yeni Hayat (1918) isimli şiir kitabında çağdaş medeniyet karşısında, milliyetçi bir tavırla yeni bir sentezi şart koşan teklif ve tasarıları geliştirmeğe, olgunlaştırmağa çalışıyordu. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muâsırlaşmak (1918) adlı küçük kitapta toplanan makaleler, yapmak istediği sentezin mâhiyetini ortaya koyar. İstanbul’un işgâli üzerine, diğer İttihad ve Terakki ileri gelenleri ile birlikte İngilizler’in tazyiki ile Damâd Ferid Paşa hükümeti tarafından tutuklanarak Harbiye Dairesi’nde Bekir Ağa Bölüğü’ne konuldu. Ziyâ Gökalp ve arkadaşları ve İstanbul’da bulunan milliyetçi aydınlar, İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilirler. (1919) Malta’da esâret ve sürgünlüğü iki yıl sürdü. Onun Malta’daki esâret hayâtı, bu ümid felsefesinin hayranlık duyulacak yaşanan bir örneği hâlinde geçti. Kızlarına ve karısına yazdığı mektuplar bunun çok duygulu, samimi, ibretli delilleridir. Gökalp, Malta’da gerçek bir derviş ve idealist iyimserliği sükuneti ve gayreti içindedir. Asla boş durmaz. Kitaplar getirtir. Seminer ve toplantılar düzenler; arkadaşlarını etrâfına toplayarak Türk Milliyetçiliği yolundaki araştırma ve öğretme faaliyetlerine devâm eder. Manzûmeler yazar. Türklüğün büyük istikbâlinden bahisler açar. Mayıs 1921 sonunda İstanbul’a geldi, fakat durmayarak Ankara’ya geçti, oradan da âilesiyle birlikte Diyarbakır’a gitti. Diyabakır’da aydınların çok yakın ilgisi ile karşılandı. Onlara gece dersleri vermeğe ve Diyabakır’ın son derece sınırlı imkânları içinde Küçük Mecmua (1922- 1923) adlı bir dergi çıkarmağa başladı. Matbaacılık tekniği bakımından ister istemez çok ilkel basılmış olan bu dergi onun en olgun yazılarının mühim bir kısmını ihtivâ eder. Milli mücadele’yi bütün gönlü ile destekleyen, Doğu illerimizde bağımsız bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak isteyen emperyalist planlara karşı koyan bu dergi, bütün yurtta büyük ilgi ile karşılandı. Mart 1923’te Maârif Vekâleti Te’lif ve Tercüme Encümeni Reisliği’ne tayin edilerek Ankara’ya geldi. Aynı yıl Lozan’dan sonra ikinci Dönem T.B.M.M’ne Diyarbekir Mebûsu seçildi.Hakimiyet-i Milliye, Yeni Gün, Cumhuriyet gazetelerinde yazılar çıkıyordu. Altun Işık, Türkçülüğün Esasları, Türk Töresi kitapları bu keşîf 1923 yayın döneminin ürünleri olarak ard arda çıktı. O sıralarda yazıp tamamladığı, liseler için Medeniyet Tarihi de ancak ölümünden sonra basılabilmiştir. (1925).1924 Ekim’inde hastalandı. Tedavi edilmek üzere İstanbul’a gönderildi ve orada Fransız Hastahânesi’ne kaldırıldı, fakat hastalığı teşhis ve tedavi edilmeyerek öldü, ölümü bütün memlekette “milli matem” oldu. Cenâzesi Sultan Mahmud türbesi bahçesine gömüldü. Ziyâ Gökalp, sistematik Batı düşüncesinin memleketimizde ilk örneklerinden birini vermiştir.Gökalp’e göre Türkçülük, Türk milletini sevmek ve yükseltmektir.Millet ise, dili dini, âhlakı, güzel sanatları ve zevki bir olan fertlerden meydana gelen bir bütündür. Gökalp, milliyette şecere aramayıp yalnız terbiyenin ve mefkünenin (ülkünün) milliliğini güder. Ziyâ Gökalp, şâir olmaktan çok bir fikir adamıdır. Bu sebeple, yer yer duygulu manzûmeler de söylemiş olmakla berâber şâirlik kabiliyeti sınırlıdır. O, şiiri- nazmı, fikirlerini daha etkili kılmak ve yaymak için bir araç olarak kullanmıştır. Genel olarak dili sâdedir ve dilde sâdeleşme akımın başarıya ulaşan son hamlesini yapanların en büyük destekçisidir. Milli Edebiyat ve Yeni Lisan hareketi, en büyük mânevi desteğini onda bulmuştur. Nesirlerinin dili, nazmına göre, bu gün için biraz daha ağırcadır. Aruzla yazılmış manzûmeleri de bulunmakla berâber 1911’den sonra hep hece veznini kullanmıştır. Milli Edebiyat’ın başlıca hassâsiyet konuları, sâde Türkçe ile hece vezni idi. Meşhûr Tûran şiiri, arûzla yazılmış son şiiridir. Hece’nin halk edebiyatımızda en çok kullanılan 7’li, 8’li, 11’li ölçülerini tercih etmiştir. Şiirlerinden bir kısmı Fransızca, Almanca, İngilizce ve Macarca’ya çevrilmiştir. Manzum masallar, didaktik manzûmeler, ülkü manzûmeleri ve Yunus Emre tarzındaki ilahilerden ibaret olan Ziyâ Gökalp’in şiirleri, Kızıl Elma (1913) Yeni Hayat (1918), Altun Işık (1923) isimli kitaplarındadır. Gökalp’ın manzumelerinin ekserisinde millet sevgisi ile din ve dil sevgisinin ihtimamla birleştirildiği görülür. Tevhid, ilâhi, Türk’ün Tekbiri, Asker Duası isimli manzumelerinde hep aynı samimi din ve millet sevgisi birleşmiştir. Poluan veli isimli manzum masalında “dini güç” le birleşen “milli güç’ün nasıl mucizeler yaratan bir kuvvet olacağını telkin eden zevkli bir tahkiye vardır. Bu değerli mütefekkir, milli, iftiharla coştuğu veya milli matemlerle burkulduğu çağlarda, mısralarına onarlı şiire ulaştıran canlı bir lirizm katmaya da muvaffak olmuştur. Ziyâ Gökalp’in vatan ve millet anlayışındaki ilme ve fikri şahlanışları ise her türlü ölçünün üstündeydi. Bu şahlanışla Ziyâ Bey’in halâ genç kaleminden, arûz vezninde âhenk tılsımlarıyla tesirli bir güzel mazûme çıktı. Tûran şiiri, 22 Şubat 1910’da Selânik’de Genç Kalemler Mecmûası’nda neşrolundu.Bu şiir, Ziyâ Gökalp’in idealindeki vatanın bir târifi çehresindeydi. Milli duygu ve düşünüş bakımından, yer yer, şiir iklimlerine yükselen bu manzûme, bir taraftan Avrupalı târihçilerin, eski cihângirler hakkındaki taraf tutucu görüşlerine karşı bir isyandır. Gökalp’in 1918 de neşrettiği Yeni Hayat kitabındaki “Vatan” manzûmesinde vatan anlayışının Tûran şiirlerinden büyük farklarla ayrıldığı görülür. Bu yeni vatan manzûmesinde Gökalp, artık Türkiye hudutları dışındaki eski, yeni kaybedilmiş ülkeleri ve bunların hepsinin ve hepsindeki Türklerin bir araya gelmesiyle gerçekleşecek Tûran mefkûresini bir tarafa bırakır. Yeni Vatan manzumesinin, hudutları içinde dil, mefkure ve din birliğiyle birleşmiş, yekpâre ve çalışkan bir millet düşünür.
ALTUN IŞIK
KEL OĞLAN
Fakir bir babanın üç oğlı vardı. Büyük oğlanı dişinden, tırnağından artırarak tahsile göndermişdi. Bunı bir ilm adamı yapacakdı. Küçük oğlana ileride kendi dükkânına bırakacakdı. Ortanca oğluna gelince buna virecek hiçbir şeyi kalmıyordu. Hatta buna bir ad bile koymamıştı. Ehemmiyetsizliğini göstermek üzere ona daima “Kel oğlan” çağırırdı. Bu suretle, bütün mahalleliler arasında “Kel oğlan” kalmışdı. Kel Oğlan, henüz yedi yaşında iken ekmeğini elinin emeğiyle kazanmağa başladı. Hamallık , kahveci yamaklığı, aşçı çıraklığı, ayak satıcılığı gibi bir çok işlere girdi. Eline pek az para geçebiliyordu. On iki yaşına kadar türlü sıkıntılar içinde yaşadı. Bu yaşa girince, kendi nefsine güvenen tam bir erkek oldı.Artık, büyük işlere girmek, şan kazaânmak, büyük bir adam olmak istiyordu. Kel oğlan, arasıra şiir söylemeğe de yeltenir, yanık koşmalar düzerdi. Gönlünün duygularına bu koşmalarla kanad virmek isterdi. Bir gün gönlünden böyle bu koşma fırladı. Burada sevinc yok, derd çok, keder çok, | | | |
|