Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 03:04:45 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 »
196  cellotin genel / Felsefe / VAROLUŞÇULUK : Şubat 28, 2007, 08:49:33 ÖÖ
VAROLUŞÇULUK
Yazan: Afşar Timuçin
Varoluş felsefesi, çağımızın en önemli iki felsefesinden biridir; Marxcılık’la birlikte hemen hemen bütün çağdaş düşünce oluşumlarının dokusuna katılmıştır. Marxcılık ve varoluşçuluk, bir çırpıda kavranamayacak, kısa süreli çabalarla öğrenilemeyecek kadar geniş ve çeşitli felsefe çalışmalarını içerir. Eskiden bir felsefe genellikle bir kişinin, bazen de başlıca kişisinin adıyla anılan bir okulun ürünü olurdu. Çağımızda kültürün ileri derecede yaygınlaşması, felsefeleri kucaklanması güç genişliklere ulaştırıyor. Marks'çılık dediğimiz zaman aklımıza bir bakıma birbirini tümleyen, bir bakıma birbirinden ayrı düşen birçok fılozof geliyor. Varoluşçuluk dediğimiz zaman da.
Geniş uzanımlı olsun dar uzanımlı olsun, biz bir felsefeyi ancak öncüleriyle ve yan yana yaşadığı felsefelerle kavrayabiliriz. Ayrıca ona anlamını kazandıran toplumsal koşullan da göz ününde bulundurmamız gerekir. Bir felsefe soyut ve yalıtık bir yapı olarak ele alındığı zaman bir hikmetler toplamı olarak görünür, oysa bağlantıları içinde ele alındığı zaman bir çağın duygularını ve düşüncelerini içeren etkin bir yapı olarak görünür. Bir felsefeyi doğal konumu içinde, yani felsefe denilen o büyük düşünce denizinin bir parçası olarak değerlendiremediğimiz zaman açıklamalarımız havada kalır, tutarlı bir yoruma ulaşamayız.
KAYNAKLARI
Yeniçağ'ın ilk büyük filozofu olan Descartes'ın (1596 - 1650) matematik yönteme dayanan, doğru bilgiye ulaşma yolunda olumlu kuşkuculuğu şaşmaz bir tutum olarak koyan, en önemlisi de her zaman kesin bilgiye varmayı amaçlayan akılcı felsefesi, felsefe tarihinin en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmişti. Bilimlere, bilimsel düşünceye büyük önem veren XVIII. ve XIX. yüzyıl fılozofları Descartes' ın kalıtımından bol bol yararlanarak, felsefede olumlu düşünceyi egemen kılmaya çalıştılar genellikle.
Bu yönde birkaç büyük felsefe anlayışı gelişti. Bunlardan biri, metafiziğe karşı olumlu düşünceyi koyan Auguste Comte'un ( 1798 - 1857) olumculuğu(olguculuk-pozitivizm), öbürü Kant'ın (1724-1804) eleştirici akılcılığı, bir başkası sonsuz ruh'un hiç bir akıldışı öge barındırmadığını bildiren ve "Gerçek olan her şey akılsaldır" diyen Hegel'in (1770-1831) ülkücülüğü, biri de bilgi anlayışında Hegelcilik’ten yola çıkan ve ancak bilimle ortaya konabilecek olan doğa gerekirliliğiyle açıklayan Marx (1818-1883) felsefesiydi.
Felsefede aklın ve olumlu düşüncenin kazandığı bu önem, XIX. yüzyıl sonlarında sarsılmaya başladı. Akılcı düşüncenin geleneksel toprağı Fransa bile, öznelci bir tutum alma yolunu tuttu. Bunda, her şeyden önce, psikolojinin bir bilim olarak kurulmaya başlamasının etkilerini aramak doğru olur. Daha önceleri birçok bilgi alanı gibi psikoloji de felsefenin bir dalıydı ve zihnin etkinliklerini incelemekle sınırlanıyordu. XIX. yüzyıl başlarında Wundt (1832-1920) psikolojiyi bir bilim haline getirdi ve Leipzig'de bir psikokoloji enstitüsü kurdu (1879). Bu yeni bilimin ortaya koyduğu şaşırtıcı sonuçlar felsefeyi hızla etkiledi ve onu öznelciliğin düzeyine doğru çekti.
Felsefenin öznelci düzeye yerleşmesinin başlıca etkilerinden biri de, XIX. yüzyıl sonları Avrupa'sında , toplum düzeninin yeni patlamalar getirecek biçimde karışmış olmasıdır. Yüzyıllar boyunca siyasî birliğini kuramamış Fransız kültürünün başarılı ürünleri karşısında bir çeşit aşağılık duygusuna kapılmış olan Almanya yavaş yavaş kendini toparlıyor ve gücünü kendi dışına benimsetme yoluna giriyordu. Bunalımlı Alman toplumu (bu bunalım bu toplumun sanatında ' ve felsefesinde büyük ölçüde yansır) giderek bütün Avrupa'yı bunalıma sürükleyecek, bu genel bunalım iki dünya savaşında cisimleşecek, Sömürgeciliğin bütün olanaklarından yararlanmış ve burjuva kültürünün en güzel örneklerini vermiş olan Avrupalılar bugün bile etkilerini sürdüren bir karmaşanın yıkıcı koşullarıyla sarsıntıya düşmüşlerdir. Avrupa toplumunun düştüğü dağınıklık ve kargaşa, bu dağınıklık ve kargaşanın yarattığı hastalıklı duygu ve düşünceler, bu duygu ve düşüncelerin yarattığı, biçimlediği dünya görüşü, ileride varoluşçu felsefeye kaynaklık edecek olan öznelci dünya görüşü, XIX. yüzyıl felsefesinin iki önemli kişisinde, Friedrich Nietzsche ( 1844 - 1941) ve Henri Bergson'da ( 1859-1941 ) en güzel anlatımını buldu.
Nietzsche:
Yapıtlarında bir filozof tutarlılığından çok bir şair çoşkululuğunu dile getiren Nietzsche, alışılagelmiş bir filozof tutumunun tümüyle dışına çıkarak, sistemciliği tümüyle boşvererek, insanın varoluşsal sorunlarıyla, bu dünyada yaşayan insanın sorunlarıyla, insanın bu dünyayla ilişkileri içinde ortaya çıkan sorunlarıyla ilgilendi. O, karamsar ve değertanımaz bir tutum içinde, çağdaş toplumun tüm değerlerini, Hıristiyanlığı, demokrasiyi, toplumculuğu yadsıyor, buna karşılık "güç istemi" kavramını öne sürüyordu. Ona göre her insan kendi değerini yaratmalıdır. İnsan, varoluşunun gerektirdiği şeyi gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Nietzsche, bu görüşleriyle, insanı varoluşsal yapısı içinde ele alışıyla bir varoluş filozofu olarak görünür. Ancak felsefesini temellendirmemiş oluşu, felsefesini bölük pörçük ve şairce ortaya koyuşu, insanı tüm varoluşsal sorunlarıyla ele alıp işlememiş oluşu onu varoluş felsefesinin bir öncüsü, öncüsü bile değil, bir bildiricisi saymamıza olanak verir ancak.
Emile Boutroux
XIX.yüzyıl sonlarında kendini gösteren bu "öznele yönelişin” ilk tutarlı çağrısını Emile Boutroux'da 11845-1921 buluruz. Boutroux, "Contingence des Lois de la Nature" adli kitabının bir yerinde şöyle diyordu: "Şeylerin sabit ve sınırlı gerçeklikler olarak göründüğü dışsal bakış açısını bırakarak kendi derinliklerimize dönmek ve olabilirse kendi varlığımızı derinliğiyle yakalamak için, özgürlüğün sonsuz bir kaynak olduğuna inanıyoruz."
Bergson
Bu "kendi derinliklerimize dönme" çabasını tam anlamında gerçekleştiren ilk filozof Bergson oldu. Varoluş felsefesi elbette Bergson'dan doğrudan doğruya etkilenmedi, ancak onda öznelciliğin en tutarlı yorumunu, ben'in derinliklerine yönelişin en sistemli anlatımım buldu. Bergson'culuğun varoluşçuluk için önemli olan yanı, öznelciliği felsefenin çıkış noktası haline getirmiş olmasıdır. Bergson'a göre felsefe, bizim kavramlarla tanıdığımız dural varlığı konu edinmez. Felsefenin konusu "arı oluşum"dur. Bu arı oluşumu biz sezgiyle yakalarız, sezgi bize şeylerin evrensel açıklamasını kazandırır. Geleneksel akılcılığa, özellikle Kant akılcılığına tam anlamda karşıt olan bu ilke elbette zihinsel çıkarımla elde edilmiş bir ilke değildir, sezgiyle ortaya konmuş bir ilkedir: Bergson un felsefeye getirdiği başlıca yenilik şuydu: Bergson zaman kavramıyla ben kavramını özdeşleştirir.
Sezgisine vardığım “süre”ben'den başka bir şey değildir Bergson'a göre. Ben, demek ki, kendimi şimdiki zamanda seziyorum. Ama bütün genişliğiyle sezemiyorum öyleyse kendimi? Evet, sezemiyorum. Kendime her yönelim parçalı bir dokunuşmadır. Geçmişim kaçar sezgimden, üstelik şimdi' m de bütün genişliğiyle sezdirmez bana kendini. Ben şimdi'min dar bir yeriyle çakışırım, yani deyim yerindeyse en çok şimdi olan şimdi'yle. Az sonra bu en çok şimdi olan şey kaçar benden.
Edmund Husserl
Varoluş felsefesi başlıca etkiyi Alman filozofu Edmund Husserl'in (1859 - 1938) olgubiliminden(görüngübilim-fenomenoloji) alır. Daha doğrusu, Husserl'in olgubilimi varoluşçu felsefeye genel bakış açısını ve yöntemini kazandırmıştır. Özellikle varoluş felsefesinin en ünlülerinden biri olan Maurice Merleau - Ponty ( 1908 - 1961 ) , görüşlerini Husserl'in felsefesinden yola çıkarak geliştirmiştir. Husserl'in felsefesi pek güç, kolay kolay girilemeyen bir felsefedir. Filozof konuları işlerken öylesine ince ayrıntılara girer ki, onu bu ince ayrıntılar arasından toparlayabilmek oldukça zordur. Husserl felsefeye oldukça yeni bir tutum getirdi. Kant, bilimlerin kesin doğruları olduğuna inanıyordu. Husserl'e göre insan, bilgi alanlarının hiç birinde kesin bilgilere sahip değildir. O, Descartes'dan sonra ilk olarak kesin bir biçimde Descartes'cı bir tutum alacak ve Descartes'ın yaptığı gibi her şeyi önce kuşkuya koyacak ya da kuşkudan geçirecektir. Husserl, sağlam bilgiye varabilme yolunda "parantez arasına alma" (Einklammerung) yöntemini önerir. Parantez arasına almak, herhangi bir önermeyi kesin ya da yanlış diye belirlemeden eleştiriye tutmaktır. Husserl'e göre mantığın temelinde ruhsallık yatar, yani mantık ruhsallıkla koşullanmıştır. Kavramlar, yargılar, usa- vurmalar ruhsal olgulardır. Olgubilim de düşünce edimlerinin psikolojik tanıtlamasına dayanır. Düşünmek herhangi bir şeye yönelmektir.
Yönelgenlik düşünmenin başlıca koşuludur. Bizim için önemli olan, kesin bilgiler aramak ya da kesin bilgiler öne sürmek değil, kesin apaçıklığa ulaşmaktır. Bu apaçıklık da kendini bizim "düşünen ben"imizin deneyinde, "varlık'ı varlık olarak sezme" deneyinde kendini gösterir. Böyle bir deneyle biz varlığa doğruluk özelliğini kazandırırız. Husserl, "Varlık, doğru olan şeydir" der. Felsefe, Husserl'e göre, olguya yönelmelidir (Zu den Sahen selbst). Husserl'in nesneye yönelişiyle varoluşçuların nesneye yönelişi çok benzeşir.
Öz'den varoluşa değil de varoluştan Öz'e gitmek varoluşçuların temel kaygısıdır. Husserl de, varoluşçular da, yaşanan dünyayı, olgular dünyasını felsefi araştırmada çıkış noktası olarak koyarlar. Husserl'e göre biz olgular karşısında her şeyden önce gözlemci bir tutum almak zorundayız, yani olguları her türlü önyargıdan sıyrılmış olarak gözlemlemeliyiz.
Ayrıca, bir olguyu şu ya da bu yanıyla değil, ama bütün yüzleriyle görmemiz önemlidir. Bizi bilgiye bu olgular araştırması ulaştıracaktır. Husserl, buna göre, "Her bilinç herhangi bir şeyin bilincidir' der. Demek ki, Husserl'e göre, dış algı olmadan iç algı olamaz.
Husserl'in olgubilimi her şeyden önce bir felsefi düşünme yöntemidir. Bu yöntem her yönüyle kurulmuş bitmiş bir yöntem değil, ama geliştirilmeye açık bir yöntemdir. Olgubilim, varoluşçu düşüncenin bilgi kuramını oluşturmaya çalışan filozoflara sağlam bir yönelim kazandırmakta büyük ölçüde yardımcı olmuş, özellikle Merleau- Ponty, felsefesini ortaya koyarken, Husserl'in olgu-biliminden büyük ölçüde yararlanmıştır. Biz buraya kadar, varoluşçu düşünceyi hazırlayan etkileri gözden geçirdik. Bundan sonra da, bu düşüncenin başlıca kişilerini ve başlıca sorunlarını kısaca görmeye çalışalım.
ÖNCÜ: SÖREN KIERKEGAARD
Varoluşçu felsefenin öncüsü, Danimarkalı düşünür Sören Kierkegaard'dır (1813 - 18661. (O da Nietzsche gibi belli bir felsefe sistemi geliştirmemiş. belli bir felsefe sistemi geliştirmekten özellikle kaçınmıştır, bu yüzden ona filozof diyemiyoruz, düşünür diyoruz.) Yaşamı düşüncelerine büyük ölçüde yansımış olan Sören Kierkegaard, babasının etkisiyle sıkı bir protestan olarak yetiştirilmişti. Protestanlık, bilindiği gibi, aşırı kuralcı bir tutumu ve karamsar bir bakış açısını gerektirir. Bu genç protestan, dinbilim doktorasını verdikten sonra, Kopenhag'da papazlık yapmaya başladı. Evlenme girişimleri iyi sonuç vermedi; nişanlısıyla bir türlü birleşemedi. Din konusunda bitmez tükenmez kavgalara girdi. Bu kavgalardan yorgun düşerek, kırk iki yaşında öldü. Bıraktığı notlan ölümünden çok sonra Almanya ve Fransa'da etkili olmaya başladı. İşte bu etki varoluş felsefesini doğurmuştur.
Kierkegaard, az önce de belirtmeye çalıştığımız gibi, sistemli bir fılozof olma kaygılarının dışında belirlenerek, varoluşçu felsefenin başlıca konularını ortaya koydu ve çok yerde çelişkiye düşmekten de çekinmeyerek (Nietzsche gibi) bu sorunların çözümüne çeşitli yaklaşımlar getirdi. Nietzsche'den otuz yıl kadar önce dünyaya gelmiş olmakla birlikte, doğmakta olan yeni düşünce deviniminin ilk atılımlarım ortaya koymakta Nietzsche'den daha başarılı oldu ve bu yüzden varoluşçuluğun öncüsü sıfatına hak kazandı.
Kierkegaard her şeyden önce, Hegel'in bütünsel akılcı sistemine karşıdır. Kierkegaard'a göre insan yaşamı bu tür bütünsel bir akılcılığa hiç mi hiç uymaz. İnsan yaşamını bütünsel bir sisteme götürmeye çalışmak onun gerçekliğini bozmak anlamı taşır. Ünlü düşünür, protestan katılığının dışına çıkıp gerçek bir Hıristiyan tutumu alma yoluna girdikten sonra, insan ruhsallığının derinliklerinde varolan gerçeklikleri Hıristiyanca bir yoruma tutmaya çalıştı. Ona göre, gerçek bir Hıristiyan umutsuzluk ve bunaltı duygulan duyan insandır. İnsan, gerçek bir Hıristiyan yaşamını sürdürürken, "saçma"ya olan inancını gerçekleştirir. Bu "saçma", insan aklıyla kavranamaz olan ve o büyük gizi açımlayan şeydir. "Saçma"dır "doğru"yu doğrulayan. Çünkü tanrısal gerçeklik insan aklını çok aşar. Biz Tanrı'yı akılla kavrayamayız. Biz Tanrı'- ya, gönülle, öznelliğimizin etkinliğiyle yaklaşabiliriz. Akıl böyle bir yaklaşımdan hiç bir sonuç alamayacak- tır. Kierkegaard'ın varoluşçuluğa en büyük katkısı, sanırız, "saçma" kavramını ortaya atması oldu.
VAROLUŞÇU FILOZOFLAR
Almanya'da 1918 bozgununun hemen ardından, varoluşçuluk felsefesi çiçeklenmeye başladı. Nietzche'nin ve Kierkegaard'ın, bir ölçüde de kötümserlik filozofu Scopenhauer'in (1788 - 1860~ yapıtları bu ülkede yeni felsefeye ilk itkilerini kazandıracak etkinliğe çoktan ulaşmıştı. Dünyamızı dünyaların en kötüsü sayan ve kurtuluşu Buddha'cılar gibi Nirvana yolunda gören Scopenhauer, getirdiği bu öznelci yorumla elbette varoluşçu felsefenin kuruluşuna katkıda bulunacaktı.
Varoluş felsefesi en büyük başarılarına Almanya'da ve Fransa'da ulaştı ve gelişimini birbirinden epeyce ayrı iki yolda sürdürdü: Tanrıtanımazlık yolunda ve Hıristiyan inançlılığı yolunda. Tanrıtanımaz varoluşçuluğun başlıca temsilcileri Alman Martin Heidegger (1889 - 1976) ile Fransız Jean-Paul Sartre'dır /dog. 1905). Hıristiyan varoluşçularının başında da Alman Karl Jaspers (dog. 1893) ve Fransız Gabriel Marcel (doğ. 1889) vardır.
Bunların dışında, varoluşçuluğun en önemli filozoflarından biri de Maurice Marleau- Ponty'dir.Maurice Merleau Ponty, bir inançlılık ya da tanrıtanımazlık tutumu almadan, ılımlı solcu bir dünya görüşü içinde, Husserl olgubiliminden yola çıkarak algı olgusunu inceledi, bu olguyu bütün öbür olguların temeline yerleştirdi. Şimdi bu filozofların neler getirmek istediklerini kısaca görmeye çalışalım:
HEİDEGGER
Varoluşçuluğun fılozofları klâsik felsefenin izlediği yola uygun bir yol izleyerek, varoluşçu felsefeyi evrensel genişliği olan ve belli bir sistemde bütünlüğüne kavuşan bir felsefe olarak temellendirmek istemişler, ancak klâsik felsefenin tutumuna karşıt bir tutum alarak, özler araştırmasını bir yana bırakıp doğrudan doğruya varoluşun alanına girmişler, özleri bu alandan derlemeye yönelmişlerdir. Tanrıtanımaz varoluşçuluğun başlıca temsilcileri Heidegger ve Sartre da aynı çabanın içindeydi.
Heidegger'e göre, varoluşumuz başlıca iki biçimde dışlaşır: Gerçek varoluş, özgürlük deneyiyle belirgindir, insanın özgür olduğunu duyuşuyla ve böylece kendi yazgısını kendi eliyle çizmeye kalkışıvla ortaya konur ve bunalım deneyiyle gerçekleştirilir; gerçek olmayan varoluş, insan topluluklarının varlığında ortaya çıkar, çünkü bu insan toplulukları bunalımdan kaçarlar ve genel görüşlere inanırlar: Burada Heidegger'in gerici dünya görüşü belirir: insan olmak demek, tam anlamında insan olmak demek, ayrıcalı bir tutum içinde olmak demektir.
Heidegger, gerici tutumunun getirdiği güçlükleri de yaşamıştır, Freiburg-in, Brisgau'da öğrenim gördükten sonra Marburg'da profesör olan /1923) ve bir süre sonra da Freiburg'da rektörlük görevi alan Heidegger, Nazilere yakınlık gösterdiği için 1945'de üniversitedeki yerinden uzaklaştırıldı, ancak 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. En ünlü yapıtı "Sein und Zeit"i (Varlık ve Zaman ) 1927'de yazmıştı. Heidegger'e göre insan dünyaya bırakılmıştır, varoluşun ortasına (Dasein). Bu bırakılmışlık onun istediği bir şey değildir, onun yaptığı bir seçimin sonucu değildir.
İnsan, dünyaya bırakılmışlığıyla, ölüme adanmış durumdadır. Yaşamaktadır, öyleyse ölmesi gerekir. Yaşaya yaşaya bitirecektir varoluşunu. Gercekte o her zaman yaşamak ister ama, bu isteğini hiç mi hiç gerçekleştiremez. Ölümsüzlük yoktur. Var-oluş, yaşam boyunca, yani doğmakla ölmek arasında yer alır. İnsan bu yaşam içinde hep ileriye doğru atılır, yarınına yönelir, yarınını kurmak ister. Şimdiki Zamanımız, geleceğe açılışımızla, geleceği kurma çabamızla belirgindir. Bu durum, bir özgürlük deneyini zorunlu kılar. İnsan Kendi varlığını sağlayabilmek için sürekli seçimler yapar yani özgürlüğünü gerçekleştirir. Özgür olmak, kendini yaratarak kendini aşmak demektir, insan hep bir aşma durumundadır.
Heidegger tanrıtanımazlığını açıkça belirtmez, daha doğrusu tanrıtanımazlığa . sahip çıkmaz. Tanrıtanımazlık onun felsefesinde zorunlu olarak kendini gösterir. Yalnızca olgusal varoluşu varsayınca, Tanrı'nın varlığı ortadan kalkacaktır. Oysa Sartre tanrıtanımazlığını açıkça belirtir ve temellendirmeye çalışır.
SARTRE
Felsefesini özellikle "L'etre et le Neant" (Varlık ve Hiçlik) adlı yapıtında açıklayan Sartre'a göre, varoluş olgusundan başka olgu yoktur Varlık'ı bu varoluş olgusu oluşturur; bu varlık'a temel alan herhangi başka bir varlık'ın varolduğunu düşünemeyiz. Sartre'a göre olgu, varoluşsal gerçekliği içinde, zihinsel sezgiye açılan şeydir. Filozof, böylece, somutun alanını felsefi araştırmanın alanı olarak belirlemiş, dolayısıyla tam anlamında gerçekçi bir tutum almıştır. Onda bütün orunlara işte bu temel anlayışa göre çözüm getirilir varoluşsal varlık her şeyi kucaklayacak biçimde her yerdedir. Tektir ve her şey kapsar. "Buna göre, o hiç bir şeyden gelmez; ne kendinden gelir, çünkü böyle bir şey apaçık saçma olurdu, ne de yaratılma yoluyla Tanrı'dan gelir, çünkü kendi dışında hiç bir şey yoktur " (F. - J. Thonnard, Precis d'Histoire de la Philosophie) . Bu varoluşsal varlık insana bulantı duygusu verir; bulantı duygusu, varlık'ı bir "kendinde şey" olarak sezmemizi sağlar.
Böylece, varoluşsal varlık'ı bir "kendinde şey" olarak belirleyen Sartre, insan bilincini de bir "kendi için şey" olarak belirler. Düşünen özne ya da bilinç, özüne, varlık'ın karşıtı olan hiçlik'le ortaya konur.
Bilinçlenmek demek, tanımak demektir, bilen'i (özne) bilinen'den (nesne) ayırmak demektir. Bilinç, bir boşlukla ayrılır nesneden. Bu anlamda o, olmadığı şeydir, hiçlik’tir, kendi kendinin hiçlik’idir.
Sartre'a göre, insan, bu dünyada, başkalarıyla, zor da olsa, ilişki içindedir. Her şeyden önce, bir bedenimizin olması, dış dünyayla ilişkimizi olanaklı kılar. Başkası'yla ilişki; en yetkin biçimde, "başkasının bakışı"yla, . başkasının bakışının bize verdiği "utanma" duygusuyla kurulur. Tek başına olmak dingin durumda olmaktır. Başkasının varlığı, daha doğrusu başkasının bakışı bizi nesneye indirgemeye.çalışır. Biz de başkasının bakışı karşısında nesneye indirgenmemeye bakarız. "Cehennemdir başkaları" der Sartre.
JASPERS VE MARCEL
Jaspers'e göre insan bir özgür seçiş içindedir: Kendi yazgısını seçer. Bu yazgı bizim ben'imizi kurmamızı sağlar. Ama bu ben, her zaman, başarısızlığa adanmıştır. Başarısızlık bizi Aşkınlık'a yani Tanrı'ya yönelten bir etkinliktir: Varoluş dünyası felsefi araştırmanın alanıdır. Felsefede olgubilimsel içebakış yöntemi geçerlidir. Ancak içebakış deneyimiz hiç de kolay bir deney olmayacak. Çünkü kendimize baktığımızda, uçsuz bucaksız, dipsiz bir gerçeklikle karşılaşırız. Her şeyin temelinde Tanrı dediğimiz aşkınlık yatar. Tanrı'nın bilgisine insan inançlâ ulaşabilir. Marcel'in bakış açısı Jaspers'inkine çok yakındır.
İnsan,. onda da, özgürlük deneyleri içinde yazgısını kurar. Varoluşumuzu biz Tanrı'nın varlığını benimsemekle gerçekleştiririz. Her şey Tanrı'nın varlığıyla açıklanır. Tanrı'nın yüce varoluşu insan aklının kavrayabileceği bir şey değildir. Bizim yazgımız Tanrı'nın varoluşuna bağımlıdır. Tanrı'nın varoluşunu ancak içedönüşle, hatta içe- kapanışla sezebiliriz. İnsan, düşünsel çabası içinde, sorunlara ve gizlere yönelir. Sorunlar akılla çözülür. Gizlere yöneliş bir sezgisel yöneliştir. Gizlerin başlıcası da düşünen ben'dir. İçebakış ya da içekapanışta insan nesnellik düzeyini aşar. İnsan, varoluş deneyi içinde önce ' `ben"ine yönelir, sonra "Tanrı"ya, sonra da "dünya"ya yönelir.
Gabriel Marcel'in felsefesi, sorunları ve bu sorunlara getirilmiş belirli çözümleri olan bir felsefe değil, deyim yerindeyse bir inanç düşüncesidir. Onda mantıksal göstermelerden çok duygusal belirlemeler ağır basar.
MERLEAU – PONTY
Merleau - Ponty, doğrudan doğruya Husserl'in olgubiliminden yola çıkarak, felsefesini ortaya koyar. Ona göre bir özler araştırması olan olgubilim, aynı zamanda özleri varoluşa yerleştiren bir felsefedir. Olgubilim'e düsen, tanıtlamaktır açıklamak yada ayrıştırmak değildir.
İnsan, dünyanın basit bir parçası olarak düşünülmemelidir, biyolojinin, toplumbilimin, ruhbilimin basit bir nesnesi olarak ele alınmalıdır. O, her şeyden önce, dünyayı kendi gözleriyle gören bir varlık- tır. "Ben mutlak kaynak'ım" der Merleau Ponty (Phenomenologie de la Perceptioy. İnsan çevresinden giderek kurmaz kendini, ama çevresine yönelir. "İnsan dünyadadır ve kendini dünyada tanır." Merleau- Ponty'nin felsefesi Sartre'ın felsefesinden bir noktada kesinlikle ayrılır: Başkasıyla olan ilişkim, kolay bir ilişki olmasa da, olanaksız bir ilişki değildir. Ben bir dünyada yaşıyorum. Bu dünya herhangi bir dünya değildir, bir doğal dünya olmaktan çok ötededir, çünkü ben bir "kültür" ortamında doğmuşum, yöremde yalnız ağaçlar ve sular değil, aynı zamanda bir uygarlığı ortaya koyan nesneler bulmuşum. "Bir kültür nesnesinde ben, adsız bir örtü altında, başkasının akın varlığını bulurum." İlk kültür nesnesi başkasının bedeni'dir.
Başkasının varoluşu nesnel düşünceyi zorda bırakır. Başkasının bedeni, benim kargımda, anlamla dolu, işaretlerle yazılmış, okunacak bir kitap gibidir. Başkası cehennem değildir benim için, tersine büyük bir ilişki olanağıdır, büyük bir ilişki alanıdır. Başkasının bedeni, çünkü, bir nesne değildir benim için, benim bedenim de başkası için bir nesne değildir; benim bedenim de başkasının bedeni de işaretler demek olan davranışlarla kurulmuştur. Başkasının tutumu beni kendi alanında nesne durumuna indirgemez, benim başkasıyla ilgili algım da başkası- m benim alanımda nesne durumuna indirgemez. Merleau - Ponty, bu nokta- da, Sartre'ın anlayışına iyice ters düşecek bir görüş açısına yerleşir: Başkası, ikinci bir ben'dir, çünkü onun bedeni benimkiyle avnı yapıdadır." Bedenimizi parçalan bir arada bir sistem oluşturur başkasının bedeni de benim bedenimle tek bir bütün oluşturmaktadır,.aynı olgunun tersi ve , yüzüdür bunlar."
Sartre, başkasıyla ilişkiyi olası ama olumsuz bir ilişki ı olarak koymuş, bununla birlikte aşırı solcu bir dünya görüşü içinde insanın ortaklaşmasını, ortak eylemde bulunmasını bir gerçeklik olarak ileriye sürmüştü. Merleau - Ponty, ben - başkası ilişkisini, görüldüğü gibi, daha olumlu bir yönden, ben'le başkasının aynı yapıda oluşu yönünden alır.
SANATTA VAROLUŞÇULUK
Sanatta varoluşçu tutum 'felsefedekine göre elbette çok daha yaygın ve çok daha çeşitli oldu. Sanatta varoluşçuluk özellikle 1940'dan sonra, özellikle yazı sanatlarında, daha çok da romanda gelişti. Fransız romancısı Andre de Richaud” (1909-1923) ilk varoluş romancısı sayabiliriz. Andre de Richaud, "La Douleur" (Acı) ve "La Nuit Aveuglante" adlı yapıtlarıyla, varoluşçu romanın hazırlayıcısı, öncüsü olmuş, özellikle varoluşçu sanatçıların en önemlilerinden biri olan Camus'yü etkilemiştir. İnsanın varoluşsal açmazlarına titiz bir gözlemci olarak yönelen Richaud'ya varoluşçu sanatın Husserl'i demek sanırım yanlış olmaz.
Varoluşçu romanın ilk büyük kişisi elbette Çek yazarı Franz Kafka'dır (1883- 19241. Etkisi ölümünden sonra büyüyen Kafka, yaşadığımız dünyanın saçmalığını, bu saçmalık karşısında insanın umutsuzluğunu, gerçeği değişik merceklerle yansıtarak, zaman zaman gerçeküstücülüğe kaçan bir dille anlattı. Özellikle "Das Schloss" (şato) adlı yapıtı önemlidir. "Şato", Kafka'nın düşünce ve duygu dünyasını pek yoğun bir biçimde yansıtır.
Varoluşçu romanın başlıca kişilerinden biri de J. P. Sartre'dır. Bir çok roman ve birçok oyun yazmış olan Sartre, sanatım felsefi görüşlerini açıklamada araç olarak kullanır gibidir. "Les Chemins de la Liberte" (Özgürlüğün Yolları) adlı üçlemesi, "Les Mouches" (Sinekler) ve . "Huis-Clos" (Gizli Oturum) adlı oyunları, "La Nausee" (Bulantı) adli romanı başlıca yapıtlarıdır. Bu yapıtlarında genel olarak insanın varoluşsal sorunları, özellikle saçma karşısında duyduğu bunaltı duygusu ele alınır, özgürlüğe yönelişin koşullan incelenir.
Varoluşçu romanın bir başka temsilcisi Albert Camus'dür (1912-1960). Varoluşçuluğun sorunlarına bir filozof olmaktan çok bir düşünür olarak yönelen Albert Camus, özellikle saçma sorununu inceler. "L' Etranger "si (Yabancı) kendini insanlar içinde sürgün duyan bir yabancının serüvenini anlatır. Bu yabancı adam insanlarla ilişki kuramaz, insanlarla hiç bir şeyini paylaşamaz, onların yasalarına da uyamaz ve bu yüzden onların hışmına uğrar. "La Peste" (Veba) romanında Camus, kitle halindeki ölümleri, öldürmeleri simgeleştirir. Camus varoluşla ilgili düşüncelerini "L'Homme révolté"de (Başkaldıran İnsan) ortaya koymuştur.
Varoluşçu sanatın önemli kişileri arasında Simone de Beauvoir (doğ. 1908) ile André Malraux (doğ. 1901) da vardır. Birçok roman ve oyundan başka, düşünce kitapları, denemeler de yazmış olan Beauvior, daha çok çağdaş dünyadaki kadın sorunlarıyla, özellikle de kadının cinsel-toplumsal sorunlarıyla ilgilenir, başlıca yapıtı: "Sang des Autrees" (Başkalarının Kanı).
Daha çok "La Condition Humaine" (Insanlık Durumu) adlı romanıyla tanınan André Malraux'ya gelince o daha çok Nietzsche'ci bir anlayışa yatkındır. Nietzsche gibi o da Tanrı'nın ölmüş olduğunu bildirir. Malraux, sanatı, insanı yıkan bir evrene karşı tek kurtuluş yolu olarak koyar. İnsan sert ve kaba bir evrende, kendi yazgısıyla başbaşa bırakılmış olmanın saçmalığını yaşar. Ona göre, dinler dönemlerini tamamlamışlardır; insan kendini "kültür"le kurtarmak zorundadır artık. Varoluşçu sanatın öbür büyük temsilcileri, özellikle Sartre, Malraux'ya göre daha ilerici bir tutum içinde görünür.
BIZDE VAROLUŞCULUK
Bizde varoluşçuluk pek etkili olmadı. Ancak varoluşçulukla ilgilenildi, varoluşçu felsefenin değilse de varoluşçu sanatın başlıca yapıtları dilimize çevrildi. Varoluşçuluğun bizde pek önemli olmamış olmasının başlıca nedeni, Batı Avrupa toplumuyla toplumumuz arasındaki yapı ayrılığı olmalıdır. Varoluşçuluk felsefede derinlikli, çok zaman çetrefil, zaman zaman ayrıntıda yiten bir öznelciliğe, gelişmiş bir varoluş araştırmasına, sanatta insanın dünyayla ilişkilerinden doğan açmazlarına, bunalımlarına, özgürleşme tutkularına karşılık olmaya çalışmakla, gelişmiş bir burjuva kültürünün varlığını gerektiriyordu. Varoluşçuluğun sorunları bir yandan bizim kültür düzeyimizi çok aşan, bir yandan da bizim toplumsal durumumuzla uyuşmayan sorunlardır. Azgelişmiş ve yoğun bir kültür etkinliği ortaya koyamamış bir toplumda insanın sorunları daha başka yollardan çözümlenmeliydi.
Bizde Marx'cı dünya görüşünün yalan yanlış ve ağır aksak da olsa varoluşçuluktan daha etkili olmuş olması anlamlıdır. Marx'cılık, çünkü, daha çabuk ve daha somut çözümler sözvermekteydi. Bununla birlikte, bazı genç yazarlarımız (örneğin Demir Özlü) bir ara insan sorunlarına varoluşal çözümler getirme yollarım aradılar ve özellikle bunaltı sorunu üzerinde durdular. Gerçekte bu zor tutacak bir aşıydı. Varoluşçuluğun getirdiği bilgilerden düşüncede ve sanatta yararlanılabilirdi ama, doğrudan doğruya varoluşçu bir düşünce ya da sanat kolay olay geliştirilemedi bizde. Bazı hızlı dönüşümlerin kendini göstermesi ve ilk bakışta bir burjuva devrimine benze- yen bir 27 Mayıs deviniminin gelmesi, bu yazarları varoluşçuluk yolundan toplumculuk yoluna itti çabucak.
Gene de, varoluşçuluk toplumumuzda belli bir ölçüde etkin olmuştur. Olacaktır. Çünkü her toplum gibi bizim toplumumuzda da öznelci tutumun , öznelci bakış açısının bir karşılığı vardır; özellikle çağdaş ruhbilimdeki gelişmeler - varoluşçuluk elbette bu gelişmelerden büyük ölçüde yararlanmıştır - ister istemez bizde de ilgi uyandırmaktadır. Artık her yerde insan öznel - nesnel, bireysel - toplumsal bütünlüğü içinde ele alınmaktadır.
GENEL BAKIŞ VE SONUÇ
Varoluşçuluk, insanın varoluşsal sorunlarını öznellik düzeyinde tartışan çok yönlü, çok çeşitli bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, felsefe düzeyinde, bir şeyler araştırması anlamı taşır, insanın şeyler dünyasındaki yerini, sorunlarını saptamaya, bu sorunlara çözüm getirmeye çalışır, sanat alanında da insanın varoluşsal sorunlarına (bunaltı, seçim, ilişki, umutsuzluk, başarısızlık, ölüm, hiçlik, başkası, yalnızlık, aşkınlık v.b.) açıklık getirmeye yönelir. Varoluşçu felsefe, bu tutumuvla, bir yaşam felsefesi özelliği gösterir, dünya ve insan karşısındaki tutumuyla klasik felsefenin tutumuna karşıt bir yönde yol alır: Klasik felsefe bir özler araştırmasını amaçlıyordu, varoluşçu felsefe doğrudan doğruya varoluşsa, insanın öznel bütünlüğüne yönelir ve özleri bu varoluştan giderek belirler.
"Varoluş öz- den önce gelir" ilkesi her varoluşçu filozofun başlıca ilkesi olmuştur. Varoluşçu felsefenin bir öznellik araştırması olarak belirlenmesi. onun bireyi kendi içine kapalı bir yapı olarak belirlemesi sonucunu doğurmaz. Ben'in varoluşu, dünyanın ve başka ben'lerin varlığını silmez. Ama her şey, ben'in kişisel varoluşu üzerine temellendirilecektir.
Bugün yürürlükte olan, etkinliğini sürdüren iki büyük felsefe var: Varoluşçuluk felsefesi ve Marx'çılık. Bunlar birbirleriyle pek uyuşmaz görünseler de, bir bakıma birbirleriyle doğrulanıyorlar, en azından birbirlerinden yararlanıyorlar. Çünkü gerçek insan başarıları, yakınlıklarıyla ya da karşıtlıklarıyla, deyim yerindeyse birbirlerini dölleyen etkinliklerdir. Öte yandan, ortaklaşan insan, öznelliği olmayan insan değildir. Ancak, ortaklaşmanın seçim işi olmaktan çıktığı, bir zorunluluk durumuna geldiği bir dünyada Marx'çılık, öznelcilik çemberini aşmâyan, aşmak istemeyen, aşamaz olan varoluşçuluk karşısında da- ha tutarlı, daha doğru görünüyor. Çünkü bireyselliğimizin yetkinliğini, ancak ve ancak, ortaklaşmamızın sağlamlığı, yaygınlığı, adaletliliği sağlayacaktır. Marx'çılık gelişimini , tamamlamış kurulmuş, bitmiş bir felsefe değildir. O, tersine, kurulmakta olan bir felsefedir, süregiden oluşumların, yeni dönüşümlerin, yepyeni yapıların gereklerine göre, kendini yeniden doğrulamak durumunda olan, yani temellerini yeniden gözden geçirmek ve bu temelleri daha akılsallaştırmak zorunda olan bir felsefedir.
Varoluşçuluk da gelişimini tamamlamış, kurulmuş, bitmiş bir felsefe değildir. Çünkü çağdaş toplumun bunalımlı insanı yaşıyor. "Kurtulmuş insan" bir tasarıdır ancak. Dünyayı sömürmüş, şişmiş, doymuş, ama doygunluğu ölçüsünde bunalımlara düşmüş, sonunda kendi kendini yemeye başlamış, doygunluğunu bir bakıma kendi zararına kullanmış bir büyük toplumun açmazlarım karşılayacak bir süre. Ayrıca ve daha önemlisi, o kendini kendi içinde arayan, bu arayışa yerden göğe kadar hakkı olan insanın gereklerini karşılamaya çalışıyor ne zamandır. Biz bu bunaltıyı yaşamamış olabiliriz, bu bunaltıyı bir lüks olarak yaşamak istemiş, ya da tümüyle yadsımış ola- biliriz. Ama bunalan insanlar var, bunların bunaltısı gerçektir. Avrupa insanının bunaltısı üzerine kurulmuş olan bir dünya görüşü, dünyanın başka yerlerindeki insanlara, özellikle şu ya da bu nedenle bunalan insanlara ne diye bir şeyler söylemesin
Bazı felsefeler bitmez, insan yaşamına ve felsefe tarihine etkin olarak katılır, onlar gerçek dönüşümlerin bildirileridirler.
Aristoteles . Descartes ' her zaman vardır, Marx her zaman varolacaktır. Artık hiç bir temel sorunu onlara götürmeden çözümleyemezsiniz. Geçmişi onlar kurmuşlardır, bugünü onlar oluştururlar, yarını onlar doğrulayacaklardır. Bu anlamda varoluşçuluk da, genellikle sanıldığının tersine, geldigeçti bir tutum, bir moda olmaktan öte bir anlam taşıyor. O, belki de, insanın giderek artan ve karmaşıklaşan öznelliğini (öyle ya, geri zekâlılık diye bir durum olduğunu bile daha yeni öğrendik) bütün boyutlarıyla keşfedişini, Amerika'yı keşfedercesine keşfedişini karşılıyor. Bugün varoluşçuluğun kaynaklarını felsefe tarihinin derinliklerinde aramamız gerekiyor mu, bilmem. Ama o, bugün, birçok yönünü, birçok güçlülüğünü, birçok açmazını bunaltısından giderek keşfetmiş, dünyadaki konukluğunun tam anlamında bilincine varmış, başkalarıyla ilişki kurmakta eksik kalışının acısını çekmiş insanın kendine dönüş çabasını, dışa açılabilmek için kendini bir kere kendi içinde doğrulama çabasını karşılamaktadır. O, ruhsallığının etkinliğini bir bu dünyalı olarak tüm olanaklarıyla görmüş ve yaşamış insanın kendini arayışını karşılamaktadır.


197  cellotin genel / Felsefe / Ütopyalar : Şubat 28, 2007, 08:49:02 ÖÖ
Ütopyalar
Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum ve devlet şekli anlamı taşır. Ütopyalar, ideal düzen arayışlarının tasarlanmış tipik örnekleridir.
Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır.
İstenen (Özendirici nitelikte ) Ütopyalar
Bu tür ütopyalar ideal bir toplum ve devlet tasarımlarıdır. Bu özellikteki ütopyaların en önemlileri şunlardır:
Platon’un Ütopyası : Platon Devlet adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar ( işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir. Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır .İşçi sınıfını erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir.
Platon’un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî’ de görmekteyiz.
Fârâbî (870-950)’nin Ütopyası : Platon’dan etkilenen Fârâbî Medinet’ül Fâzıla (Erdemli Şehir) adlı esrinde böyle ütopik bir devlet tasarlamıştır. Ona göre, insanlar yardımlaşarak bir arada yaşamalıdır. Sağlıklı bir organizmada bütün organlar nasıl uyumlu bir şekilde çalışıyorsa, toplum da böyle olmalıdır. Kötü insanlar toplumdan çıkarılmalıdır. Erdemli şehirde gerçeklikler, doğruluklar, iyilik ve güzellikler birleşirler. Bunu sağlayan bu şehrin yöneticisidir. Yönetici, peygamber ile filozofun erdemlerini kendinde toplayan kişidir ve bu özeliklerini topluma yayarak devleti yönetir. Bireylerin de yöneticinin bilgilerine katılmasıyla mutlu bir şehir doğar.
Thomas Morus (1478-1535) ‘un Ütopyası : Roman tarzında yazdığı Ütopya Adası adlı eserinde ütopik bir devlet tasarımı ortaya koyar. Bu devlette özel mülkiyet yoktur ve yasaktır. Herkes devlet adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler. Yöneticiler, tıpkı Platon’un ideal devletinde olduğu gibi, çok sıkı bir eğitimle yetiştirilir.
Tommaso Campanella (1568-1639)’nın Ütopyası : Güneş Devleti adlı eserinde ütopik bir devlet yasarımı yaparken, o da Platon’un etkisi altında kalır. Güneş kentte her şey ortaktır. Aile yoktur. Eşlerin seçimi yönetimce yapılır. Kent bir rahip tarafından adilce yönetilir. Herkes dört saat çalışır. Geri kalan zamanda sanat, eğlence, okuma, beden ve ruhları eğitme gibi zevk veren işlere ayrılır. Yöneticinin yetkisi mutlaktır. Adları “Güç”, “Akıl”, “ Sevgi” anlamına gelen üç yardımcısı vardır.
Francis Bacon (1561-1626)’ ın Ütopyası : Yeni Atlantis adlı eserinde ütopik devletini tanıtır. “Ben Salen” adlı adada sağlam bir ahlâk anlayışı egemendir. Özel bir örgüt halkın bu yüksek bilgi ve kültürünü planlar ve yürütür. Buna göre “Yeni Atlantis” bir bilgi devleti olarak tasarlanmıştır.
Korkutucu Nitelikte Ütopyalar
Günümüzde de ütopyalar yazılmaktadır. Ancak, bunların ortak bir niteliği vardır, o da toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike bir yandan makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir. Bu ütopyalar insanları bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadır.
Huxley (1894-1963)’in Ütopyası : Yeni Dünya adlı eseri bir bilim-kurgu özelliği taşır. “ Yeni Dünya” da teknoloji çok gelişmiştir. İnsanlar sunî yoldan üremektedir. Evlilik yoktur. İnsanlar çalışır ve eğlenirler. Hastalanma ve yaşlanma yoktur. Geçmiş tüm değerleriyle yok edildiği için , geçmişi düşünme ve özlem duyma yoktur.
Bu ütopya, doğal yaşamdan kopmayı dile getirme açısından geleceğe ilişkin bir korku ütopyasıdır.
G. Orwel (1903-1950)’ın Ütopyası : Orwel, ‘1984’ adlı eserinde despotizmin (zorbalık) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yaşam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir.
Orwel bu eserinde, gelecek üzerine korkularını dile getirmiştir. İnsanları, modern dünyayı etkileyebilecek sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek istemiştir.

PLATON (EFLATUN)
 
Düşünce tarihinde, tüm zamanların, kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen iki ismi Platon ve Aristo’dur. Sokrat’ın öğrencisi ve Aristo’nun hocası olan Platon’un  etkisi, XIII. yüzyıla kadar olan dönemde Hıristiyan tanrıbilimi üzerinde Aristo’ya kıyasla daha da fazla hissedilmiştir. Nietzsche, Hıristiyanlığı Platonismin geniş kitleler için geliştirilmiş bir şekli olarak tarif ederken, bu etkinin büyüklüğünü vurgulamaktadır.
Arap dünyasında Eflatun olarak bilinen Platon’un, insan düşüncesi üzerinden kalkmayan bir büyü benzeri etkisini, şu iki örnek ortaya koymaktadır : Sokrat’dan miras aldığı “bilgelerin yönetimi” düşüncesini sistemleştirmiş olan Platon’un asıl adı Aristokles, sıkça kullanılan “Aristokrat” ve “Aristokrasi” kelimelerinin kökenini oluşturmuştur. Ayrıca “Platonik” kelimesi de çağlar boyu, “maddesel olmayan, sadece düşünsel boyutta var olan” anlamında kullanıla gelmiştir.
Platon, ününü, hemen hepsi günümüze ulaşmış olan diyalog şeklinde ki eserlerine borçludur. Eserleri karakteristik özellikleri ve yazılış tarihleri itibariyle üç evrede incelenir. Gençlik dönemine ait birinci evre eserleri, soru cevap şeklinde diyaloglar halindedir. Sokrat’ın çok yoğun etkisi altında ve onun ağzından kaleme alınmışlardır. Dolayısıyla bunlara Sokratik diyaloglar da denir. Çağdaşı olan filozofların fikirlerindeki yanlış ve eksikler konu edilir sürekli. İkinci evre eserler, diyaloglar halinde olmayıp Platon’un kendi düşünce sistemini ortaya koyarlar. Yaşlılık dönemine ait üçüncü ve son evre eserlerde Platon, tekrar diyalog yöntemine ve kafasındaki ideal devlet yapısını tekrar tanımlamaya döner, ama bu sefer biraz daha gerçeklere yakın, fakat toplumu eğitme görevini felsefeden alıp daha fazla din kurumuna emanet ederek.
Ardından gelen yüzyıllarda, Platon’un liberal olmayan, hatta zaman zaman totaliter denebilecek düşünceleri, nedenleri ve sonuçları itibariyle tam olarak anlaşılmasa bile, daima övülmüştür. Şu anda amacımız, onu yüceltmek yerine, onun düşüncelerini - neden ve sonuçları ile birlikte - irdelemek olmalıdır.
Platon’un siyaset felsefesi, onun düşünüşünün odak noktasını oluşturur. Genel felsefesi ise sadece kendi siyasal görüşlerini desteklemek için geliştirdiği bir düşünce sistemidir. Onun ünlü, “Toplumlar, filozofların kral, ya da kralların filozof olduğu güne kadar, rahat huzur yüzü görmeyeceklerdir.” sözü, toplumu bilgelerin, filozofların yönetmesi gerektiği yolundaki aristokratik, eşitsizlikçi oligarşik görüşlerine evrensel temel oluşturabilmek için, aklın üstünlüğünü ve yönetimin akla ait olduğunu, felsefî düzeyde kanıtlama girişiminden başka bir şey değildir.
Hocası Sokrat’ın, halk meclisindeki demagogların etkisi ile Atina demokrasisi tarafından Tanrılara hakaretle suçlanıp öldürülüşü, onun bir süre Mısır’a daha sonra da Pisagorculuğun yoğun biçimde yaşandığı güney İtalya’ya gitmesine neden olmuştur. Buralarda Sokrat öğretisindeki ruhun ölmezliği ile ilgili fikirlerin Orfeuscu kökenlerini, inceleme ve kendine adapte etme fırsatı bulmuştur. Dönüş yolunda Atina ile savaşta olan Aigina kentinde tutuklanmış ve kısa bir kölelik dönemi de yaşamıştır. Onu tanıyan Kyreneli bir Filozof tarafından satın alınmış ve hürriyetine kavuşturulmuştur. Daha sonra Platon bu parayı geri ödemeye çalışmış fakat geri istenmediğinden bu para ile Atina’da, dünyanın ilk yerleşik üniversitesi olan ünlü okul Akademia’yı kurmuştur.
Bilgi Kuramı
Platon’un ünlü İdealar kuramını incelemeye almadan önce, onun evreni algılayış biçimini kısaca irdelemekte yarar vardır. Yapıtları bu amaçla incelendiğinde, Cumhuriyet isimli eserinde yer alan ünlü “Mağara benzetmesi” hemen göze çarpar. Platon, felsefe tarihinde oldukça meşhur olan bu mağara benzetmesini, özet olarak şöyle bir dekor içinde aktarır : “Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.” Platon’a göre, insanın yaşam içinde bulunduğu ortamı, bu mağara benzetmesi çok güzel anlatmaktadır.
Platon’un iki evren ayırımı yaptığından kuşku yok. Bir yanda başlangıçsız, sonsuz ve mükemmel olan bir idealar evreni, öte yanda, ölümlü, mükemmel olmayan, nesneler evreni. İnsan bedeni ile gölgeler evreninde bulunmasına rağmen, ruhu bir zamanlar idealar evreninde bulunmuş olduğu için, idealar evrenindeki gerçekler hakkında, kesin olmayan fikirlere sahip olmaktadır. Platon’a ona göre bilgi, ruh için sadece bir “hatırlama”dır. Bu “doğuştan bilgi” veya “ruhun hatırlayışı” konusu Platon’a göre yaşam öncesi bir hayatın varlığı, dolayısıyla ruhun ölmezliği konusunda önemli bir kanıttır. Bu anlayış onun düşüncesinin, Orfeuscu ve Pisagorcu köklerinin kesin işaretidir.
İdealar evreninde salt akıl yoluyla edinilen gerçeğin doğru bilgisi “episteme” ve nesneler evreninde duyularımızla edindiğimiz kanılar; Platon’un evreni algılayış biçimine uygun bir bilgi kuramı... Hemen işaret edelim, çağdaş kavrayışımıza tümüyle ters düşüyor olması, doğuştan gelen bilgiyi, bilgi problemine temel yapan ilk düşünürün Platon olduğu gerçeğini değiştirmiyor…
İdealar Kuramı
Platon’un İdealar Kuramı üzerine neler inşa edebildiğini görmeden önce, idea kelimesinin Platon için ne ifade ettiğini anlamalıyız. İdealar yalnızca nesnelerin düşünsel karşılıkları değildir. Nesnelerin olduğu kadar, nesnesel karşılığı bulunmayan, “adalet, eşitlik, güzellik” gibi soyut kavramların da, kendi ideaları vardır. Ve idealar evreninde, idealar, en üstlerinde Platon’un Tanrı ile özdeşleştirdiği “İyi İdeası”nın da bulunduğu bir sıra düzeni içindedirler. Somut nesnelerin olduğu kadar soyut kavramların da ideaları olduğunu düşünerek, fizikî ve sanal evreni ayrı ayrı inceleyecek olursak; sanal evrende ki formlar hakkında bilgilerimizin tam ve kesin olduğunu, oysa fizikî evrende bulunan nesneler hakkında ise ancak bir kanı, yaklaşık bir bilgi sahibi olabildiğimizi görürüz. Çünkü fizikî evrende algıladığımız hiç bir nesnenin, zihnimizde canlandırdığımıza tıpa tıp uyduğunu iddia edemeyiz. Fizikî evreni algılamamız sürekli yuvarlamalara mahkumdur. Bu iddiayı daha iyi açıklayabilmek için şu misaller verilebilir : Dünyada 1 metre uzunluğu ölçtüğümüz milyonlarca belki milyarlarca 1 metrelik cetveller olabilir ama aslı Paris’te Luvr müzesinde özel şartlarda koruma altındadır. Diğerleri ona çok yaklaşık uzunlukta olabilirler ama mutlak eşitliklerini kimse iddia edemez. Algılamalarımızda ki yuvarlamalara Felsefe dünyasından bir başka ünlü örnek : Heraklitosun “Bir nehrin aynı sularından iki defa asla geçemeyiz, ama biz hep aynı nehri geçtiğimizi zannederiz”, sözüdür.
Platon, anlatmaya çalıştığımız bu İdealar Kuramı üzerine, mantıktan metafiziğe, matematikten sanata ve nihayet teolojiden ideal toplum düzenine uzanan, günlük hayatı tüm boyutlarında tarif eden sistemler inşa etmiştir. Bunlara da kısaca değinilmesi bu kuramın ne işe yaradığını bilmek açısından gereklidir.
İdealar Kuramının mantığı ilgilendiren yönü, genel sözcüklerin anlamıyla ilgilidir. Misal olarak “kedi” sözcüğünü ele alalım : Dünya da “kedi” tarifimize uyan bir çok hayvan olduğunu hepimiz kabul ederiz. Aslında bu sözcükle neyi kastediyoruz? Doğrusu, her özel kediden ayrı bir şeyi… Bir hayvan, tüm kedilere özgü olan genel yapıyı taşıdığı için kedidir ama “kedi” sözcüğünün anlattığı şey herhangi bir kedi değil “evrensel”, yani “tümel” kedidir. İşte bu sanal kedi herhangi bir kedi doğduğunda doğmaz, ölünce de ölmez, uzayda veya zamanda bir yer kaplamaz. İşte İdealar Kuramının mantığı ilgilendiren yönü budur. Bu bölümün kanıtları daima güçlü ve geçerlidir, ama öğretinin metafizik bölümünden de tümüyle bağımsızdır.
Platon öğretisinin metafiziği ilgilendiren bölümüne göre “kedi sözcüğü” belirli ideal bir kediyi, Tanrının yarattığı tek bir kediyi dile getirir. Çevremizde gördüğümüz canlı olan kediler ideal kediyle ortak bir yapıya sahiptirler, fakat az ya da çok eksiktir bu ortaklıkları. Bu türden çok kedi vardır ama sadece ideal kedi gerçektir, tek tek kedilerse görüntüsel.
Platon’a göre, ruh gözü ile idealar evreninde gördüklerimizin somut nesnelere uygulanışından Matematik ve Geometri ilimleri oluşur. Gerçek olan sadece İdealar evreni olduğundan, bu ilimlerin de ancak bu ortamda varlığından söz edilebilir. Mesela daireye sadece bir noktada değen teğet çizgisinden ancak böyle bir kabul altında söz edilebilir. Ona göre sayılar dizisi idealar evreninin ilk basamağıdır. Şayet matematiği idealar evreninde yok farz edersek geriye ne sayma ne ölçme kalır. Platon’un sayılar konusundaki görüşlerinde, Pisagorcuların etkili olduğunu, öğrencisi Aristo’nun yazılarından biliyoruz.
Fizikî dünyanın, idealar evreninin sadece kötü bir kopyası olduğunu iddia eden bir algılayış biçiminde, resim, heykel gibi görsel sanatlara fazla önem verilmesini beklemek herhalde yanlış olur. Bu tür sanatlar, Platon için gerçeğin kötü bir kopyası olan dünyanın, daha da kötü başka kopyalarını üretme çabaları olarak tanımlanır. Buna paralel olarak edebiyat ve müzik gibi sanatlarda, sanatsal amaçlı değil toplumsal eğitimin bir parçası olarak, yani sadece bir araç olarak anlam ifade ederler.
Başta da işaret ettiğimiz gibi, bütün bu felsefi çabalar, aslında zihinlerde bir ideal devlet anlayışını oluşturmak adına yapılmaktadır. Bu sebeple Platon’un siyaset felsefesi konusundaki fikirleri, tüm eserlerine yayılmıştır. Düşünceye başlangıç noktası hepsinde aynıdır : İki türlü evren, iki türlü bilgi olduğuna göre yapılacak şey, nesneler evrenindeki her şeyi, özellikle toplumsal kurumları, olabildiğince idealar evrenine benzetmeye çalışmaktır. Devlet isimli diyalogunda belirttiğine göre insanların toplu yaşamalarına yol açan, bir başka deyişle toplumu yaratan neden, insanların kendi kendilerine yeterli olmayıp, yaşamak için başka insanlara olan gereksinmeleridir. Örneğin çiftçi kunduracının yaptıklarına kunduracı çiftçinin yetiştirdiklerine muhtaçtır. Kısacası, toplumu yaratan şeyin bu iş bölümü olduğu söylenir. Bu iş bölümünden yola çıkılarak sınıflı toplumun yapısı oluşturulmaya çalışılır. Platon zihinsel güçleri yerine bedenî güçleri ile çalışanları, “besleyiciler sınıfı”na sokar. Bu sınıf yalnızca üretim işleriyle uğraşmalı askerlik, yöneticilik gibi beceremeyeceği işlerle uğraşmaya kalkmamalıdır. Doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlarsa, askerler, yani “koruyucular sınıfı”nı oluşturacaklardır. Böylece Platon’un Devlet isimli eserinde taslağını çizdiği “ideal devlet”in iki ana sınıfı ortaya çıkmış olur. “Yöneticiler”, koruyucular sınıfı içinden seçilip yetiştirilen belirli sayıda insan olacağı için onların sınıftan çok bir grup, bir kadro olacakları söylenebilir. Böylece besleyiciler sınıfı, koruyucular sınıfı, yönetici kadro olarak üçlü bir yapı oluşur. Platon ideal devlette, toplum yöneticilerine, toplum yararına olan bazı “yararlı yalanlar” söyleme hakkı da tanır. Bu yalanlardan biri, halkın böyle tabakalı bir toplum düzenine karşı çıkmasını önlemek için anlatılabilecek olan “metaller mitosu”dur. Platon, yöneticilerin, halkı şu mitosa inandırmalarını ister :
“Bu toplumun birer parçası olan sizler birbirinizin kardeşisiniz. Ama sizi yaratan tanrı, aranızda önder (yönetici) olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı (koruyucu) olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin (besleyicilerin) mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda bir hamur (maya) birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir.
”Böylece Platon, işbölümüne, doğuştan kalıtımsal farklılıklara dayandırdığı sınıflı toplumu, akıllıdan akıllı, güçlüden güçlü çocukların doğacağını söylediği bir “ırk öğretisi”nin yardımıyla, sınıflar arasında pek küçük bir geçişkenliğin bulunacağı bir yarı kast toplumu biçimine sokmaktadır. Halka, “mayasında demir ya da tunç karışık olanların önderlik edeceği gün kentin yok olacağını tanrı buyurmuştur” denecektir.
Bu şekilde, genel çizgiler içersinde sizlere aktarmaya çalıştığım Platon’un ideal devlet anlayışının, aslında sınıfların iç yapılarında yurttaşların evlilik hayatlarına kadar giren çok detaylı bir kurallar içeren bir sistem olduğunu unutmamalıyız.
Platon bu devlet anlayışı ile günümüzde çok kullanmakta olduğumuz bir başka sözcüğe de babalık etmiştir : Ütopya. Platon’un “Devlet” adlı eserinde anlattığı, ama sonraları gerçekleşmesinin imkansızlığını kendisinin de anladığı bu devlet sistemine, yunanca “hiç bir yerde olmayan” anlamında : Ütopya denilmiştir. Platon, ileri yaşlarında kaleme aldığı “Nomoi/Yasalar” adlı eserinde ise, “Politea/Devlet” yapıtındaki sosyalist toplumu az da olsa üretim araçlarının paylaşımı konusunda liberalleştirmiştir. Ayrıca, yöneticilerin keyfî kararlarının yasalardan üstün olmaması için, hukukun üstünlüğü prensibini getirmiştir. Fakat bu son eserinde bile, yine de derinliğine bir dinsel duygu egemendir. Sokrat’tan da önce yaşamış olan Protogoras “insan her şeyin ölçüsüdür” derken Platon “Yasalar”da, “her şeyin ölçüsü insan değil, Tanrı’dır” demektedir.
Felsefî mirası
Felsefede, gerçek varlıkların nesneler ve bunların kavramlarının ise zihnimizdeki yansımaları olduğunu kabul eden “materyalizm”e karşılık, kavramların, ideaların gerçek varlıklar olduğunu ileri süren Platon’un bu tutumuna, “İdealist Felsefe” veya “Epistomolojik İdealizm” diyoruz. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Platon, Empirizmi yani deneylerle, duyular yoluyla bilgi toplamayı, usul yönünden reddetmektedir.
Modern filozoflar, günümüzde kullanılmakta olan bir çok kavramın insanlar tarafından yaratılmış olduğu argümanını ortaya koyarak, Platon’un İdealar Kuramının geçersizliğini ispat çabasına girmişler ve hatta ispat da etmişlerdir. Şu anda onun siyasi felsefesine inanan siyaset bilimci ve etikçi yok denecek kadar azdır. Fakat “Platonik” kelimesi her kullanıldığında, onun insani ilişkilerin bir boyutuna 2400 yıl önce getirdiği tarif tekrar güncelleşmektedir. Platon tarihin yetiştirdiği ilk gerçek idealisttir. Metafiziksel çalışmalar onunla birlikte başlamıştır. Felsefenin temel kuramlarını ilk sorgulayan ve üzerlerinde ilk defa açık ve belirgin fikirler ortaya koyan odur. Soyut akıl yürütme yöntemlerini kullanarak politikanın genel prensiplerine varmak üzere çıktığı yolda Platon’u takip ederek politik başarı sağlayan siyasetçiler politika sahnelerinde kim bilir ne kadar daha varlıklarını sürdüreceklerdir.
Attilâ Tözün
26.08.2002
Kaynaklar
1.   Bertrand RUSSELL, History of Western Philosophy, s. 122 – 172.
2.   Bazı İnternet Web sayfaları.
3.   Ord. Prof. Dr. Ernst von ASTER, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, s. 144 – 197.
4.   Alâeddin ŞENEL, Siyasal Düşünceler Tarihi, s. 140 – 162.
5.   Doğan ÖZLEM, Günümüzde Felsefe Disiplinleri s. 167 – 200.



EBU EL-NASIR EL-FARABİ ( 870 - 950)
Ebu Nasır Muhammed İbn el-Farah el-Farabi,  (İS. 870)'de Türkistan'da Farab yakınında küçük bir köy olan Vasic'te doğdu. Ebeveynleri aslen İranlı soyundandır, fakat ataları Türkistan'a göç etmişlerdir. Avrupa'da 'Alpharabius' olarak bilinen Farabi, bir generalin oğlu idi. İlk öğrenimini Farab ve Buhara'da tamamladı, fakat daha sonra, yüksek öğrenim için uzun bir süre yani  901- 942 arasında okuduğu ve çalıştığı Bağdat'a gitti. Bu süre boyunca, ilim ve teknolojinin bir çok dalında olduğu gibi bir kaç dil üzerinde de ustalık kazandı. Altı Abbasi Halifesi'nin hükümdarlığı boyunca yaşadı. Bir filozof ve bilim adamı olarak, çeşitli ilim dallarında büyük ustalık kazandı ve farklı dillerde bir uzman olarak aktarıldı.
Farabi bir çok uzak ülkeyi gezdi ve bir süre Şam'da ve Mısır'da çalıştı, fakat Halep'te Seyfü'd Devle'nin sarayını ziyaret edinceye kadar tekrar tekrar Bağdat'a geri geldi. Kralın sadık danışmanlarından biri olmuştur ve ününün uzak ve geniş bir biçimde yayılması burada Halep'te olmuştur. İlk yıllarında, bir Kadı (Hakim) idi, fakat sonradan meslek olarak öğretmenliği seçti. Kariyeri boyunca, büyük zorluklara katlandı ve bir keresinde bir bahçenin bakıcısı bile oldu. HS. 339 / İS. 950'de 80 yaşındayken Şam'da bekar olarak öldü.
Farabi, fen bilimine, felsefeye, mantığa, sosyolojiye, tıbba, matematiğe ve müziğe epeyce katkıda bulunmuştur. Başlıca katkıları felsefeye, mantığa ve sosyolojiye olmuş gibi görülmektedir ve, elbette, bir Ansiklopedici olarak da göze çarpmaktadır. Bir filozof olarak, Platon ve Aristo felsefesini İslam felsefesi ile bağdaştırmaya çalışan bir Yeniplatoncu(Neoplatonist) olarak sınıflandırılabilir ve onun orijinal katkılarını kapsayan birkaç diğer konudaki çok sayıda kitabına ek olarak Aristo'nun fiziği, meteorolojisi, mantığı, vb. üzerine bazı zengin açıklamalar yazmıştır. İslam felsefe geleneğinde, 'ilk öğretmen' olarak bilinen Aristoteles'ten sonra 'İkinci Öğretmen' (el-muallimü's-sani) olarak anılır. Farabi'nin önemli katkılarından biri de mantık çalışmasını iki kategoriye, yani, Tahayyül (fikir) ve Subut (ispat), bölerek kolaylaştırması idi.
Sosyolojide, ünlü olan Erdemli Şehir (Ara Ehli'l-Medineti'l-Fazıla) dışında birkaç kitap yazdı. Psikoloji ve metafizik üzerine kitapları büyük ölçüde kendi çalışmalarını yansıtmaktadır. Aynı zamanda müzik üzerine de Müzik Kitabı(Kitab'ül-Musika) başlıklı bir kitap yazmıştır. Müzik sanatı ve bilimi üzerine büyük bir uzman idi ve müzik notaları bilgisine katkıları yanında, birkaç müzik enstrümanı da icat etti. Enstrümanını insanları istediği anda ağlatıp güldürebilecek kadar iyi çaldığı anlatılmaktadır. Fizikte, boşluğun varlığını göstermiştir. Kitaplarının çoğunun kaybolmasına rağmen, 43 mantık üzerine, 11 metafizik üzerine, 7 ahlak üzerine, 7 siyaset bilimi üzerine, 17 müzik, tıp ve sosyoloji üzerine ve de 11'i tefsir olmak üzere 117 eseri bilinmektedir. Daha ünlü kitaplarından bazıları, çeşitli ilim merkezlerinde birkaç yüzyıl boyunca bir felsefe ders kitabı olarak kalmış olan ve Doğu'da bazı kurumlarda halen öğretilmekte olan Fusus al-Hikam kitabını içermektedir. Kitab al-Isa al-Ulum kitabı, bilimin sınıflandırılmasını ve esas ilkelerini yeknesak ve faydalı bir tarzda incelemektedir. Ara Ehli'l-Medineti'l-Fazıla 'Model Şehir' kitabı sosyoloji ve siyaset bilimine ilk önemli katkıdır. ,
Farabi birkaç yüzyıl boyunca bilim ve ilim üzerinde büyük bir etki bırakmıştır.Farabi, sonradan bir Neoplatonik yazarın eseri olduğu ortaya çıkmasına rağmen, Aristoteles'e mal edilen Teolojisi kitabını,Aristoteles'in yazdığını sanmıştır. Buna rağmen felsefede yüzyıllar boyunca ikinci öğretmen olarak kabul edilmiştir ve felsefe ve tasavvufun sentezini amaçladığı eseri, İbn Sina'nın çalışmasının yolunu açmıştır.
 
Akılcılıkla İslamı Bağdaştırmaya Çalışan İlk Türk Düşünürü: F  A  R  A  B  İ
Farabi (Faraplı) diye anılan Ebu Nasr Muhammet (870-950), eski Grek felsefesini yorumlayan ve geliştiren bir filozof olarak tanınmaktadır. O İslam dinine felsefi bir nitellik kazandırmak, İslamiyetle Platon(Eflatun) ve Aristoteles felsefelerini bağdaştırmak istemişti. Bu nedenle İslam felsefesinin kurucusu sayılmış,aynı zamanda kendisine Aristoteles’ten sonra gelen ikinci öğretmen anlamında “hace-i sani” unvanı verilmiştir. Bunun dışında onun siyaset sosyolojisi ile ilgili olarak yazdığı Erdemli Şehir adlı eseri de ününü artırmıştır. Farabi, bu kitabında faziletli bir devletin ve onun başkanının nasıl olması,ne gibi nitelikler taşıması gerektiği üzerinde durmuştu. Nihayet onun bir bilim sınıflaması yapması ve bu arada müziği bir bilim dalı olarak ele alıp değerlendirmesi de belirtilmeye değer.(Ş. Turan, Türk Kültür Tarihi, s: 164)Farabi (872-950),İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusudur. Siyaset felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “ Medine-i Fadıla”(Erdemli Şehir) ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştu. Erdemli Şehir   adlı yapıtında Eflatun’un ‘Cumhuriyet’inden yararlandığı anlaşılıyor. Doğu felsefesi ile eski Yunan felsefesini birleştirmeye, uzlaştırmaya çalıştı.
Siyasal alanda eski Yunan felsefesi,Arap düşüncesine 9. yy’da El-Kindi ile girmişti. Eflatun’un ve Aristo’nun eserlerinin Arapça çevirilerinden yararlanan El-Kindi, devlet yönetimi ile ilgili bir düzine risale yazmıştı. Bununla birlikte İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusu olarak Farabi bilinir.   Farabi, devlet felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “Medine-i Fadıla” ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştur. Bue eserlerde,devleti Aristo gibi uzuvcu bir yaklaşımla ele almış ve nasıl insan vücudu belli organlardan oluşuyorsa,çeşitli düzeydeki toplumların da belli organlardan oluşan bir yapıya sahip olduklarını iler sürmüştür. Farabi bu konuda,Eflatun’un “Cumhuriyet”inden esinlendiği anlaşılan, beş tabakalı bir Erdemli Şehir ("Medine-i Fadıla”) tablosu çizmiştir. Bu siyasal birimin başında bir “filozof-hükümdar” bulunacak,eğer böyle biri yoksa devleti ya bir grup ya da kanun ve gelenekleri iyi bilen biri yönetecektir. Toplumun tabakaları birbirlerine sevgi ile bağlı olacaklar ve toplumun yönetimine “adalet” ilkesi egemen kılınacaktır.  Farabi, devlet hayatı ile ilgili ilkeleri sayarken, ilk olarak “adalet”i belirtmekte ve “ adalet toplum mensuplarının paylaştıkları bütün iyi şeylerin başında gelir” demektedir. Burada  “Prenslerin aynası” geleneğini oluşturan, doğu felsefesi ile eski Yunan siyasal düşüncesini birleştiren temel bir ilke ile karşı karşıyayız.
Farabi’nin düşüncesi,kendisinin ölümünden yüzyıllarca sonra bile etkisini sürdürmüş,Osmanlı uleması tarafından da okunan ve sık sık anılan eserlerden biri olmuştur. Bu etkileme zincirinin en önemli halkalarını, Sasani devlet ilkelerini de Emevi döneminden itibaren özümleyen Arap devletleriyle, Selçuklu devleti teşkil etmiştir. 17. yy’da Katip Çelebi, Keşf-ül-Fünun’(Fenlerin Keşfi)u yazarken Osmanlı medreseleri “ilm-i siyaset” alanında kitaplarla doluydu.

PLATON VE CAMPANELLA’NIN SİYASET FELSEFELERİNİN  KISA BİR KRİTİĞİ
                                                                                             
Hiçbir filozof yoktur ki içinde yaşadığı toplumun problemleriyle ilgilenmiş olmasın. Bilindiği üzere, toplumu meydana getiren, bireylerdir; her bireyin de kendine özgü problemleri bulunmaktadır. Değişik sorunları olan fertlerin bir araya gelmesiyle oluşan toplumun bireylerinin de birbirleriyle değişik yer, alan ve zamanlarda ilişkileri olmaktadır. Bu ilgi veya ilişkilerde, bir takım problemlerin yaşanması da kaçınılmazdır. Aynı ebeveynden doğan çocuklar arasında bile anlaşmazlıklar yaşanabildiğine göre, farklı duygu, düşünce ve hareket tarzlarına sahip olan ve birbirlerine yabancı olan insanlar arasında çeşitli sorunların ortaya çıkması da kaçınılmaz olarak değerlendirilebilir. İnsanlar, bu sorunları kendiliklerinden çözemeyeceklerini bildikleri için, kendilerinde gördükleri otoriteyi, bir kurum şeklinde oluşturdukları ve aralarındaki problemleri çözmesini bekledikleri ‘devlet’e devretmişlerdir.
Devlet, bütün siyasi kurumların en büyüğü olarak kabul edildiği için, ‘kurumların kurumu’ olarak nitelenmiştir. Bu niteleme doğrultusunda ‘devlet’in tanımı şöyle yapılabilir: “Devlet, amacı toplumsal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan; belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş; bir insan topluluğuna dayanan ve topraklar üzerinde nihai meşru kontrole (otoriteye) sahip; siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur.” Öyleyse devlet, insan, toprak(ülke) ve egemen bir siyasal otoritenin birlikteliğinden oluşan hukukî bir örgütlenmedir; belli bir ülkede  meşru egemenlik iddiasıyla, o ülkede yaşayan bütün insanların hak, görev, sorumluluk ve davranışlarının kontrolünü elinde bulunduran hukuksal bir kurumdur; veya bir toplumdaki bütün hukukî kurumların soyut düzeyde toplamını ifade eden bir kavramdır. Devlet, toplumu ilgilendiren bir kurumdur. “Bir toplumsal nesnenin doğasını tanımlayan şey, onun ‘yaptığı iş’, ‘yerine getirdiği görev’, ‘oynadığı rol’, ‘doldurduğu yer’.., kısacası, onun işlevidir.”  Buna göre yukarıdaki tanımlamalar da göz önünde bulundurulduğunda, bu kurumun nasıl ve niçin oluştuğu ve neleri çözmeye çalıştığı gibi hususların, öncelik arz ettiği ve bu hususlarla da ‘devlet felsefesi’ veya daha yaygın bir ifadeyle ‘siyaset felsefesi’nin ilgilendiği anlaşılmaktadır. İnsanların nasıl yaşaması, ne şekilde davranması noktasından hareket eden siyaset felsefesi, insan için en iyi yönetim biçimi veya başka bir ifadeyle siyasal iyi’nin ne olduğu ve bunun gerçekleştirilmesi için ne yapılması gerektiği konularına çözüm aramaktadır. Esasen insan, bu sorulara tatmin edici bir cevap bulabilseydi, sorun daha baştan itibaren çözülmüş olurdu ve belki de siyaset felsefesi yapılmayabilirdi. Toplumun oluşmasıyla birlikte, problemler de açığa çıkmış ve insan, toplumsal mutluluğu bulabilmenin peşinde olmuştur; bununla birlikte o, ‘işte mutluluk buradadır’ deme şansına sahip olabilmiş midir?
 İnsanlık tarihine şöyle bir bakıldığında, bu sorunun cevabının arandığı, değişik yönetim şekillerinin bulunduğu görülmektedir. Bu yönetim biçimleri arasında demokrasi, monarşi, aristokrasi vb. gibi aktif olarak toplumları yönetmiş olan yönetim şekilleri bulunduğu gibi, alternatif bir yönetim biçimi olarak da ütopyalar dikkati çekmektedir. Bilindiği üzere ütopya, ‘olmayan yer’ anlamında kullanılan bir kavramdır. Bu anlama göre, bir şey, varlık dünyasında mevcut değilse bile, en azından zihinde bulunmaktadır. İşte ütopya da zihinde mevcut olan, bir kavramdır; dış dünyada varlığı bulunmamaktadır. Ancak bu, onun gerçekleşmeyeceği anlamına da gelmez; gerçekleşmediği sürece ütopya olarak kalmaya devam eder.
Platon’un ‘Republic’ adlı eseri, bilinen ilk ‘siyaset felsefesi’ kitabıdır. O, bu eseri, bir gelenek başlatmak amacıyla yazmasa bile, “ütopya” geleneğinin başlatıcısı ve doğal olarak da ilk temsilcisi gibi görünmektedir. Ütopya’nın bir gelenek olarak yerleşmesini sağlayan, Platon’dan sonra gelen düşünürlerin, farklı kültür çevrelerinde bulunsalar da, aynı tarzı devam ettirmeleri ve benzer eserler ortaya koymalarıdır. Sözgelişi Türk-İslâm filozofu Ebû Nasr Farabî, ‘el-Medînetü’l-Fâdıla’ ve İngiliz düşünür Thomas Morus, ‘Utopia’ adlı eserlerinde bu tarzın, bir gelenek haline gelmesinde etkili olmuşlardır.
Biz, bu çalışmamızda, ütopya geleneğinin Antik dönemdeki mümessili olan Platon’un ‘Republic’ (Türkçe’si, Devlet- Cumhuriyet) adlı eseriyle, aynı tarzın Rönesans’taki temsilcilerinden biri olan Campanella’nın Civitas Solis (İtalyanca) (Türkçe’si ‘Güneş Ülkesi’, İngilizce’si The City of The Sun-) isimli eserinde ortaya koymaya çalıştığı siyaset anlayışlarını, bazı konularda karşılaştırmaya ve aralarında paralellikler bulunup bulunmadığına cevap aramaya çalışacağız.
Tüm toplum anlayışları gibi ütopyalar da insan mutluluğunu hedef almaktadır. Platon’la başlayan ütopik toplum oluşturma sürecinde filozoflar, hem içinde bulundukları ve ait oldukları toplum ve onun kuramsal düzenleyicisi olan devlet anlayışında rastladıkları aksaklıkları gidermek, hem de kendilerince yeni bir anlayış ortaya koymak için ideal devletin nasıl olması gerektiği yolunda düşünceler oluşturmuşlardır. Bu konuda çaba gösteren filozofların eserlerinin oluşmasında, kendi kültür yapılarının saik olduğu ve farklı şartlar altında yazıldıkları söylenebilirse de, aralarında ortak noktalar da bulunmaktadır. Bu da, eserlerin ilk ortaya konulduğu zamandan itibaren, sonrakilerin bu ilk yazılandan başlamak suretiyle birbirlerinden etkilenmiş olabileceklerini akla getirmektedir.
Nitekim Campanella, Güneş Ülkesi’nin kurumlarını tasarlarken Thomas Morus’un (1478- 1535) “Ütopia” adlı eserini örnek olarak aldığını bildirmekte, bununla beraber Platon’un konuyla ilgili eser yazan ilk filozof olduğunu da belirtmektedir. Bu ifade, Campanella’nın birinci derecede Morus’tan etkilendiği sonucunu ortaya koyuyorsa da hem eserin diğer kısımlarında yer yer bahsetmesi, hem de Platon’un ilk ideal devlet yazarı olması bakımlarından, Campanella ve Platon arasında paralellikler bulunup bulunmadığı dikkatimizi çekmiş, bu durum da bizi, konunun bu yönden araştırılmasına sevk etmiştir. Bu araştırma, detaylı bir karşılaştırmadan çok, konunun esasına taalluk eden noktalarda sınırlı bir karşılaştırmanın yapılmasının uygun olacağı düşünülerek hazırlanmıştır. Şöyle ki:
1. Yazılış Amacı Bakımından Karşılaştırma:
İlk ideal devlet yazarı olan Platon’un, devlet ve onun felsefesiyle ilgilenmesinin sebeplerinden biri, Atina’da bir devlet geleneğinin bulunması ve Atinalıların, devletle ilgili problemleri tartışabilmeleri olabilir. Bu bakımdan Perikles; “Atinalı vatandaş, kendi evine ihtimam gösterdiğinden dolayı, devleti ihmal etmez; hatta iş sahibi olanlarımız bile, politika hakkında epeyce fikir sahibidirler. Biz, sadece kamu problemleri hakkında ilgi duymayan birini, zararsız olarak değil, fakat faydasız bir karakter olarak sayarız; ve pek azımız yaratıcı olsa da, hepimiz politikadan en iyi şekilde anlarız.” demek suretiyle Atinalılar için siyasetle uğraşmanın bir övünç vesilesi olduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir toplumun üyelerinin, yaşadıkları ortak hayat içerisinde yönetime eşit katılım hedefi gözetmeleri ve bu beklenti içerisinde olmaları da kaçınılmazdır. Bununla birlikte Perikles’in Atinası’nda bu, hiçbir zaman gerçekleşemedi ve hep bir ideal olarak kaldı. İşte böyle bir ortamda bir filozof olarak Platon’un, siyaset felsefesiyle ilgilenmesi, son derece doğal bir durum olarak ortaya çıkıyor. Öyleyse Platon’un ‘Devlet’ adlı eserini yazmasının sebeplerinden biri olarak, onun Atina’da gördüğü aksaklıkları düzeltme çabasını görebiliriz. Onun bu eseri yazmasının diğer sebepleri arasında, Atina’da sık sık yönetim değişikliği olması; demokratik bir ortam bulunmasına rağmen, Sofistlerin sergilediği olumsuz tablodan dolayı, Sokrates’in bir sofist olarak görülmesi ve suçsuz yere yargılanarak, ölüm cezasına çarptırılması da gösterilebilir.
Bu sebeplerin yanında, daha önce denenen ve Platon tarafından yanlış birer devlet modeli olduğu kabul edilen yönetim şekillerinin de Platon’u, bütün bu düzensizlikleri gidermek, düzenli ve sıkça değişmeyen, insanları üzüp mutsuz etmeyen ideal bir toplum modeli düşünmeye yönlendirmiş olması muhtemeldir.
Rönesans’ın ünlü yazar ve düşünürlerinden biri olan Campanella’nın Güneş Ülkesi adlı eseri de son derece olumsuz şartlar altında kaleme alınmıştır. 1600’lerde ülkesi İtalya’nın İspanyolların bir sömürgesi haline gelmesi, Campanella’yı ülkesi için mücadeleye sevk etmiş ve bu mücadele sırasında yirmi yedi yıl gibi uzun süren bir hapis hayatı yaşamıştır. Mücadelesini hapishanelerde yazılar yazarak devam ettiren Campanella’nın Güneş Ülkesi de bu hapishane hayatının ürünlerindendir. Bu eser, Campanella’nın geniş hayallerinin bir mahsulüdür. Onun da maksadı, vatanı İtalya’yı bir sömürge olmaktan kurtarmak ve insanlarını mutlu etmek olduğu için eserini, herkesin mutlu olduğu bir ülke tarzında tasavvur ederek kaleme almıştır.
O halde bunlar ve bunlara benzer ideal devlet oluşturma çabasındaki çalışmaların hepsinde ortak olan taraf, halkın daha mutlu ve erdemli yaşamasını sağlamaktır denilebilir.
2. Yazılış Tarzı Bakımından
Platon, Devlet’te diyalog yöntemini kullanmıştır. Eserde, toplumun çeşitli kesimlerinden olan insanlarla Sokrates arasında geçen konuşmalara yer verilmektedir. Platon kendisine ait olan ‘İdeal Devlet’ anlayışını, hocası Sokrates’i konuşturarak açıklamaktadır. Campanella da eserini aynı tarzda yani “hayali bir diyalog” tarzında yazmıştır. Burada konuşan iki kişiden biri Ospitalario adını verdiği sorular soran ve diğeri de Güneş Ülkesi’ni anlatan Cenovalı Kaptan’dır. Campanella tıpkı Platon gibi kendi düşüncelerini Cenovalı Kaptan’ın dilinden aktarmaktadır. Buna göre Devlet ile Güneş Ülkesi arasında yazılış yöntemi bakımından bir paralellik görülmektedir.
Bu iki eser arasında yazılış amacı ve tarzı bakımından paralellikler bulunduğu gibi eserlerin muhtevaları ve fikirlerin örgüsü bakımından da benzerlikler var mıdır? Sorusuna gelince; buna da aşağıdaki karşılaştırmalarla cevap aramaya çalışacağız.
3. Toplum Yapısı Bakımından
Her toplumun kendi bünyesine uyduğu kabul edilen bir yapısı ve bu yapılanmaya uygun olduğuna inanılan bir yönetim şekli bulunmaktadır. İdeal devlet tarzını öngören eserler ise, yazarının ait olduğu toplumsal şekillenmeden memnuniyetsizliğinin bir yansıması olarak, mevcut yapıya bir başkaldırı ve alternatif olarak düşünülmüş ve yazılmıştır.
Her iki filozof dikkate alındığında ortaklık esasına göre bir yaşama tarzını önerdikleri görülmektedir. Toplum, ortaklığı gerektiren zorunluluklardan dolayı meydana gelmektedir. Sözü edilen bu ortaklığın iki şekilde ortaya çıktığını belirtmek yanlış olmaz. Bunlardan biri mal ortaklığı, diğeri de insan ortaklığıdır. Bu konunun izahına geçmeden önce, her iki filozofta toplumun hangi gereklilikler doğrultusunda oluştuğuna bakmakta yarar vardır.
Platon’a göre toplumu meydana getiren, insanın tek başına, kendi kendine yetmemesi, başkalarına ihtiyaç duymasıdır. Buna göre insanlar, bir takım ihtiyaçlarını, eksikliklerini tamamlamak için birbirlerine başvururlar. Bundan  toplum ortaya çıkar. Platon bunu şu ifadesiyle açıklamaktadır. “Böylece bir çok eksikler birçok insanların bir araya toplanmalarına yol açar. Hepsi yardımlaşarak bir ortaklık içinde yaşarlar. İşte bu türlü yaşamaya toplum düzeni deriz.” İnsanın yaşamasını sağlayacak ihtiyaçları gidermek için değişik işlerden anlayan başka insanlara ihtiyacı vardır; zira her işi bir tek insan yapamaz. Her insanın da yaratılışına uygun ve bu doğrultuda yapabileceği bir iş bulunmaktadır. Bu toplumda yaşayan herkes, yaptığı işten ürettiklerini de başkalarıyla paylaşmak durumundadır.                         
Buna göre “nerede bir toplum varsa, orada bazı ihtiyaçlar karşılanıyor demektir ve bu amaca uygun olarak karşılıklı bir hizmet alışverişi bulunmaktadır.” Karşılıklı ihtiyaçlar bulunduğu yolundaki teori, toplumun bir sözleşme çerçevesinde oluştuğu sonucunu doğurduğu gibi, aynı zamanda iş bölümü ve görevlerde uzmanlaşma ilkesini de beraberinde getirmektedir.
Düşlenen toplumun gelişip ilerlemesi, ancak bu şekilde olabilir. Henüz kurulma aşamasında olan ve gelişmekte olan bir toplumda üretilenler yetmeyince, toplumun fertleri gerekli ihtiyaçlarını başka şekillerde karşılamaya çalışacaklar, böylece toplum içerisinde ticaretçiler, satıcılar, bedenen çalışanların yer aldığı üreticiler sınıfı meydana gelecektir. Ancak, giderek büyüyen toplumda topraklar insanı besleyemez olunca, bu kez ister istemez toprakların genişletilmesi gereği ortaya çıkacağı için, başka ülkelerin toprağına göz dikilecek, bu da devletler arasında huzursuzluğa ve sonuçta da savaş çıkmasına vesile olacaktır. Böyle bir durumun olabileceği varsayımı, ülkenin korunması gereğini ortaya koymaktadır; bu da ülkeyi dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı savunacak koruyuculara veya savaşçılara ihtiyaç olacağını göstermektedir. Bu itibarla devletin en çok ihtiyaç duyacağı hususlardan biri, savunmadır ve bunu üstlenecek olan teşkilat da koruyucular sınıfı olacaktır. Böylece Platon, toplumda bir sınıfın daha oluşmasını öngörmektedir;  bu da koruyucular sınıfıdır. Koruyucuların kendilerine düşen işi en iyi şekilde yapmaları zorunludur. “Koruyucuların işi önemli olduğuna göre, onların da yalnız büyük bir özen ve sanat isteyen kendi işleriyle uğraşmaları gerekir.”
Diğer taraftan, toplumun başıboş bırakılması söz konusu olamayacağına göre, onu idare edecek olanlara da ihtiyaç olacaktır. Bu yöneticiler, koruyucuların en iyilerinden ve devlet kurmayı en iyi bilenlerden seçilmelidir. Böylece Platon’un devlet hakkında verdiği bu ilk bilgilerden de anlaşılacağı üzere devlette üç türlü görevin yapılması gerektiği ortaya çıkmaktadır: Temel maddî ihtiyaçların karşılanması işi, üreticilere aittir; devletin korunmasını koruyucular veya bekçiler üstlenecektir; devletin yönetilmesi, koruyucular arasından seçilen yöneticiler tarafından yapılacaktır. Burada, yetenek farklarına dayalı ve devletin ihtiyaçlarına göre herkesin farklı bir görev icra edebileceği bir iş bölümü olduğu dikkati çekmektedir.  Platon’un yaptığı tasnifte toplumsal açıdan üç farklı sınıfın varlığı, üç tip insanın olduğu gerçeğine dayanmaktadır. “Kişilikleri gereği, egemenliğe değil, çalışmaya yatkın olanlar, sadece başkalarının kontrolü ve direktifleri altında egemen olmaya yatkın olanlar, ve son olarak da amaç ve araçların nihai şekilde seçilmesi gibi, devlet adamlığının en yüksek görevlerini yapabilecek olanlar.” Bu noktada Platon, devletle, daha doğrusu toplumdaki bölümlerle, insan arasında bir ilgi kurmakta ve toplumdaki yönetenler, savaşanlar ve para kazananlar gibi insanda da akıl, istek ve öfke gibi üç bölüm olduğunu kabul etmektedir. Anlaşılıyor ki Platon, toplumdaki sınıfların tasnifini yaparken, insanın psikolojik yapısını dikkate almaktadır. Buna göre, üç çeşit nefis bulunmakta ve bunlar toplumun sınıflarıyla birebir denkleştirilmektedir. Bu bakımdan, beslenme veya şehvet yeteneklerini içine alan ve Platon tarafından diyaframın altında yer aldığı kabul edilen nefis veya ruh ki bu, üreticilere denk düşmektedir; yapıcı veya atılgan olan ve göğüste bulunan nefis, bu da irade (istek) olarak koruyucular sınıfına karşılık gelmektedir; nihayet bilen veya düşünen ve başta bulunduğu kabul edilen rasyonel ruh ki bu da akıl olup yöneticilere tekabül etmektedir. Buna göre Platon, insandaki ruhî hallerin insanda da bulunduğunu kabul etmekte, insanla devlet arasında bir irtibat kurmaktadır. Bir anlamda devletin bir organizma olduğuna işaret etmektedir.
Burada belirtmek gerekir ki; Platon, çağdaş siyasî düşünceye yeni bir bakış açısı kazandırmaktadır. O da Platon’un bir ‘homo politicus’ hipoteziyle işe başlamamasıdır. O, insanı sadece bireysel benlikler olarak görmemektedir. O, toplumun karmaşıklığı ve zenginliği ile ilgisi olmayan soyut bir ‘siyasi insan’ ı esas almamaktadır. Platon, toplumu anlamanın yolunun, insanı tanımak ve anlamaktan geçtiği kanaatinde olduğu için, toplumla ilgili değerlendirmelerini, insanla irtibatlandırmaktadır. Burada dikkati çeken ve “onon inancında zamanları aşan bir dikkate değer husus vardır ki, o da insanın incelenmesine dayandırılmadığı takdirde hiçbir siyaset teorisinin anlamlı olmayacağıdır.”
Campanella’nın Güneş Ülkesi’nin nasıl oluştuğu ve buradaki insanların ne şekilde bir araya geldiklerine dair görüşleri ise şöyledir:
Campanella, Güneş Ülkesi’nin, zorbalar, haydutlar, büyücü rahiplerin egemen olduğu Hindistan’dan kaçarak geldiklerini söylediği, dürüst insanların oluşturdukları zorunlu bir topluluk olduğu kanaatindedir. O, bu insanların buraya, filozofça ve ortak bir toplum kurmak amacıyla geldiklerini kabul etmektedir. Dolayısıyla da Campanella, böyle bir toplumda, her konuda eşitçe paylaşımı amaçlayan bir ortaklık öngörmektedir..
Kitabında yaptığı izahlara bakıldığında Campanella, kurmayı düşlediği ülkesinin insanlarını iki ana sınıf olarak görmektedir. Biri yöneticiler sınıfı, diğeri de halk tabakası. Halk tabakası her işte ortak çalıştığı için, kendi aralarında bir taksime tabi tutulmazken, yöneticiler kendi aralarında sınıflandırılmıştır. Bunlar, kentin en büyük yöneticisi Metafizikçi ve onun yardımcıları olan Güç, Akıl ve Sevgi adlarındaki yöneticilerdir. [26] Yöneticiler tabakası, toplumun küçük bir birimini oluşturmasına rağmen kendi aralarında bir iş taksimi bulunmaktadır. Asıl kalabalık kesim, halktır. Ancak yöneticiler, topluma egemen olan bir sınıftır ve toplumu yönetme yetkisi onlardadır.
Buna göre her iki filozof da toplumda ortak yaşamayı kabul etmektedir. Ancak Platon, toplumun ve onun yönetimini üstlenen devletin, ihtiyaçların gereği olarak meydana geldiğini savunurken, Campanella, karşılıklı ihtiyaçlara dayanan bir toplum anlayışı yerine, yanlış yönetilen ve zorbalığın hakim olduğu bir topluluktan kaçan insanların, daha insanca bir yaşam özlemiyle  oluşturdukları zorunlu bir toplum anlayışından söz etmektedir. Platon, insan psikolojisi ile toplumun sınıfları arasında irtibat kurarken, Campanella yalnızca toplum yapısını dikkate almaktadır. Ayrıca bu sınıflandırmada bizzat Platon’un belirlediği üçlü bir tasnif söz konusu iken, Campanella’da genel olarak ikili bir tasnif dikkati çekmekte, yöneticiler ise biri asıl yönetici olmak üzere dörtlü bir taksime tabi tutulmaktadır.
Bu filozoflar, toplumdaki ortaklık anlayışını da şu şekilde ortaya koymaktadırlar:
Platon’a göre devlette tam bir ortaklık durumu bulunduğundan dolayı koruyucuların ve bunların içinden çıkmış olan yöneticilerin hiçbir mülkiyet hakları yoktur. Devlet ellerinde olduğu ve onu idare ettikleri, dolayısıyla da devletin bütün maddi kaynakları ellerinde bulunduğu halde, ondan hiçbir nimet elde edemezler. Başka devletlerin başındakiler gibi toprakları, güzel, büyük evleri bulunmaz, bu evleri gereğince döşeyemez, kimseyi konuk edemezler. Başkalarının sahip olduğu servet, altın, gümüş vb. hiçbir malları olmadığı gibi, istediklerini satın alamaz, diledikleri gibi yaşayamazlar. Burada Platon’un, devletin en imtiyazlı sınıfı olarak görülen koruyucular sınıfı için servet edinme yasağı getirmesinin sebebi, onların servet ve malla ilgilendikleri taktirde, yalnızca kendilerine ehemmiyet verip, devleti ihmal edebilecekleri endişesidir. Arazileri, evleri ve paraları olduğunda, koruyucu olacakları yerde, kendileri de mal sahibi, çiftçi veya tüccar olup; yurttaşlarına yardım edecek yerde onların zorba efendileri olabilirler. Bu ise hem kendilerini, hem de devleti felakete sürüklemek demektir. Platon, koruyucular sınıfına (bekçiler ve yöneticiler) mülkiyet edinme hakkı (ev, arazi, para) tanımadığı gibi, onların barakalarda ortak bir hayat sürdürerek, ortak sofralarda yemek yemeleri kuralından da söz etmektedir. Platon, devlette dikkat edilmesi gereken en önemli kurumun adalet olduğuna dikkat çekmektedir. Sözü edilen adaletin nimet dağılımında da sağlanması gerekmektedir. Herkesin yeteneğine ve yaptığı işe göre hakkını vermek , adaletin sağlanması açısından önemlidir. Görülüyor ki burada Platon’un tek hedefi vardır: O da devleti her bakımdan korumaktır.
Oysa Platon, aynı yasaklamaları üreticiler için düşünmemektedir. Yukarıdaki ifadelere bakıldığında koruyucu ve yöneticiler dışında kalanların servet sahibi olabilecekleri anlaşılıyor. Bunların özel mülkiyetleri, paraları, servetleri olabilir ancak, onların da aşırı zenginlikten kaçınmaları gerekmektedir. Platon, üreticiler sınıfının her türlü özel mülkiyetten yararlanabileceklerini kabul etmekle beraber, bu durumun alt sınıflardan üst sınıflara geçebilme imkanı ile nasıl bağdaşabileceğini açıklamamaktadır. Kaldı ki onun, bu yazýlýmı sonuna kadar devam ettirerek çözme niyetinde olmadığı da anlaşılmaktadır. O günkü Grek toplumunun vazgeçilmez kurumlarından biri olan kölelik hakkında bir görüş ileri sürmemesi de bunu göstermektedir. Onun bu hususta görüş belirtmemesi, ‘Devlet’ adlı kitabında öngördüğü devlet modelinde kölelerin yapabileceği bir iş bulunmamasından ve dolayısıyla da bu kurumun ilkece kaldırılmış olduğu şeklinde yorumlamalara neden olmuştur. Bu da Platon’un, yaşadığı toplumun kurallarına bir başkaldırı olarak değerlendirilebilir. Zaten ideal devleti düşünmesi de toplumdaki aksaklıkların giderilmesi içindir.
Anlaşılıyor ki Platon, kısmî bir mal ortaklığından söz ederek bunu, koruyucularla yöneticiler sınıfına hasretmekte, üreticiler içinse baştan beri mülkiyet hakkı tanımaktadır. Bu, sınırlı bir ortaklıktır.
Campanella’ya göre de toplumun temelinde özel mülkiyetin bulunmayışı vardır. Toplum, kişisel çıkarlar doğrultusunda değil, ortak duygu ve menfaatler doğrultusunda ve özellikle de yurt sevgisi üzerine kurulmuştur. “Güneş Kentliler, yurtlarına inanılmayacak kadar büyük bir sevgi ile bağlıdırlar. Böyle olmaları da gerekir. Çünkü yurt sevgisi, kişisel çıkardan vazgeçildiği ölçüde artar. Tarih de bunun böyle olduğunu gösteriyor. Eski Romalılar, özel mülkiyeti hor gördüğü ölçüde kendilerini, seve seve yurtlarına feda edebilmişlerdir.” Campanella’ya göre bencillik, yurt sevgisinin azalmasına yol açtığı için, öncelikle bencilliğin amacını ortadan kaldırmak gereklidir. Bencilliği doğuran şeyler, ister ev, para cinsinden bir mülkiyet edinme, ister evlenmek suretiyle bir kadın veya çocuk cinsinden bir sahiplenme olsun fark etmez. Bunlar oldu mu, insan mal, mülk derdine düşer ki, bu da bencilliği körükler. İşte bu yüzden “Güneş Ülkeliler, bencilliğin amacını ortadan kaldırmakla onu yok etmişler ve yerine, ortak yaşama sevgisini koymuşlardır.”
Güneş Ülkesi, insanların birbirlerine olan ihtiyaçlarının bir yansıması olarak ortaya çıkmadığına göre, böyle bir toplumda insanlar, birbirlerine yardım etme fırsatı da bulamayacaklar demektir. Yöneticiler de dahil tüm halkın ihtiyacı devlet tarafından, eşitçe karşılanacaktır. Yöneticiler bu eşit dağılımı düzenlemek zorundadırlar. Ancak, savaşlarda alınan esirlerden satılamayanlar, köle olarak kullanılmak suretiyle işe yaramaları sağlanır ve bunlar kentin dışındaki ağır işlerde kullanılırlar.
Campanella, bencilliğin yok edilmesi ve yurt sevgisi temeline dayalı olan ortak yaşamayı şöyle anlatıyor: “Güneş Kentlilerin evleri, odaları, yatakları ve gerekli bütün eşyaları ortaktır. Her altı ayda bir, yöneticiler herkese hangi çevrede, hangi evde, hangi odada kalacağını bildirir. Her odanın kapısında, içinde geçici olarak oturanın adı yazılıdır. Bütün kol ve kafa işlerinde erkekler gibi, kadınlar da ortak çalışır.” Kadınlar ve erkekler her işte ortak çalışabilirler, ancak bazı işler kadınlara ağır gelebilir. Toprağı belleme, ekip biçme, hasat gibi ağır işleri erkekler yaparken, hayvan sağma, peynir yapma, kentin duvarları dışında sebze ekip toplama, meyve toplama, kumaş dokuma, dikiş yapma, elbise yapma, saç sakal kesme, ilaç hazırlama gibi işleri de kadınlar üstlenir. Ayrıca, evde sofra kurma ve toplama işi de kadınların olup sofra hizmetlerini ise 20 yaşından küçük kız ve erkekler birlikte yaparlar.
Campanella, mal ortaklığına dayalı bir toplumda yoksulluğa da zenginliğe de rastlanacağı kanaatindedir. Zira yoksulluk insanları alçaltır, hilelere hırsızlıklara, kurnazlıklara, yalancılıklara, serseriliğe götürür; sonuçta da yurt sevgisinin azalmasına yol açar. Buna mukabil zenginlik de insanları gururlu, cahil, küstah, palavracı, hain, kendini beğenmiş, bencil ve iftiracı yapar. “Oysa her şeyin ortak olduğu Güneş Ülkesi’nde herkes aynı zamanda hem zengin, hem yoksuldur. Zengindir, çünkü Kent, bütün ihtiyaçlarını karşılar; yoksuldur, çünkü hiç kimsenin malı mülkü yoktur, her şey ortaktır. Güneş Kentliler, mala mülke köle olmazlar, sadece yararlanırlar ondan.” Çünkü, Güneş Ülkesi’nde kimsenin geçim derdi yoktur. Devlet herkese gereken ne ise onu vermekle mükelleftir. Yöneticiler hiç kimsenin hak ettiğinden fazlasını almamasına dikkat ederler. “Herkes ihtiyacı ne ise onu almaktadır.” Buna göre nimet dağılımı bir taraftan da çalışmaya göre belirlenmiş olur. Burada herkes eşitçe bir dağılımla çeşitli işlerde çalışırlar. “Yararlı işler, sanatlar, bilimler, çeşitli toplum görevleri bütün yurttaşlar arasında eşitçe paylaşılmakta, adam başına günde dört saat düşmektedir. Günün geri kalan saatleri çekici bilgilere, okumaya, tartışmalara, gezmelere, kısaca beden ve kafanın gelişmesine yarayan faydalı ve hoş işlere harcanmaktadır.”
Görülüyor ki her iki düşünür de toplumda bir mal ortaklığından söz etmektedir. Bu konuda Campanella, sınıflar arasında hiçbir ayırım yapmadan en alt seviyedeki insanın da en üst tabakadakinin de hiçbir şekilde servetinin olamayacağını benimserken, Platon, üreticilerin yani emeğini ortaya koyarak çalışanların servet edinebileceklerini kabul ederek, yöneticilerin de içinde bulunduğu koruyucular sınıfının ise asla mal-mülk sahibi olamayacaklarını savunmaktadır; böylece sınırlı bir mal ortaklığı anlayışı geliştirmektedir. Her iki filozof da mal ortaklığına, devletin daha iyi korunmasını sağlamak için karşı çıkmaktadırlar. Campanella buna bencilliği de ilave etmektedir. Zira bencillik, devletin çıkarlarını zedeleyebilecek bir unsurdur.
İnsan konusundaki ortaklığa gelince:
Platon, koruyucular ve yöneticilerin aile kurmaları hususunda, onların mal edinmeleri konusundaki tavrını devam ettirerek bir yuva sahibi olmalarına da karşı çıkmaktadır. Çünkü o, koruyucuların kadınlarının ortak olmasını öngörmektedir: “Bekçilerimizin kadınları hepsinin arasında ortak olacak, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmayacak. Çocuklar da ortak olacak. Baba oğlunu, oğul babasını bilmeyecek” diyen Platon, bunu, kendisi tarafından kurulmasını planladığı devletin bir kanunu olarak düşünmektedir. Bu kanunu halka kabul ettirmenin çok daha güç olduğunu belirterek bunun gerçekleşmesi halinde çok yararlı olacağını da ifade etmektedir. Öyleyse bu ortaklık nasıl gerçekleşebilir?
Daha önce belirtildiği gibi, üreticilerde bulunduğu halde, koruyucular ve idare edenler sınıfından hiç kimsenin özel bir mülkiyet hakkı olmadığı için evleri, sofraları ortak olacak, bir arada yaşayacaklar, bütün idmanlara birlikte katılacaklar ve doğal olarak da çiftleşmek isteyeceklerdir. Ancak Platon’a göre kadın erkek beraberliği rasgele olmamalıdır. Buna hiçbir din ve devlet de izin vermez. Öyleyse bu birlikteliklerin “mümkün olduğu kadar düğünlü dernekli evlenmeler” olması ve “bu evlenmelerin toplum için yararlı olanlarının kutsal sayılması” gerekmektedir. Bu noktada Platon’un bir taraftan kadında ortaklıktan bahsederken, diğer taraftan da devlet eliyle yapılan kutsal evliliklerden söz etmesi, çelişkili olarak gözüküyorsa da Platon, bu çelişkiye çözüm bulmaktadır. Bu çelişkinin nasıl giderildiğini açıklayabilmek için önce, Platon tarafından kutsal sayılan yararlı evlilikler hangileridir? Sorusuna cevap vermemiz; ardından da kadındaki ortaklık nasıl anlaşılmalıdır? Sorusunun cevabını aramamız gerekmektedir.
Platon, en iyi cins hayvan nesilleri yetiştirmek için nasıl en gürbüz, en güçlüler birbirleriyle çiftleştiriliyorsa, insan cinsi için de durumun aynı olduğunu kabul etmektedir. En güçlü erkeklerle, en güzel kadınlar seçilerek evlendirilmeli, en zayıf ve kötü durumdakiler de birbirleriyle çiftleştirilmelidir. En iyilerin seçilip evlendirilmelerinde, yöneticiler ufak hile ve yalanlara başvurabilirler. Çünkü idareciler, yönettikleri insanların yararı için ufak tefek düzen ve yalanlar icat edebilirler. Bu en iyi erkek ve kadınların evliliği düğünlerle olacak, şairler bu evlilikleri kutsayan şiirler söyleyecekler. Evlenmelerin sayısını devlet adamları belirleyecektir. Bu sayı savaşlara, hastalıklara ve başka olaylara göre değişebilecektir. Bu ayarlama, toplumun sayısının azalmasına da çoğalmasına da mani olacak şekilde olmalıdır. Bu suretle Platon, toplumun sayısal bakımdan kontrol altında tutulmasını amaçlamaktadır. Nitekim o, savaşçıların sayısının ‘bin’i  geçmemesine dikkat etmek gerektiğini vurgulamaktadır; böylece devletin sınırı ne çok geniş, ne de çok dar olacak, ikisi ortasında yeterince sınırlı bir bütünlük olarak bulunacaktır.
Yine Platon’a göre kutsal evlilikler için seçilemeyen çirkin ve mutsuz yurttaşlar devlete değil, kendi talihlerine küsmelidirler. Ona göre bunu sağlamak için evlendirmelerdeki ayarlamanın kurnazca tertip edilmesi gerekmektedir. Bundan başka savaşta ve başka işlerde yararlılık gösterenlere kadınlardan daha fazla yararlanma imkanı tanınması gereklidir.
Toplum bu evlendirmelerle sağlıklı ve güçlü nesiller elde edince, bu nesiller arasında evlendirmeler yapılacak ve çok daha verimli ve gürbüz insanlar yetiştirilecektir.
Bu kutsal evlendirmelerden amaç en iyi çocuklar elde etmek olduğu için en kötülerin çiftleşmelerinden doğan çocukların değil, en iyilerden olan çocukların büyütülmesi gerekmektedir. Bu en iyilerin çocuklarının bakımı ve eğitimi, kadınların ve erkeklerin görev aldığı özel bir kurula bırakılmalıdır. Bu kurul, bu çocukları özel bir yuvada özenle büyütürken, seçkin olmayanlardan doğan veya kusurlu doğan çocuklara, gözden uzak bir yerde bakılmalıdır. Bekçi kadınlardan sütü az olanlar varsa bunların yerine, süt anneler çocukları emzirmelidir. Babalar ve anneler, bütün çocuklara kendi evladı gözüyle, çocuklar da bütün anne ve baba yaşındakilere anne ve baba gözüyle, aynı çağdaki çocuklara da kardeş gözüyle bakmalıdırlar. İşte kadın ve çocuktaki ortaklık böyle kurulacaktır. Platon, bütün bu özel gayretlere rağmen koruyuculardan da sakat olarak doğan çocuklar bulunduğu takdirde bunların başka sınıflara aktarılması, üreticiler sınıfından olan sağlam yapılı çocukların da koruyucular sınıfına alınmaları gerektiğini savunmaktadır. O, bu suretle hem toplumdaki bütünlüğün korunacağını, hem de herkesin, hangi iş için yaratılmışsa o işi yapmalarının sağlanacağını belirtmektedir. Bu, aynı zamanda sınıflar arası geçişin bulunduğunu da göstermektedir.
Burada bir hususa açıklık getirmek gerekmektedir; o da, Platon’un, yalnızca en iyilerden doğan çocuklar büyütülmelidir ifadesinden sakat çocukların yok edilmesi hükmünün çıkarılamayacağıdır. Nitekim Kâmıran Birand, “sakat doğan çocuklar, ortadan kaldırılacaktır” hükmü ile bu kanaatte olduğunu açıkça belirtmektedir. Oysa yukarıda Platon’dan aktardığımız cümlelerde bu hususa çok açık olmasa da yer verilmekte ve sakat doğan çocukların toplumda bir yerleri bulunmasa ve değer verilmese bile ayrı bir yerde yaşamalarına izin verileceği anlaşılmaktadır.
Bekçilerdeki gürbüzlük ve en verimli çocuk yapma çağı, kadınlarda 20- 40 arası, erkeklerde ise 25 ile 55 yaş arasında 30 yıl sürmektedir. Bu yaşların altında ve üstünde çocuk yaparlarsa, devlete karşı suç işlemiş sayılırlar. Koruyucular arasındaki her evlenme, törenlerle olmalıdır. Devlet iki insanı birleştirmedikçe üretme çağında bile olsalar, suç işlemiş sayılırlar. “Nişansız ve dini törensiz doğan çocuk, piç sayılacaktır.” Kadın ve erkek devlete çocuk verme yaşını geçirdikten sonra istedikleriyle birleşmekte serbest kalırlar. Yalnız kendi çocukları, anaları, babaları, nineleri, dedeleri, torunları ile çiftleşemezler. Bir de bu yaştan sonra çocuk yapmamaya çalışmalıdırlar. Diğer taraftan, doğan bütün çocuklar kardeş sayılırlar; aynı ana ve babanın, üreme çağlarında meydana getirdikleri çocuklar da kardeş olup bunlar, birbirleriyle cinsel ilişkiden kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, kutsal evlilikler için çekilen kurada aynı ana babalardan olan kardeşler birbirlerine düşerlerse ve bu onaylanırsa, kız kardeşlerle erkek kardeşlerin birleşmelerine izin verilecektir.
Evlendirmelerde dinî törenler uygulandığına göre Platon’un, ideal devletinde dine de önemli bir yer vermesi gerekmektedir ki öyledir. Platon’un Devlet’inde bir taraftan ahlâkî ilkelere dayalı bir din anlayışı dikkat çekerken, diğer taraftan da Tanrı’nın yüceliğinin, ruhun ölümsüzlüğünün ve ahiretin varlığının kabul edildiği bir din anlayışı bulunmaktadır.
 Platon’un ifadelerine bakıldığında, devlet tarafından yapılan kutsal evlendirmeler, sadece sağlıklı ve gürbüz bir çocuk elde edebilmek içindir; bir aile yuvası kurmak için değil. Bir koruyucu erkekten çocuk doğuran koruyucu bir kadın, yeni nesiller üretme ihtiyacı doğarsa, çocuk doğurma yaşları arasında, devlet tarafından tekrar kuraya tabi tutularak, başka bir koruyucu erkekle çiftleştirilir. Bu, kadın konusunda bir ortaklıktır. Ancak, çocuk doğurabilme yaşlarında olan kadınlara, isteyen erkek istediği gibi sahip olamaz, yapılan tüm evlilikler, devletin kontrolü altındadır ve çocuklarla anne, babaları bilmese de doğan çocukların kime ait olduğunun devlet tarafından bilindiği anlaşılmaktadır. Çocuk doğurma yaşını geçiren kadınlar ise serbest bırakılmakta ve koruyucu erkeklerden, savaşta başarı gösterenler, bu kadınlarla izne gerek olmadan birleşebilecekleri anlaşılmaktadır. Artık bu kadınlar, orta malı sayılmaktadır. Zira bunların çocuk yapabilme ihtimalleri bulunmamaktadır.
Tüm bu anlayışlar, bir komünizm olarak değerlendirilebilirse de Platon için, tam bir komünizm anlayışı sergilemektedir demek, doğru olmaz. G. Sabine’in de dediği gibi Platon, bu sistemi toplumun bütün kesimlerine değil, yalnızca koruyuculara, yani askerler ve yöneticilere düşünmektedir. Üreticilerin her türlü hakkı olmasına rağmen, diğerlerinin sınırlı hakları bulunmaktadır.
Aynı hususların Campanella’daki durumuna gelince. Filozofça bir devlet kurma çabası içinde olan Campanella da Platon gibi mal ortaklığının yanında, kadın ve çocuk konusunda da ortaklık olması gerektiğini öne sürmektedir. Buradaki ortaklık, çalışma ortaklığını içerdiği gibi, cinsel açıdan kadın ortaklığını da içine almaktadır. Güneş Ülkesi’ni kuranların doğdukları ülkede kadın ortaklığı yoktur ama mal ortaklığındaki bencilliği ortadan kaldırmak amacına yönelik durum, burada da geçerli olup, Campanella, insanın, “bana ait” diyebileceği bir karısının, bir çocuğunun olmaması gerektiği kanaatindedirÇünkü her aidiyet duygusu beraberinde bencillik duygusunu da getirmektedir. Kadında ve maldaki ortaklığın tabiata daha uygun bir durum olduğunu kabul eden Campanella, bununla birlikte “belki, Güneş Ülkeliler, bir gün kadın ortaklığını bırakacaklardır” demek suretiyle ütopik devletinin gelişmeye açık olduğuna işaret etmek istemektedir. 
Bununla birlikte sözü edilen kadın ortaklığı tamamen kuralsız uygulanan, erkeğin her istediği kadına hayvan gibi saldırdığı bir ortaklık değildir. Aksine kadın ortaklığı; gayesi, çocuk üretmek olan ve belli kurallar dahilinde cereyan eden bir uygulamadırÇiftleşme ve üreme işini yöneten, Kent’in asıl yöneticisi Hoh’un üç yardımcısından biri olan Sevgi’dir. Sevginin en öne
198  cellotin genel / Felsefe / PLATON’UN HAYATI : Şubat 28, 2007, 08:48:12 ÖÖ
PLATON’UN HAYATI



Platon, bir bildirime göre 427 yılında, başka birisine göre de Perikles’in öldüğü yıl olan 429’da doğmuştur. Doğduğu yer için de Atina ile Aigina (Pire Körfezinde bir ada) gösterilir. Ailesi, Atina’nın en eski, en soylu ailelerinden. Babası yönünden Kral Kodros, annesi yönünden ünlü yasakoyucu Solon ile ilintisi var. Ayrıca kendisi yaşarken de ailesinin Atina’da büyük siyasi nüfuzu var: Devrin ileri gelen devlet adamlarından Kritias ile Kharmides yakın akrabaları. Platon soyu ve çevresi bakımından tam bir aristokrat. Esaslı bir eğitim görmüş; çeşitli öğretmenlerden cimnastik ve müzik dersleri almış. Gençliği Atina’nın kültürce çok parlak bir dönemine rastladığı için bu büyük gelişmenin, üzerinde büyük etkisi olmuştur. Perikles’in hemen ardından gelen bu dönemdeki Atina’nın sanat ve edebiyat bakımından yüksek düzeyine Platon çok şey borçludur. Platon’un zengin sanatçı stili böyle bir atmosferde oluşmuştur. Bir sanatçı da olan Platon, çeşitli edebi türlerde birçok şeyler yazmış. Ama, anlatıldığına göre, yazdıklarını beğenmemiş ve daha çok da Sokrates’in üzerinde yaptığı çok derin etki yüzünden bunları yakmış. Sokrates ile tanışmadan önce de felsefe ile ilgilenmiş; hocası Herakleitosçu Kratylos imiş. Ama yirmi yaşında iken Sokrates ile tanışması hayatında gerçekten bir dönüm noktası olmuştur. Bundan sonra da ölümüne kadar Sokrates’in yanından ayrılmamış, onunla çok sıkı, sürekli bir ilgi halinde kalmıştır. Platon’un hemen bütün yazdıkları onun büyük hocasına karşı duyduğu derin sevgi ve saygının belirtileriyle doludur. Yapıtlarıyla Platon, hocasına bugüne kadar bütün canlılığı ile ayakta kalan bir anıt dikmiştir. Bu anıt, Sokrates’in yorulmak bilmeden bilgiyi araması, irkilmeyen sağlam karakteri, doğruluk ve hak uğruna ölüme gitmesi karşısında Platon’un duyduğu hayranlık ve saygıyı dile getirir.

Sokrates’in ölümünden sonra Platon da, öteki Sokratesçilerle birlikte, Megara’ya Eukleides’e gitmiştir. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Atina’ya dönmüş ve burada, önce dar bir çerçevede, öğretim çalışmalarına başlamıştır. Bundan sonra da yolculuklara çıkmıştır.

Çok yayılmış bir söylentiye göre, Platon Kuzey Afrika’ya da gitmiş. Bu yolculuğunda Mısır ve Kyrene’ye uğramış; Mısırlı rahiplerden matematik, astronomi öğrenmiş, Kyrene’de de matematikçi Thedoros’un yanında çalışmış. Platon’un bu yolculuğu yapmış olduğu çok şüpheli. Hele Anadolu ve İran’ı da gezmiş olduğundan büsbütün şüphe edilebilir. Platon’un gerçekten yapmış olduğu, Güney İtalya ve Sicilya gezileridir. Sicilya’ya Platon’un üç yolculuğu var. Bu Güney İtalya ve Sicilya yolculuklarının Platon’un düşünce hayatı üzerinde derin etkileri olmuştur. Güney İtalya’ya Platon, Atina’da tanımış olduğu Pythagorasçıların çalışmalarını yerinde ve yakından tanımak için gitmiş. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmiş, öbür yandan da ona dini-mistik görüşler edindirmiştir. Pythagorasçılardan edindiği bu etkiler, onun felsefesinin Sokratesçi öğe yanında ikinci büyük öğesidir. Güney İtalya’dan Sicilya’ya geçen Platon, Syrakusa’da kralın akrabası Dion ile tanışıp aralarında sıkı ve sürekli bir dostluk bağı kuruluyor. Platon’a hayran olan Dion, bundan sonra, siyasi bir reformu planlaştırması için, onu iki defa Sicilya’ya çağırtıyor. Ancak bu yolculuklardan hiçbir şey çıkmıyor. Üstelik Platon güç durumlarda kalıyor, kendini güç bela kurtarıyor. Sicilya’dan ilk dönüşünde Platon, Akademos denilen bölgede ünlü okulu Akademia’yı kurmuş, yirmi yıl buranın yönetim ve öğretimiyle uğraşmıştır. 347 yılında, söylendiğine göre, bir akraba düğününde sessizce hayata gözlerini kapamış.

Platon’dan 35 yapıt, 13 mektupluk bir kolleksiyon, birkaç dialog ile birkaç edebi fragment (bir destan parçası ile bir-iki yergi) kalmıştır. Platon’un öğretisini gerçeğine uygun olarak anlayabilmek için bu eserlerin bazı bakımlardan incelenmesi gerekmiştir. Bu arada, herşeyden önce, kalan yapıtların gerçekten Platon’un olup olmadıkları sorunu ile yapıtların yazılış sıraları sorunu en önemlileridir. 19. yüzyılda başlayan araştırmalar, bu sorunları aydınlatmak için birtakım  ölçüler  kullamıştır.  Bunların  arasında  en  güvenilir  olanları,  ilkçağın –özellikle Aristoteles’in– tanıklığı ile dil ölçüsüdür. Bu araştırmalara dayanarak Platon’un yapıtları ile bunların felsefesinin gelişme dönemlerindeki yerlerini gösteren tablolardan biri şöyledir:

Gençlik dialogları
Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeia I, Lysis, Kharmides, Euthyphron.
Geçit dialogları
Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos.
Olgunluk dialogları
Symposion, Phaidon, Politeia II-X, Phaidros.
Yaşlılık dialogları
Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi.

Platon bir problem düşünürüdür. Elli yıl boyunca düşünüp yazmış, problemlerle didişmiş, bu arada görüşlerini boyuna düzeltip olgunlaştırmıştır. Böyle çalışan bir filozofu anlamak için en doğru yol, gelişmesinin izleri üzerinde yürümeye çalışmak olabilir. Bunun için, Platon’un da, hayatı boyunca düşüncesinin çeşitli dönemlerde geçirdiği gelişmeyi gözden geçirerek, öğretisini anlamayı denemek gerekmektedir.

Platon’un gelişmesindeki ilk dönem, Sokrates’in etkisi altında düşünüp yazdığı dönemdir. Onun için bu dönemine “Sokratesçi Dönem” denir. Sokrates ile tanışması Platon’un hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Sokrates’in öğretisi Platon felsefesi için çıkış noktasıdır. Platon felsefeye Sokrates’in anlayışı çerçevesinde girmiş, sonra bunu gittikçe aşarak kendi görüşüne ulaşmıştır. Platon’un yapıtlarına şöyle dışarıdan bir bakıldığında bile, Sokrates’in hep ön planda olduğunu görürüz. Platon’un ilk dialoglarında Sokrates, yaşayış ve düşünüşünün bütün canlılığı ve gerçekliği ile ortadadır. Burada onun söyledikleri, kendi düşünceleridir. Bunları doğrudan doğruya söylememiş olsa bile, kendi düşüncelerine çok yakındır. Burada Platon, henüz sıkı sıkıya Sokrates’in öğrencisidir; bize hocasının görüşlerini anlatmaktadır. Onun için Platon’un bu ilk dialoglarına, “Gençlik Dialogları” yanında “Sokratik Dialoglar” da denir. Platon’un bu ilk dialoglarında büyük hocasının kişiliğini ve düşüncelerini büyük bir sevgi ve saygı ile belirtmeye çalışmak istemesinin pratik bir nedeni de vardır: Bununla Platon Sokrates’i Sofistlere ve onu Sofist sananlara karşı savunmak istemiştir. Bu dialoglar ayrıca, Sokrates’in Sofistlere karşı açmış olduğu savaşımın ileriye götürülmesidir.

Gençlik dialoglarında Platon tam bir Sokratesçidir. Bunlarda Sokrates’in öğretisi gerçeğine uygun biçimiyle gösterilmek istenir, öğretiyi geliştirmek denemesine girişilmez. Bu yazılarında Platon’un sonraki felsefesi için karakteristik olan “idea öğretisi” henüz yoktur. Bir Sokratesçi olarak bu döneminde Platon’u yalnız erdem ve bilgi sorunları ilgilendirir: Erdemin özü ve kavramı, erdemin birliği ve çokluğu, erdemin bilgiye ve öğretilebilmeye olan ilgisi incelediği, çözmeye çalıştığı başlıca sorunlardır. Lakhes dialogunda cesaret, Politeia I’de adalet, Lysis’te dostluk, Kharmides’te ölçülülük, Euthyphron’da dinlilik, Protagoras’ta erdemin bütünü, özellikle de öğretilip öğretilemeyeceği ve birliği sorunu incelenir. Bu gençlik dialoglarının amacı: Ahlakın başlıca sorularını, kavramsal bilgiler olarak oluşturmaktır. Burada kavram belirlemeleri, tanımlar için, Sokrates’te olduğu gibi, tümevarım yöntemi kullanılır: Ortaya konan tanımlar, deneydeki tek tek hallerle denetlenir ve ona göre düzeltilip tamamlanır. Yine Sokrates’te olduğu gibi, ortalıkta dolaşan doğrulukları, yanlışlıkları eleştirilmemiş görüşleri çürütmek esastır. Bütün Sokratik dialogların olumsuz bir sonuçla bittiği görülür: Yanlış, yetersiz tanımlar çürütülünce dialog da sona erer; araştırmada bir çıkmazla karşılaşılmıştır; ele alınan sorunun doğru yanıtı bulunamamıştır. Ama, dikkat edilirse, sorunun yanıtına hiç olmazsa işaret eden birtakım düşüncelerin ortaya konmuş olduğu da görülebilir. Öğreti ve yöntem bakımından tamamıyla Sokratesçi olan bu dialoglarda felsefi inceleme parlak sanatlı sahnelerle süslenmiştir. Burada, hem şair, hem de filozof Platon konuşmaktadır.

Platon’un Sokrates’ten ayrılıp kendi felsefesine doğru ilerlemesi yavaş yavaş olmuştur. Bu ilerleme, birtakım basamaklardan geçerek, sonunda Platon felsefesi için temel bir görüş olan idea öğretisine ulaşır. Ama idea öğretisine ulaşınca da, bu öğreti Platon için kaskatı bir dogma olmamış; hiçbir zaman son, kesin bir biçim kazanmamıştır; problemlerle durmadan uğraşan Platon bu öğretide de birtakım gelişmeler geçirmiştir. Zaten Platon hiçbir konuyu, hiçbir sorunu  tek bir dialogunda ele alıp burada sonuna kadar işleyip incelemez. Onun için her sorunun çeşitli görünüşlerini, geçirdiği gelişmeyi, tek bir yapıtında değil de, birkaç yapıtında izleyip bir araya getirebiliriz. Symposion, Phadion, Politeia, Phaidros dialogları idea öğretisi için en önemli olanlarıdır. Bunlarda bu öğreti, en açık, en derlitoplu, en olgun biçimine varmıştır.

Platon’u Sokrates’in öğretisini aşmaya götüren neden, Sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Sofistlerin dünya görüşü yarara, hazza dayanıyordu. Platon bu anlayışın karşısına, tam bir Sokratesçi olarak, iyi kavramıyla çıkar. Ona göre “iyi”, doğru bir yaşayışın kesin ölçüsü, biricik ereğidir (telos). Gerçek, doğru düzenine (kosmos) ruh, ancak “iyi” ile erişir. Gerçek devlet adamının başlıca işi de, yurttaşlarını “iyi”ye ulaştırmaktır, bunun yollarını bilmektir. Bunu anlamış, gerçekleştirmeye çalışmış, dolayısıyla tam bir filozofa yakışan bir yaşayışın örneğini vermiş olan biricik kimse de, Platon’a göre, Sokrates’tir.

“İyi”ye dayanan, bilgi yolu ile iyi’yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa böyle kesin olarak bağlanması da, Platon’u yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ki, bu sorun da idea öğretisine yol açmıştır. Sokrates’in anladığı gibi yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “doğru”nun araştırılabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir. Sofistler bunun olamayacağını söylüyorlardı. Aradığımız şey ya bilinen bir şeydir, ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zaman da bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim? diyorlardı. Platon bu sorunu, Menon dialogunda, Orphik-Pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözer. Böylece de Sokrates’i aşan ilk adımı atmış olur. Buradaki düşünce şu: Ruh ölümsüzdür ve birçok defa yeryüzüne gelmiştir. Bu arada yeryüzünde ve Hades’te (öbürdünya) bulunan her şeyi görmüştür. Yeryüzünde her şey de birbirine bağlı olduğu için, ruh bunlardan birini görünce, sürekli bir araştırma ile ötekilerini de bulabilir ve anımsayabilir. Ruhta doğru tasavvurlar, önce, bilinçsiz bir halde bulunurlar; bunlar, ilkin, bir rüya gibi kımıldanırlar; uygun sorular ve araştırmalarla sonunda aydınlık bir bilgi haline gelirler. Buna göre: Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan, anımsamaktan başka bir şey değildir. Bu anlayış ile Platon, felsefesinin iki ana görüşünü de elde etmiş, belirtmiş oluyordu: Ruhta bilinçsiz bir halde bulunan doğuştan tasavvurların olduğu görüşü, bir de doğru sanı ile bilgi arasındaki karşıtlık. Doğru sanı sallantılı ve süreksizdir, bilgi ise bir temele, bir nedene bağlanmakla, dayatılmakla sağlam ve sürekli olur. Bilinmeyen bir şeyin aranabileceğini, Sokrates, Menon dialogunda hiç matematik bilmeyen bir köleye, ustaca sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmekle tanıtlar.

Bu görüşü ile Platon araştırmanın olabilirliğini, dolayısıyla da felsefenin de olabileceğini ortaya koymuş oluyordu. Ancak, felsefenin olabilmesi, Sokrates’in savı, yani erdemin bilgi ile aynı şey olduğunu söyleyen savı doğru ise bir anlam kazanabilir. Onun için Platon Menon dialogunda bu sorunu matematiğin varsayım yöntemi ile inceler: Çıkış noktası olarak bir varsayımı alır; bundan çıkabilecek sonuçları geliştirir; sonra da bu sonuçların durumundan varsayımın doğru olup olmadığını çıkarır. Bununla da Platon, bütün felsefesi için büyük önemi olan yeni bir yöntem elde etmiş oluyordu. Bilgi ile aynı olan felsefi erdem yanında, bir de doğru sanıya dayanan bir basbayağı erdem vardır. Bilgiye dayanan felsefi erdem de basbayağı erdemden pek üstündür; biri asıl şey, öteki de onun gölgesi gibidir.

Doğru sanı ile bilgi arasındaki dolayısıyla bunlara dayanan sıradan erdem ile felsefi erdem arasındaki bu ayırma yeni bir gelişmeye yol açmıştır. Gerek Herakleitos’un, gerekse Elealıların felsefesini yakından tanıyan Platon, sağlam bir bilginin hiçbir zaman sallantılı bir temel üzerinde kurulamayacağını anlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinden çıkan sonuç böyle bir durum yaratmıştı: Ruhun bu dünyadaki eski bir varlığında gördüklerinden anımsadıkları, ancak sallantılı tasavvurlar olabilir. Doğru sanıyı bir bilgi haline getirecek temel de, dolayısıyla, bu gibi anımsama tasavvurlarında bulunamazdı. Bu düşüncelerden şimdi yeni bir sorun, bilginin temeli problemi ortaya çıkmıştı.

Platon bu sorunu, Sokrates’in kavram felsefesinden kalkarak çözmeye çalışmıştır. Sokrates bilgiyi, eldeki objenin kavramını belirlemeye çalışarak temellendirmeyi denemişti. Platon Sokrates’in bu görüşünü en kesin biçimiyle ele alır, bunu Elialıların bilgi ve varlık arasında bir bağlılaşma olduğunu ileri süren savlarına öyle bağlar ki, kavramlar birer gerçek, birer dayantı olurlar; bu dünyadaki nesneler yanında kendi başlarına bir dünya kurarlar, kendi içlerinde ayrı bir dünya olurlar. Şimdi iki ayrı bilme çeşidini (doğru sanı ile bilgi) karşılayan iki ayrı dünya da ayırt edilmiş oluyordu: Bir yanda asıl gerçeğin dünyası var -ideaların dünyası bu; bilgi’nin konusu olan bu dünya. Öbür yanda da relatif gerçeğin dünyası var –bu da meydana gelen ve yok olan nesnelerin dünyası; doğru sanının konusu olan dünya bu. İdea birliktir, bölünemez, öncesiz-sonrasız olarak kendi kendisine eşttir. Duyumlanan tek tek nesneler ise, Herakleitos’un “akış”ındaki gibi, boyuna meydana gelir; değişir ve yok olurlar. Platon felsefesinin bilgi anlayışından doğan ana metafizik düşüncesi, böylece, iki dünyanın ayırt edilmesine dayanmaktadır. Bu dünyalardan biri varolanı ve hiç oluş halinde olmayanı, öteki ise hep oluş halinde olup hiçbir zaman varolmayanı içine alır. Birincisi akıl bilgisinin, ikincisi de doğru sanının konusudur. Buna göre: Duyularla algılanan cisimlerin karşısında cisimsel olmayan idealar vardır. Bunlar, uzayın ya da cisimler dünyasının hiçbir yerinde bulunmaz; kendi başlarınadırlar; duyularla değil, düşünme ile kavranırlar; düşünülen, akılla kavranılan bir dünya meydana getirirler. İşte, felsefi erdemin koşulu olan gerçek bilginin temeli, kökü ancak bu idealar dünyasında bulunabilir. Bu düşünceler ahlaki bir motif yüzünden ortaya kondukları için de, buradaki idealar da hep ahlak kavramlarıdır.

Platon’un böylece beliren metafizik görüşü, onun şimdiye kadarki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişikliklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından, artık Platon, erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği” düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi bırakamazdı, bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi; şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi, kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh, Platon’a göre, aslında idealar dünyasında bulunuyordu, buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da, ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de, ruhun kendisinde, kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor: Ruhun idealara yönelmiş olan, güdücü,