Bedava ödev indir
Ocak 09, 2009, 04:06:17 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  İletileri Göster
Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 »
16  cellotin genel / Biyografi / Ynt: ÖMER B.ABDÜLAZİZ : Eylül 27, 2007, 04:51:56 ÖS
ÖMER B. ABDÜLAZİZ
 
BEKLENEN VE MÜJDELENEN ADAM
Hz. Ömer, ‘Ah keşke yeryüzü zulümle dolduğu bir anda gelecek ve onu adaletle dolduracak, alnı nişanlı evladımın kim olduğunu bir bilsem!’ der ve ismi ismine, künyesi künyesine denk bir evladının geleceğini ve yeryüzünü adaletle doldurup idare edeceğini haber verip müjdelerdi.
Abdülaziz’in küçük oğlu Ömer, oynarken babasının atlarından biri onu tepmiş ve alnından yaralamıştı. Abdülaziz, oğlunun alnındaki kanı silerken şöyle diyordu,
-Eğer Ümmiye Oğullarının alnı nişanlı ise sen bahtiyarsın demektir.
Bu ifadeden de anlaşılıyor ki, Abdülaziz de oğlunun müjde yüklü olduğunu biliyordu.
 
İLK YILLAR
Babası Eyalet Valisi olan bir çocuğu çevreleyen bütün konfor ve lüks hayat Ömer b. Abdülaziz için de geçerliydi. O vali konaklarının standardına uygun bir hayat yaşıyordu. Babası çok zengindi. Konaktaki hizmetçi ve halayıklar küçük Ömer’in gözünün içine bakıp duruyorlardı. Hele yaratılışındaki seçkinlik ona bu konak ve sarayda apayrı ilgi ve alaka atmosferi hasıl ediyor ve bu küçük çocuk elden ele bir gül demeti gibi dolaşıyordu. Solmasın diye hiç kimse koklamaya kıyamıyordu.
Ama onun gözü hep yüce ufuklarda dolaşıyordu. Konaktaki konfor artık onu tatmin etmez olmuştu. İçinde bir huzursuzluk duyuyordu. bir şeye karşı açlık ve susuzluğu vardı; konaktaki öğretilenler onun tecessüsünü tatmine yetmiyordu.
Devrin insanları onu adaleti tatbikte dedesi Ömer’e (ra.) benzetirken, zühd ve takvada Hasan Basri’ye İlimde ise İmam Zühri’ye benzetirlerdi.
Hakkında söylenenler: İmam, fakih, müçtehid, sebt, hüccet, hafız ve bunlara benzer hep senakar sözler...
Said B. Müseyyeb
O yaratılışı gereği sanki sırf ilim için yaratılmış gibiydi. Çok zeki ve hafızası çok kuvvetliydi. İlmi, takvası ve zühdü ise dillere destandı. Devrin insanları şu kanaatta ittifak halindeydi; Medine’nin en alimi, en fakihi Said b. Müseyyeb’dir.
Allah Rasulü’nün ashabı hayatta iken Said b. Müseyyeb fetva verirdi ve bu hiç kimse tarafından yadırganmazdı. Halbuki o devrede Medine’de Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve daha niceleri gibi dev insanlar vardı, Said b. Müseyyeb’i onlarda kabulleniyorlardı.
Ömer b. Abdülaziz şöyle der; Medine’deki bütün alimler ilim için bana gelirlerdi. Halbuki ben Said b. Müseyyeb’e giderdim.
Said b. Müseyyeb doğru bildiğinden taviz vermeyen bir insandı. Prensiplerini her zaman ve zeminde ve herkese karşı aynı seviyede tatbik ederdi.
Said b. Müseyyeb hicretin 94. Senesinde vefat etti. O gün 75 yaşlarında bulunuyordu. Hep Medine’de yaşadı ve yaşadığı yerde vefat etti. Şüphesiz o insanların en alimi en fakihi en zahidi ve en emini idi.
Bir Lider Olarak Ömer B. Abdülaziz
Lider, cemiyetin her ferdine bir cemiyet kuvveti veren herkes kendini en sevgili bilen ve ruhunda topladığı üstün vasıfların herhangi biri olmaktan kurtulmuş seçkin insandır. Lider yalnızlığın çocuğudur. O binler, yüzbinler ve milyonlar arasında yaşasa bile hep yalnızdır. Anlaşılamam adeta onun kaderi olmuştur.
Lider, özüyle ve zati hususiyetleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, davranışındaki inceliği, ihatasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı, öğrenme aşkı, öğrenme istidatı ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneği ile-istemediği halde-dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen dolayısıyla da binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.
Medine Valisi
O, Velid b. Abdülmelik tarafından Medine valiliğine tayin edildiğinde henüz yirmibeş yaşlarında ve çiçeği burnunda bir gençti. Ancak icratı, diğer faziletlerinin yanında, ondaki idarecilik dehasını da çok kısa zamanda ispat edip gösterecektir.
Ömer b. Abdülaziz ‘Kollektif Şuur’ anlayışının zirvesinde olan bir insandır. Meşveret ve istişareye azami ölçüde ehemmiyet vermektedir. Bu durum ise o günün idarecilik anlayışında raşid Halifelerden sonra çok az görülmüş bir davranış tarzıdır.
Heyet ilk toplantısını Ömer b. Abdülaziz başkanlığında ve bir öğle namazını takiben yapmıştır. Ve bu toplantıda ilk sözleri şunlar olmuştur:
‘Allah’a hamd, Resulüne selam olsun!
Ben sizleri, halka yardımcı olacağınız ve mükafatı Hak katında göreceğiniz bir iş için davet etmiş bulunuyorum. Hepinizin veya aranızdan bazılarının düşünce ve görüşünü almada hiçbir meselede hüküm vermek istemiyorum.
Bütün Mısır onun tasarrufundaydı. Fakat Abdülaziz vefat ettiğinde geriye bıraktığı, herkesi hayrette bırakacak kadar az bir meblağdı. onun halk tarafından aşırı derecede sevilmesinin sebeplerinden biri de bu dürüst davranışıydı.
Halife Ömer B. Abdülaziz
Halifenin hak ve selayetleri şer’i hükümlerle belli prensiplere bağlandığı gibi kimlerin halife olabileceği hususu da yine şer’i ölçülerle tesbit ve tayin edilmiştir. Buna göre Müslüman ve hür olan herkes kendisine ümmet biat etmek şartıyla halife olabilir. Efendimizden rivayet edilen ‘halife Kureyştendir’ ifadesi meselenin kemal noktası olarak kabul edilse bile kayıtlayıcı bir hüküm olarak kabul edilmez. Zira, Efendimiz başka bir hadisinde ‘Başı kuru bir üzüme benzeyen bir Habeşli geçse bile itaat ediniz’ buyurmuştur. Durum böyle olunca halifenin meşruiyeti için üç şart yeterlidir, Müslüman olmak, hür olmak, ümmetin ekseriyetinden biat almış bulunmak.
Biat bir seçim sistemidir. Halifenin bir seçimle iş başına gelmesi bir şart olmasına rağmen seçim sisteminin şekil ve keyfiyeti İslam’da belli bir prensibe bağlanmış değildir. Bunda da anlaşılıyor ki, bu mesele ümmetin içtihadına bırakılmıştır. Şartlar nasıl gerektiriyorsa biat öyle olacaktır. Burada mühim olan meselenin özüdür. O da Halifenin seçimle işbaşına gelmesi prensibiyle hükme bağlanmıştır.
Halife ancak mevcut hükümlerin tatbikçisidir. O asla kendi anlayışınca ve kendi hevesine göre yeni hükümler ihdas etme selayetinde değildir. Zaten hilafette esas olanın vekalet olduğu bu kelimenin ifade ettiği manada da anlaşılmaktadır. Onun içindir ki, ilk dönemde başa geçen bütün halifeler bu meseleyi ilk konuşmalarına mevzu edinmişler ve sözlerini de şu ölümsüz sözlerle bitirmişlerdir, ‘Allah’a isyan edene itaat yoktur’ Halifeye itaat edilmesi için onun önce Allah’a itaat etmesi şarttır.
İhlas Ve Samimiyeti
Candır, ruhtur, hayattır, esastır, kuvvettir, nokta-istinaddır, yolların en kısası, duaların en makbulü, sırların en mahremidir İhlas. O maksatları hasıl eden bir keramet cümbüşü, o insanı insan eden his ve duyguların en ulvisi ve o yaradılışa gaye olan kulluğun en safisi ve en nezihidir.
Ölümü hafızanın sadık bendesi yapma onu hafızadan ve hatırdan hiç çıkarmama. Lezzetleri onunla bulama ve fecr-i kazibin ışıklarına kanmama dünya ebedi değildir ki tül-i emel doğru olsun. Hem kalıcı değil ki, bir niza değsin.
İhlas ve samimiyeti hayatının her anında başında bir salahat tacı olarak taşıdı. En küçük hareketinde bile zerre kadar ihlastan ayrılmadı.
Adaleti
Adaleti tatbikte dedesi Hz. Ömer’e benzetilen Ömer b. Abdülaziz yine dedesi tarafından yeryüzünü adaletle dolduracak evlat olarak müjdelenmiş mutlu ve ihtiyar bir insandı.
Onun adalet tatbiki bütün icraatında görüldüğü gibi yine kendi nefsinden başlar. Kendinden evvelki halifelerin yakın akrabalarına haksız olarak dağıttıkları mallar vardı. Kimin elinde haksız yere alınan ve tesahüb edilen mal varsa ya hak sahibini bulup iade edecek ya da beytül’mala koyacaktı.
O Zalimi Asla Sevmezdi
Dünyanın neresinde olursa olsun bir mazlumun ahını duysa derhal ‘Mazlumun duasından sakının çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.’ Nurlu beyanını hatırlar titreyen arşı içinde hissederdi.
Ömer B. Abdülaziz her asil gibi zulümden nefret eder ve zalime yardım edenleri sevmezdi.
Bazı İcraatları
Büyük insanları büyük yapan, büyük işler yapmaları değil ne kadar küçük olursa olsun lüzumlu işler yapmalarıdır.
1. İrşad ve Tebliğ:
İçinde tebliğ topluluk semavi ve arazi belalara karşı korunma garantisi içerisindedirler. Eğer bir toplumda üç-beş insan dahi olsa bu kudsi vazifeyi yapıyorlarsa Cenab-ı hak o toplumu koruma altına alır. Eğer mesele aksine ise neticede aksine olur. Yani içinde bu kudsi vazife yapılmayan topluluğu Allah (cc) helak eder. Geçmiş ümmetlerde meydana gelen toplu helak olmalar bunu en açık misalleridir.
2. Birlik-Beraberlik Ve Kardeşlik Duygusunun İhyası:
Kardeşlik fasl-ı müşterek demektir. Dışa akseden yönüyle o ferd ve kişiler arasında sevgi ve muhabbet cemiyet hayatında akıl ve mahkeme devlet sistematiğinde ise inanları kardeş ilan eden hukuk sistemini hayata tatbik etme manasına gelir.
İnat, Ebu Cehil zaafı. Kin ve nefret bu zaafın günahı. Haset, düşmanlık ve adavetin anasıdır. O ilahi takdir ve taksimi taşıyan bir düşünce sefaletidir. haset bütün iyilikleri yer bitirir. Hırs, bir Yahuydi adetidir. Zillet ve mahrumiyet damgalıdır. O aynı zamanda en ulvi gayelere payelik yapan yüce himmete kezzap akıtmaktır. Hırs rahmana karşı şeytan tarafını tutmaktır.
İlk Hutbe
Halife olduğu gün mescide gelerek minbere çıktı. Bu onun ilk hutbesiydi. Ve o gün cemaatına şunları söylemişti:
‘..Gönderilen son peygamberden sonra gönderilecek bir peygamber ve indirilen son kitap Kuran’dan başka gönderilecek başka bir kitap yoktur.’
Dikkat edin! Allah’ın helal kıldığı kıyamete kadar helal, haram kıldığı kıyamete kadar haramdır.
Dikkat edin! Ben hüküm vaazı değil, sadece vazedilmiş hükümleri tatbik eden kişiyim.
Dikkat edin! Ben yeni çığır açan değil, sadece açılan bir çığırda tabi olup yürüyen kişiyim.
Dikkat edin! Allah’ isyanda, kula itaat yoktur.
Dikkat edin! Ben sizin hayırlınız değil sadece yük ve mesuliyeti ağır olanınızım.’
Meymun, ‘Altı ay Ömer b. Abdülaziz’in yanında kaldım, bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkatırdı.’ der.
Cuma namazını kıldırdı... Elbisesinde birçok yama vardı. Namazdan sonra bir müddet oturmuş ve etrafına halkalanmış cemaatiyle sohbete dalmıştı. Sohbet esnasında orada bulunanlardan biri: Ey müminlerin emiri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve böyle birde saltanat verdi. biraz da iyi giyinip kuşansan olmaz mı? dedi. Halife başını eğmiş bir süre hiç konuşmadan öyle durmuştu. Belki bu sözünden hoşlanmamıştı. Neden sonra başını kaldırdı ve mübarek dudaklarından şu hikmet dolu cümle döküldü: ‘En faziletli iktisat bollukta yapılan ve en faziletli Afv muktedirken olanıdır.’
Seleme b. Osman el-Kureyşi anlatıyor: Ömer b. Abdülaziz halife olunca ne kadar kölesi, elbisesi, kokusu varsa hepsini sattı. bu paranın hepsini Allah yolunda infak etti.
Zühd Takva Ve Muhasebesi
Zühd masivadan arınış ve mutlak varlı’da fani oluşun ifadelenişi. Takva ise bütün harekat ve fiilin Onun ifadesiyle mukarebe etmekte olduğu idrakı içinde işlenişi. Biri sevginin diğeri korkunun eseri daha açık ifadesiyle korkuyu Allah edinmedin Allah’tan korkmak ve sevgiyi O kabul etmeden Mabudu sevmek. Ve muhasebe; kalp ve gönülde başkasına yer vermemek...
Muhammed b. Mabed anlatıyor: Rum melikinin yanına girdim onu mahzun mahzun yerde oturuyor buldum. Halini sordum. ‘Bana ne oldu biliyor musun? dedi. Hayır dedim. Sahih adam öldü dedi. Kim? diye sordum. Ömer b. Abdülaziz dedi ve sözlerine devam etti: ‘Öyle zannediyorum ki, eğer mesihten sonra ölüleri diriltecek bir insan olsaydı, muhakkak Ömer b. Abdülaziz olurdu. Ben kapısını kapatıp üzlete çekilip, ibadetle ömrünü geçiren rahibe değil bütün dünya ayağının altına serilmişken dünyaya bir tekme vurup, rahip olan Ömer b. Abdülaziz’in haline hayret ediyorum.’
Fatıma Binti Abdülmelik anlatıyor: ‘Belki en çok namaz kılan, oruç tutan o değildi. Fakat Allah’tan en çok korkan insan oydu. Her gün yatsı namazından sonra odasına çekilir, kıbleye döner ve ellerini açar ağlaya ağlaya münacatta bulunurdu ve dua ederdi... Ancak kendisinden geçince uyur ve kendisine gelince yine duaya başlar... Ve sabaha kadar hep böyle devam ederdi.’
3. Devlet Otoritesinin Temini
Ferd ve devlet arasındaki münasebeti mucizevi ölçüde dengeleyen tek sistem İslamdır. İslam bu dengeye o kadar ehemmiyet verir ki, Kur’an’ın ilk suresi olan Fatiha’nın hemen üçüncü ayetinde bize bu denge anlatılır. Bu ayette ‘Allah din günün malikidir.’ denilir. Ömer b. Abdülaziz hiç baskıya tevessül etmeden ciddi bir devlet otoritesi kurmuştur.
Bunda hiç şüphesiz onun kendi şahsında tatbik gören adalet anlayışının payı çok büyüktür. Fakat en az onun kadar mühim bir husus da Abdülaziz’in vazifelendirmek üzere seçtiği şahıslardaki isabettir.
Mehdi Ömer B. Abdülaziz’dir
Kendisine sevinç gözyaşları rüyasını anlatıyor: ‘Rüyamda Allah Resülü’nü gördüm. Sağında Hz. Ömer, solunda Hz. Ömer vardı ve bana şöyle sesleniyordu: ‘Sen bizim yanımızda ismin Ömer’ül-Mehdi’dir.’
Ölmek İstiyor
İbn Ebi Zekeriyya’ya yazdığı mektupta ‘Mektubumu alır almaz bana gel.’ diyordu. İbn Ebi Zekeriyya denileni yaptı. Halifenin huzuruna gelince her ikisi de merhabalaştılar. Bir aralık sukuttan sonra halife: ‘Senden bir arzum var.’ diye söze başladı. Halife sözlerine devam etti: ‘Senden iktidarın dışında bir şey isteyecek değilim. Arzum şudur. İlminin nispetinde hamd ve sena ettikten sonra, Ömer b. Abdülaziz’den emanetini alması için Allah’a dua edeceksin!...’
Vefatı
Hanımı Fatıma anlatıyor: Abdülaziz vefat ettiği son hastalığında ‘Allah’ım ölümümü onlara hafif kıl.’ diye dua ederdi. Vefat ettiği gündü. Halifenin yatmakta olduğu odaya bir kapıyla açılan başka bir odada oturuyordum, içeriden Abdülaziz’in sesi geliyordu O. ‘Bu ahiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.’ ayetini okuyordu. Sonra ses kesilmişti ‘git bak bakalım acaba halife uyuyor mu’ dedim. İçeriye girince bir çığlık kopardı, yerimden fırladım ve odaya girdim. Halife kıbleye dönmüş bir eliyle ağzını diğer eliyle de gözlerini kapatmış upuzun yatıyordu, ölmüştü.’
17  cellotin genel / Biyografi / Ynt: ömer hayyam : Eylül 27, 2007, 04:51:30 ÖS
Ömer HAYYAM

(1048-1131)

            Asıl adı Giyaseddin Ebu'l Feth Bin İbrahim El Hayyam' dır. 18 Mayıs 1048'-de İranin Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıştır.Fakat o soy isminin çok ötesinde işlere imza atmıştır.Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almadı, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır. Elde bulunan ender kayıtlara da-yanılarak Ömer Hayyam'ın çalışmaları şöyle sıralanabilir:

            Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir Risalesi'dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu sınıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim olarak tanımlardı. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik çizimi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır. Bunun yanı sıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur.Binom teoerimini ve bu açılımdaki katsayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir )

            Bir kitabında da Öklit'in aksiyomlarıyla ilgili çalışmaları toplayan Hayyam, Öklit'in paralellik aksiyomunu başka bir önerme kümesiyle değiştirdi. Bunun sonucunda bugün öklit  dışı geometride kullanılan geniş, dar ve dik açı hipotezleri ile ilgili biçimlere ulaştı. Yani öklit dışı geometrinin temellerini atan Hayyam olmuştur. Öklit'in yapıtı üzerine yorumlarında, irrasyonel sayıların da tıpkı rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini kanıtlaması matematik tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. İsfahan'da üç yıl çalışarak kurduğu rasathanede gökyüzünü inceler, bilimsel çalışmalar yapar, hükümdarın özel müneccimi olur, yıldız falına bakardı. Ömer Hayyam kendi doğum tarihini bu kadar net şekilde bir gökbilimci hassasiyetiyle kendisi bulmuştur. 21 Mart 1079 yılında tamamladığı, halk arasında Ömer Hayyam Takvimi bugün ise Celali Takvimi olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Güneş yılına göre düzenlenen bu takvim 5000 yılda bir gün hata verirken, bugün kullandığımız Gregoryen Takvimi 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Eserleri arasında İbn-i Sina'nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır.

            Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi'ni ve Rubaiyat'ı Semerkant'ta kaleme almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir. Dönemin hakanı Melikşah, adı devlet düzeni anlamına gelen ve bu ada yakışır yaşayan veziri Nizamülmülk'e çok güvenirdi. Ömer Hayyam ile ilk kez Semerkant'ta tanışan Nizam onu İsfahan'a davet eder. Orada buluştuklarında O'na devlet hülyasından bahseder ve bu büyük hayalinin gerçekleşmesi için Hayyam'dan yardım ister. Fakat Hayyam devlet işlerine karışmak istemez ve teklifini geri çevirir. Saray entrikalarından hayatının sonuna kadar uzak kalmayı yeğler.

            İlmini genişletmek için zamanın ilim merkezleri olan Semerkand, Buhara, İsfahan'a yolculuklar yapmıştır. 4 Aralık 1131'de doğduğu yer olan Nişabur'da fani dünyaya veda etti...
18  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Ömer Seyfettin : Eylül 27, 2007, 04:51:10 ÖS
Ömer Seyfettin
28.2.1884 tarihinde Gönen'de doğdu. Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti, Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi'sine yazıldı (1893), bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi'ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin, piyâde mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. Teğmenlikle İzmir'de (1903-1910), sonra üsteğmen olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten ayrılıp Selanik'e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya başladı. Balkan Savaşında tekrar subay olarak orduya döndü, Yunanlılar'ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da öldü..
Öykü Kitapları
Sağlığında, Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.

19  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Ömer Seyfettin'in Hayatı : Eylül 27, 2007, 04:50:37 ÖS
ÖMER SEYFETTİN'İN HAYATI(1884-1920)
Ömer Seyfettin 1884 yılında Gönen'de (Balıkesir) doğdu. Asker olan Ömer Şevki bey'le Fatma hanım'ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan birisidir. Öğrenimine Gönen'de bir mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki Bey'in görevinin nakli dolayısıyla Gönen'den ayrılan aile İnebolu ve Ayancık'tan sonra İstanbul'a geldi. Ömer Seyfettin, önce Mekteb-i Osmanî'ye, ardından 1893 ders yılı başında da Askerî Baytar Rüştiyesi'ne kaydedildi. Bu okulu 1896'da tamamlayarak Edirne Askerî İdadîsi'ne devam etti. 1900'de İdadî'yi bitirerek İstanbul'a döndü. Burada Mekteb-i Harbiye-i Şahâne'ye başladı. 1903 yılında Makedonya'da çıkan karışıklık üzerine "Sınıf-ı müstacele" denilen bir hakla imtihansız mezun oldu. Piyade Asteğmeni rütbesiyle, merkezi Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun İzmir Redif Tümeni'ne bağlı Kuşadası Redif Taburu'na tayin edildi. 1906'da İzmir Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atandı. Bu, Ömer Seyfettin için önemli bir hâdisedir. Zira bu vesileyle İzmir'deki fikrî ve edebî faaliyetleri takip edecek ve bunlar içerisinde yer alan gençlerle tanışacaktır. Nitekim batı kültürünü tanıyan Baha Tevfik'ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik görür. Necip Türkçü'den ise sade Türkçe ve millî bir dille yapılan millî edebiyat konusunda önemli fikirler alır.
Ömer Seyfettin Ocak 1909'da Selanik Üçüncü Ordu'da görevlendirilir. Selanik'te çıkmakta olan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi kil Koyuncu'nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler'e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911'de Ömer Seyfettin'in "Yeni Lisan" isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayımlanır.
Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşının başlaması üzerine zarurî olarak dağılırlar. Ömer Seyfettin yeniden orduya çağrılır, hatta esir düşer. Nafliyon'da geçen esaret hayatı sırasında sürekli okur. "Piç", "Mehdi", "Hürriyet Bayrakları" gibi hikâyelerini bu yıllarda yazar. Bu hikâyeler Türk Yurdu'nda yayımlanır. Esareti süresince gerek okuyarak, gerekse yaşayarak yazarlık hayatı için önemli olacak tecrübeler kazanır.
Ömer Seyfettin 1913'te esaret hayatı bitince İstanbul'a döner. Bir süre sonra da Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirilir. Burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazar. 1914 yılında Kabataş Sultanisi'nde öğretmenlik görevine başlar ve bu görevini ölümüne kadar sürdürür.
1915'te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanım'la evlenir. Bu evlilik Güner isimli bir kız çocuğuna rağmen bozulur. Yazar tekrar yalnızlığına döner.
1917'den ölüm tarihi olan 6 Mart 1920'ye kadar geçen zaman birçok acı ve sıkıntıya rağmen verimli bir hikâyecilik dönemini içine alır. Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını gibi dergilerle Vakit, Zaman ve İfham gazetelerinde hikâye ve makaleleri yayımlanır.
Hastalığı 25 Şubat 1920'de artar, 4 Mart'ta hastahaneye kaldırılır. Türk hikâyeciliğinin bu unutulmaz ismi 6 Mart 1920'de hayata gözlerini yumar. Önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedilir. Daha sonra mezarı buradan yol geçeceği veya tramvay garajı yapılacağı gerekçesiyle 23 Ağustos 1939'da Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na nakledilir.
Ömer Seyfettin Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Otuz altı yıl gibi kısa bir ömüre çok sayıda eser sığdıran Ömer Seyfettin Türk fikir ve edebiyat alanına silinmez izler bırakmıştır.


20  cellotin genel / Biyografi / Ynt: pele : Eylül 27, 2007, 04:49:35 ÖS
Pele (1940 - .... )


Edson Arantes do Nascimento Pele, 1940 yılında dünyaya geldi. Futbola Bauru Atletic takımında başlayan Pele, 1955’te geçtiği Santos Kulübü’nde 1956’da A takımına alındı.
İlk Dünya Şampiyonluğu’nun 1958’de tattı. Yedekler arasında İsveç’e götürülen Pele oyuna girdiği zamanlarda başarılı futboluyla dikkatleri üzerine çekti ve Milli Takımın ilk onbirinde yer alarak kupayı kaldıranlar arasına girdi. 1962 Dünya Kupası onun için kötü bir dönemdi. Pele sakat olduğu için bu milli takıma çağrılmadı.
Futbol’un taçsız kralı olarak adlandırılan Pele, 1970 dünya kupasında hem olgun bir futbolcu hem de dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olduğu gösterdi ve Brezilya bu dünya kupasından da şampiyonlukla çıkarak 3 kez kupayı evine götürdü.
Her an her şeyi yapabilecek teknikte bir oyuncu olması, rakiplerin korkulu rüyası haline getirdi onu fakat o bununla şımarmak yerine kendisini daha da geliştirmeye çalıştı. 1974 yılına kadar oynadığı Santos takımında tam 1284 gol attı. O da tatilini ABD’de geçirdi ve New York Cosmos takımına transfer oldu. 1977’de de futbolu bıraktı.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu olarak gösterilen Pele, bütün dünyada futbol için ölçü ve hedef olarak gösterilmektedir.




21  cellotin genel / Biyografi / Ynt: PİSAGOR 'UN HAYATI : Eylül 27, 2007, 04:48:35 ÖS

Pisagor 'un Hayati
 
 
Yunan filozofu. Dogum yeri olan Sisam Adasindan MÖ 529'da Güney Italya'ya, Crotona'ya
göç etti. Crotona bu yörenin zengin liman kentlerinden biriydi. Pisagor buruda biraz
kisisel çekiciligi, kendinde varoldugunu iddia ettigi kehanet gücü, biraz da etrafinda
yarattigi gizemci havasiyla zengin ve soylu delikanlilardan üçyüz kadarini bir çati
altinda topladi ve okul kurdu. Pisagor ögrencilerini iki bölüme ayiriyordu : Dinleyiciler
ve matematikçiler. Okula dinleyicilik ile baslaniyor basarili olunursa matematikçilige
geçiliyordu.
Pisagor ögretisi evrende herseyin bir sayi ile (özellikle tam sayi) özlestigini öne
sürer. 5 rengin, 6 sogugun, 7 sagligin, 8 askin nedenidir. Düzgün geometrik sekiller
de pisagorculukta önemlidir. Pisagor yeryüzünün düzgün altiyüzlüden (heksahedron),
atesin piramitten, havanin düzgün sekizyüzlüden (oktahedron), suyun yirmiyüzlüden
(ikosahedron) yaratildigina inanir.
Pisagor müzik ile de ugrasti. Telin kisalmasiyla, çikardigi sesin inceldigini kesfetti.
Iki telden birinin uzunlugu digerinin iki katiysa, kisa telin çikardigi ses uzun
telin çikardigi sesin bir oktav üstünde oldugunu gördü.
Pisagor, sabah yildizi ile aksam yildizinin ayni yildiz oldugunu ilk anlayan Yunanlidir.
Kendisinden sonra bu yildiz uzun süre Afrodit olarak anildi. Bu gün bunun Venüs gezegeni
oldugunu biliyoruz.
Pisagor, Dünya'nin Günes etrafinda döndügünü ileri sürdügü zaman oldukça sert tepkiyle
karsilasmistir. Bilimler hakkindaki görüslerinin ne kadarinin ona ait oldugu bilinmemektedir.

Pisagor ögretisini sundugu felsefe okulunun kurucusudur. Bu okul ayni zamanda dini
bir topluluk ve o zamanin politikasina oldukça egemendir. Pisagor'un matematik, fizik,
felsefe, astronomi ve müzikte getirmek istedigi yenilikleri, buluslari hazmedemeyen
bir takim siyasetçi ve gruplar, halki Pisagor'a karsi ayaklandirarak, okulunu atese
vermisler, Pisagor ve ögrencileri bu alevler arasinda ölmüslerdir.
 
__________________________________________________
ÜCRETSIZ E-MAIL ALDINIZ MI?
Türkçe ilk Portal  http://www.mynet.com <http://mail.altavista.com//jump/http://www.mynet.com>

22  cellotin genel / Biyografi / Ynt: sabiha gökçen : Eylül 27, 2007, 04:47:40 ÖS
                    SABİHA GÖKÇEN
Türk Hava Kuvvetleri’nin ve Dünya’nın ve Türkiye’nin ilk askeri kadın pilotu, Yüce Önder ATATÜRK’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’dir.
22 Mart 1913’de Bursa’da doğan Sabiha GÖKÇEN, 1925 yılında ATATÜRK’ün Bursa’ya yaptığı bir gezi sırasında ATATÜRK tarafından manevi evlat olarak alınmıştır.
ATATÜRK’le birlikte Ankara’ya gelen Sabiha GÖKÇEN Ankara’da Çankaya İlkokulu’nu bitirdikten sonra İstanbul’da Arnavutköy Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde öğrenim görmüştür.
Sabiha GÖKÇEN’e “GÖKÇEN” soyadı da Sabiha GÖKÇEN’in henüz havacılıkla ilgisinin olmadığı 1934 yılında ve soyadı kanununun çıktığı günlerde ATATÜRK tarafından verilmiştir.
Sabiha GÖKÇEN, GÖKÇEN soyadını aldıktan yaklaşık 1 yıl sonra 4 Mayıs 1935 tarihinde havacılığa ilk adımı atmış ve TÜRKKUŞU’nda paraşüt ve planörcülük eğitimi görmüş, A ve B brövelerini almıştır. Müteakiben, 10 Temmuz 1935’de Rusya’daki Koktebel Yüksek Planörcülük Okulu’na bir grup Türkle birlikte (7 erkek ve 1 kız öğrenci) eğitime gönderilmiş ve burada 6 ay planörcülük eğitimi görmüştür.
Türkiye’ye döndükten sonra, Eskişehir Tayyere Mektebi’nde (Uçuş Okulu) görevli Bnb.Savmi UÇAN ve Muhittin Bey tarafından özel olarak uçuş eğitimine tabi tutulmuştur. Bu eğitimde gösterdiği başarılarından dolayı ATATÜRK’ün, Sabiha GÖKÇEN’e söylediği sözler aşağıda belirtilmiştir
“Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askeri kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askeri kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin ”
O dönemde, kızlar askeri okullara öğrenci olarak alınmıyorlardı. Bu özel muamele, Sabiha GÖKÇEN’in şahsında gelecek kuşaklar için bir deneme ve hazırlık mahiyetinteydi. Çünkü, çeşitli konuşmalarında belirttiği gibi, ATATÜRK; Türk kadınının her alanda başarılı olacağına inanıyor, onun, savaş sırasında erkeği ile nasıl birlikte cepheden cepheye koştuğunu tekrarlayarak, asker olabileceği düşüncesini de belli etmeye çalışıyordu. Bu düşüncesini ispat edebilmek için de eline güzel bir fırsat geçmişti.
Sabiha GÖKÇEN’e özel bir üniforma giydirilerek ESKİŞEHİR Tayyare Mektebi’nde (Uçuş Okulu) 1936-1937 döneminde 11 ay eğitime tabi tutulmuş ve brövesini aldıktan sonra da savaş pilotu yetiştirilmek üzere ESKİŞEHİR’deki 1 nci Tayyare Alayı’nda (Hava Alayı) 6 ay görev yapmıştır.
1 nci Tayyare Alayı’nda (Hava Alayı) yaptığı görev sırasında çeşitli askeri manevralara ve 1937 yılındaki Dersim Harekatı’na savaş pilotu olarak katılan Sabiha GÖKÇEN’e, Genelkurmay Başkanlığı tarafından bir takdir, Türk Hava Kurumu tarafından da “Murassa ( İftihar ) Madalyası” verilmiştir.
Sabiha GÖKÇEN, ESKİŞEHİR 1 nci Tayyare Alayı’ndan sonra TÜRKKUŞU’nda Başöğretmen olarak göreve başlamış ve uzun yıllar TÜRKKUŞU’nda görev yapmıştır.
Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk askeri kadın pilotu olan Sabiha GÖKÇEN tedavi görmekte olduğu Gülhane Askeri Tıp Akademisinde, 22.03.2001 tarihinde vefat etmiştir

23  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Victor Hugo : Eylül 27, 2007, 04:45:57 ÖS
Victor Hugo (1802 - 1885)

Fransız şair ve yazar Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de dünyaya geldi. Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid’te valilik yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı.
Hugo ilkokula İspanya’da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk ünvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir.
Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.
1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te. 1830 yılında Victor Hugo'nun Hernani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında "Hernani Savaşı" denilen tartışma basladı. Bu tartışma romantiklerin “klasizm” karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.
Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, Fransa’da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.
1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1848 İhtilali’nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1885’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.
19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller”

“Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.
Hayata ahlâk ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlâkı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.
Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı -namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.
Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar....
Romanda Gerçekçilik
19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir.
Balzac'tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı "Sefiller" romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris'in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. "Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(...) Paris'in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (...) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris'in kaldırımlarına atılmak denir". Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir "nesnel" incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.
“Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille...
Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”

Eserleri
Sefiller, Notre Dame'ın Kamburu, Hernani, Doksanüç İhtilali, İdam Mahkumunun Son Günü, Deniz İşçiler
24  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Vivaldi : Eylül 27, 2007, 04:45:34 ÖS
Antonio Lucio Vivaldi (1678 - 1741)
Antonio Lucio Vivaldi, “barok” çağının en büyük kemancı ve bestecilerinden biri, 4 Mart 1678'de Venedik'te doğdu. Babası St. Mark kilisesinin orkestrasında çalan usta bir kemancıydı. Vivaldi henüz kendi eserleriyle ün kazanmadan önce babasıyla birlikte ikili keman konserleri verdi ve bu konserler tanınmasında da büyük ölçüde etkili oldu.
Bir papaz eğitimi alan Antonio Vivaldi 1703 yılında resmen papazlık görevine atandı. Ama aynı yıl başka bir işe daha girdi. Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanede keman öğretmeni oldu. Buradaki görevi yetim ya da sakat kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. Venedik'teki yetimhanede verilen bu konserler bir süre sonra bir gün konseri veren kızlarla tanışmak üzere katıldığı bir yemekten sonra, ayrılırken "bu çirkin kızların tümüne aşık" olduğunu yazar. Bir süre sonra kent seçkinleri de kızlarını bu aynı yetimhane okuluna göndermeye başladılar. Vivaldi daha sonraki yaşamının hemen hemen tümünü burada geçirdi. Ne var ki operaya olan ilgisi onu sık sık Venedik'ten uzaklaştırıyordu. 1710 yılında opera yazmaya başlayan Vivaldi bundan sonra kendini özellikle opera yazmaya verdi. Bilinen 49 operasından 22'si saklanıp bugüne kadar gelmiştir.
Opera, her ne kadar Vivaldi için önemli olsa da, bugün Vivaldi'nin önemi bestelediği keman eserleri yatar. Çok usta bir çalgıcı olan Vivaldi'nin keman çalışını izlemiş olan Alman gezgin Johann Friedrich Armand von Uffenbach onun için "kimse bugüne kadar böyle çalmadı ve bundan sonra da çalamaz" diyordu. Yolculukları yüzünden Pieta'dan ayrılan Vivaldi, bu zamanlarda bile yetimhane için konçerto yazmayı bırakmadı. Yaklaşık 230'u keman için olmak üzere, 450 konçerto yazmıştır. Vivaldi operalarını sahneletmek üzere gitmiş olduğu Viyana'da 27 Temmuz 1741 yılında öldü. Bundan sonra bütünüyle unutulmuş görünen Vivaldi'nin adı yüzyılımıza dek pek tanınmadı. Ancak 1920'den sonra yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkmaya başladı. Ve 1960'lara gelindiğinde Vivaldi özellikle "Dört Mevsim"i ile dünyanın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilmeye başlandı.

25  cellotin genel / Biyografi / Ynt: william shakespear : Eylül 27, 2007, 04:45:06 ÖS
Hayatı
29 Nisan 1564’te Stratford-Upon-Avon’da doğan Shakespeare’in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Hali vakti yerinde bir esnaf olan, aynı zamanda yerel yönetimde sulh hakimliği ve belediye başkanlığı gibi önemli görevler üstlenen John Shakespeare’in üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur. Babasının maddi durumu daha sonraki yıllarda bozulsa da Shakespeare’in diğer eşraf çocukları gibi ilkokuldan sonra eğitim dili Latince olan King’s New School adlı ortaöğretim okuluna devam ettiğine ve burada Roma edebiyatının klasikleriyle tanıştığına kesin gözle bakabiliriz. Üniversiteye gitmeyen Shakespeare’in Latincesinin düzeyini tam olarak bilemediğimizden kaynak olarak kullandığı bazı eserleri asıllarından mı, yoksa çevirilerinden mi okuduğu hakkında bir şey söyleyemiyoruz.
1582’de on sekiz yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük Anne Hattaway ile evlenen Shakespeare’in bu evlilikten beş çocuğu olmuş ancak oğlu Hammlet’i 1596’da kaybetmiştir. 1585 yılı ile 1590’ların başı arasındaki yaşamı hakkında elimizde güvenilir bilgi yok. Ancak Shakespeare’in bu yıllar içinde Londra’ya gelip aktör ve oyun yazarı olarak tiyatroculuk mesleğine başladığını ve kısa zamanda ün kazandığını biliyoruz. Londra’da yaşadığı yıllarda Stratford ve ailesiyle ilişkisini düzenli olarak sürdüren Shakespeare’in profesyonel yaşamı çok yoğun geçmiş. Soneleri (“Sonnets”), konularını klasik mitolojiden alan iki uzun öyküsel şiiri (“Venus and Adonis” ve “The Rape of Lucrece”) ve oyunlarıyla tanınan Shakespeare yazarlık ve aktörlüğün yanı sıra çalıştığı tiyatro kumpanyasının altı ortağından biriydi. Eline geçen paranın önemli bir kısmıyla emlak satın almış ve bu yatırımlar sayesinde 1610’da Stratford’a oldukça varlıklı bir kişi olarak dönmüştür.
İşleriyle ilgili olarak ara sıra Londra’ya gitse de yaşamının son dönemini Stratford’da geçiren Shakespeare 23 Nisan 1616’da ölür. Stratford’luların bu ünlü hemşerilerinin onuruna yaptırıp kiliseye koydukları anıtta, adının Sokrates ve Vergilius’la birlikte anılması dikkat çekicidir.
Eserleri
Komediler

”Bir Yaz Gecesi Rüyası” bir büyü ve yanlışlıklar komedisidir. Atina yakınlarındaki bir koruda yollarını şaşıran dört sevgili, Periler Kralı Oberon ile kavgacı hizmetkârı Puck'ın büyüsüne kapılırlar. Kentten bir grup işçi de, gözden uzak bir yerde oyunlarını prova etmek için koruya gelir. Onlar da perilere katılırlar ve ortaya bir sürü karışıklık ve komik durum çıkar. Sonunda her şey düzelirse de, en komik sahne işçilerin Dük Theseus'un düğün şöleninde oyunlarını oynadıkları sahnedir.

”On İkinci Gece” de bir yanlışlıklar komedisidir. Kadın kahraman Viola'nın gemisi yabancı bir ülkenin açıklarında batar. Erkek kılığına giren ve "Cesario" adını alan Viola, ülkenin yöneticisi Dük Orsinonun hizmetine girer. Erkek kılığındayken Dük'e aşık olur. Orsino'nun aşık olduğu zengin Kontes Olivia da "Cesario"ya tutulunca durum karışır. Gene en komik sahneler, neşeli Sir Tobby Belch ve arkadaşlarının Olivia'nın kendini beğenmiş ve süslü uşağı Malvolio'yu kandırmak için oyun oynadıkları sahnedir.
”Venedik Taciri” de bir komedi olmakla birlikte ciddi bölümler de içerir. Oyundaki kötü adam Yahudi tefeci Shylock'tur. Borç aldığı parayı ödeyemeyen tüccar Antonio'dan, kendi vücudundan kesilecek yarım kilogram et ister. Shylock'un açgözlülükle bıçağını bilediği gerilimli bir duruşmadan sonra Antonio kendisini savunan genç bir avukatın zekâsı sayesinde kurtulur.
[değiştir]
Trajediler
Shakespeare'in tüm oyunları arasında en çok sahnelenen Romeo ile Juliet`tir. İtalya'nın Verona kentinde yaşayan birbirlerine düşman ailelerin çocukları olan Romeo ile Juliet'in, aileleri arasındaki nefret yüzünden son bulan aşkları anlatılır.
Hamlet`te, babası öldükten sonra annesiyle evlenen amcasının aslında babasının katili olduğunu öğrenen Danimarka Prensi Hamlet derin bir acıya kapılarak öç almaya karar verirse de, bunu bir türlü gerçekleştiremez. Oyun, yalnızca amcası Claudius'un değil, kraliçe ve Hamlet'in de öldükleri bir sahneyle biter.
"Kral Lear" Shakespeare trajedilerinin en korkuncu, ama belki de en önemlisidir. Gururlu ve bencil olan yaşlı Kral Lear, sadık ve sevgili kızı Cordelia'nın kendisini ne kadar sevdiğini ablaları gibi abartmalı bir dille açıklamaması üzerine, öfkeye kapılarak onu sürgüne gönderir ve tüm servetini öbür kızları Goneril ve Regan arasında paylaştırır. Oysa iltifat dolu sözlerine karşın bu iki kardeş zalim ve haindir. Çok geçmeden Lear onların gerçek yüzlerini görür. Fırtınalı bir gecede sokağa atılan Lear, Cordelia'ya yaptığı haksızlığın acısıyla çıldırmaya başlar. Sonunda onu kurtarmak için geri dönen Cordelia da düşmanları tarafından öldürülür. Üzüntüden perişan olan kral kızının ölüsüne sarılarak son nefesini verir.
Tarihsel Oyunlar
Shakespeare konuların İngiliz tarihindeki olaylardan alan birkaç oyun da yazdı. Bunlardan ilki, rakiplerine ve düşmanlarına acımasız davranan kötü ruhlu ve kambur Kral III. Richard'ı anlatan Kral Üçüncü Richard'ın Tragedyası`dır. Kurbanları arasında Londra Kulesi'nde öldürülen iki genç prens de vardır. Yaşamını yitirdiği Bosworth Field çarpışmasından bir gece önce prenslerin ve öteki kurbanlarının hayaletleri uykusunda Richard'a görünür.
Tarihsel oyunlarından bazıları bir dizi oluşturur: The Tragedy of King Richard II, Henry IV’ün iki bölümü ile Henry V. The Tragedy of Richard I'ı da güçsüz kral tahtından vazgeçerek tacını IV. Henry adını alan Henry Bolingbroke'a bırakır. Öbür iki oyunda, yeni kralın yönetimi sırasında sorunlar ve ayaklanmalar baş gösterir; bu sırada kralın öz oğlu Prens Hal avare ve savurgan bir yaşam sürer. Ama babasının ölümüyle tahta geçerek V. Henry adını alan Prens Halin döneminde düzen yeniden kurulur. V. Henry'nin orduları Fransa'da büyük zafer kazanır. Henry'nin Fransız prensesiyle evlenmesi her iki ülkeye de barış getirir.
Shakespeare'in, konularını Eski Yunan ve Roma tarihinden alan oyunlarından en ünlüsü ise Julius Caesar`dır. Bu oyunda dürüst ve erdemli bir kişiliği olan Brutus, Jül Sezar'ın kendisini Roma imparatoru ilan etmesini önlemek amacıyla, arkadaşlarıyla birlik olup çok sevdiği Jül Sezar'ı özgürlük adına öldürür. Ama bunun cumhuriyetin yok olmasını önleyememesi üzerine de kendi canına kıyar.
"Mutlu Son"la Biten Oyunlar
Shakespeare yaşamının sonlarına doğru kötülük ve acıyı içerdikleri için tam olarak birer komedi sayılmayan, ama ölümle değil de bağışlama ve mutlu sonla bittikleri için trajedi de sayılmayan birkaç oyun yazdı. Bu oyunlardan biri olan Kış Masalı'nda, Leontes adlı bir kral hiçbir neden yokken karısı Hermione'yi kıskanır, karısıyla tüm ilişkisini keser ve bebek yaşındaki Perdita adlı kızının yabani hayvanlara yem olsun diye ıssız bir yere bırakılmasını emreder. Perditayı bir çoban kurtarır ve büyütür. Sonunda kız, babasına geri döner. Kralın uzun yıllar boyunca pişmanlıkla andığı ve öldü diye yas tuttuğu Hermione de geri döner, böylece sonunda geçmişin hataları bağışlanır.
Fırtına'da ise olay, düklüğü elinden alınan Prospero'nun yönetimindeki bir adada geçer. Büyü gücüne sahip Prospero, hava perisi Ariel'i ve yarı insan yarı canavar Caliban'ı yönetmektedir. Yıllar önce hileyle düklüğü ele geçiren Prospero'nun kardeşi Antonio, adanın yakınında bir deniz kazası geçirir. Prospero büyü gücüyle kendisine haksızlık edenleri cezalandırır. Ama daha sonra onları bağışlar ve kızı Miranda'nın Antonio'nun oğlu Prens Ferdinand ile evlenmesine izin verir. Oyun Prospero'nun büyülü değneğini kırması, büyü kitabını denize atması ve tüm grubun düşmanlıkları geride bırakıp büyüyle onarılmış gemiyle İtalya'ya yelken açmasıyla sona erer.
Eserlerinin bir çoğu Türkçe’ye çevrilerek, ülkemizde de sergilenmiş, bazıları da sinema filmi olarak çekilmiştir.


26  cellotin genel / Biyografi / Ynt: William Shakespeare Hayatı(ing) : Eylül 27, 2007, 04:44:54 ÖS
Winston Churchill (1874 - 1965)


Wisnton Churchill, Oxfordshire’da, 30 Kasım 1874’te, Lord Randolph Churchill’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1895'te Kraliyet Harb Okulunu bitirdi ve orduya girdi. Boerler savaşında esir düştü ve kaçarak milli kahraman haline geldi. On ay sonra, Muhafazakar partiden milletvekili seçildi.
1904’te Liberal Partiye girdi. 1911’de Bahriye Nazırı oldu. Başarılı siyasi kariyeri 1916 Gelibolu yenilgisinden sonra düşüşe geçti. Sadece donanmayla Çanakkale Boğazının geçilebileceği, ardın da rahatça İstanbul’a ulaşılabileceği konusundaki ısrarcı tavrı, Türklerin umulandan çok daha başarılı bir savunma yapması; müttefik ordusunun tarihi yenilgisine yol açtı. Bu başarısızlığın mimarı olarak nitelendirilen Churchill, İngiliz halkı karşında çok zor bir durumda kaldı ve muhaliflerinin de zorlamasıyla görevinden ayrıldı. Ancak 1917’de Cephane Bakanlığına ve Harbiye Bakanlığına getirildi. 1924'te tekrar Muhafazakar Partiye girdi. Maliye Bakanı oldu (1924-1929).
1939'da bir kez daha Bahriye Nazırlığına ve 1940'ta N. Chamberlain'ın yerine Başbakanlığa getirildi. İkinci Dünya Savaşında izlediği savaş politikası ve Roosevelt ile kurduğu iyi ilişkiler onu İngiliz tarihinin en önemli devlet adamları arasına soktu. Gene bu dönemde Müttefik Devletlerin Balkanlar'a kaydırmağa çalıştığı strateji konusunda Ruslarla çalıştı. Ancak S.S.C.B.'nin burada hakim duruma geçmesinden de çekiniyordu. Bu yüzden savaşın başından itibaren stratejik önemi büyük olan Türkiye'yi savaşa sokmağa çalıştı. Kahire ve Adana'da Türk yöneticileriyle bu konuda yaptığı görüşmelerde, Türkiye'nin istediği askeri yardımı vermeğe de yanaşmadı. Savaş sonrası Avrupa ülkelerinin birleşmesini sağlayan Kuzey Atlantik Paktı, Avrupa Konseyi gibi kurumların oluşması için büyük çaba gösterdi. 1951 seçimlerinde tekrar iktidara geldi. 1955'te görevlerini A.Eden'e bırakarak siyasetten çekildi.
Son yıllarını daha çok yazarak ve resim yaparak geçirdi. 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1963’te Amerikan Devleti, kendisine onursal vatandaşlık verdi. 1965 yılında, 90 yaşında öldü ve Blenheim Palace’a gömüldü.




27  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Winston Churchill : Eylül 27, 2007, 04:44:35 ÖS
Winston Churchill (1874 - 1965)


Wisnton Churchill, Oxfordshire’da, 30 Kasım 1874’te, Lord Randolph Churchill’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1895'te Kraliyet Harb Okulunu bitirdi ve orduya girdi. Boerler savaşında esir düştü ve kaçarak milli kahraman haline geldi. On ay sonra, Muhafazakar partiden milletvekili seçildi.
1904’te Liberal Partiye girdi. 1911’de Bahriye Nazırı oldu. Başarılı siyasi kariyeri 1916 Gelibolu yenilgisinden sonra düşüşe geçti. Sadece donanmayla Çanakkale Boğazının geçilebileceği, ardın da rahatça İstanbul’a ulaşılabileceği konusundaki ısrarcı tavrı, Türklerin umulandan çok daha başarılı bir savunma yapması; müttefik ordusunun tarihi yenilgisine yol açtı. Bu başarısızlığın mimarı olarak nitelendirilen Churchill, İngiliz halkı karşında çok zor bir durumda kaldı ve muhaliflerinin de zorlamasıyla görevinden ayrıldı. Ancak 1917’de Cephane Bakanlığına ve Harbiye Bakanlığına getirildi. 1924'te tekrar Muhafazakar Partiye girdi. Maliye Bakanı oldu (1924-1929).
1939'da bir kez daha Bahriye Nazırlığına ve 1940'ta N. Chamberlain'ın yerine Başbakanlığa getirildi. İkinci Dünya Savaşında izlediği savaş politikası ve Roosevelt ile kurduğu iyi ilişkiler onu İngiliz tarihinin en önemli devlet adamları arasına soktu. Gene bu dönemde Müttefik Devletlerin Balkanlar'a kaydırmağa çalıştığı strateji konusunda Ruslarla çalıştı. Ancak S.S.C.B.'nin burada hakim duruma geçmesinden de çekiniyordu. Bu yüzden savaşın başından itibaren stratejik önemi büyük olan Türkiye'yi savaşa sokmağa çalıştı. Kahire ve Adana'da Türk yöneticileriyle bu konuda yaptığı görüşmelerde, Türkiye'nin istediği askeri yardımı vermeğe de yanaşmadı. Savaş sonrası Avrupa ülkelerinin birleşmesini sağlayan Kuzey Atlantik Paktı, Avrupa Konseyi gibi kurumların oluşması için büyük çaba gösterdi. 1951 seçimlerinde tekrar iktidara geldi. 1955'te görevlerini A.Eden'e bırakarak siyasetten çekildi.
Son yıllarını daha çok yazarak ve resim yaparak geçirdi. 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1963’te Amerikan Devleti, kendisine onursal vatandaşlık verdi. 1965 yılında, 90 yaşında öldü ve Blenheim Palace’a gömüldü.




28  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Wolfgang Amadeus Mozart : Eylül 27, 2007, 04:43:37 ÖS
Wolfgang Amadeus Mozart (1756 - 1791)
27 Ocak 1756'da Avusturya'da Salzburg şehrinde doğdu. Babası Leopold Mozart, Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman çalan, bir çok besteler ve keman için bir metod yazan bir müzikçiydi. Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman kendisinden beş yaş büyük olan kızkardeşi Maria Anna (Nannerl)'ın çaldığı klavsen parçalarını belleğine yerleştirip kendi kendine çalmaya başlayınca ondaki mucizevi özelliği farketti, hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kağıdına daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak klavsen dersleri vermeye başladı.
Gerçekten de Wolfgang'ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardı; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek derecede hassastı ve çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu.
Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başladı. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirdi.
Yaşamının ilk oniki yılında babası ve kızkardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı Avrupa'da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi topladı, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çaldı. Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan harika çocuk Wolfgang'ı dinlemek için yarıştılar, çağın ünlü ressamları Mozart'ların portre ve resimlerini yaptılar.
O günlerde Wolfgang'ı dinleyen ünlü düşünürler Voltaire ve Goethe, bu küçük çocuğun bir gün sanatının en büyük ustaları arasına katılacağından emin olduklarını söylediler.
Ondört yaşında iken, ilk opera eseri "Lucia Silla" Milano'da çalındığı zaman Mozart kendini opera sahnelerine de, üstelik operanın vatanı İtalya'da, kabul ettirmiş bulunuyordu. Papa tarafından kabul edilerek ona, o güne kadar sadece büyük ustalara layık görülen "Altın Mahmuz" nişanı ve şövalyelik beratı verildi.
Mozart, bilinci salt şarkı ve müzikten oluştuğu için kendisini o günlerdeki bu ihtişamlı olayların cazibesine kaptırmadı; sadece besteleri ile uğraştı, bu uğraşını durmadan inatla, ısrarla yürüttü.
Yirmibeş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaştı, han köşelerinde barındı, bazen yiyeceksiz kaldı, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durdu. Bu meşakkatli yolculuklar esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıprattı.
Mozart'ın hayret uyandırıcı; bir başka yönü de birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek ve mafsal romatizması gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması, ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi ve keyfini hiç bozmamasıdır. Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında "Ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir kralım" diyerek kendince bir eğlence yarattğını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını anlatır anılarında.
Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddi durumunu düzeltmedi. Yaşamı boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çekti. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davrandılar. Sadece dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalıştı.
Mozart'ın otuzaltı yaşını doldurmadan 5 Aralık 1791'de Viyana'da öldü. Cenazesi fakir cenazeler için uygulanan biçimde kaldırıldı. Mezarının nerede olduğu ise bilinmemektedir. Söylenenlere göre, Mozart'ın tanıdığı insanlar arasından sadece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenaze duasından sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur nedeniyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince cenaze aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan bir mezara gömüldü. En fenası, bütün araştırmalara rağmen bu mezarın yeri öğrenilemedi, tabutun nasıl olup ta sahipsiz kaldığı ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman anlaşılamadı.

"Mozart müzik sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespear'in olduğu gibi. Onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir mucizedir."
                                                                              J.W.Goethe

29  cellotin genel / Biyografi / Ynt: Wright Kardesler : Eylül 27, 2007, 04:43:23 ÖS
Wright Kardeşler
Wright Kardeşler, ilk motorlu uçağı yapan ünlü kardeşlerdir. Wilbur Wright 1867 yılında doğmuş, 1912 yılında ölmüştür. Kardeşi Orville Wright ise 1871 yılında doğmuş, 1948 yılında ölmüştür.
Ohio, Daytonlu iki bisiklet ustası olan Wilbur ve Orville Wright, 1899'da kuşların nasıl uçtukları hakkında kendilerine ipucu verebilecek herşeyi sistemli bir şekilde incelemeye başladılar. Bilimsel eserlerde ve eski insanların deneyimleri arasında kendi işlerine yarayacak hiçbirşey olmadığını kısa sürede anlayan Wright kardeşler sadece Berlin yakınlarındaki bir tepe üstünden planörle uçuş denemeleri yapan ve bu konuda çok dikkatli notlar tutan Alman mühendisi Otto Lilienthal'in çalışmaları vardı.
/wiki/Resim:Orville_Wright.jpg /wiki/Resim:Wilbur_Wright.jpgWilbur Wright
Lilienthal kuşların uçmalarını çok yakından incelediği için planörünün bir kuşu andırmasına fazla şaşmamak gerekir. Fakat o içlerinde ünlü ressam Leonardo Da Vinci'nin de olduğu birçoklarını cezbeden tuzağa, yani kuş uçuşunu temsil eden kanat çırpma olayının cazibesine kapılmadı. Lilienthal uçabilecek bir uçağın havayla temas halinde olan sabit bir kanadı olması gerektiğini gösterdi. Kararlı bir uçuşu gerçekleştirebilmek için gerekli kontrol sadece onun söylediği böyle bir kanat tarafından sağlanabilirdi ve bu konuda Wright kardeşler de onunla uyuşuyordu.
Wilbur ve Orville Wright bilimsel öğrenim görmemişler, liseden sonra yüksek bir okulda gitmemişlerdi. Fakat uçma alanındaki çalışmalarını ilerlettirken kendi bilimsel yönlerini de model uçaklar, uçurtmalar, insan taşıyan planörler ile yaptıkları yüzlerce deney sayesinde bu konuda bilimsel bir eser hazırlayacak kadar ilerlettiler. Hatta hazırladıkları 200'den çok farklı tipteki kanatları denemek için bir rüzgar tüneli dahi yaptılar. Wright kardeşlerin 17 Aralık 1903'te North Carolina'da Orville'in kontrolünde havalanan ilk uçağı aerodinamik ses teorisine bağlı kalınarak yapılmıştı.
Bu uçak iki pervaneliydi. Pilotla birlikte ağırlığı 335 kg.dı. Bu uçuşun beş tane görgü şahidi vardır. Orville birinci denemede 12 saniye uçtu. Ve sadece 37 metre mesafe katetti. O günkü son denemesinde ise, bu süre 59 saniyeye çıkmıştı ve 280 metrelik bir mesafeye uçmuştu. Daha sonra uçaklarını geliştirdiler ve 1904 yılında uçağa havada dönüşler yaptırarak, geri dönmek suretiyle kalktıkları noktaya inmeyi başardılar.
Wright kardeşler, iyi bir uçak tasarımında kanadın ani esen şiddetli rüzgarların zararlı etkisiyle sert havanın aşağı ve yukarı çekici etkisine karşın pilotun düzeltmesiyle kanadın daha uygun bir vaziyet almasını sağlayan bir mekanizma bulunması gerektiğini anladılar. Kuşları gözleyerek sert havalarda uçuş düzeylerini korumak için kanat uçlarını nasıl büktüklerini not aldılar. Kanat bükmeyi planörlerinin kanatlarının uçaklarını bir mekanizma yardımıyla eğerek taklit ettiler. Deneylerinden bunun işe yarayacağını tahmin etmişlerdir. Gerçekten de işe yaramıştır. Kanat eğmenin uçuş aerodinamiğini nasıl etkilediğini doğru bir şekilde tahmin ettiler ve anladılar.
Wright Kardeşler artık uçabilen bir uçak yaratmışlardı ama onu nasıl uçuracaklarını bilmiyorlardı. Bunu onlara gösterebilecek ne bir kitap ne de bir öğretmen vardı. Yavaş yavaş ve metotlu bir şekilde uçakla dönüş yapabileceklerinden çok zaman önce emin olmuşlardı. Daha ilk denemelerinde uçak tam bir daire dönüşünü kolaylıkla tamamlayarak havalandıkları noktanın yanına indi. Uçak dizaynı, diğerleri Wright kardeşlerinin seviyesine gelinceye kadar bir süre olduğu yerde saydı. Pilotun kanadın üzerine yatık bir şekilde durmaktan kurtarıp oturmasını sağlayacak bir yer yapılması gibi zorunlu bir takım şeyler gerekiyordu. Wright kardeşler pilotun oturabildiği bir uçak dizaynı hazırladılar. Ayrıca bir de iniş takımı yaparak kendilerini ilk uçuşlarında yanlarında taşıdıkları tekerlekli kriko ve monoraydan kurtardılar.

30  cellotin genel / Biyografi / Ynt: yahya kemal beyatlı : Eylül 27, 2007, 04:43:04 ÖS
YAHYA KEMAL BEYATLI (1884 - 1958)

Asıl adı Ahmed Agâh olan Yahya Kemal, 2 Aralık 1884'te Üsküp'te doğmuştur. Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci ile şair Lefkoşçalı Galip'in yeğeni olan Nakiye Hanım'ın oğludur. Yahya Kemal, "islâm tesettürünün en şedîd bir muhitinde doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü" söylediği annesinin okuma-yazma bilmediğini ve "çok kuvvetli mutekid olduğunu" belirtmektedir. Çocukluk yıllarını, sonradan şiirnie de yansıyacak olan Rakofçi Çiftliği'nde geçiren Yahya Kemal, önce, babasının "eti senin kemiği benim" sözleriyle Gani Efendi adlı Hoca'ya teslim ettiği Yeni Mektep'e gitmiş, ancak buradaki öğrenciliği pek başarılı geçmeyince Üsküp'te yeni açılan Mekteb-i Edep'e kaydedilmiştir. Kendisi bu okul değiştirme olayına değinirken, "bu bana müslümanlıktan çıkmak gâvurluğa karışmak gibi bir şey göründü.(...) Yeni Mekteb'den Mekteb-i Edep'e geçişim Şark'tan Avrupa'ya geçişim oldu" demektedir.
Yahya Kemal daha sonra Üsküp İdadisi'ne girmiş (1892), ailesini Selanik'e nakledince oradaki İdadi'ye girmiş, annesinin ölmesi, babasının yeniden evlenmesi üzerine tekrar Üsküp'te okumak zorunda kalmıştır. 1902'de yatılı olarak Selanik'te okumuş, bir süre tekrar Üsküp'te okuduktan sonra İstanbul'a gönderilmiştir (1902). İstanbul'da Vefa İdadisi'nde okuyan Yahya Kemal, Mühendishane mezunu olan ancak ilerici düşüncelerinden ötürü askerlikten çıkarılan Serezli Zeki Bey'in etkisinde kalarak Jön Türk olmak üzere Paris'e kaçmıştır (1903).
Şunları yazmaktadır: "Alafranga neslin bir çok çocukları gibi bir Paris sevdasına tutulmuştum. (...) Memleketi zindan, Avrupa'yı nurlu bir âlem gibi görüyordum. İstanbul'un hafiyelik havasından ürkmüştüm. (...) Kendi millî muhitimin cenderesinden kurtulmak, Tevfik Fikret'in şiirinde, Halid Ziyâ'nın nesrinde ve bu iki müteceddidin peşine takılmış gençlerin eserlerinde, Fransızcadan tercüme edilmiş romanlarda gördüğüm âleme atılmak istiyordum".
Paris'te bir yıl yatılı olarak Meaux Okulu'nda okuyup Fransızcasını ilerleten Yahya Kemal, daha sonra Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu'na girmiştir (1904). Bu sırada Ahmed Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Sabahattin gibi ileri gelen Jön Türkler'le ilişki kuran Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar ve sonradan Türkiye Komünist Partisi'nin lideri olan Şefik Hüsnü ile dost olmuş, 1912 yılında İstanbul'a dönmüştür. Dokuz yıl kaldığı Paris'ten İstanbul'a dönüşü talihsiz bir savaş gününe rasgelmektedir: "İtalya'nın Trablusgarp'u istilâsı münâsebetiyle Boğazlar kapalıydılar".
İstanbul'a dönen Darüşşafaka'da edebiyat ve tarih öğretmenliği yapan (1913) Yahya Kemal, Medretü'l-Vaazin'de de uygarlık tarihi dersleri vermiştir (1914). Daha sonra Darülfünun'da uygarlık tarihi, batı edebiyatı tarihi ve Türk edebiyatı tarihi derslerinde "müderris" olarak görev almış (1916-1919), Mütareke'den sonra Ati, İleri, Tevhid-Efkâr Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde ve arkadaşlarıyla çıkardığı Dergâh dergisinde Millî Mücadele'yi destekleyen yazılar yazmıştır. Barış antlaşması için Lozan'a giden heyette danışman olarak yer almış (1922), daha sonra Urfa milletvekili olmuştur (1923).
Cumhuriyet'in ilânından sonra Varşova (1926) ve Madrid'te (1929) orta elçi olarak görev yapan Yahya Kemal, Madrit'teyken Lizbon elçiliğini de yürütmüştür (1931). Daha sonra Yozgat (1934-35), Tekirdağ (1935-1943), ve İstanbul (1943-1946) milletvekili seçilmiş halkevleri sanat danışmanlığı yapmış ve Pakistan Büyükelçisi iken emekli olmuştur (1949).
Yahya Kemal hiç evlenmemiş, ömrünün son yıllarını Park Otel'de geçirmiştir. Tutulduğu müzmin bağırsak kanamasının tedavisi için Paris'e gitmiştir (1957), ancak iyileşememiş ve bir yıl sonra aynı hastalıktan kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde ölmüştür (1958). Ölümünden sonra İstanbul'da Yahya Kemal'i Sevenler Derneği ile Yahya Kemal Enstitüsü kurulmuş, bir Yahya Kemal Müzesi açılmıştır. Beşiktaş'taki Barbaros Serencebey Parkı'na heykeli dikilmiştir.
Edebiyat Hayatı
Daha Selanik İdadisi'nde "Esrâr" takma adıyla şiirler söyleyen Yahya Kemal , "şiire bir aşkla başladım" demekte, ilk şiirini mahallelerinde oturan Redife adındaki genç kız için "türkü güftesi olarak" yazdığını belirtmektedir. İlk yayımlanan şiirinin, hiç görmediği İstanbul'u "tasvir eden" "Hâtıra" adlı ve "mübtedi gençlerin pek bilmediği muzâri vezni ile yazılmış bir manzume olduğun" belirten Yahya Kemal, bu ilk ürününün İstanbul'da yayımlanan Terakkî mecmuasında çıktığını bildirmektedir. İstanbul'a geldikten sonra Tevfik Fikret'in, Cenap Şahabettin'in şiirlerini tanıyan Yahya Kemal, Servet-i Fünun şiirinin etkilerini taşıyan gençlik şiirlerini Ağâh Kemal imzasıyla İrtika, Mâlumat dergilerinde yayımlamıştır. Bu yıllarda, akrabalarından Abdurrahmanpaşazade İbrahim Bey'in evinde Hacı Arif Bey yönetiminde yapılan icra fasıllarını izleyerek Türk müziğini yakından tanımış, klasik bestecilerimizi derinden anlayıp sevmiştir.
Paris'te bulunduğu yıllarda Fransız sembolistlerinin yapıtlarına yakınlık duyan yahya Kemal, şunları yazmaktadır: "Gerçi Hugo'yu iyi anlıyordum, gerçi Gautier'yi ve De Banville'i iyi anlıyordum, gerçi Baudelaire ve Verlaine'i sıtmalı bir ibtilâ ile seviyordum, gerçi şahsî şairliğin en son nümuneleri olan Maeterlinck, Verhaeren gibi şiirleri yakından biliyordum, lâkin zevkim, bütün bu şairlere nisbetle çok geri sayılan Jose Maria de Heredia'nın şiiri üzerinde durmuştu".
Yahya Kemal Heredia aracılığıyla, sonraki yıllarda şiir anlayışını kökten değiştirmesine yol açacak Latin ve Yunan şiirini tanımış, Heredia'nın sonnet'lerinde "şiirin asıl madenine eliyle dokunduğu" duygusuna kapılmıştır. Paris'te Yahya Kemal'i derinden etkileyen ve tarih görüşünün oluşmasını sağlayan ikinci kişilik Albert Sorel olmuştur.
Bu iki etkiyle Türkiye'ye dönen Yahya Kemal, 1918'de Yeni Mecmua'da yayımladğı şiirleriyle büyük ilgi uyandırmış, daha sonra Edebî Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci ve kendi kurduğu Dergâh dergilerinde yer alan yapıtlarıyla kendisini bir yol açıcı olarak kabul ettirmiştir. Bir anlamda modern Türk şiirinin başlatıcısı sayılan Yahya Kemal, "Hayal Şehir" adlı şiiriyle İnönü Sanat Armağanı'nı kazanmıştır (1948).
Yahya Kemal'in yapıtları ölümünden sonra, sağlığında kendisinin tasarladığı başlıklar altında yayımlanmıştır.
Eserleri
Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Enst., 1961
Eski Siirin Rüzgarlyla, Yahya Kemal Enst. 1962
Rübailer Yahya Kemal Enst., 1963
Aziz İstanbul, Yahya Kemal Enst., 1964
Eğil Daglar, Yahya Kemal Enst. 1966
Siyasi Hikayeler , Yahya Kemal Enst., 1968
Siyasi ve Edebi Portreler , Yahya Kemal Enst., 1968
Edebiyata Dair, Yahya Kemal Enst. 1971
Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım, Yahya Kemal Enst. 1973
Tarih Müsahabeleri, Yahya Kemal Enst., 1975
Bitmemis Siirler, Yahya Kemal Enst. 1976
Mektuplar – Makaleler, Yahya Kemal Enst., 1977



Sayfa: « 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 »
domain

oyun sitesi program sitesi blog sitesi dizi sitesi

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!


Ocak 06, 2009, 01:12:36 ÖS