|
|
|
138
|
cellotin genel / Tarih / Ynt: türklerin kullandığı alfabeler
|
: Nisan 18, 2007, 03:58:49 ÖS
|
|
TÜRKLERİN KULLANDIĞI ALFABELER Bugün yeryüzünde çok farkli yazilarin kullanildigi billinmektedir. Herbir ulusun simdi kullandigi yazi sisteminin geçmiste kullandiklariyla tamamen ayni olmadigi da görülmektedir. Bu farkliliklar, yazi anlayisindaki gelismenin ürünleri oldugu kadar kültürel etkilesim ya da kültür degisikliklerinin de bir sonucudur. Bu nedenle Türk tarihi boyunca hangi yazi sistemlerinin, alfabelerin kullanildigini incelemeden önce, yazinin gelisme tarihine kisaca deginmemiz ve alfabeler arasindaki iliskileri belirtmemiz yerinde olacaktir. Yazinin ilk bulunusundan günümüzdeki „harf yazisi“ durumuna gelinceye kadar genelde bes asamadan geçtigi kabul edilmektedir: Madde yazisi - resim yazisi - düsün yazisi - ses yazisi - harf yazisi. Madde yazisi:Anlatilmak istenen seyin, çevrede bulunan çesitli maddelere, simgelere basvurularak belirtilmek istenmesi. Örnegin dolmen ya da menhir denen dikili taslar mezar anlamina gelmektedir. Yere degisik biçimde dikilen sopalar, bunlara ya da dallara sarilan degisik renk ve biçimdeki iplikler, bezler de madde yazisi sayilmaktadir. Resim yazisi (pictographie): Istenilen seyi anlatmak amaciyla kayalar üzerine belirli isaretler kazimakla baslayan bu yazi türü giderek anlatilmak istenen nesnenin resmini yapmaya dönüsmüstür. Resim yazisi ilk kez Mezopotamya‘da arkasindan Misir`da bulunmustur. Düsün yazisi (ideographie): Düsüncelerin belirli simgelerle anlatilmasi demek olan bu tür, resim yazisinin gelismesi sonucunda bulunmustur. Sümer Çivi Yazisi ile Misir Hiyeroglif`i bunun en belirgin örnekleridir. Hece (ses) yazisi (phonographie): Sekil yazisindan seslerin, hecelerin belirtildigi yaziya geçis, yazi tarihinde ikinci büyük gelismeyi yansitmaktadir. Harf yazisi, abece (alfabe): Hece yazisinda tek heceli sözcüklerin zamanla “sesli” elemanlarini yitirip “tek ses” isareti haline gelmeleri ya da sekil yazisindaki isaretlerin stilize edilip belirli bir sesi belirten simgelere dönüstürülmesi, yazinin gelismesinde son asamayi olusturmaktadir. Bu simgeler dizisinde ilk isaretlere Yunanca`da alfa, beta, Arapça`da elif, be denildigi için tüm dizgenin adi Arapça`da elifba olmustur. Dilimize önceleri bu biçimde geçen ad, Türkçe`deki ses uyumunun etkisiyle „alfabe“ ye dönüsmüstür. Bu, harflerin adlarinin siralanmasindan olusan bir ad oldugundan ötürü de Türkçe`nin özlestirilmesine paralel olarak alfabe yerine „abece“ denilmeye baslanmistir. Yazinin asil dogup gelistigi bölge Ortadogu olup, alfabenin tarihi bu yörenin eski tarihi ile iç içedir. Mezopotamya‘da Sümer dünyasinda baslayan piktografi denen resim yazisi, çivi ve hiyeroglif diye iki karakterde gelismistir. Sümer çivi yazisi Akad ve Elam dönemlerinden geçerek Anadolu`ya ulasmistir. Anadolu`da ilk yazi örnekleri M.Ö. 2000 baslarinda ortaya çikmaktadir. Resim yazisi ile baslayan bu tür, sonradan bir hece yazisina dönüsmüstür. Hititlerin kullandigi bu yazi türü onlardan Urartular`a da geçerek M.Ö. VI. yüzyila kadar varligini sürdürmüstür. Sümer erken resim yazisindan etkilenen ikinci kol, Misir Hiyeroglif yazisi ise, bugünkü alfabenin bulunmasini saglayan kaynak olmustur. Yazinin tarihsel gelisiminde asil büyük asama resim yazisindan heceye geçiste olmus, bu da Ortadogu`da Fenikeliler tarafindan gerçeklestirilmistir. Fenike hece yazisindan sonraki atilim harflere geçis olmustur. Ortadoguda Yunan ve Arami alfabeleri olarak iki yönde baslayan gelismeler, bugün yeryüzünde kullanllan alfabenin çok büyük bir kismini meydana getirmistir. Yunan alfabesinden çikartilan Latin ve Slav alfabeleri, Avrupa ve Amerika kitalarini kapladiktan sonra öteki kitalara da yayilmaya baslamistir. Arami kolundaki degisme ve gelismeler de Ibrani, Sogd, Ermeri ve Arap alfabelerini dogurarak daha çok Ortadogu`da yayginlik kazanmis ve Afrika`yi etkileyebilmistir. Uzakdogu ülkelerinde Çin`de ve Japonya`da kullanilan resim - hece yazilarinin Mezopotamya`dan kaynaklanmadigi, bunlarin bagimsiz bir gelisme oldugu kabul edilmektedir. Türklerin kendilerine özgü yazilari olarak bilinen Göktürk alfabesinin kökeni sonra deginecegimiz gibi oldukça tartismalidir. Uygur alfabesinin ise Sogd alfabesinden çiktigi bilinmektedir. Türklerin Tarih Boyunca Kullandiklari Alfabeler Türkiye Cumhuriyeti`nde bugün kullanilmakta olan alfabeye gelinceye kadar Türklerin alfabelerini birkaç kez degistirdikleri bilinmekte ve bu konuda söyle dörtlü bir dizi yapilmaktadir: Göktürk, Uygur, Arap, Latin. Böyle bir siralama gerçegi tümüyle yansitmadigi gibi adlandirmalarin “Arap” ve “Latin alfabeleri” diye yapilmasi da bazi kavram ve degerlendirme kargasasina yol açmaktadir. Tarih boyunca çok genis ülkelere yayilan ve çok degisik kültürlerle iliskiler kuran Türkler bu dört alfabenin disinda ,baska alfabeler de kullanmislardir. Günürnüzde de söz konusu dört alfabeden baska alfabeler kullanan Türkler vardir. Öte yandan, Islamiyetle birlikte Türkler arasinda yayginlik kazanan alfabe, salt Araplarin kullandiklari harflerden ibaret olmayip, ona bazi eklemeler de yapilmistir. Bu nedenle eski yazi ya da Osmali alfabesi diye de nitelenen alfabe, Arap alfabesinin Türkçe`ye uygunluk saglamasina çalisilan gelistirilmis bir biçimi idi. Bu nedenle ona Arap alfabesi degil Arap kökenli alfabe demek daha dogru bir niteleme olur. Bunun gibi, Türkiye Cumhuriyeti`nde kullanilan alfabe de özgün bir Latin alfabesi olmayip Latin kaynakli yeni Türk alfabesidir. Nitekim söz konusu alfabenin kabulünü öngören 1928 tarihli yasa “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkinda Kanun” basligini tasimaktadir. Burada alfabeyi ya da yaziyi, bir kültür ögesi olarak incelemeye çalstigimiz için, ayrintiya inmeksizin, bilinen geçmisten bu yana Türkler tarafindan kullanildigi saptanan alfabelerin genel özelliklerini belirtmek ve degisiklik dönemleriyle nedenlerini vurgulamakla yetinecegiz. Göktürk Alfabesi Türklerin siyasal varlik olarak tarih sahnesine çikmalari, Milattan önceki yüzyillara, Hiung-nu`lar dönemine kadar geriye gitmektedir. Hunlar döneminde yazinin kullanildigina iliskin bazi kayitlar olmakla birlikte, bu yazinin niteligi hakkinda açik bilgilere sahip degiliz. Bu yüzden Türklerin kullandiklari kesin olarak bilinen ilk alfabe Göktürkler döneminde yayginlik kazanan Göktürk alfabesidir. Son yillarda Issik-Göl yakinindaki bir kurganda bulunan iki satirdan olusan yazi, Göktürk alfabesi karaterinde olup, M.Ö. V.-IV. yüzyillara tarihlenmektedir. Bu yüzden de Göktürklere baglanan ilk Türk yazisinin Göktürk Kaganligi`nin kurulusundan yüzyillarca önce bulundugunu kabul etmek gerekmektedir. Ilk Türk alfabesinden günümüze kalan en büyük kalinitilar Göktürkler döneminde dikilen yazitlarda karsimiza çikmaktadir. Çözülüp degerlendirilmeleri ancak XIX. yüzyil sonunda mümkün olmustur. Bunlardan ilk bulunanlari Yenisey Irmagi boyundaki yazitlar olmustu. 1889'da da Orhon yazitlari diye anilan iki büyük yazit daha ortaya çikarilmisti. Öteki yazitlardan farkli olarak bunlarin arka yüzlerinde Çince metinler de vardi. Yani Ankara`daki Augustus Tapinagi`nda oldugu gibi iki ayri dilde yazilmislardi. Danimarkali Türkolog Wilhelm Thomsen, 1893`te bu yazitlari çözmüs, böylece bunlarin Kültigin ve Bilge Kagan tarafindan diktirildikleri, yazinin Türklere özgü bir alfabe, dilin de eski Türkçe oldugu meydana çikarilmisti. Anitlarin öneminden ötürü Orhon alfabesi diye de anilan Göktürk alfabesinin kökenine gelince, bu konuda çok farkli görüs ve iddialar bulunmaktadir. Bu alfabede kullanilan isaretler, Runik diye adlandirilan eski Iskandinav yazisindaki isaretlere benzedigi için Runik karakterli sayilmis ve o alfabeyle iliskilli olabilecegi öne sürülmüstür.Yaziyi çözen Thomsen, bu Türk alfabesinin Arani alfabesinden türemis olabilece görüsünü savunmustu. Buna karsin Aristov gibi Rus bilginleri, bu yazidaki isaretlerin eski Türk damgalarindan alinmis olabilecegine dikkatleri çekmistir. A. Cevat Emre ise, Göktürk yazisinin Sümer yazisi ile ayni kökten gedigini varsaymistir. Bütün bu degisik, hatta çelisik savlar arasinda söylenebilecek sey, bilim çevrelerinde en çok Thomsen'in görüsünün tutundugudur. Göktürkler çaginda yayginlasan bu ilk Türk alfabesi, yazitlar disinda yazma eserlerde de kullanilmistir. Dogu Türkistan Yazmalari diye adlandirilan eserler bunu kanitlamaktadir. Bu alfabenin Göktürkler`den sonra gelen Uygurlar döneminde de bir süre kullanildigi görülmektedir. 759-760 yillarinda dikilen Sine-Usu yaziti ile son yillarda bulunan Taryat Yaziti bunu göstermektedir. Bunun disinda Göktürk alfabesi, bazi degisikliklerle Bulgarlar,Hazarlar, Peçenekler ve Sekeller tarafindan da kullanilmis ve böylece Orta Asya`dan Avrupa içlerine kadar yayilmistir. Uygur Alfabesi Göktürk Kaganligi`nin 744 tarihinde yikilmasiyla onun yerine geçen Uygur egemenligi dönemi kültürel etkinlikler ve gelismeler yönünden Islam öncesi Türk tarihinin en parlak ve dikkate deger dönemini olusturur. Çin, Hint ve Iran kültürlerinin de etkisiyle kültür hayatina öncelik, renk ve hareketlilik getiren Uygurlar, kagidi ve matbaayi da alip kullanmislardir. Bu arada kullanilagelen Göktürk yazisini birakarak kendilerine özgü yeni bir alfabe düzenlemislerdir.Uygur alfabesi, Sogd kökenli olup, bazi degisikliklerle Türkçe`ye uygulanmisti. Bu alfabenin ne zaman kullanilmaya baslandigi kesin olarak saptanamamaktadir. Bugün için bilinen, bu yazi ile yazilmis en eski metinlerin IX. yüzyil sonlarina ait olduklaridir. Buna karsin, söz konusu alfabe Uygurlarin siyasal varliklarini yitirmelerinden sonra da yüzyillar boyunca kullanilmistir. Türklerin Islamiyete geçisleri ve Arap kökenli yeni bir alfabenin kabulünden sonra da Türkistan ve Kirim`daki Türk devletlerinde bu alfabe varligini koruyabilmistir. Timur Imparntorlugu ve onun kollarinda Uygur yazisinin kullanildigi bilinmektedir. Ebu Said Mirza`nin 1468`de Uzun Hasan'a gönderdigil bitik -mektup- Uygur harfleriyle yazilmisti. Osmanli Imparatorlugu`nda da sarayda Uygurca bilen kâtipler vardi ve Orta Asya`daki Türk hükümdarlarina gönderilen mektuplarla kimi yarliklari bunlar yaziyorlardi. Örnegin, Fatih Mehmet`in Otlukbeli Savasi`ndan sonra Özbek Hanina gönderdigi zafername Uygur alfabesiyle yazilmisti. Böylece Orta Asya Türkleri arasinda oldugu kadar Osmanli merkez yönetiminde de geçerliligini korudugu anlasilan Uygur alfabesi, varligini bir süre daha devam ettirmis ve XVIII. yüzyilda tamamiyla unutulmusdur.
|
|
|
|
|
140
|
cellotin genel / Ziraat / Ynt: TÜRKİYE'DE TARIM VE HAYVANCILIK SEKTÖRÜ
|
: Nisan 17, 2007, 10:30:51 ÖÖ
|
|
TÜRKİYE DE TARIM VE HAYVANCILIK SEKTÖRÜ
Türkiye, tarım ve hayvancılık bakımından bölge ülkeleri arasında önemli bir yere sahiptir. Tarım üretimi yıllar bazında giderek artmaktadır. Ülke, gerek coğrafi ve gerekse iklim sartları yönünden tarım ürünleri üretmeye çok elverişli olduğu için, tarımsal üretimde ve özellikle gıda maddeleri üretiminde dünya üzerinde kendi kendine yeterli az sayıda ülkeden biridir. Sektördeki üretim artışı özellikle 1963 yılında başlayan planlı dönemle birlikte hızlanmış ve yıllık büyüme hızı uzun dönemde ortalama %3.3 olarak gerçekleşmistir. Bu oran aynı dönemlerdeki ortalama yıllık nüfus artis hızının (%2.2) üzerindedir. Planlı dönem öncesinde üretim artışı, büyük ölçüde ekim alanlarının artmasina ve hayvan sayısının çoğalmasına baglı iken, 1963 yılından sonraki artış, tarım teknikleri ve girdi kullanımındaki olumlu gelişmelere ve dolayısıyla verimlilikteki yükselişe bağlıdır. Verimlilik; ikinci üretim, üretim tekniğinin gelişmesi, kimyasal gübre, tarımsal ilaçlar, sulama, suni tohumlama, yem, damızlık hayvan sayısı ile mekanizasyon gibi üretim girdilerindeki artişa baglı olarak zaman içinde artmıştır. 1990 yılından sonra özel sektörün tohumluk alımındaki olumlu faaliyetleri, bitkisel ürünler verimliliğinin artışında etken bir faktör olmuştur. Yine aynı dönemde, hayvancılık alanında verim artırıcı suni tohumlama, hayvan hastalık ve zararlıları ile mücadelede de önemli basarilar elde edilmistir.
Türkiye dünyanın toprak açısından büyük ülkelerinden biridir. Ülke topraklarının %60'tan fazlası kamuya (devlet, belediyeler ve özel idareler) aittir. Bunun büyük bir kısmı ise mera ve orman arazisidir. 1940 yılında 14 milyon 800 bin hektar olan ekili ve dikili alan, 1998 yilinda 27 milyon hektara ulaşmıştır. Ekili ve dikili alanın %78.9'unda kuru tarım ve %21.1'inde sulu tarım yapılmaktadır. 1998 yılı verilerine göre tarımsal üretimin %68.6'si bitkisel ürünler, %23.7'si hayvancılık, %4.5'i ormancılık ve %2.1'i de su ürünlerinden oluşmaktadır.
TARIMSAL REFORM VE TARIMDA YENİDEN YAPILANMA PROGRAMI
1999 Yılı verilerine göre; tarım sektörü; Milli gelirin % 14’ünü, İstihdamın % 45’ ini, İhracatın % 11’ini oluşturmaktadır. Ancak, toplam ihracattaki tarımsal sanayi ürünleri payı da tarim ürünleri ihracatı olarak değerlendirildiğinde, tarım sektörünün payı %60’lar gibi yüksek bir orana ulaşmaktadır.
TARIM SEKTÖRÜNÜN ÖNEMLI SORUNLARI
- Tarım sektöründe özellikle üreticilerle ilgili düzenli bir kayıt sistemi ve desteklemeler için sıhhatli veri tabanı bulunmamaktadır.
- Tarıma ilişkin yetki ve sorumlulukların pek çok kurumun görev alanına girmesi ve bu kurumlar arasındaki koordinasyon yetersizliği, bütünlüğü ve sürekliliği sağlayacak tarımsal politikaların oluşmasını engellemektedir.
- Uygulanan yanlış destekleme politikaları sonucu, ürünlerin serbest piyasada pazarlanma şansı azalmış, bu ise müdahale alımı yapan KİT’ lerin büyük miktarda görev zararıyla karşılasmasına neden olmuştur.
- Tarımsal üretimde kendine yeterlilik tartışılır hale gelmiş ve ülkemiz tarımsal ürünlerde net ithalatçı konumuna gelmiştir.
- Üretici gelirlerinde istikrarsızlık yaratilmiş, tarimsal üretim faaliyeti cazip bir geçim alanı olmaktan çıkmıştır.
- Bu durum çiftçi gelirlerini düşürmüş, böylece de köyden kente göçü hızlandırmıştır.
- Üreticilerin ekonomik ve sosyal yönden güçlenmesini sağlayacak örgütlenme yeterince gerçekleşmemiştir.
- Mevcut destekleme sisteminde arzu edilen destekler çiftçiye ulaştırılamamış ve yönlendirici olamamıştır.
- Çiftçilerin gelir dağılımı bozulmuş, bölgelerin farklı ekolojik yapısı nedeniyle de bölgeler arası gelir farklılığı daha da artmıştır.
- Önemli bir doğal kaynak olan topraklarımız korunamamış, 1998 yılı sonu itibariyle 1.5 milyon hektar alan tarım dışına çıkmıştır.
- Toprak - su - bitki ilişkileriyle ilgili birimlerin dahi, son yapılanmada Bakanlık dışında bırakılması önemli bir eksiklik olmuştur.
- Cumhuriyetin ilk yıllarında 40 milyon hektar olan mer’a alanları amaç dışı kullanım yüzünden son yıllarda 12 milyon hektara düşerken, bilinçsiz otlatma ve yanlış kullanım sonucu da meraların verimi azalmıştır.
- Uygulanan destekleme politikalarıyla tarımın alt sektörleri arasında denge kurulamamış, hayvancılık sektörü tamamen ihmal edilmiştir.
- Süt Endüstrisi Kurumu (SEK), Et-Balık Kurumu ve Yem sanayii gibi tarımsal KİT’lerin rehabilite edilmeden ve üretimlerinin devamlılığı garanti altına alınmadan özelleştirilmesi, bunların tamamına yakınının faaliyetlerinin durmasına, dolayısıyla da hayvancılığın gerilemesine neden olmuştur.
- Tütün, çay, seker pancarı ve fındık gibi bazı tarımsal ürünlerde talep fazlası; ayçiçeği, soya gibi yağlı tohumlu bitkiler başta olmak üzere mısır, yem bitkileri ve hayvansal ürünlerden özellikle kırmızı et üretiminde büyük miktarda talep açığı ortaya çıkmıstır.
- Tarimsal üretimde istenilen kalite ve verim artışı sağlanamamış, dış ticarette tarımın uluslararası rekabet gücü çok zayıflamıştır.
- Bakanlığın fonksiyonel bazdaki mevcut teşkilat yapısı, tarım sektörüne götürülecek hizmeti zamanında ve istenilen seviyede yürütülmesine uygun olmayıp, günün şartlarına cevap vermekten uzaktır.
- Ülkemizde tarım ürünleri sigorta sistemi, istenen seviyede geliştirilememiştir
- Üreticinin ekonomik durumunun gün geçtikçe bozulduğu, fakirleştiği, borçlarını ödeyemediği, borçlarını ödemek için üretim araçlarını sattığı ve tarımsal üretimden kaçar hale geldiği bir gerçektir.
- Yeni yüzyılda tarım sektörünü, sorunlarını çözerek uluslararası anlaşmaların getirdiği yükümlülükler çerçevesinde, başta "Avrupa Birliği" olmak üzere diğer ülkelerle rekabet edebilecek yapıya kavuşturmaktır. Bu hedeflere ulaşırken; öncelikle verimlilik, sürdürülebilirlik, katılımcılık, örgütlülük ve saydamlık ilkeleri geçerli olacaktir.
Desteleme politikalarıyla tarım sektöründe yapının, çok sayıda küçük işletmeler yerine, entansif üretime doğru yönlendirilmesi esas alınacaktır.
Türkiye Avrupa Birliği’ ne üyeliği hedeflemiş olup, Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday adaylığı kesinleşmiştir. Bu bakımdan, ülkemizin tarım politikalarını belirlerken, ülke sartlarının yanında Avrupa Birliği’ nin Ortak Tarım Politikalarına olan uyumunu da gözetmek gerekmektedir.
Türkiye, gerekli reformları yapıp, tarım sektöründeki yapısal değişiklikleri gerçekleştirmeden tam üyeliğe geçtiği takdirde, tarım ürünlerinin serbest dolaşımı, tarım sektörümüzün bugünkü yapısıyla Avrupa Birliği ile rekabet gücünü zayıflatacak ve Türkiye tarım ürünlerinde Avrupa Birliği’ ne açık bir pazar haline gelecektir. Bu durum Türk çiftçisinin üretimden çekilmesine neden olacaktır.
|
|
|
|
|
142
|
cellotin genel / Ziraat / Ynt: TÜRKİYE'DE TÜTÜN POLİTİKALARI
|
: Nisan 17, 2007, 10:29:39 ÖÖ
|
|
TÜRKİYE’DE TÜTÜN POLİTİKALARI I. BÖLÜM I. Tütünün Türkiye’ye Girişi Tütün Amerika’nın keşfinden 150 sene, Avrupa’da tanınmasından da yaklaşık olarak 50 sene sonra 1601-1603 yılları arasında ülkemize girerek kullanılmaya başlanır. Önceleri sadece yabancı memleketlerden yapılan tütün ithalatından muayyen bir gümrük resmi alınmakla iktifa edilirken, tütün tiryakilerinin çoğalması ile bir kısım hocalar ve müftülerce bunun kullanımına, Kuran-ı Kerim’in hükümlerine aykırılığı gerekçe gösterilerek karşı çıkılır. Bunun üzerine Padişah I. Ahmet tarafından tütün içmenin yasaklanması hususunda bir ferman çıkarılır. Ancak, I. Ahmet’ten sonra tahta geçen Sultan Mustafa ve II. Osman devirlerinde imparatorluğun dış seferler ve iç kargaşalar ile meşguliyeti nedeniyle sözkonusu yasakların önemli bir etkisi olmaz. Daha sonra Padişah olan IV. Murat zamanında tütün içme yasağı şiddetle takip edilir. O tarihlerde tütün lüle ve çubukla içildiğinden, İstanbul’da Cibali’den başlayıp Saraçhanebaşı semtini de içine alan ve üç gün üç gece devam eden yangına tütün içerken uyuyup kalan bir tiryakinin lülesindeki ateşi döşemeye düşürmesinin sebep olduğu rivayetinin Padişaha duyurulması üzerine, Müftü Hüseyin Efendi’den alınan fetva ile tütün içenlerin idamlarına hükmolunur. Sultan IV.Murat’ın bu konudaki icraatı çok şiddetli olur yasak konusunda yabancılara dahi hoşgörü gösterilmez. Sefer halinde bile tütün içerken yakalananlar idam edilmekten kurtulamazlar. Bu yasaklara rağmen tütün içimine bütünüyle engel olunamaz. Daha sonraları tahttan indirilen İbrahim’in yerine çocuk yaşta padişah olan V. Sultan Mehmet’in (Avcı Mehmet) kendisinin de tütün içmesi dolayısıyla bu yasak, 1646 yılında Şeyhülislam Bahai Efendi’nin verdiği bir fetva ile bazı kayıtlarla kaldırılır. II. Türkiye’de Tütünün Tarım ve Ticareti Hakkındaki Gelişmeler A. Türkiye’de Tütünün Tarımı Tütün tarımının ülkemizde başlangıcına dair kesin bir tarih mevcut değilse de tütün tohumlarının Rumeli tarafından Avrupa’ya gidip gelen tüccarlar tarafından getirildiği tahmin edilmekte ve ilk tütün tarımının da Yenice ve İskeçe dolaylarında yapıldığı ileri süsülmektedir. B. Tütünün Tarım ve Ticaretinin Vergilendirilmesi Yukarıda bahsedilen yasaklamadan sonra 1687 yılına kadar tütünün , İstanbul’a, üretimi yapılan yerlerden ithali mümkündü. Bu tarihten sonra tütünün ithalatına gümrük resmi konmuş, tütün imalatının serbest bırakılmasından sonra da ayrıca tütün mamullerinin alım ve satımına ayrı ayrı vergiler konmuştur. Bu vergiler Padişah II:Mustafa Paşa tarafından 1698’de 55 yük akçe karşılığında ihale edilir. Tütün üretiminin ilgi görerek artması ile birlikte, tütün üretimini bir düzene sokmak ve hazine gelirlerini artırmak amacıyla “Surutu Duhan” adlı bir nizamname hazırlanır. Bu nizamname ile tütünün gümrük resmi artırılır ayrıca tütün üreten ekicilerden de tütünler tarlada iken dönümünden ikibuçuk kuruş onikişer para “Duhanı dönüm resmi” adı altında bir vergi alınmasına başlanır. Yurdumuzda üretilen bu tütünler ekicinin becerisi ve ekolojik şartların uygunluğu sebebiyle üstün kaliteli ve vasıflı olması dolayısıyla önceleri Avrupa’dan ithal edilen tütünlerin yerini alır böylece ithalat dururken daha sonraları bu tütünlerin ihracatı başlar. Bundan dolayı Osmanlı sınırlarının muhtelif yerlerine toplam 30 tütün gümrüğü kurulur. C. Tütün İthalatının Yasaklanması “ Tütün İnhisarı” ve “Reji Şirketi” İdaresi 1861 senesinde Osmanlı Hükümeti ile Fransa ve İngiltere arsında yapılan Ticaret anlaşmasıyla memlekete tütün ithali yasaklanır. Tütünün inhisar şeklinde idaresi 1862 yılında yapılan bir nizamname ile kabul edilir, bundan önceki uygulamalar ise kaldırılır. 1854’te başlayan borçlanma (istikraz) süreciyle Avrupa’dan aktarılan kaynakların geri ödenebilmesine çeşitli çözüm arayışlarına girilmesine neden olur. Önce “Öşür” adıyla bilinen vergi hariç tutularak diğer resmi ve gelirlerin idaresi, 1879 tarihinde yapılan bir yazılı sözleşme ile on sene müddetle Galata Bankerlerinden bir gruba belirli bir para karşılığında verilir. Daha sonra bu yetki 1882 tarihli bir nizamname ile bazı kayıtlar altında “Düyun-u Umumi”ye idaresine devredilir. Dış borçların daha sağlıklı ödenmesi ve gelirlerin artırılması mülahazalarıyla, 1883 yılında düzenlenen bir sözleşme ile “Tütün İnhisarı”nın işletilmesi imtiyazı otuz sene müddetle “Memalik-i Osmaniye Duhanları Müşterek’ül-menfaa Reji Şirketi”ismi altında Fransızlar tarafından idare edilen ve 4 milyon İngiliz Liralık sermaye ile teşkil olunan bir anonim şirkete verilir. Bu uygulama aslında alacaklıların alacağını kendilerinin tahsili anlamına gelen ilginç bir yöntemdir. Reji idaresi, Osmanlı tütünlerinin dahili tekelini 40 yıl süreyle yönetir elde ettiği gelirlerden Duyun-u Umumi ve Hükümete pay verir. Reji idaresinin gerek uyguladığı mali yöntemler, gerekse istihdam ettiği özel jandarma birlikleri (kolcu) ile yürüttüğü kaçakçılık mücadelesi toplumda ve yönetici kesimde çözülmeler başlar; özellikle kırsal bölgelerde yaygın bir suç ortamının gelişmesine neden olur. Bu suç ortamının içerisinde kolcu- kaçakçı ve halktan çok sayıda insan hayatını yitirir. Herhangi bir demiryolu yahut madenlerin işletme imtiyazına karşı ilgisiz kalan Osmanlı toplumunun Reji şirketi ve elemanlarına duyduğu bu denli tepki; Diğer imtiyazlar görünürde halkın çıkarlarını doğrudan etkilemediği, hatta yer yer yeni istihdam alanları açarak toplumun sosyal ve ekonomik hayatına olumlu katkılar sağladığı halde; Reji Osmanlı çiftçisinin en önemli gelir kaynaklarından olan tütün tarımını doğrudan denetlemekle yaratılan artı değere bizzat el koymaktaydı. Bu itibarla devletin jandarmasına seve seve itaat eden köylü Reji kolcusunu bir düşman gibi görmekte ve hatta hayatına kastedebilmekteydi. Devlet, Duhan Resmi Nizamnamesi sayesinde tütünden yılda 737.000 lira civarında gelir elde ederken, bu gelirlerin artırılması amacıyla sözkonusu görevin Reji idaresine devri ile ancak 16 yıl sonra aynı gelir düzeyine ulaşabilmiştir. Buna, Reji uygulamalarına tepki duyan bazı ekicilerin tütün üretimini bırakmaları ile tütün üretiminin düşmesi neden olduğu gibi Osmanlı bürokrasisinin bu şirkete destek vermemesi ve buna koşut olarak bir kaçakçı sektörünün ortaya çıkmış olması da neden olarak gösterilebilir. Bu ortamda tütün gelirlerini artırma yöntemi bakımından Reji idaresi çözüm olarak; düşük alım fiyatları ve yüksek satım fiyatlarını uygulamaya koyarak faturayı tütün üreticisi ve tüketicisine çıkarmayı ihmal etmez. Nihayet bütün bu olumsuzluklardan sonra 13 Haziran 1921 tarihinde Hükümetle Reji şirketi arasında yapılan bir anlaşma sonucu bu idarenin bütün mevcutları, alacak ve borçları Devletleştirilir. BÖLÜM II I. Cumhuriyet Dönemi Tütün Politikaları A. Tütün Tekeli Dönemi ( 1983’e Kadar ki Dönem) Tütün inhisarının Reji idaresinden alınarak Devlete verilmesinin akabinde, 26.02.1923 tarihli 558 sayılı kanunla iç tüketim ihtiyacı için tütün satın alınması, işlenmesi ve sigara imali ile satılması ve tütüne ait işlemlerin Hükümet tarafından yürütülmesi esası kabul edilmiştir. 05.06.1930 tarih ve 1701 sayılı Tütün İnhisarı Kanunu ile tütün tarımı, işlenmesi, nakli ticareti ve fabrikasyonu safhalarının düzenlenmesi yoluna gidilerek inhisarın genişliği ve işleyişi düzenlenmiştir. Ancak bu kanunun da Reji sisteminin bazı yanlışlıklarını taşıdığı görüldüğünden 10.06.1938 tarihinde 3437 sayılı “Tütün ve Tütün İnhisarı Kanunu” kabul edilmiştir. Bu kanunun da zaman içerisinde tütüncülük ve ilgili alanlarında meydana gelen gelişmelere cevap veremez hale geldiği görülünce 09.05.1969 tarihinde bugün de büyük bir bölümü yürürlükte olan 1177 sayılı “Tütün ve Tütün Tekeli Kanunu” çıkarılmıştır. “Tütün ve Tütün Tekeli Kanunu” ile Yurt içinde tütün ve tömbeki tütünü kıymanın, sigara, yaprak sigarası, enfiye , ağız ve pipo tütünü ve kıyılmış tütün yapmanın ve bunları alameti farikalı kutular veya paketlerde satışa hazırlamanın ve satmanın; yabancı memleketlerden tömbeki, yaprak sigarası ve tütünü ve diğer tütün mamulatı ile sigara kağıdı getirmenin Devlet Tekelinde olduğu belirtilmiş; tüm bu işlemlerin “Tekel İdaresi” tarafından işletileceği kaydedilmiştir. B. Tütün Tekelinin Kaldırılması Dünyadaki gelişmelere koşut olarak ülke içinde güdülen yapısal uyum politikaları çerçevesinde; 1660 ve 4036 sayılı kanunlara göre katma bütçeli, döner sermayeli bir devlet müessesesi olarak faaliyet gösteren Tekel Genel Müdürlüğü, 11.04.1983 tarih ve 60 sayılı K.H.K. ve daha sonra 19.10. 1983 tarih ve 2929 sayılı Kanunla Tekel İşletmeleri Genel Müdürlüğü adıyla Kamu İktisadi Kuruluşu haline getirilmiştir. Böylece tütün endüstrisi alanında ülke içine 121 yıl süreyle (1862-1983) yasaklanmış olan tütün ve tütün mamullerinin ithalatı 1983 yılında serbest bırakılınca daha önce ülkeye kaçak yollardan giren Amerikan blended tipi sigaraların ithalatı devlet eliyle yapılma yoluna gidilmiş ve bu tütünlerin tüketimi giderek yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Ülkeye kaçak yollardan giren ve alternatif blend sigara üretimi konusunda 25 yıl boyunca önlem alınmayan ithal blend sigaralar , getirdikleri yeni koku, içim, boyut ve sloganlarla kısa sürede sigara pazarının üçte birini ele geçirmişlerdir. Sigara ithalatı, ithalatın başladığı yıl olan 1984’te 2.3 bin ton olarak gerçekleşmiş, bu miktar süratli bir şekilde artarak 1997 yılına gelindiğinde 45 bin tona ulaşmıştır. Bu ithalat başlangıçta sigara olarak başlamış ancak ülkemizde Tekel ve özel sektör tarafından Amerikan blended tipi sigaraların üretimine başlanması ile giderek yerini Virginia ve Burley tipi tütünlerin ithaline bırakmıştır. Diğer bir ifade ile yıllardan beri yaklaşık olarak 100 bin ton olan iç tüketim tütün ihtiyacımız ithalatın serbest bırakılması ile önce sigara ithalinden bilahare de Tekel ve özel sektörün kendi fabrikalarında üretimine başladıkları Amerikan blended tipi sigaraların harmanlarında kullanılmak üzere yaptıkları tütün ithalinden dolayı ülkemizde üretilen oriental (şark tipi) tütünlerin yurt içi tüketimine yönelik sigaraların imalinde kullanımı 55 bin tona gerilemiştir. Ülkemizde sigara tiryakilerinin içim zevki uzun yıllardır sürdürülen dolaylı ve direkt reklam kampanyaları ile Amerikan blended tipi sigaraları tercihe yönlendirildiği için bu sigaraların tüketimi giderek artmakta tabii ki, buna mukabil şark tipi dediğimiz ülkemizde üretilen tütünlerden imal edilen sigaraların tüketimi ise giderek gerilemektedir. Bu arada Türkiye’de ve gelişmekte olan bir çok ülkede sigara tüketimi sürekli olarak artarken, Gelişmiş ülkelerde özellikle ABD’de dikkat çekici bir şekilde bu tüketimin gerilediği görülmektedir. Bu ülkede sigara tüketimi 1960’ta 446 milyar adet, 1970’te 540 milyar adet, 1980’de 634 milyar adete çıkmış, ancak bu dönemden sonra sigara tüketimi aleyhine yürütülen çok yönlü ve etkin propagandalar ve insan sağlığına verdiği zararların tescilinden ötürü sigara üreticilerine verilen ağır cezaların toplumda yankı bulmasıyla sigara tüketimi; 1985’te 594 milyar adet, 1990’da 557 milyar adet, 1995’te ise 487 milyar adete gerileyerek 1970’lerdeki düzeyine inmiştir. Sözkonusu sigara tüketimi iniş trendi istikrarlı bir şekilde inmeye devam etmektedir. Buna mukabil ABD’de sigara üretimi şaşırtıcı bir tempo ile artmaktadır.1955’te hemen hemen , iç tüketim düzeyinde gerçekleşen üretimin 1995’lere gelindiğinde tüketimin % 30 üzerine çıkarak 745 milyar adete ulaştığı görülmüştür. Ayrıca ABD yönetimi, gençliği sigara alışkanlığına karşı korumak için bir dizi yeni yasaklar koyarak tütünü tıpkı esrar gibi uyuşturucu maddeler sınıfına sokmuştur. En son yapılan düzenlemelere göre yeni yükümlülüklerini yerine getirmeyen veya mevcut mevzuatı ihlal eden sigara üreticilerine büyük para cezaları, uzun süreli hapis ve işyeri kapama cezaları öngörüyor. Bu ülkede sağlık sebeplerinden dolayı çeşitli eyaletlerde ağır cezaların işletildiği sık sık bizim basınımıza da malzeme olmaktadır. Yukarıda sayılan sebeplerden dolayı kendi ülkelerinde çok ağır vergi ve her fırsatta farklı cezai müeyyidelerle karşılaşan çokuluslu sigara kartelleri, öz ülkelerinde kaybettikleri pazarın bir kaç katını bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde yeni tesisler kurarak elde etmektedirler. İzmir Torbalı’da Philip Morris ve J.R.Reynolds’un kurdukları fabrikalar buna örnektir. Bu günlerde British American Tobacco (BAT) de Tekel’in Akhisar’daki yıllardan beri bitirilemeyen sigara fabrikasını satın alarak Tekel’le ortaklık kurmak suretiyle Orta Doğu piyasasına Türkiye’de yapacağı üretimle girmek istemektedir. Tekel’in ürettiği ve yaklaşık olarak 22 bin tonluk Pazar payına sahip olan “Samsun” ve “Yeni Harman” sigaralarının isim hakkını da alarak Tekel ile bu konuda ön anlaşmaya vardığı Tekel’den sorumlu Devlet Bakanı tarafından basına açıklandı. Ancak büyük bir Pazar payına sahip olan bu sigaraların yasal koşulları yerine getirilmeden pazarlık konusu olması, konu ile ilgili sivil toplum örgütlerinin şiddetli tepkisine neden olmakta, Tekel çalışanlarının büyük bir bölümünün (satımın ekonomik ve rasyonel olmadığı mütalası ile) hoşnutsuzluğunu doğurmakta; bununla beraber söz konusu anlaşmanın Anayasa Mahkemesince iptal edileceği yorumlarını gündeme getirmektedir. II. Amerikan Blended Tipi Sigara Tüketiminin Artması ve Çok Uluslu Şirketlerin Ülkemizde Sigara Fabrikası Kurmalarının Sonuçları Sigara içicilerinin içim zevklerinin değişerek, Amerikan blended tipli sigaraya kaymasıyla bu sigara tüketiminde çok hızlı bir artış olduğu ortadadır. Gelinen bu noktadan sonra tüketicinin içim zevkini değiştirerek şark tipi tütüne döndürmek şimdilik mümkün görülmüyor. Zira yıllardan beri bu konuda yapılan çalışmalardan müspet bir sonuç alınamadığı biliniyor. O halde blend sigaralarda kullanılan tütünleri ithal etmek ya da ülke içinde bu tütünleri yetiştirmenin yollarını aramaktan başka seçenek yoktur. Bu tür sigaraların yapımında yaklaşık olarak; % 60-70 oranında Flue-Cured (Virginia), % 15-20 dolayında Burley ve % 15-20 civarında da oriental ve diğer tütünler kullanılmaktadır. Şimdilik bu tütünlerin, tütün ve tütün mamulleri olarak yurtiçinde toplam tüketimi 45 bin ton civarındadır. İthalatın büyük oranda sigara şeklinde gerçekleştiği yıllarda (1991-1992) ithalat miktarı yıllık ortalama 350 milyon $ civarında iken, Tekel ve özel sektörün ülkemizde kurdukları fabrikalarda üretilen blend sigaralar ithal edilen blend sigaraların yerini almasıyla son yıllarda tütün ve tütün mamullerinin ithaline ödenen para 150 milyon $ düzeyine inmiştir. Ancak bu miktarın düşmesinde, ABD’den yapılan tütün ithalatının son yıllarda Zimbabwe’ye kaymasının da etkisi vardır. Çünkü ABD’den ithal edilen tütünler kısmen daha kaliteli olduğundan yaklaşık 6 kg/ $’a alınırken, Zimbabwe’den yaklaşık 4 kg / $’a alınmaktadır. Kamu ve özel sektör tarafından münferiden ve/veya işbirliği şeklinde yapılmış bulunan deneme üretimleri, Türkiye’de blended sigara üretiminde kullanılabilir nitelikte Flue Cured ve Burley tütünlerinin yetiştirilebileceğini kanıtlamıştır. Bununla beraber henüz arzu edilen verim ve kalite sağlanamadığından yerli ve uluslararası sigara markalarının harman özelliklerinin standardizasyon zorunluluğu bir kısım Flue-Cured ve Burley tütünlerinin ithalini devam ettirecektir. Zorunlu olarak ithali gereken yüksek vasıflı bu tütünlerin yanında kullanılmak üzere Türkiye’de yetiştirilecek Flue-Cured ve Burley tütünlerine duyulan ihtiyaç artarak devam edecektir. Ancak Virginia ve Burley tütünlerinin biyoklimatik iklim ve toprak istekleri ile şark tipi tütünlerin istekleri yüzde yüz örtüşmemektedir. Türkiye’nin bazı bölgeleri bu tütünlerin yetiştirilmeleri konusunda bir ölçüde elverişli görülmektedir. Bu itibarla ülkemizde sözkonusu tütünlerin yeterli kalite ve kantitede üretimleri için yüksek verimli kaliteli ve hastalıklara dayanıklı türlerin geliştirilmesine yönelik ıslah çalışmalarına devam edilmelidir. Ancak ıslah çalışmalarında Üniversiteler, Kamu kuruluşları ve özel sektör arasındaki mevcut koordinasyon eksikliği süratle giderilmelidir. Ülkemizde; Devlet tarafından 1938 yılından bu yana yapılan deneme ekimleri son yıllarda özel sektöründe konuya ilgi göstermesiyle artış kaydetmiş Adapazarı, Manyas/Kızıska, Bursa/Karacabey/Ovasemen ve Bolu/Düzce’de Virginia; Bafra, Manyas/Darıca ve Gönen/Balcıköy yörelerinde de Burley deneme ekimleri yapılmıştır. Ayrıca çeşitli Üniversitelerin de adaptasyon amacıyla üretim ve ıslah çalışmaları yaptığı bilinmektedir. Ancak Virginia ve Burley tütünlerinin adaptasyon ve ıslah çalışmaları çok başarılı sonuçlara ulaşsa da beraberinde yeni problemler getirecektir. Çünkü, ülkemizde yetişen oriental tütünler işgücü , teknik, arazi yapısı ve üretici yönünden; emek yoğun bir sektör, fazla teknoloji ve cihaz gerektirmeyen, besin yönünden fakir kır ve kır taban araziler isteyen ve genellikle bir aile tarımı özelliklerini taşımaktadır. Oysa bahse konu tütünlerin üretimi ise; genellikle bilinçli kalifiye bir iş gücü, özellikle kırım kurutma ve olgunlaştırma safhalarında gerekli teknik donanıma sahip kurutma, fırın ve hangarları gerektiren, besince zengin yeterli sulama olanağı olan taban arazi yapısı isteyen ve mali yönden güçlü üreticilerin yapabileceği bir tarım şeklidir. Bu bakımdan blended sigaraların üretimi ile bu sigaralar yerli tütünün yerini aldığı gibi Virginia ve Burley tütünlerinin üretiminde de eski üretici ve tütün ekim alanlarının yerini yeni üretici ve yeni arazilerin alacağı ortadadır. Buna koşut olarak da şark tipi tütünleri üretim imkanlarını yitiren üreticiler için alternatif ürünlerin geliştirilerek ikame edilmesi ve gerekirse bu yeni ürünlerin sübvanse edilmesi sorunlarını gündeme getirmektedir. Bütün bu sorunlar tütün sektöründe önemli tartışma ve çekişmelere neden olmaktadır. Bu farklı kesimlerin ileri sürdükleri birbirine aykırı görüşlere biraz değinelim. A. Tütün Sektörünün Tamamen Özelleştirilmesi Tütün sektörünün özelleştirilmesini savunanlar; Çokuluslu sigara şirketleri, bu şirketlere ortaklığı bulunan yerli şirketler işverenler ve liberal ekonomiyi hararetli bir şekilde destekleyen kesimdir.Bu çevrelere göre; Tekel işletmeleri tütün endüstrisindeki gelişmeler ve modern teknolojiyi takip edememiş bunun sonucu olarak da kaliteli şark tipi tütünlerimiz değerlendirilememiş ve uluslararası kalite standartlarından uzak tütün mamulleri, TEKEL olmanın verdiği avantaj ile tüketicilere sunulmuştur.Fabrikasyon ve ambalaj açısından mamullerimiz kalite standartlarının altındadır. Tüketicinin göz zevklerine hitab etmemektedir. Tekel Genel Müdürlüğü Pazarlama ve Dağıtım Teşkilatı tanıtım, reklam vb. gibi modern pazarlama tekniklerinden uzak, katı kurallara bağlı ve statik bir yapıdadır. Ayrıca, Tekel, tütün üretimini desteklerken üretim ve stok fazlalıklarına neden olmakta bu nedenle hazineye büyük bir yük getirmektedir. Tekel’in özelleştirilmesi bu alandaki devlet yatırımlarının daha yararlı alanlara aktarılmasına imkan verecektir. Ülkemizde sigara tiryakilerine daha kaliteli ve modern sigara çeşitleri sunabilmek için serbest rekabet koşullarını benimsediğimiz ve AT’ ye tam üyelik için çaba sarf ettiğimiz bu ortamda tütün sektörünün özelleştirilmesi gereği ve aciliyeti ortadadır. B. Tekel’in Devam Etmesi ve Yabancı Tütün ve Sigara İthalinde Gümrüklerin Yüksek Tutulması Bu görüşü savunanlar, Tütün üreticileri ve örgütleri, Sendikalar, Tekel çalışanları ve bürokrasisinin büyük bir bölümü ile “Tütün Platformu” adı altında bir araya gelen sivil toplum örgütleridir. Bu grupta yer alanların görüşleri: Tütün sektörünün serbest piyasa şartlarına bırakılmasına ve devlet koruyuculuğunun kalkmasına sektör henüz hazır değildir. Tütünün ziraat usulleri, kurutma tekniği ve sigara imalat teknolojisi henüz uluslararası standartlara uygun hale getirilememiştir. Bu açıdan şartlar oluşturulmadan yanlış bir girişim yurtiçi tütün mamulleri pazarının ve uluslararası yaprak tütün pazarımızın çokuluslu sigara şirketlerine kaptırılması sonucunu doğuracağından çok hassas olunmalıdır. Böyle bir uygulamadan başta üreticiler ve sektörde istihdam edilen personel olmak üzere bütün ülke ekonomisi zarar görecektir. Türkiye’de nikotini düşük, koku ve aroma özelliklerini yapısında tabii olarak barındıran kaliteli tütün yetiştirilmektedir. Yapılacak en rasyonel uygulama, tütünlerimizin dış pazarlarda tabii özellikleri ön plana çıkarılarak tanıtılması ve bu suretle ihraç imkanlarının artırılmasıdır. Bu yapılmadığı taktirde tütün ihraç eden ülke konumundan tükettiği tütünü bile ithal eden bir ülke konumuna gelmemiz kaçınılmaz olur. Ayrıca, uluslararası tütün piyasalarında da zaten tam anlamıyla serbest rekabet koşulları mevcut değildir. Bir tarafta, Fransa, Avusturya, Japonya, İsveç, Norveç, G,Kore Finlandiya, Küba ve kısmen Türkiye’de olduğu gibi ülke monopolleri bulunurken, monopolün bulunmadığı ülkelerde de çokuluslu sigara şirketleri piyasayı ele geçirerek fiili tekel oluşturmuş durumdadırlar. Mevcut şartlar altında bizim, uluslararası mamul tütün pazarına (açılmamız çok sakıncalıdır) girmemiz çok zordur. Sonra, Tekel sigara fabrikaları, devlete yük olmayan ve kar eden kuruluşlardır. İstanbul Sanayi Odasının ilan ettiği 1997 yılının en büyük 500 kuruluşu arasında Tekel ihracat ,kar ve yarattığı istihdam yönüyle ilk 10’un içinde yer aldığı görüldü. 1996 yılı kayıtlarında ise Tekel: ihracatta ve çalışan sayısında 1. Sırada, net aktiflerde ve brüt katma değerde 2. Sırada, diğer önemli ekonomik göstergelerde de ilk 10’un içinde yer alıyordu. O halde bu kuruluşların karını çok uluslu şirketlere bırakmanın veya onlarla bölüşmenin ve Türkiye pazarını bahse konu tröstlerin insafına terketmenin haklı sayılabilecek hiçbir nedeni yoktur. Özelleştirme,Türk tütünü, tütün üreticileri ile sektörde çalışanları ağır bir şekilde etkileyecek olmasına karşın milli ekonomiye ek bir katkı da sağlamayacaktır. Çünkü devletin tahsil edeceği vergi miktarı, mükellefin değişmesi ile artmaz. Özelleştirmeden doğacak en önemli fark, sigara üretiminden elde edilecek karın ülkede kalması yerine, çok uluslu şirketler tarafından yurt dışına transfer edilmesinden ibaret olacaktır. Bu nedenlerle yukarıda da kısmen değinildiği gibi takip etmemiz gereken tek yol; Tekel’i modernize ederek tüketici taleplerine cevap verecek düzeye getirerek yurtiçi sigara piyasasına hakim olmak, diğer yandan uluslararsı yaprak tütün pazarındaki payımızı artırmaya yönelik gerekli çalışmaları acilen gerçekleştirmektir. Sonuç Yukarıda zikredilen her iki görüş de kendi bakış açılarına göre haklıdırlar. Zira tüm kamu kurumlarında olduğu gibi Tekel’de de önemli ölçüde bir kaynak israfı vardır. Bu israf daha çok; sermaye, hammadde-malzeme ve insan kaynağı israfı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Günümüz koşullarında kamu kurumlarının özel sektör yönetim anlayışı ve dinamizmini yakalamaları mümkün görülmemektedir. Çünkü kamu kurumlarında olumlu çabaların önüne sürekli baskı-çıkar gurupları çıkmaktalar. Örneğin kamuyu siyasi ve keyfi müdahalelerden arındırmaya siyasette hamilik ve patronaj sisteminin manivelasının kaybedileceği korkusuyla siyasi çevreler; Liyakat, kariyer ve performansa dayalı ücret ve terfi sistemi ile memur istihdamına kayırma ve keyfi uygulamalara yol açacağı endişesiyle bizzat bir kısım memurlar; gene kabiliyet ve performans esaslı esnek üretim sistemlerine dayalı işçi çalıştırmaya ise çalışanın bütün yeteneklerinin sömürü aracı yapılacağı mülahazası ile işçiler ve örgütleri var güçleri ile karşı çıkmaktalar. Özelleştirme ile sözkonusu savurganlığın önünün alınacağı şüphesizdir. Bu yolla açığa çıkan işgücü ve sermayenin başka rasyonel alanlara kaydırılması ile yeni bir üretim sayesinde ülke içinde artıdeğerin oluşumu bununla beraber de toplumsal refahın bu artıdeğerden pay alması söz konusudur. Ancak özel sektörün bizzat kendisinin de zamanla önü alınamaz bir baskı-çıkar grubuna dönüşmesi özelleştirme suretiyle sorunun çözüme kavuşturulmasını güçleştirmektedir. Çünkü özel sektörün kar maksimizasyonu güdüsü ile hareketinden dolayı zamanla kartel oluşumuna gidilmekte ve yapay bir monopole dönüşebilmektedir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hiçbir çıkar grubuna dokunmama kaygısı taşımaksızın gerçekçi bir tütün politikası oluşturulmadan tütün konusunun politik araç olarak kullanımı devam ettiği müddetçe bu konudaki çözümlemelere de son noktayı koymak mümkün değildir.
|
|
|
|
|
144
|
cellotin genel / Ziraat / Ynt: URFA'DA BULUNAN BİR SULAMA PROJESİ İÇİN BLANEY - CRİDDLE YÖNTEMİNİN USDA-SCS MOD
|
: Nisan 17, 2007, 10:28:42 ÖÖ
|
|
Yeliz AYRAN Tarım Teknolojisi III - 0011815045 16.04.2003 tarihli Sulama Dersi Ödevi
Soru: Aşağıda verilen bilgilere göre, Urfa da bulunan bir sulama projesi için Blaney – Criddle yönteminin USDA-SCS modifikasyonunu kullanarak aylara göre sulama modüllerini bulunuz.
- Proje alanı enlem derecesi : 37 0 03’ - Proje alanındaki bitki deseni ve büyüme mevsimleri;
Bitki cinsi Ekiliş Oranı (%) Büyüme mevsimi Hububat 25 1 Kasım – 1 Haziran Pamuk 40 1 Nisan – 15 Eylül Ayçiçeği 15 15 Mart – 15 Ağustos Mısır 5 15 Mart – 15 Eylül Sebze 15 1 Nisan – 1 Eylül
- Aylık ortalama sıcaklık ve yağış değerleri;
Aylar Mart Nisan Mayıs Haziran Temmuz Ağustos Eylül Ort.Sıcaklık(0C) 10,1 15,8 21,8 27,8 31,7 21,4 26,6 Ort.Yağış(mm) 62,8 49,9 25,6 2,7 0,6 0,4 1,3
Cevap:
Mart ayı Hububat için Bitki su tüketimi :
1 Kasım – 1 Haziran = 7 ay =>7*30=210 gün 210/210=1 (Bitki büyüme oranı)=>Kc= 0,85 İklim katsayısı(Kt) => Kt= 0.031*T+0,24=> 0,031*10,1+0,24= 0,55 Aylık su tüketim faktörü => Mart ayı 37 0 03’ için P=0,274 P30=30*0,274=8,22 f= = =104,7 Bitki su tüketimi => u=Kc*Kt*f => 0,85*0,55*104,7= 49 mm/ay
Nisan ayı Hububat için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,85 Kt=0,031*15,28+0,24=0,71 P=0,296 P30=8,88, f = =134,2 u=Kc*Kt*f =>0,85*0,71*134,2=81 mm/ay
Mayıs ayı Hububat için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,85 Kt=0,031*21,8+0,24=0,91 P=0,318 P30=9,54, f = =172,6 u=Kc*Kt*f =>0,85*0,91*172,6=133,5 mm/ay
Mart ayı Ayçiçeği için 15 günlük Bitki su tüketimi :
15 Mart – 15 Ağustos => 5*30 =150 gün 150/130=1 , kc=0,45 Kc= 0,45 Kt=0,031*10,1+0,24=0,55 P=0,274 P30=4,11, f = =52,4 u=Kc*Kt*f =>0,45*0,55*52,4=13 mm/ay
Nisan ayı Ayçiçeği için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,45 Kt=0,031*15,8+0,24=0,73 P=0,296 P30=8,88, f = =134,2 u=Kc*Kt*f =>0,45*0,73*134,2=44,08 mm/ay
Mayıs ayı Ayçiçeği için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,45 Kt=0,031*21,8+0,24=0,91 P=0,318 P30=9,54, f = =172,6 u=Kc*Kt*f =>0,45*0,91*172,6=70,67 mm/ay
Haziran ayı Ayçiçeği için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,45 Kt=0,031*27,8+0,24=1,1 P=0,330 P30=9,9, f = =206,26 u=Kc*Kt*f =>0,45*1,1*206,26=102,1 mm/ay
Temmuz ayı Ayçiçeği için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,45 Kt=0,031*31,7+0,24=1,22 P=0,324 P30=9,72, f = =219,8 u=Kc*Kt*f =>0,45*1,22*219,8=120,07 mm/ay
Ağustos ayı (15 günlük) Ayçiçeği için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,45 Kt=0,031*31,4+0,24=1,21 P=0,305 P15=4,57, f = =102,73 u=Kc*Kt*f =>0,45*1,21*102,73=56 mm/ay
Mart ayı (15 günlük) Mısır için Bitki su tüketimi :
15 Mart - 15 Eylül 180/150=1 Kc= 0,4 Kt=0,031*10,1+0,24=0,55 P=0,274 P15=4,11, f = =52,4 u=Kc*Kt*f =>0,4*0,55*52,4=11,53 mm/ay
Nisan ayı Mısır için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,4 Kt=0,031*15,8+0,24=0,73 P=0,296 P30=8,88, f = =134,2 u=Kc*Kt*f =>0,4*0,73*134,2=39,18 mm/ay
Mayıs ayı Mısır için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,4 Kt=0,031*21,8+0,24=0,91 P=0,318 P30=9,54, f = =172,6 u=Kc*Kt*f =>0,4*0,91*172,6=62,82 mm/ay
Haziran ayı Mısır için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,4 Kt=0,031*27,8+0,24=1,1 P=0,330 P30=9,9 , f = =206,26 u=Kc*Kt*f =>0,4*1,1*206,26=90,75 mm/ay
Temmuz ayı Mısır için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,4 Kt=0,031*31,7+0,24=1,22 P=0,324 P30=9,72, f = =219,8 u=Kc*Kt*f =>0,4*1,22*219,8=107,20 mm/ay
Ağustos ayı Mısır için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,4 Kt=0,031*31,4+0,24=1,21 P=0,305 P30=9,15, f = =205,7 u=Kc*Kt*f =>0,4*1,21*205,7=99,56 mm/ay
Eylül ayı (15 günlük) Mısır için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,4 Kt=0,031*26,6+0,24=1,06 P=0,279 P15=4,18, f = =84,79 u=Kc*Kt*f =>0,4*1,06*84,79=36 mm/ay
Nisan ayı Pamuk için Bitki su tüketimi :
1 Nisan – 15 Eylül 165/195=0,84 => Kc= 0,94 Kt=0,031*15,8+0,24=0,73 P=0,296 P30=8,88, f = =134,2 u=Kc*Kt*f =>0,94*0,73*134,2=92,09 mm/ay
Mayıs ayı Pamuk için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,94 Kt=0,031*21,8+0,24=0,91 P=0,318 P30=9,54, f = =172,6 u=Kc*Kt*f =>0,94*0,91*172,6=147,64 mm/ay
Haziran ayı Pamuk için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,94 Kt=0,031*27,8+0,24=1,1 P=0,330 P30=9,9, f = =206,26 u=Kc*Kt*f =>0,94*1,1*206,26=213,27 mm/ay
Temmuz ayı Pamuk için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,94 Kt=0,031*31,7+0,24=1,22 P=0,324 P30=9,72, f = =219,8 u=Kc*Kt*f =>0,94*1,22*219,8=252 mm/ay
Ağustos ayı Pamuk için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,94 Kt=0,031*31,4+0,24=1,21 P=0,305 P30=9,15, f = =205,7 u=Kc*Kt*f =>0,94*1,21*205,7=233,96 mm/ay
Eylül ayı (15 günlük) Pamuk için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,94 Kt=0,031*26,6+0,24=1,06 P=0,279 P15=4,18, f = =84,79 u=Kc*Kt*f =>0,94*1,06*84,79=84,5 mm/ay
Nisan ayı Sebze için Bitki su tüketimi :
1 Nisan – 1 Eylül 150/150=1 => Kc= 0,55 Kt=0,031*15,8+0,24=0,73 P=0,296 P30=8,88, f = =134,2 u=Kc*Kt*f =>0,55*0,73*134,2=54 mm/ay
Mayıs ayı Sebze için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,55 Kt=0,031*21,8+0,24=0,91 P=0,318 P30=9,54, f = =172,6 u=Kc*Kt*f =>0,55*0,91*172,6=86,38 mm/ay
Haziran ayı Sebze için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,55 Kt=0,031*27,8+0,24=1,1 P=0,330 P30=9,9, f = =206,26 u=Kc*Kt*f =>0,55*1,1*206,26=124,8 mm/ay
Temmuz ayı Sebze için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,55 Kt=0,031*31,7+0,24=1,22 P=0,324 P30=9,72, f = =219,8 u=Kc*Kt*f =>0,55*1,22*219,8=147,5 mm/ay
Ağustos ayı Sebze için Bitki su tüketimi :
Kc= 0,55 Kt=0,031*21,4+0,24=1,21 P=0,305 P30=9,15, f = =205,7 u=Kc*Kt*f =>0,55*1,21*205,7=137 mm/ay
Aylar Bitki cinsi Bitki su Tüketim ET(mm/ay) Ekiliş Oranı (%) Ort.Bitki su Tük. ETo(mm/ay) Yağış I(mm/ay) Etkili Yağış r(mm/ay) Net sul. suyu iht. dt(mm/ay) Toplam sul. Suyu at(mm/ay) Sulama Modülü q(L/s/ha) 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Mart Hububat 49 25 15,25 62,8 48 - - - 15-Ayçiçeği 13 15 1,95 15-Mısır 11,53 5 0,58 14,78 =>5 Nisan Hububat 81 25 20,25 49,9 38,6 35,11 69 0,14 Pamuk 92,09 40 36,8 Ayçiçeği 44,08 15 6,6 Mısır 39,18 5 1,96 Sebze 54 15 8,1 73,71 =>2,45 Mayıs Hububat 133,5 25 33,4 25,6 19,8 99,34 194,8 0,75 Pamuk 147,64 40 59 Ayçiçeği 70,67 15 10,6 Mısır 62,82 5 3,14 Sebze 86,38 15 13 119,14 =>4 Haziran Pamuk 213,27 40 85,3 2,7 2,7 121,12 237,5 0,91 Ayçiçeği 102,1 15 15,3 Mısır 90,75 5 4,5 Sebze 124,8 15 18,72 123,82 =>4,1 Temmuz Pamuk 252 40 100,8 0,6 0,6 145,8 285,9 1,1 Ayçiçeği 120,67 15 18,1 Mısır 107,26 5 5,4 Sebze 147,5 15 22,1 146,4 =>4,9 Ağustos Pamuk 233,96 40 93,58 0,4 0,4 134,13 263 1,01 15-Ayçiçeği 96,3 15 15,4 Mısır 99,56 5 5 Sebze 137 15 2055 134,53 =>4,5 Eylül 15-Pamuk 84,5 40 33,8 1,3 1,3 34,3 67,25 0,26 15-Mısır 36 5 1,8 35,6 =>1,2
|
|
|
|
|
146
|
cellotin genel / Ziraat / Ynt: VAN KEDİSİ
|
: Nisan 17, 2007, 10:27:37 ÖÖ
|
|
VAN KEDİSİ Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesinde bulunan <<VAN GÖLÜ>> çevresindeki yerleşim birimleri olan İl-İlçe ve köylerde bilhassa <<V AN ŞEHRİ>> nde, ailelerin evlerinde istekle, seve seve yetiştirdikleri kar beyazı tüy renginde, bir kısmında tüyleri kısa <<Kadife tüy1ü>>, diğer kısmında <<ince uzun tüylü>>, yarı albino vücut karakterinde, yani renkli görünüm sağlayan pigmentlerin sadece gözlerde toplanmış olan, sevimli bakışlı, uysal, cana yakın, bilhassa çocuklarla arası çok iyi olan bir kedi çeşidi <<V AN KEDİSİ>>. Bu ve buna benzer pek çok vasıflara sahip olmasına rağmen, bölge halkı ancak <<TEK GÖZ>> şeklinde tabir ettiği yapıda göz rengi olana, <<VAN KEDİSİ>> demektedir .Yani kedinin bir gözü, sarı-yeşil veya kehribar renginde de diğeri ise mavi olmalıdır .Halk nezdinde vücut kıllarının vasfı ikinci planda kalır .Hatta çok ender olmasına rağmen iki gözü de mavi renkte olanın çok sayıda olan iki gözü sarı-yeşil veya kehribar renkteki kedilere <<VAN KEDİSİ>> vasfını vermez. Bununla birlikte halk ister kısa tüylü olsun, ister uzun tüylü olsun, kedinin vücudunda kar beyazı renginde tüy olmasını bekler. Herhangi bir renk dalgalanması halk nezdinde muteber değildir. İşte bu özelliklerde olan kediye bölge halkı genelde <<PİŞİK>> ismini vermektedir .Tek göz tabiri de yine bölge halkımızın bulduğu bir deyimdir, yabancı dile tercüme edilemeyeceği kanaati taşınmaktadır. Beş sene süren gözlemlerim sonucunda aşağıda belirttiğim özelliklerde ''Van Kedisi'' özelliklerine rastlayabildim ve bazılarının resmini çekmeyi (tespit edildi) başarabildim. a- <<Tam Albino>>: Bütün tüyleri kar beyazı, gözleri kırmızı. Bu kırmızı görünüm gözlerin irisini pigment bulunmaması nedeniyle, kılcal kan damarlarında dolaşan al yuvarların kırmızı renginden kaynaklanmaktadır. Kehribar renginde görülen gözlerin temelini bu durum oluşturmaktadır. Yani: Çok sayıda sarı nokta az sayıda albinizimden kırmızı nokta = Kehribar rengi. b- <<Kısmi Albino>>: Genel karakter olarak gözler renkli fakat vücut kıllarının tümü kar beyazı. Kar beyazı renginden kastım, günün değişik ışık tonlarında, Van kedisinin kar renginin tüm tonlarıyla uyum sağlaması ve kedinin görülme zorluğudur . Vücut kılları kar beyazı fakat, başta kulaklar arasında enseden burun istikametine 3-4 cm uzunluğunda birbirine paralel üç gri hat. Tekir kedilerin başında olduğu gibi. Vücut kılları kar beyazı fakat, kuyrukta enine 2-3-4 adet halka tarzında sarman kedi renginde, koyu bej halkadır . Tekir kedi özelliğinde, beyaz alanlar vücutta daha fazla ve <<Tek göz>> Bu durum fotoğrafla tespit edildi. Kara kedi özelliğinde, vücut siyah görünümlü, seyrek beyaz tüyler yakından incelendiğinde görülen özellikte, <<Tek göz>>. Yapmış olduğum incelemelerde, Van Kedisinin, Van Şehri'ne has bir kedimi yoksa Van Gölü havzasına has bir kedimi olduğu üzerinde de durdum. Bu amaçla Muradiye -Erciş -Adilcevaz -Tatvan -Gevaş ilçelerinde de incelemelerde bulundum. Belirttiğim bütün ilçelerde Tatvan hariç, Van kedisine rastladım. Tatvan'da on sene önce çok bol sayıda. olan Van kedilerinin; bir hastalık nedeniyle, hepsinin birden öldüğü, şehir sakinleri tarafından ifade edildi. Van kedisinin orijeni hakkında, inceleyebildiğimiz arkeolojik eserlerde bir bilgiye rastlayamadık. Bu amaçla taramamızı Urartu yazıtlarına kadar indirdik. Van kesimindeki göz rengi evrimi hakkında şöyle bir yorum getirebilmekteyim. Genellikle kedilerin göz rengi sarıdır .Bu da gözün irisi dediğimiz çok ışıkta kapanan, az ışıkta açılan organelindeki pigmentlerden (renk maddelerinden) kaynaklanır. Tam albinizim başlangıç alınırsa (terside olabilir), pigmentsiz olan ve kırmızı görülen irise, sarı pigmentlerin yerleşmesiyle: Çok Kırmızı + Az Sarı = Koyu Kehribar Kırmızı + Sarı = Kehribar Az Kırmızı + Çok Sarı = Açık Kehribar Açık Kehribar rengine, mavi pigmentlerin yerleşmesiyle: Açık Kehribar+Az Mavi = Çağla Yeşili Açık Kehribar + Mavi = Fıstık İçi Yeşili Açık Kehribar + Çok Mavi = Çimen Yeşili tonlarından göz renkleri oluşmaktadır. Bu durumlar Van kedilerinin tek tek sağ veya sol gözlerinde oluşabildiği gibi, her iki gözde de açığa çıkabilmektedir . Oluşum yüzdeleri olarak, genel anlamda aşağıda belirtilen oranlarda; Her iki gözü sarı % 85 Tek gözü (Sarı-Mavi) %10 Her iki gözü Mavi %5 gerçekleştiğini tespit ettim. Van kedisinin oluşumu şu tarzda açıklanabilir. Genelde her toplum- da (insan ve hayvan) 1/10.000 oranında albinizim açığa çıkmaktadır. Hayvan topluluklarında Fil -Maymun -Aslan -Kaplan -Ayı - Kanatlılar -Köpek ve kedi, Fare, Sıçan -Kobay -Tavşan (v.b.) gibi hayvanlarda albinizim görülmektedir .Fakat yeri ve zamanı daha önceden tahmin edilememektedir. Tam albinizim gösteren hayvanlar, doğa ve çevre şartlarına dayanamadıklarından ve süratle nesil veremediklerinden silinmektedirler, fakat kısmı albino özelliğini gösteren hayvanlar daha dirençli olduklarından, hatta kış mevsimi uzun süren yerlerde, hele evcilleşmeye uygun ve uysal iseler, döl verebilmektedirler. İşte Van Kedisi de bu özelliği, üstelik zamanla pek çok kollara ayrılmış ve Anadolu'da yayılmıştır .Kendi görüşüme göre, Ankara kedisi olarak bilinen kedi türü de, Van Kedisinin muhtemel bir varyetesi yani kolu olabilir. Van Kedisinde sağırlık oranı ancak % 3 'tür , fakat Ankara Kedisinde %97 dir . Van Kedisinin bugünkü durumuna gelince, kendisini bekleyen iki tehlike vardır . Birincisi : Şehirleşme, artan trafik ve trafik kazaları sonucu kedi ölümleri. İkincisi : Yerli ve yabancı Van Kedisi hayranlarının yasal olmayan yollardan aracılar vasıtası ile Van Kedisinin çalınarak temin edilmesi ve Van havası dışına götürülmesidir. Bu bölgede Van Kedisi yetiştiren ailelerde, kedi ailenin bir ferdidir .Hiç bir maddi değere kedisini elden çıkarmaz. Ancak güvendiği bir yakınına hediye eder. Fakat son zamanda türeyen simsarlar, çocuklar vasıtası ile kedileri, az bir para karşılığı çaldırtmak (zira Van Kedisi çocuk dostudur ve çocuktan kaçmaz) ve yüksek para karşılığı turistlere, bu simsarlar vasıtası ile satılmakta, böylelikle Dünyanın her yerine Van Kedisi dağıtılmaktadır .İşte Van Kedisini bekleyen büyük tehlike budur. Bu durumun önlenmesi için önerim : Yasal tedbirlerin yanında, ancak resmi kurumdan (Valilik Makamı) sertifikası alana, Van havzası dışına çıkış müsaadesi verilmeli, aksi duruma müsamaha edilmemelidir . Van Kedilerinin çoğaltılma hususuna gelince : İnsancıl bir kedi olduğu için kafes veya belli barınaklarda üretilmesi şimdilik başarılı olamamıştır. Bu hususta en önemli faktör, Van Kedisi'nin her birine, aynı bakıcılar tarafından şefkatle yaklaşılması lazımdır ki, bu da çok iyi yetiştirilmiş ve kedi seven bakıcılarla gerçekleştirilebilir . Diğer bir önerim ise; tali karayollarının sonunda bulunan Köyler seçilmeli, mali yönden teşvik edilerek (hazır kedi paket yemleri ile) bu köylere sadece Van Kedisi verilmeli, diğer kedilerin o yerden başka yerlere sevki ile bu belli bölgelerde çoğalan Van Kedilerine seleksiyon uygulanarak saf Van Kedilerinin yetişmesi sağlanmalıdır. Bu yerlerde yetişen kediler bir merkezden takip edilmeli, isteklilere bu merkez tarafından Van Kedisi temin edilmeli, geliri belli oranlarda yetiştiricisine hemen intikal ettirilmelidir . Çocukların can dostu, onları tırnaklamayan, avcı hatta yabancı için ev sahiplerine alarm verebilen, sevimli, kanaatkar olan Van Kedisinin dört veya beş sene daha ihmal edilmesi, telafisi çok zor durumları açığa çıkaracağı kanaatindeyim. Bir ana <<Van Kedi>>si ve dört yavrusu. Yavruların babası tespit edilememiştir. Fakat açılım şöyledir : Beyaz Yavru (Dişi) : Anne özelliğinde <<Tek Göz>> Tekir Yavru (Dişi) : <<Tek Göz>> Tekir Yavru (Erkek) : <<Tek Göz>> Kara yavru (Erkek) : <<Her iki gözü san>> Anne, yavrulardan evvela beyaz olanı emzirterek doyurmuş, daha sonra ön ayaklarının arasına alarak yalamaya başlamış, daha sonra diğer üç yavrusunun sütünü emmesine müsaade etmiştir. Tekir Yavrulardan biri altı aylık olunca ayrıca resmi çekilmiştir. VAN GÖLÜ III. zamanın ikinci yarısında Van Gölü'nün oluştuğu çanakla Muş Ovası'nı ve bugünkü Nemrut Dağı'nı içine alan Van Gölü çanağı, zamanla sularla dolmuştur. Bu çanağın günümüzdeki çanağa göre daha yüksekte olduğu sanılmaktadır. İşte bu yüzden eski çanağın suları, Murat Vadisi aracılığı ile kapılmıştır. Eski gölün suları boşaltılmıştı. IV. zamanda bu büyük çanağın bir kesiminde, şimdiki Nemrut Dağı volkanından çıkan lavların bir set oluşturarak, Van Gölü çanağının Muş Ovası'yla bağlantısı kesilmiştir. Daha sonra Murat Irmağı'nın lavlarla tıkanması sonucunda yörenin sularının dışa akışı kesilince, Van Gölü oluşmuştur. Van Gölü'nün kuzey ve batı çevreleri hemen tümüyle volkanik örtülerle kaplıdır. Kuzeyindeki Süphan Dağı (4.058 m. sırtlarında buzulların bulunduğu bir dağ), batısında Nemrut Dağı (2.916 m., büyük bir kraterin ve krater gölü vardır.), kuzeyde Akçıra Körfezi'nin güneybatısındaki Sodalıgöl, Van Gölünden alüvyonlarla ayrılmıştır. Van Gölü'nün kuzey kenarında, ondan 5 m. daha yüksekte bulunan ve yüzölçümü 13,5 km2. olan Arin Gölü, Van Gölü'ne ait küçük bir koy'un ağız kısmının bir set ile kapanmasından oluşmuştur. Yaz aylarında Van Gölü 'nün kenarlarında soda çökelmeleri olur. Güney çevresi yüksek dağlar (3.000-3.500 m.) kristalin şistler, paleozoik arazi, Doğu çevresi kretase kıvrımlı kırıklı tabakaları ve yer yer neojen tekneleri, alüvyonlarla örtülü küçük ovalarla çevrilidir. Gölün kıyıları, çok yerde girintili çıkıntılıdır (özellikle en çok girintisi çıkıntısı ve yüksekliği fazla olan kıyılar güneydeki paleozoik masifin kenarındadır). Çok sayıda koylar ve burunlar vardır. Kuzey kıyılarında güzel ve geniş kumsallar vardır. 6 Göl ana yatakla ona kuzeydoğuda geniş bir geçitle bağlanmış olan büyük bir körfez olmak üzere iki kısımdan oluşur. Ana yatağın en geniş yeri olan Tatvan- Van iskelesi arası 125 km. (Bendimahi- Tuğ arası)dır .En derin yeri 100 m. den çok (Gölün güneyinde 451 m.) denizden yüksekliği 1646 m., kıyıların uzunluğu 435 km. dir .Göl 'ün doğu bölümünde dört küçük ada vardır. Bunlar; Akdamar, Çarpanak, Gadir (yaka) ve Kuş adalarıdır. Bu adaların kısaca özellikleri şöyledir: Akdamar (Ahtamara veya Aktamar) Adası: Van Gölü adalarının en büyüğüdür. Gölün güneydoğusunda yer alır. Uzunluğu 1,5 km. eni 0,5 km.dir. Bu adada Ermeniler tarafından yapılmış bir manastır ve sarnıçlar vardır. Çarpanak Adası: Van Gölünün kuzeydoğusundadır. Bu adaya yakın bir yarımada vardır. Bu adada da kilise harabeleri ve sarnıçlar vardır. Yüzüncü yıl Üniversitesi kampus alanı içinde yer alır. Gadir (Adir, Yaka) Adası: Erciş'in güneyinde yer alır. Bu adada bir köy kurulacak kadar toprak vardır. Ayrıca bu adada da sarnıçlar ve tatlı su kuyuları vardır. Eskiden adada manastır ve birkaç papaz evi bulunmaktaydı. Yine burada bağ ve bahçe izlerine rastlanmıştır. Kuş Adası:Akdamar Adası'nın batısında yer alır. En küçük adacıktır. Akdamar Manastırına ait koyunların burada beslendiği anlaşılmıştır. Erciş Kale Adacığı: Önce karaya bitişik iken, 1887 den sonra suların yükselmesi ile ada haline gelmiştir. Van Gölü çanağında yer yer su kaynakları olduğu saptanmıştır. Bu iç kaynaklardan aldığı sularla artan göl suları su yüzeyini yükseltmektedir. Ayrıca göle çok sayıda dere veya küçük akarsular karışmaktadır. Bu akarsuların hepsinin suları, karların erimesiyle birlikte çoğalır, yazın ve sonbaharda 30 -50 cm kadar göl seviyesi alçalır. Zaman zaman yüksekliği 2 -3 m. yi bulan dalgaları, yolcu ve yük gemileriyle (Denizcilik bankasına ait Feribotlarla Tatvan- Van demiryolu bağlantısı sağlanmakta aynı zamanda bu demiryolu, İstanbul-Tahran demiryolu hatlarını da bağlamaktadır), iskele, ada, yarımada, koy ve körfezleriyle Van Gölü, küçük bir denizi andırdığından, halk tarafından Van denizi olarak anılmaktadır. Yüzölçümü 3. 713 km2 (Reşat İzbırak'a göre: 3. 738 km2, Sırrı Erinç'e göre: 3. 764 km2 verilmektedir.) olan Van Gölü 'nün suyu acı, tuzlu ve sodalıdır. Göl 'ün suyuna ''sodalı'' denilmesinin nedeni, göl suyunda fazla ölçüde sodyum karbonat bulunmasındandır. Bu bakımdan başka tuzlu göllerden oldukça farklıdır. Gölün kapalı bir havzada bulunuşu, suyunun tuzlu olmasına neden olmuştur. Tuz tenörünün yüksek olması, bor ve sodyum karbonatın varlığı volkanik taşların etkisinden. İleri gelmiştir. Bu yüzden Van Gölü yeryüzündeki en büyük soda gölüdür ve kapalı göller arasında hacim bakımından ( 607 km3) dördüncü sırayı alır.Gölde dinamik denge sağlandığında (yağış, buharlaşma ve akarsu boşaltımı arasında) yılda toplam su kütlesinin % 1.5’ini kazanır ya da kaybeder. Göl seviyesi mevsimsel etkilere göre, ortalama 49, 7+18 cm/yıl’lık bir dalgalanma gösterir. Deniz suyuna oranla, çözülmüş karbonat türleri 100 kat daha bol bulunur; bu zenginleşmenin nedeni volkanik CO2 aktivitesidir. Göle karışan akarsuların da bol miktarda sodyum taşıdıkları saptanmıştır. Göldeki bikarbonat ile bu sodyum dengelenerek göl suyunun (tuzluluk % 2,16) sodalı olmasını sağlamıştır. Van Gölü, klorlu, sülfatlı ve karbonatlı göller gurubuna girer. Göl suyunun % 5,9 oranında sodyum karbonat, % 3,8 oranında sodyum klorür, % 0,4 oranında magnezyum klorür, % 0,3 oranında magnezyum sülfat , % 0,1 oranında potasyum klorür içerdiği saptanmıştır. Bu özelliği nedeniyle göl, bir soda üretim kaynağı olarak önemli rezerve sahiptir. Fakat aynı özelliğinden dolayı organik yaşamın kısıtlı olmasına neden olmuştur. Ancak gölün her yerinde yaşayamayan bazı balık türleri, göle dökülen akarsuların ağızlarında bol miktarda yaşamaktadır. Bunlar arasında boyu 20-25 cm yi bulan ve ağırlığı 2,3 kg olanları da vardır. İlkbaharda yumurtlayabilmek için, göle karışan akarsuların (özellikle çayların ) ağızlarından içeriye sokulurlar. O zaman oldukça çok avlanırlar. Yıllık üretim ortalama 150-300 ton kadardır. En çok bulunan balık tatlı su kefalidir. Bu cins balıklarla (inci kefali veya Albumus Tarhiki), halk arasında ''Gogort'' adıyla anılan sazan türü en çok avlanan balıklardır. Avlanma mevsiminde, Karadeniz Bölgesinden teknelerin kamyonlarla Van Gölüne taşıyan balıkçılar da avlanırlar. Van Gölü'nün yağış alanın yüzölçümü 16.096 km2’dir, Bu geniş bölüm Van Gölü kapalı havzasıdır. Bu kapalı havzanın ortasında yer alan Van Gölü'nün yaklaşık yarısı Bitlis iline, yarısı da Van iline aittir. Bu Gölün kıyılarında yer alan koy, körfez ve yarımadalar şunlardır: Güney kıyısında Deveboynu (Reşadiye) yarımadası, Ahlat- Tatvan arasında Adabağ yarımadası ve Van kenti, kuzeydoğusunda çarpanak yarımadası vardır. Erciş kuzeybatısında da Erciş Yarımadası yer alır. Gölün kuzeyinde en büyük körfez bulunur. Van Gölü'nün kıyılarında bulunan köy ve ilçeler arasında en kısa yol, göl üzerinden geçer. Tatvan kuzeyinde Van'a ulaşmak için 210 km yolu kat etmek gerekmektedir. Gölün en elverişli iskeleleri şunlardır: Van,Erciş,Ahlat, ve Tatvan(güneyinde Ortap ve Tuğ iskeleleri)Gevaş da Gölün güneydoğusunda önemli bir yerleşim ve ticaret merkezi olmuştur. Göl, kar ve demiryollarıyla Türkiye'nin daha uzak yerlerine ve çevre bölgelerine bağlanmıştır. 1915 yılından önceleri, Van Gölü'nün doğusundaki Muradiye'nin 14 km güneyindeki Kürzot köyünde çıkarılan mazot yağından Ruslar yararlanmışlardır. Bu mazotu gölde ulaşım ve balıkçılıkta kullanılan motorlu kayıklarda kullanmışlardır. Ayrıca MTA Enstitüsünün yaptığı araştırmalara göre Van Gölü yöresinde bol miktarda petrol ve gaz sızıntılarına rastlanmıştır. Tüm yörenin petrol üretme potansiyeli oldukça önemli görünmekteyse de, gölün altında ve dolaylarındaki tektonik yapı petrolün büyük birikimli rezervler oluşturmasına elverişli olmadığı anlaşılmıştır. Petrol rezervi bakımından Muş baseni daha elverişli görünmektedir.
|
|
|
|
|
148
|
cellotin genel / Ziraat / Ynt: VERİLER SERA TİPİ
|
: Nisan 17, 2007, 09:55:56 ÖÖ
|
1-VERİLENLER Proje İstekleri Veriler Sera tipi Makaslı tek sera Sera genişliği 6 m. Sera uzunluğu 57 m. Sera çatı açısı 260 Sera yan duvar yüksekliği 2,60 m. Su basman duvar yüksekliği 0,40 m. Sera konstrüksiyon Malzemesi 3 mm cm Aşık aralığı 3.00 m. Sera Kons. Malzemesi Profil Çelik 2-PROJELENDİRME 2.1- Çatı elemanlarının boyutlandırılması HB=0,73 Gc=1,46 HC=CF=FE=1,67 m. GE=3,34 m. HG=AG-AH=3,34-1,67=1,67 m. 2.2- Çatı elemanlarının seçimi Simgesi Boyutları Kesit alanı F(cm2) Birim ağırlığı G(kg/m) Atalet yarıçapı i(cm) Kullanıldığı Elemanlar b (mm) h(mm) I. 60,60,5 40 60 4,79 3,76 1,13 HC, CF I. 50,50, 8 50 50 7,41 5,82 1,48 AH, HG, GF, FE I. 40,20, 5 20 40 2,77 2,17 0,51 AB,BC, CD,DE I. 50,30,5 30 50 3,78 2,96 0,82 HB, GC, FD I. 140 66 140 18,2 14,3 1,40 Aşıklar T. 70 70 70 10,6 8,32 1,44 Mertekler I. 20,20,4 20 20 1,45 1,14 0,58 Havalandırma Pencereleri I. 70,70,8 70 70 10,6 8,36 3,11 Kapı Not: Kaynak olarak, Prof. Dr. Necati ERŞEN’in “ÇELİK YAPILAR ve Çözümlenmiş Problemler” kitabından ve ek kısmındaki Tablolardan faydalanılmıştır. 2.3- Çatıya gelen ve gelebilecek yüklerin hasabı 2.3.1- Çatıya gelen ölü yüklerin hesabı Kafes kirişin toplam ağırlığı Çubuk uzunlukları (m) Ağırlıkları (kg) AH+HG+GF+FE=1,67 4 =6,68 6,68 3,76 =25,18 AB+BC+CD+DE=1,50 4 =6,00 6,00 2,17 =13,02 HB+FD=0,73 2 =1,46 0,73 2,96 =2,17 HC+CF=1,67 2 =3,34 1,67 2,96 2 = 9,88 GC=1,46 1,46 2,96=4,32 BİR KAFES Kirişin toplam ağırlığı =93,08 kg 93,1 kg dir. Aşıklardan gelen yük L=3 6 = 18 m G= 18 14,3 = 257,4 kg Merteklerden gelen yük L=2(5 3,34) = 33,4 m G= 3,34 8,32 = 277,89 kg Havalandırmadan gelen yük G=2[(10 1)+(10 0,6) 1,14+(10 0,6) 8,32)] = 33,4 m G= 136,3 kg Camlardan gelen yük 3 mm’lik cam kullanılacak; Camın birim hacim ağırlığı 2,6 kg/m2/mm 3 mm’lik camın birim ağırlığı 7,8 kg/m2 Cam alanı =(3 3,34) 2=20,04 m2 G=20,04 7,8 =156,4 kg Sabit Yükler Toplamı =93,1+ 257,4 + 277,89 + 136,3 + 156,4 = 921,09 kg 2.3.2- Çatıya gelen hareketli yüklerin hesabı Rüzgar yükü PA= 0,9 80 = 72 kg/m2 (Basınç) CB= 0,03 28- 0,9 = -0,06 PB= - 0,06 80 = -4,8 kg/m2 (Emme) PC= - 0,6 80 = -48 kg/m2 (Emme) PD= - 0,5 80 = -40 kg/m2 (Emme) PEmme>PBasma olduğundan rüzgar yükü emme koşullarına göre düzenlenir. PC = -48 kg/m2 P= 3 3,34 48 = 480,96 kg kg kg Diğer Yükler Sera üzerinde çalışan işçi ağırlıkları 75 kg/Çatı makasına İplere asılan bitki ağırlıkları Bu yük birimalana 7 kg/m2 olup, bir çatı makasına düeşn alanla bu değerin çarpılması gerekir (izdüşüm düzlemine). 7 kg/m2 ×3 ×6,00 = 126 kg Tesisat ağırlığı 7 kg/m2 ×3 ×6,00 = 126 kg Deprem dinamik yükü ve kar yükü dikkate alınmadı. Hareketli yüklerin toplamı =75 + 126 +126 =327 kg Bir çatı makasına gelen toplam yük =Sabit yükler + Hareketli yükler =921,89 + 327 =1248,89 1249 kg 2.3.3- Sabit ve hareketli yüklerin çatı makaslarına dağılımı = =313 kg Mesnet tepkileri = = 625 Düğüm noktalarının incelenmesi A- Düğümü 625 – 209 – AH×Sin26 =0 AH= 1390,14 (-) Basınç AB – AH×Cos26 =0 AB= 1249,5 (+) Çekme B- Düğümü HB = 0 BC-AB = 0 BC=1249,5 (+) Çekme H- Düğümü AH×Sin26-313+HG×Sin26+0,44×HC×Sin26=0 1390,14×Sin26-313+0,44×HG+0,44×HC - 0,44×HG + 0,44×HC= - 156,5 kg AH×Cos26-313+HG×Cos26+0,44×HC×Cos26=0 - 0,88×HG + 0,88×HC= 1249 kg 0,88/ - 0,44 HG + 0,44 HC = -156,5 0,44/ - 0, 88 HG – 0,88 HC = -1249 - 0,387 HG + 0,387 HC = -137,72 - 0,387 HG – 0,387 HC = -549,56 - 0,774 HG = - 687,28 HG = 532,28 kg (Basınç) G- Düğümü - 313+ HG×Sin26+ GF×Sin26+CC=0 -313+887,96×0,44+887,96×0,44+Gc=0 GC=468,40 kg (Çekme) 2.4- Seçilen Yapı Elemanlarının Eğilme, Sarkılma ve Burkulma Yönünden Kontrolleri 2.4.1- Merteklerin Kontrolü (T70) T70 G=8,32 kg/m Wx = 8,79 cm3 I=44,5 cm4 Merteğin kendi ağırlığı= 8,32×1,67 =13,89 kg Cam ağırlığı = 7,8×1,67×0,6 = 7,82 kg Toplam = 21,71 kg Rüzgar yükü = -48×1,67×0,6=- 48,10 kg (Emme) RÜZGARSIZ KOŞULLARDA Eğilme Yönünden Kontrol kg cm kg/cm2<1400 kg/cm2 eğilme yönünden emniyetlidir. Sarkı Yönünden Kontrol cm >0,094 cm emniyetlidir. RÜZGARLI KOŞULLARDA Eğilme Yönünden Kontrol kg cm kg/cm2<1400 kg/cm2 eğilme yönünden emniyetlidir. Sarkı Yönünden Kontrol cm >0,021 cm emniyetlidir. 2.4.2- Aşıkları Kontrolü (I 140) G=14,3 kg/m Wx = 81,9 cm3 Ix= 573 cm4 Mahya Aşığı Kendi Ağırlığı = 3 ×14,3 = 42,9 kg. Merteklerden = 5× ×8,32 =34,73 kg Havalandırma Pencerelerinden [(10×1,0)+(10×1,0)]×1,14 + (10×1,0) ×8,32 =68,2 Cam ağırlığı = (1,36×3)×7,8 = 31,8 kg Toplam = 199,5 kg Orta Aşık Kendi Ağırlığı = 3 ×14,3 = 42,9 kg. Merteklerden = 5×(1,36+1,36)×8,32 =113,2 kg Cam ağırlığı = 3×(1,36+1,36)×7,8 =63,6 kg Toplam = 219,7 kg Damlalık Aşığı Çatıdan gelen yükler Kendi Ağırlığı = 3 ×14,3 = 42,9 kg. Merteklerden = 5×1,36×8,32 =56,6 kg Cam ağırlığı = 3×1,36×7,8 =31,8 kg Toplam = 131,3 kg Yan cephe ağırlığı Havalandırma Pencerelerinden [(10×1,0)+(10×1,0)]×1,14 + (10×0,6) ×8,32 =68,2 Cam ağırlığı = 3×2,10×7,8 = 49,1 kg Toplam = 204,7 kg Damlalık aşığına gelen toplam yük = 336 kg En fazla yük damlalık aşığında etkili olduğundan Eğilme Sarkılma kontrolleri bu yüke göre yapacağız. RÜZGARSIZ KOŞULLARDA Eğilme Yönünden Kontrol kg cm kg/cm2<1400 kg/cm2 emniyetlidir. Sarkı Yönünden Kontrol cm >0,066 cm emniyetlidir. RÜZGARLI KOŞULLARDA Eğilme Yönünden Kontrol =-240,48 kg cm kg/cm2<1400 kg/cm2 emniyetlidir. Sarkı Yönünden Kontrol cm >0,046 cm emniyetlidir. 2.4.3- Çatı makası elemanlarının flambaj kontrolü AH; FE çubukları (L 50.50.  P=1390,14 kg L=1,67 m, F=7,41cm2 İmin= 1,48 cm = bu değer değerinden yararlanılarak ekte verilen tablodan alınmıştır. <7,41 cm2 emniyetlidir. HC; CF çubukları (L 60.40.5) P=532,28 kg L=1,67 m, F=4,79 cm2 İmin= 1,13 cm = tablodan alınmıştır. <4,79 cm2 emniyetlidir. AB; BC; CD; DE Çekme çubukları (L 40.20.5) Pçek=1249 kg F=2,77 cm2 =1400 kg/cm2 olmalı kesit uygun GC Çekme çubuğu Pçek=468,40 kg F=3,78 cm2 =1400 kg/cm2 olmalı kesit uygun 2.5- Kolonların projelendirilmesi Bir kolona iletilen yüklerin tanımı Mahya Aşığından =199,5 kg Orta Aşıktan =219,7 kg Damlalık aşığıyla yan yüzeyden =336,0 kg Kafes kirişin yükü (93,1/2) = 46,6 kg Diğer yükler (işçi, bitki, tesisat) = 327 kg Toplam eksenel kolon yükü = 1082,2 kg Kolon için seçilen profil IPB 100 Bu profilin F=26,0 cm2 İmin=2,53 G=20,4 kg/m Çelik Yapılar kitabındaki Tablo 24’ten alınmıştır. Kolonun taşıyabileceği maksimum yük; Pmax= 26.(1200-0,034 )=7580 kg = tablodan alınmıştır. < 26 cm2 burkulma yönünden emniyetlidir. 2.6- Temelin projelendirilmesi Kolonun taşıdığı eksenel yük = 1040,9+(2,1×20,4) = 1083,7 kg Betonarme hatılın kalınlığı = 3,0×0,2×0,5×2400 = 720,0 kg Taş duvarın ağırlığı = 3,0× 0,7 × 0,5 ×2400 =2520,0 kg Zemine iletilen toplam yük = 4323,7 kg kg/cm2 emniyetlidir. 3-DEVRİLME KONTROLÜ Serayı devirmeye zorlayacak kuvvet rüzgar yükü ve bunu oluşturacağı dinamik momenttir. Seranın devrilmesini önleyecek kuvvet ise sera ağırlığı ve bunun oluşturacağı statik momenttir. Bunların arasındaki oran 1.5’den fazla olmamalıdır. R1=2,4×57×4,5=615,6 kg R2=3,34×57×3=571,14 kg R2x=R2×Cos64=250,37 kg R2y=R2×Sin64=513,34 kg R3=3,34×57×30=5711,4 kg R3x=R3×Cos64=2503 kg R3y=R3×Sin64=5133,4 kg R4=2,4×57×(-40)=5472 kg = (66,583×3) =199749 = (9849,6×1,20)- (250,37×3,13)+ (5133,3×4,5)+ (2503×3,13) +(5133,3×1,50)+ (5472×1,20) = 56234,66 >1,5 devrilmeye karşı emniyetlidir. 4- METRAJ VE KEŞİF El ile yumuşak toprak kazılması (Poz. No. 14.001) [(58×2)+(6×2)]×0,7×0,5 =44,8 m3 Demirli beton (Poz. No. 16043/1) [(58×2)+(6×2)]×0,2×0,5 =12,80 m3 düz yüzeyli betonarme kalıbı (Poz. No. 21.011) [(58×2)+(6×2)]×2×0,2 = 51,2 m3 taş temel duvarı (Poz. No. 17.002) [(58×2)+(6×2)]×0,7×0,5 =44,8 m3 çelik profillerin hazırlanması (Poz. No. 23.071) Mertekler Çatıda = [(57/0,6)+1]×2×5 = 960 m =960×8,32 = 7987 kg yan yüeylerde = [(57/0,6)+1]×2,1×2 = 403,2 m =403,2×8,32 = 3355 kg Ön yüzeylerde = (297,0+190,9)×2= 975,8 kg Aşıklar (I 140) = 6×57×14,3 =4890,6 kg Kolonlar (I PB 100) = 20×2,1×20,4 = 1713,6 kg Çatı Makası (I 140) = 93,1×20 = 1862 kg Toplam çelik profil ağırlığı (I 140) = 18.730 kg Kapı ve pencerelerin yapılması Çatı makası aralığına düşen pencere ağırlıkları Tepe havalandırma = 68,2×2 =136,4 kg Yan havalandırma = 68,2×2 =136,4 kg Toplam pencere ağırlığı=(136,4+136,4)×20 =5456 kg Kapı ağırlığı = [(1,5×4)+(2×4)]×8,36+ (2×24)×8,32 =183,6 kg Cam takılması (Poz. No. 28.042) (57×2)×2+(6×2)×2+(6×1,46/2)×2+(57×3,34)×2 = 637,14 m2 6.00×57.00 m. Boyutlarındaki Seranın Keşif Özeti (1994 birim Fiyatları) Poz. No. Yapılan İş Birimi Miktarı Bir. Fiyat(TL) Tutarı (TL) 14.001 El ile yumuşak toprak kazısı m3 44,8 32768 1.468.006 16.043/1 Demirli (B.225) betonun hazırlanması m3 12,8 663144 8.488.243 17.002 Ocak taşı ile 200dozlu (Poz. No. 10.003) çimento harçlı duvar yapılması m3 44,8 410213 18.377.542 21.011 Düz yüzeyli betonarme kalıbı m2 51,2 94026 4.814.131 23.071 Profil demirlerin birleşik olarak hazırlanması ve yerine tespiti ton 18,73 12808298 239.899.422 23.111 Demir kapı pencere yapılması ve yerine monte edilmesi kg 5456 25259 137.813.104 28.042 3 mm kalınlığında normal düz cam takılması m2 637,14 104501 66.581.767 TOPLAM 323.089.322
|
|
|
|
|
150
|
cellotin genel / Ziraat / Ynt: VİOLA’NIN MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ,YETİŞTİRİLMESİ,HASTALIKLARI VE EKONOMİK ÖNEMİ
|
: Nisan 17, 2007, 09:53:16 ÖÖ
|
VİOLA’NIN MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ, YETİŞTİRİLMESİ, HASTALIKLARI VE EKONOMİK ÖNEMİ
BİTİRME ÖDEVİ DANIŞMAN : Yrd. Doç. Dr. Ali İNCE HAZIRLAYAN: Şule EVREN
ISPARTA-2002 T.C. SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ FEN – EDEBİYAT FAKÜLTESİ BİYOLOJİ BÖLÜMÜ
BİTİRME ÖDEVİ
VİOLA’NIN MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ, YETİŞTİRİLMESİ, HASTALIKLARI VE EKONOMİK ÖNEMİ
DANIŞMAN Yrd. Doç. Dr. Ali İNCE
HAZIRLAYAN Şule EVREN 9411303004
ISPARTA-2002 TEŞEKKÜR Bitirme ödevimin konusunun belirlenmesinde ve bu ödevi hazırlamamda emeği geçen, Fen – Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Sayın Hocam Yrd. Doç. Dr. Ali İNCE’ye ayrıca İstanbul Orman Fakültesi’ndeki Peyzaj Mimarlığına, araştırmam sırasındaki yardımlarından dolayı teşekkürü bir borç bilirim.
Şule EVREN
İÇİNDEKİLER TEŞEKKÜR i İÇİNDEKİLER ii 1. GİRİŞ 1 2. VİOLA’NIN YAYILIŞ ALANLARI 2 3. VİOLA’NIN SİSTEMATİĞİ 3 4. VİOLA’NIN MORFOLOJİSİ 4 4.1. Bazı Viola Türlerinin Morfolojisi 4 4.1.1. Viola tricolor L. (Hercai Menekşesi) 4 4.1.2. Viola odorata L. (Kokulu Menekşe) 6 4.1.3. . Viola cornuta L. 6 5. VİOLA’LARIN YETİŞTİRİLMESİ 7 6. VİOLA’YI ETKİLEYEN HASTALIKLAR 9 6.1. Viola Yaprağı Tatarcığı 9 6.2. Mantarlar 9 7. VİOLA’NIN EKONOMİK ÖNEMİ 11 7.1. Tıbbi Olarak Önemi 11 7.2. Süs Bitkisi Olarak Önemi 11 8. KAYNAKLAR 12
ŞEKİL LİSTESİ Şekil 1. Viola tricolor ............................................................................................... 5 Şekil 2. Viola odorata .............................................................................................. 6
1. GİRİŞ Viola; (Virgil, Pliny ve diğerleri tarafından kullanılan Yunanca İon’dan türeme eski bir Latin ismi). Violaceae, yaklaşık 400 ana türden oluşan bir gruptur. Birçok yan ve alt grubu vardır. Bunlardan birkaç senelik olanlar genelde Kuzey ve Güney iklim bölgelerinde, Güney Avrupa ve And Dağları’nda bazı türler ve hercai menekşesi grubuna ait bazı bir ve (iki) 2 yıllıklar bulunmaktadır. Botanik amaçlar için Viola grubu birçok bölüme ayrılmıştır. Bahçecilik amaçları içen en önemli gruplar gerçek Viola’ları (örneğin; V. odorata, V. hirta, V. caina) ve Melaniumları kapsayan Nominiumlardır. Morfolojik olarak; yapraklar sapsız, kulakçık büyük ve parçalıdır. Çiçekler uzun saplı, sarımsı veya açık mor renklidir, meyve üç köşeli ve tüysüz bir kapsül, kokulu ve yavan lezzetlidir. Bileşiminde; Saponinle, antosiyan ve flavon türevlerini taşır. Viola tricolor’ın idrar söktürücü, yumuşatıcı ve kan temizleyici özellikleri vardır. Ayrıca deri hastalıklarına karşı iyi gelir. Hercai menekşeler güneşli yerleri severler, humusça zengin, iyi gübrelenmiş, hafif killi veya kumlu bahçe topraklarında iyi gelişirler. Şubat sonundan Haziran’a kadar çiçekli kalabilmektedirler. İngiltere ve Batı Avrupa’da sıklıkla görülürler. Ülkemizde de park ve bahçe çiçeği olarak yetiştirilmektedir (Baytop, 1963).
2. VİOLA’NIN YAYILIŞ ALANLARI Bu cinsin 400’den fazla türü doğal olarak Kuzey Yarımküresi’nin ılıman bölgelerinde, Afrika, Tropik ve Subtropik Kuzey Amerika, Güney Amerika, Güney Amerika’nın dağlık bölgeleri (And dağları), Avustralya ve Yeni Zelanda’da yayılış gösterirler. Yetiştiği ortamlar, ekseriyetle gölgeli yerler; 0-1600m Belgrad ormanında, ormanın hemen her tarafında, mesçerelerin altında, açıkta ve çalılar arasında bol ve yaygın olarak, Kurt Kemeri civarı, Ayvend Bendi yakınında serpili olarak yayılış gösterir (HealtLink.com.tr., 2000).
3. VİOLA’NIN SİSTEMATİĞİ Bir senelik, otsu bir bitki olan Viola’nın sistematikteki yeri şöyledir: Regnum; Plantae Divisio; Spermatophyta Subdivisio; Angiospermae Class; Dicotyledoneae Subclass; Dilleniidae Ordo; Violales Familya; Violaceae Genus; Viola (Seçmen ve diğ., 1992).
4. VİOLA’NIN MORFOLOJİSİ Çoğunlukla otsu, çalı, nadiren ağaç halinde odunsu bitkilerdir. 5 cinse dahil 400 kadar türü vardır; bunlardan bahçe ve sera bitkisi olarak yaygın bir şekilde kültürü yapılan menekşe (Viola L.) türleridir. Yaprakları sarmal veya dipte toplanmıştır, ender olarak karşılıklıdır; basit, tam kenarlı veya parçalı loplu veya dilimli-dişlidir; kulakçıkları vardır. Çiçekler tam (erselik) veya ender olarak 3 evcikli; tek tek veya salkım başak ve demet halinde kurullar oluştururlar, saplarında bir çift küçük brakte taşırlar, çanak yapraklarında 5 adet bulunur, serbest veya kısmen birleşmiştir, dökülmez, kalıcıdır. Taç yaprakları 5 tanedir, en alttaki petal diğerlerinden daha büyüktür ve mahmuzludur ve en alttaki 2 etamin, nektayum meydana getirerek mahmuz içine uzanır. çiçek formülü K5 C5 A5 G(2-5) dir. Çiçekler tek veya erdişi, zigomorf veya ışınsal simetrilidir. Pistil 1, ovaryum üst durumlu, tek lokuluslu, 3-5 karpelli, ovul 1 anatrop Plesantasyon parietal. Meyve, lokulusit kapsül ve bakka olmaktadır (Baytop, 1963). 4.1. Bazı Viola Türlerinin Morfolojisi 4.1.1. Viola tricolor L. (Hercai Menekşesi) Türünün çiçek açma zamanında toplanıp, gölgede kurutulmuş toprak üstü kısımlarıdır. Bu tür bir senelik, otsu bir bitki olup, boyu 10-23 cm olup, çaprazlamadan elde edilen bir hibrittir. Çiçek rengi beyaz, sarı ve mordur (Şekil:1). Lifli saplar üzerindeki terminal durumlar çiçekler geniş ve yuvarlaktı | | | |
|