ZAMANIMIZIN TEKNOLOJİ SEVİYESİNDEN BAKARAK PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’ İN Mİ’RAC’ INI ANLAMAYA ÇALIŞMAK Bilindiği üzere ‘mi’rac’ olarak adlandırılan olay, Peygamberimiz (S.A.V.)’in en büyük mucizelerinden (veya bazılarına göre kerametlerinden) biridir ve mi’rac olayını anlayabilmek, kavrayabilmek için değil 1428 yıl önceki insanlığın bilim seviyesi, bilimin ve teknolojinin bugün ulaştığı seviye de asla yeterli değildir. Çünkü bu olay tabir-i caizse ilahi bir bilimin ve dolayısıyla ilahi bir teknolojinin eseridir.
Bu nedenle, mi’rac olayının gerçek büyüklüğünü yada olağanüstülüğünü lâyıkıyla anlayabilmek, kavrayabilmek Peygamberimiz (S.A.V.)’ in dışındaki insanoğlu için belki de mümkün değildir. Ancak, Peygamberimiz (S.A.V.)’ in meşhur mi’rac hadisindeki kendisine özgü tanımlamalarından ve benzetmelerinden yola çıkarak vede bu günün teknolojisindeki gelişmiş araçlarla karşılaştırmalar yapmak suretiyle bu muhteşem olayı bir ölçüde kavrayabilmek vede hayalimizde canlandırabilmek belki mümkün olabilir.
Öncelikle, mi’rac olayını anlayabilme çabasında kolaylık bakımından ön şart; (varsa) şüpheli bir bakış açısını terk edip, Peygamberimiz (S.A.V.)’ in (Bilim adamlarının ekseriyet görüşüne göre) hem ruh ve hem de bedenle mi’raca çıktığına kesin olarak iman etmekten geçmektedir. Çünkü, “Nasıl bakarsan öyle görürsün” özdeyişinde olduğu gibi böyle, akıl sınırlarını aşan, teknolojiler üstü bir olayı anlayıp kabullenmede kendisini ‘Sıddık’ mertebesine çıkartacak olan bir imanla inanmış bir Hz. Ebubekir’in bakış açısındaki anlama-kavrama kolaylığı ile, ona, bu olaya da inanıp inanmadığını alay ederek soran müşriklerin bakış açıları arasındaki anlama–kavrama zorluğu bakımından 1800 lik bir zıtlık bulunmaktadır.
Öyle ya! Günümüzde dahi sesten hızlı, füze gibi uçaklarla seyahat edebilen, neredeyse ışınlama olayını gerçekleştirebilecek bir teknolojik seviyeye ulaşmış bir toplumda yaşayan insanların dahi anlamakta, kavramakta güçlük çekebileceği böyle bir mucizevi olayı; teknolojik seviyesi kılıç-kalkan yapma sınırını aşamamış, bedevi ağırlıklı bir topluma anlatmada (Hz.Ebubekir gibi şeksiz-şüphesiz iman edip, olayı anlatıldığı gibi kabullenenlerde olduğu gibi) ‘iman’ olgusu dışında nasıl bir delil getirir, hangi isbat yönteminden faydalanabilirdiniz?.. Bundan 14 asır önce at, deve, katır, (belki fil) ve eşekten başka binek aracı görmemiş bir toplumda yaşayan ve çoğunluğu mektep-medrese eğitiminden geçmemiş cahil insanlara; takriben saniyede 500 km hız yapabilen ‘Burak’ isimli bir ‘binit’i ve/veya ışık hızından binlerce kat hızlı manevi bir asansör olan mi’rac merdiven-i manevisini ve/veya ‘Ref Ref’ i nasıl anlatabilecektiniz? (Bk.2)
(NOT: Bu günkü teknolojiyle aya gönderilen uzay araçlarının hızının saniyede 11-15 km civarında olduğu ve ışık hızını aşabilecek varlıkların madde olmalarının mümkün olmadığı bilinmektedir)
Benim, bu kısa yazımı okuyanlara bir teklifim var: Gelin birlikte bir fikir jimlastiği yapalım ve Peygamberimiz (S.A.V.)’in kendi ifadeleriyle insanlığa sunduğu mi’rac hadisinin (*) mealindeki ifadelerden dikkatimizi çekip, bu günkü bilim ve teknolojik gelişmelerle çağrışım yapanları seçerek bunlar üzerinde düşünelim ve birlikte yorumlayıp, anlamaya çalışalım… Ne dersiniz?...
Hadis-i Şerif’i yorumlamaya çalışma:
Şimdi, zamanımızda uzaya çıkacak astronotların ön hazırlıklarını düşünelim: Bu görevlilerin, uzaya hareket saatinden önce aylarca eğitim yapmaları, uzay boşluğuna benzer yer çekimsiz ortamlarda deneyler yaparak uzay ortamındaki zorluklara alışmaları ve belki de bedenlerinde bazı operasyonlar yapılması vede uzaydaki şartlara uygun giysiler giymeleri gerekmiyor mu? Peki, Peygamberimiz (S.A.V.)’in ötelerin ötesine yapacağı olağanüstü bir yolculuk için Cebrail (A.S.) tarafından hem maddi ve hem de manevi bir operasyon yapılmış, belki de kanı değiştirilerek yerine bu yolculuğa uygun kimyasal özellikli bir sıvı doldurulmuş olamaz mı? (Bk.1)
Öyle bir ‘binit’ ki (Burak); tarife göre tek kişilik, rengi beyaz veya şeffaf ama öyle hızlı ki !.. (Bir binek hayvanı benzetmesiyle, her adımında ufukta olacak biçimde olağanüstü hız yapan bir araç). Mescid-i Haram (Mekke) ile Mescid-i Aksa (Kudüs) arası uzaklık takriben 500 km olduğuna göre, bir binek aracının bu kadar uzak bir mesafeyi ‘..bir anda’ alabilmesi için hızının (Bu ‘bir an’ı; 5 saniye kabul etmiş olsak saatte 360 000 km kadar, 1 saniye kabul etmiş olsak saatte 1 800 000 km kadar) çok yüksek seviyede olması gerekmektedir. (Bk.2)
Burada süt ve şaraptan birini tercih sadedinde herhalde Peygamberimiz (S.A.V.)’in manevi bir imtihanı sözkonusu olabilir (Allah’u âlem). (Bk.3)
Şimdi düşünelim: ‘..gökyüzünde uzatılan bir mi’rac’ tarifi ile sanki bizim yüksek binalarda kullandığımız asansörlerin çok gelişmiş bir biçimi veya bir ışınlama koridoru ve bu koridor içinde ışık hızından binlerce kat hızlı hareket edebilen çok gelişmiş bir uzay aracı anlatılmış olamaz mı? Ayrıca ‘Birinci, İkinci…semâ’ lar olarak tanımı yapılan uzay konumları sanki ‘boyut’ tanımıyla örtüşmekte…Bilindiği üzere bizler; en, boy, yükseklik, zaman ve düşünce boyutu olarak 5 adet boyutu ismen bilmemize vede içinde yaşamamıza rağmen özellikle zaman ve düşünce boyutları konusunda henüz teknolojik pratik bir ilerleme katedebilmiş değiliz. Halbuki mi’rac olayında yedi kat semâdan (Boyuttan) ve daha da ötelerinden (Bunlar ‘Kürsü’ ve ‘Arş’ olabilir Allah’u âlem. ) bahsedilmektedir. (Bk.4)
Bizler, 14 asır öncesine göre çok gelişmiş bu teknolojimizle (!) henüz zaman boyutunu ve/veya düşünce boyutunu dahi aşabilecek (Örneğin, düşündüğümüz anda Kutup Yıldızında olabilme gibi) bir bilimsel düzeye erişememişken; kısa bir dünya zaman diliminde (ki Peygamberimiz (S.A.V.)’in mi’rac dönüşü, mi’rac’a çıkmadan önce yattığı yerin sıcaklığını muhafaza ettiği tefsirlerde ifade edilmektedir) ışık hızından milyonlarca kat hız yapabilen uzay araçlarıyla (ki bunların da melekler gibi madde olabilmeleri kesinlikle mümkün değildir) galaksiler ötesi bir yolculuğunu anlayabilmemiz için yeterli bilim seviyesinde olmadığımız açıktır.
Diğer taraftan, her kat semânın bir kapısının olması da her boyut değişiminde ayrı bir mekana ve zamana geçilmesi kavramını akla getirmekte, her kat semânın düzeninden vede güvenliğinden sorumlu ‘Bekçi melek’ görevlilerin olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca Hadis-i Şerif’te; her kat semâda daha önce dünyada yaşamış ve ölmüş insanların (Muhtelif peygamberler ve ümmetleri) ahiret öncesi ve ahiret sonrası hayatları, bunlardan dünyada muhtelif günahları işleyenlerin vede haramları yiyenlerin durumları, muhtelif benzetmeler yapılarak anlatılmakta; gelecekteki cennetlerde mükafat gören ve cehennemlerde ceza gören insanların halleri gözler önüne serilerek (sonsuz zaman kavramına göre bize çok yakın, fakat gaflete dalmış halimize göre bize çok uzak gelen) gelecekteki akibetimizden haberler verilmektedir.
Bu aşamada dikkatimizi çeken bazı ilginç tesbitler de şunlar:
a) Her kat semâda görevli bekçi melekler tarafından gelen yolcuların kim oldukları ve Allah (C.C.)’dan izinli olup olmadıkları sorulmakta ve Cibril ve Peygamberimiz (S.A.V.)’in ismi verildikten sonra bu tanıtım yeterli bulunmakta ve selamlanarak hemen o semânın kapısı açılmaktadır. Ayrıca Peygamberimiz (S.A.V.)’in karşılaştığı ve kimliklerini Cebrâil (A.S.)’dan öğrendiği her peygamber, kendisine selam verildikten sonra Peygamberimiz (S.A.V.)’i sanki önceden tanıyormuş gibi konuşmalar yapmaktadır.
b) Hadis-i Şerif’in tefsirlerini yapanlardan öğrenildiğine göre; Peygamberimiz (S.A.V.) bizzat yaptığı mi’rac yolculuğunda muhtelif hız ve özelliklerde beş tip araç kullanmıştır.Bu araçlar yolculuk sırasıyla: Burak, mi’rac, her kat semânın görevli meleklerinin kanatları, Cebrâil (A.S.) ve RefRef olarak belirtilmektedir.
c) Hadis-i Şerif’te ‘yetmişbin’, ‘yüzbin’ olarak verilen sayılar büyük bir çokluğu ifade etmek için kullanılan rakamlardır.
d) Her kat semâda ve Sidre-i Müntehâ’ da Cebrâil (A.S.) ın görüntüsü, niteliği (Hüviyeti) o boyutun özelliğine uygun olarak değişmektedir.
Bizim acizane yorumumuz böyle.. Tabii ki doğrusunu Allah bilir.
Melih ŞEKER
(0505-2266161)
melih.seker@mynet.comMi’rac Hadis-i Şerif’inin meali ise şöyle (**):
“Bir kere ben Hatim’de (Kabe’nin bir bölümünde) uyku ile uyanıklık arası bulunuyordum. Cebrâil (a.s.) gelerek beni aldı ve göksümü yardı, kalbimi çıkardı. İçerisinde zemzem dolu altın bir tas ile kalbimi yıkadı. (1) Kalbimi iman ve hikmetle doldurdu.
Katırdan küçük, merkepten büyük beyaz bir biniti çekti ve yularını tutarak bana:
- Bin, dedi. Hemen ‘Burak’ denilen bu binite bindim.Cebrâil’in refakatinde hareket ettik. Burak o kadar hızlı gidiyordu ki, ayağını, gözünün gördüğü en son noktaya basıyordu. Bir anda Kudüs’e vardık. (2) Cebrâil Burak’ı, gelip geçen bütün peygamberlerin bağladığı Mescid-i Aksa’nın kapısındaki halkaya bağladı. Mescid-i Aksa’da orada meftun bulunan peygamberlerin ruhlarına imam olarak namaz kıldım.
Cebrâil bana süt ve şarap dolu iki kab getirdi.Bunlardan birisini seçmemi istedi. Ben sütü seçtim.Cebrâil (A.S.):
- Sana müjdeler olsun fıtratını seçtin dedi…(3)
Bu anda gökyüzünde bir mi’rac (merdiven-i manevi) uzatıldı ki dil ile tarifi imkansızdır.Cibril ile binerek yükseldik.(4) Birinci semânın kapısına geldiğimizde, Cibril kapıyı çaldı:
- Kim o? denildi.Cibril:
- Cibril’im, dedi.
- Yanındaki kimdir? diye soruldu.Cibril:
- Muhammed, diye cevap verdi.
- Ya! Göğe çıkmak için ona izin verildi mi? Cibril:
- Evet verildi, diye cevap verdi. Bekçi melek tarafından:
- Merhaba gelen zâta. Bu gelen yolcu ne güzel yolcu, diyerek kapıyı açtı.
Birinci semâya girdiğimde gördüm ki, bir kumandan melek ileyim. Emrinde yetmiş bin melek ve her birinin emrinde yüz bin melek var. Bunlar semâyı muhafaza ediyorlar. Burada gezerken heybetli bir kimse gördüm. Sağında ve solunda karartılar vardı. Sağına bakıp gülüyor, soluna bakıp ağlıyordu.Cebrail’e:
- Bu kimdir? diye sordum.
- Atan Âdem (A.S.)’dir, ona selam ver, dedi. Selam verdim. Hz.Âdem (A.S.):
- Merhaba hayırlı ve iyi oğlum, sâlih peygamber, diye mukabele etti.
Sonra bir kavim gördüm. Dudakları deve dudağı gibi.Tayin edilen memur melekler, bunların dudaklarından sırım diliyorlar. Ağızlarına ateşten taşlar koyuyorlar, dübürlerinden çıkıyor.Cebrâil’e sordum:
- Bunlar kimlerdir?
- Yetim malını haksızlıkla yiyenlerdir, dedi.
Diğer bir kavmin derilerinden sırımlar dilinip ağızlarına tıkılıyordu. Sordum:
- Ey kardeşim Cebrâil, bunlar kimlerdir? Cebrâil:
- Dedikodu yaparak, koğuculuk ederek, insanlar arasında söz getirip teşekkürler cellotin forumürerek onların arasını açanlar, birbirine düşman edenlerdir, dedi.
Başka bir kavim; önlerine güzel bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm en güzel yemekler, kebaplar var. Etrafında cifeler. Onlar o güzel kebapları, yemekleri bırakıp cifeleri yiyorlar.
- Bunlar kimlerdir ey Cebrâil? dedim.
- Kendi helâl eşlerini bırakıp harama koşan zinâkârlardır, dedi.
Baktım ki, Fir’avn ve arakadaşlarının yolu üzerinde karınları evler gibi şiş insanlar. Sabah ve akşam Fir’avn ve arkadaşları bunları çiğneyerek geçiyorlar.
- Yâ Cebrâil, bunlar kimlerdir? dedim.
- Faiz yiyenlerdir, dedi.
Sonra, kimisi memelerinden, kimisi ayaklarından başaşağı asılmış kadınlar gördüm. Cebrâil (A.S.)’e sordum:
- Bunlar kimlerdir?
- Bunlar zinâ eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, cevabını verdi.
Sonra melek kanadı ve Cibril ile beraber ikinci semaya yükseldik. Kapıda bir evvelki konuşmalar tekrarlandıktan sonra kapı açıldı. Birbirine benzeyen, renkleri kırmızı ile beyaz arası, salıverilmiş düz saçlı iki kimse ile karşılaştım.
- Bunlar kimlerdir? diye Cibril’e sordum.
- İki teyzezâde, Yahyâ ve İsâ’dır.Onlara selâm ver, dedi. Selam verdim.
- Merhaba hayırlı kardeş, sâlih peygamber, diyerek karşılık verdiler.
Aynı minval üzere üçüncü smaya vardığımızda yüzü ayın ondördü gibi berrak bir kimsenin etrafında toplanmış bir cemâatle karşılaştım.
- Bunlar kimlerdir? diye sorduğumda, Cebrâil:
- Yûsuf ve ümmetidir, onlara selâm ver, dedi. Selâmıma:
- Merhaba ey sâlih peygamber, hayırlı kardeş, diyerek Yûsuf Peygamber mukabele etti.
Dördüncü kat semâda ilk karşılaştığım zâtın İdris olduğunu öğrendim.Ona selâm verdim. Selâmıma diğerleri gibi karşılık verdi.
Beşinci kat semâda sakalı göbeğine değecek kadar uzun bir kimsenin etrafında toplanmış bir cemâatla karşılaştım. Bunların Hz. Hârun ve ümmeti olduğunu öğrendim. Selâmıma Hârun Peygamber diğerleri gibi cevap verdi.
Altıncı kat semâda esmer yüzlü, uzun boylu, topluca vücutlu, iki kat elbisesi olsa dışarı çıkacak derecede kıllı Şenûe kabîlesi erkeklerine benzeyen bir zâta rastladım. Mûsâ Peygamber olduğunu öğrendiğim bu zâta selâm verdim. Selâmıma mukabele etti. Kendisinin yanından geçerken ağlamaya başladı. O anda bir ses:
- Ne ağlıyorsun, ey Mûsâ ? diye seslendi.
- Halk beni, Allah (C.C.)’ın en mükerrem kulu zanneder.Halbuki benden sonra bir genç peygambere bîat olundu ki; onun ümmetinden cennete girenler, benim ümmetimden girenlerden çoktur da ona ağlıyorum, dedi.
Yedinci kat semâda arkasını bir binaya dayamış ak sakallı ve bana benzeyen bir zât gördüm. Cebrâil:
- Atan İbrahim’dir, selâm ver, dedi. Selâmıma:
- Merhaba sâlih peygamber, ey sâlih evlâd, diye mukabelede bulundu. Binanın, meleklerin kıblesi Beytu’l-Ma’mûr olduğunu öğrendim. Buraya hergün yetmiş bin melek girip tavaf ediyordu. Bir giren meleğe bir daha sıra gelmiyordu.İçerisine girdim. Namaz kıldım.
Bana bir makam gösterilerek:
- İşte senin ve ümmetinin makamı, denildi. Cennetleri temâşa ettim. Sonra cehennemlere uğradım. Orada azap görenlerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm. Dibinden ikisi zâhir, ikisi bâtın dört nehir çıkan, tarife sığmayan büyüklükte bir ağaç gösterildi. Ağacın yaprakları fil kulağı gibi, yemişleri büyük testiler gibi idi. Cebrâil açıklama yaptı:
Ebu Said-i Hudrî’nin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler:
- Bu ağaç, Sidre-i Müntehâ’ dır. Buradan öteye hiçbir mahlûk geçemez. Benim yükselebildiğim son noktadır Ben buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur.’ dedi.
İnsanlığın İftihar Tablosu, lâhut âleminin bu en yüksek yerinde “Refref” denilen bir vasıtayla Allah’ın dilediği yere gelir. Bir rivayette, Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyururlar:
- Bu nehirlerden zâhir olanlar Fırat ile Nil’dir. Bâtın olanlardan birisi Rahmet, diğeri de senin ümmetin için yaratılmış olan Kevser nehridir. Ben, rahmet nehrinde yıkanarak, geçmiş ve gelecek günahlarımdan mânen temizlendim. Kevser nehrine doğru yol almaya başladım. Orada gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek şeyler gördüm. Bu anda kudret kalemlerinin cızırtılarını işitiyordum. Bu anda Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Bana ne oldu ise oldu. Sidre’den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arş’ın altına geldiğimde, Arş’ın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, ne de cihet. Rabbimin şu lâhutî sesini işittim:
- Yaklaş ey Muhammed!
Ben de Kâbe Kavseyn miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum:
- Ettahiyyatü lillahi, vessalavatü, vettayyibatü’ (En güzel tahiyye Allah’a mahsustur. Bedenî ve malî ibadetler de O’na lâyık ve mahsustur.)
Bunun üzerine Allah (C.C.) şu mukabelede bulundu:
- Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullali ve berekâtühü. (Ey nebî, selâm sana olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.). Ben tekrar:
- Esselâmü aleynâ ve ala ibadillahissalihine, dedim.Melek ise:
- Eşhedüenlâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu. (Selâm bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah birdir. ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedi.
Bana burada üç şey verilmişti:
1- Elli vakit namaz farz kılındı.
2- El-Bakara Sûresinin son iki ayeti.
3- Ümmetimden Allah (C.C.)’a şirk koşmayanların affı.
Derken, kendimi tekrar Sidre-i Müntehâ’ da buldum. Orada Cibril’i asıl yaratılışı ile altıyüz kanatlı olarak gördüm. Gidiş yolundan dönüş yaptım. Altıncı kat semâda Mûsâ ile aramızda şu konuşma oldu:
- Allah (C.C.) ümmetine ne farz etti, ne hediye teşekkürler cellotin forumürüyorsun?
- Elli vakit namaz.
- Ben İsrâil oğullarını çok tecrübe ettim, senin ümmetin buna katlanamaz. Cenâb-ı Hak’tan azaltılmasını iste.
Ben Rabbıma dönerek niyazda bulundum.On vaktinin indirildiğini bildirdi. Mûsâ’ya geldiğimde, beni tekrar çevirdi.Tekrar yalvardım. Nihayet beş vakte indirilinceye kadar yalvarmaya devam ettim. Mûsâ bana:
- Tekrar azaltılmasını talep et, ümmetin beş vakti de tam olarak edâ edemezler, dedi.
- Artık Rabbımdan hayâ ediyorum, çok müracaat ettim, dedim. Bu anda bir nidâ:
- Beş vakit namaz elli vaktin yerine geçer. Kim beş vakti tam olarak vaktinde kılarsa elli vaktin sevâbını alır.Kim bir iyiliğe niyet eder de onu yapamazsa ona bir hasene verilir. Kim de niyet ettiği iyiliği yaparsa on hasene verilir. Kim bir kötülüğe niyet eder de onu yapmazsa o affedilir. Kim de niyet ettiği kötülüğü yaparsa bir misli günah yazılır. Benim katımda hüküm değiştirilmez, diyordu.
Evime gelip sabah olduğunda yolculuğumu mü’min-kâfir herkese haber verdim.İman edenlerden bâzıları irtidat ettiler (Dinden döndüler).Çoğu mü’minlerin îmanı daha çok kuvvet kazandı. Kâfirler şaşkına döndüler.Ne şekilde hareket edeceklerini bilemediler.Bunlardan bir kısmı Ebûbekir’e koşmuşlar:
- Senin arkadaşın neler söylüyor, göklere çıktığını iddia ediyor, ne dersin? Demişler. O:
- Eğer bunu o haber vermişse doğrudur.Ben hergün ona bir meleğin gelerek haber getirdiğine de inanıyorum, buna niye inanmayayım? Deyince kâfirler:
- Demek onu hâlâ tasdik ediyor musun? Diye mukabele edince:
Evet, onu her zamanki gibi belki daha fazla tasdik ediyorum, cevabını verince kendisine “Sıddîk” lâkâbını verdim.”
(*) (Buhari, Salât, 8; Bed’ü’l-halk, 6; Mi’râc, 42; Tevhid, 37; Menakıb, 41; Müslim, İman, 75; Şevkânî, 5/123/124; Taberî, 15/5)
(**)Kaynak: İsmail Coşar ’Kadir Gecesi ve Kandillerimiz’+Ebu Said-i Hudrî
Cellotin ailesi olarak Melih ŞEKER e taşekkür ederiz.