|
admin
|
 |
« : Şubat 21, 2007, 08:42:11 ÖÖ » |
|
sid=21900;channel=25255;w=336;h=280;wmid=11809;domain ="cellotin.com";
kategori ="16";
gosterim="BF";adsrv=1;arkaplan="FFFFFF";
baslik="000000";
aciklama="000000";
kenarlik="123456";
jsai="446b7d469a47f13b";
Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir. ÖNSÖZ VE GİRİŞ
Sizlere sunduğumuz bu projenin adı ‘Para ve Bankacılık’.Yaptığımız çalışmalarla paranın öneminden,piyasadaki yerinden,bankacılığa etkilerinde,bankacılığın tanımı ve gelişiminden,Türk sektöründeki bankacılıktan bahsetmeye çalıştık. Para piyasalarında yüzyıllardır yaşanan düzensizlik,19.yüzyılla Avrupa ticaretindeki açıkların artış göstermesi ve milli paranın yabancı paralar karşısında sürekli değer kaybetmesi sonucunda dış ticaret işlemlerinde problemlerin belirmeye başlaması,devleti söz konusu problemlerin sebeplerini araştırmaya ve çözümlerini üretmeye sevk etmiştir. Dünya hızlı ve geniş kapsamlı değişim sürecinceyken,Türkiye de bu süreçte kendi payına düşeni yaşamaktadır.Ekonomi,bilim ve teknoloji en fazla etkilenen alanlar olmakla beraber,değişim kendini daha çok kurumların yönetim sistemlerinde hissettiriyor.Bu yüzden bankalar gün geçtikçe değişen teknolojiyi takip etmeli ve kendini yenilemelidir.
İşte bizde bu durum karşısında devletin aldığı önlemlere ve bunun piyasaya,bankalara olan etkilerine ve gelişen teknolojiye bankaların ayak uydurmalarının gereğine çalışmamızda yer verdik.
Çalışmamızda bize yardımcı olan ve yol gösteren sayın hocamız Yrd. Doç. Dr. Mukaddes ÇELİK’ e çok teşekkür ederiz.
PARAYA GİRİŞ
Bugün içinde yaşadığımız toplumun belli başlı özelliklerinden birisi de PARALI ekonomi düzenine sahip olmasıdır. Paralı ekonomi düzeni İşbölümü ve İhtisaslaşmanın geliştiği bir ekonomi düzeni içinde, mal ve hizmet değişimlerinin aynı mübadele halinde değil, paranın aracılığı ile vasıtalı bir değişim şeklinde yapılmasından ibarettir.
Üretim tüketim akımlarının aynı aile çerçevesi içerisinde kaldığı bir düzende, çok basit manada bir işbölümü ve ihtisaslaşma söz konusu olursa da, bir aile bütün olarak ele alındığı zaman o ailenin fertleri tüketmek için çeşitli mal ve hizmet üretiminde bulunurlar. Böyle bir durumda aile kendi ihtiyaçlarını kendi imkanları ile giderir. Buna kapalı aile ekonomisi adı verilir. Böyle bir ekonomide paranın yeri yoktur.
Ancak günümüzdeki gibi her ferdin ayrı bir görevi ve bu göreve göre elde ettiği bir gelirinin bulunduğu bir iktisadi düzen içerisinde çeşitlenmiş bir ekonomide mal ve hizmetlerin mübadelesi PARA adını verdiğimiz ortak bir değişim aracı ile yapılmaktadır.
1. PARANIN TANIMI VE FONKSİYONLARI Paranın tanımı birincil fonksiyonu olan takas fonksiyonuna dayanmak suretiyle yapılabilir. Buna göre, para için kısaca,”herkesin kabul ettiği takas vasıtasıdır” diyebiliriz. Paranın doğuşu da yine takas fonksiyonu ile ilgilidir; takasın güçlükleri paranın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
İktisat ünitelerinin (bütçeler,teşebbüsler,devlet,bankalar) bilançolarının aktif tarafı, banknot ve ufaklık para şeklinde nakit varlıkları,vadesiz ve vadeli banka mevduatları,ticari senet cüzdanları,tahvil portföyleri,diğer alacak hakları reel servetlerinden meydana gelen varlıkları gösterir. Bu aktiflerden banknot,ufaklık para ve vadesiz mevduat umumi bir ödeme vasıtası vasfını taşır. Gerçekte umumi bir ödeme vasıtası vasfını taşıyan banknot,ufaklık para ve vadesiz mevduat da birer alacak hakkından başka bir şey değildir. Banknot merkez bankasının,ufaklık para hazinenin,vadesiz mevduat mevduatın bulunduğu bankaların borçlarıdır.
Para, takas fonksiyonu yanında başka fonksiyonlar da görmektedir. Bunlar değer ölçüsü, gelecekte yapılacak ödemelerin ifadesi ve biriktirme saklama fonksiyonlarıdır. Modern ekonomilerde takas fonksiyonu ile birlikte biriktirme saklama fonksiyonu da paranın birincil fonksiyonu olarak kabul edilmektedir. Birçok kişi paraya bir de iktisat politikası aracı olmak fonksiyonunu eklemektedir. Özellikle Keynes’in sisteminde para piyasasının diğer piyasalara bağlanmış olması nedeniyle para arzı, faiz haddi yoluyla istihdam ve milli gelir seviyesinin belirlenmesinde rol oynar ve böylece ekonomi,para piyasasını da içine alan genel bir denge içinde ele alınır. Bu çerçevede para politikası da istihdam ve gelir seviyesinin arttırılmasında önemli bir rol oynayabilir. Fakat, paranın iktisat politikası aracı olması ile yukarıda sayılan fonksiyonları arasında bir paralellik yoktur. Paranın fonksiyonlarından bazıları para sayılmayan aktifler tarafından da arda bir ifade edilebilir. Örneğin ,tek tek hallerde çek,bono veya poliçe de takas vasıtası olarak kullanılabilir. Ancak bu gibi değerli evrak herkes tarafından mübadele vasıtası olarak kabul edilmediği için para tanımına girmez. Demek ki para fonksiyonlarını başaran çeşitli şeylerden ancak bir kısmı,bu fonksiyonu her seferinde başaranlar tanımına girer.
2. PARANIN DOĞUŞU
Paranın doğuşunu rasyonel nedenlere bağlayarak ve takasın handikaplarıyla açıklayabiliriz. Para, takasın güçlüklerini bertaraf etmekte ve takası kolaylaştırmaktadır. İki malın doğrudan karşı karşıya gelmesi ve takas edilmesi bir takım şartların gerçekleşmesine bağlıdır: elindeki bir malı başka bir mal ile değiştirecek şahsın aynı anda ters yönde takas yapmak isteyen bir başka şahsı bulması ve takas edilmek istenen malların değerlerinin eşit olması gibi. Bu şartlar gerçekleşmeyince takas tek değil, çok sayıda aşamalar sonunda başarılabilir. Buna engel olmak ve aşama sayısını kısaltmak üzere elimizdeki malı ilk olarak herkes tarafından istenebilen bir mal ile takas ederiz;ikinci aşamada bu malı asıl satın almak istediğimiz mal ile değiştirebiliriz. Araya giren mal herkesin kabul ettiği bir takas vasıtası olmak niteliğine sahiptir ve modern paranın başlangıcıdır.
Takasın ikiye bölünmesi ve bu iki aşama sırasında bir zaman geçmesi paranın muamelat faktörü elde tutulmasını zorunlu kılar. Demek ki., fertlerin gelirleriyle harcamaları arasındaki zaman farkından dolayı elde para tutmaları muamelat faktörü ile ilgilidir. Paranın takas fonksiyonu yanında değer ölçüsü olarak kullanılması değer kıyaslamaları konusunda da takasa kıyasla büyük kolaylık sağlanmıştır.
Değişik toplumlarda değişik mallar para olarak kullanılmıştır: tütün,deri, hindistan cevizi,boncuk,hatta taş parçaları gibi. Bu çeşit paralara mal-para denmektedir. Paranın takas fonksiyonunu iyi başarabilmesi için kolaylıkla taşınabilir,dayanıklı aynı değer ve nitelikte ,küçük paçalara bölünebilir ve kolaylıkla taşınabilir olması gerekebilir. Değer ölçüsü fonksiyonunu iyi başarabilmesi için ise kendi değerinin nispeten istikrarlı olması gerekir. Bu nitelikler altın,gümüş gibi değerli metallerde diğer mallara kıyasla daha üstün olduğu için para tarihinin ikinci bir safhasında metal-para dönemine geçilmiştir. Fakat ,metal paralar da aslında mal-paradan başka bir şey değildir. Tarihte çeşitli metallerin para olarak kullanıldığı görülmüştür: bakır, platin, altın,gümüş gibi. Sonraları gümüş ve aştın üzerinde durulmuştur(altın,gümüş ve çift metal sistemleri).
Daha sonra, gümüşün değerini çok kaybetmesi nedeniyle Asya ülkelerinde gümüş,para olarak muhafaza edilmekle beraber Avrupa da yalnız altın kullanılmaya başlanmıştır. Metal para sistemlerinde altın sikke yerine %100 altın karşılığı olmayan banknotların para olarak kullanılmaya başlaması para tarihi bakımından önemli bir aşama teşkil eder. Çünkü , banknotlar artık değerlerinin tamamını kullanım değeri olarak temsil etmedikleri için mal-paradan kesinlikle ayrılırlar. Bunlara kredi parası diyebiliriz. Para tarihçesinin son aşamasında ise banknot sisteminden kağıt para rejimine dönülmüştür. Şüphesiz, kağıt para yine kredi parasıdır.
3. PARANIN ÖZELLİKLERİ
İnsanlar çok sayıdaki maddeleri para olarak kabul etmişlerdir. Zamanla bu maddeler de azalmış para yapımında sadece altın ve gümüş madenleri kullanılmıştır. Paranın neden bu madenlerden yapılmış olduğu, parada aranılan özelliklere bağlanabilir.
a) Yeknesaklık (Homojenlik)
Paranın kolay tanınması ve yapıldığı maddenin her yerinin aynı değerde olması gerekir. Bir maden külçesinin her kısmı aynı alaşımda olmalıdır. Bu özellik diğer madenlere oranla altın ve gümüşte daha fazladır. Günümüze de kullanılan kağıt paralar da benzer özellikler taşırlar. Bir ülkenin her yerinde aynı para kullanılır ve bu paraları herkes tanır.Yanılma ve aldanma şansını azaltmak için kağıt paralarda, resimler ve madeni bantlar bulunmaktadır.
b)Bozulmama, Taşımaya Elverişlilik ve Bölünürlük Özelliği
Geçmişte altın ve gümüş zamanla bozulmama özelliğinden dolayı para yapımı için tercih edilmiştir ayrıca altın ve gümüş muhafazası için bir itinayı gerektirmez.Örneğin yıllarca küp içerisinde,yer altında kalan altın paralar bozulmadıkları gibi değerlerini de kaybetmezler diğer maddelerde bu özellik çok veya hiç yoktur.Örneğin demir paslanır,meyve ,sebze ,kurutulmuş maddeler bile bir süre sonra bozulur. Altın ve gümüş kıymeti bozulmadan en küçük parçalara ayrılabildiği gibi birleştirildiklerinde de değer kaybı olmamaktadır. Fakat pırlanta ve elmasta bu böyle değildir. Altın ve gümüşün diğer bir özelliği, taşıdığı değere göre ağırlık yönünden de hafif ve taşıma kolaylığının olmasıdır. Günümüzde kullanılan kağıt paralara da benzer özellikler kazandırılmıştır. Her büyük değerli para, küçük değerli para ile değiştirdiğinde veya değerinden kaybetmez. Eskiyen ve yıpranan paralar ilgili bankalara verildiğinde derhal yenisi ile değiştirilir. Böylece bireylerin değer kaybetmesi önlenir.
c)Taklit Edilmeme Özelliği
Geçmişte, altın ve gümüş,madenlerin para yapımına en elverişlisi olmuştur. Sertliği,rengi,hassaslık bakımlarından tercih edilmiştir. Paraların üzerlerine yapılan baskıların taklidinin zor olması da önemlidir. Günümüz paralarında da taklit edilememe özellikleri kazandırılmak için özel kağıt, filigran ve metal şerit kullanılmaktadır.
d)Paranın Değerini Koruma Özelliği
Paranın bir servet saklama aracı olarak birim değerlerini koruma özelliğini taşıması beklenir. Geçmişte nadir bulunduğu için altın ve gümüş değerini uzun süre korumuş ve bu yönüyle “iyi” veya “ sağa” paralar olarak isimlendirilmişlerdir. Günümüzde altına bağlı banknot sistemi bulunmadığından kağıt para arzı hükümet politikası aracı olmuş, çoğu kez bu araç yerinde kullanılmayarak aşırı para arzı enflasyona neden olmuştur.
PARA POLİTİKASININ AMAÇLARI VE AMAÇLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER
Para politikasının birkaç önemli amacı vardır. Bunlar tam istihdam, fiyat istikrarı, ekonomik büyüme ve ödemeler dengesidir.
1.PARA POLİTİKASININ AMAÇLARI a)Tam İstihdam
Ekonomi politikasında tam istihdamın amaç olarak belirlenmesin 1929 Dünya ekonomik krizine kadar uzanmaktadır. Tam istihdam tüm üretim faktörleri için amaçlanmakla birlikte ,asıl üzerinde durulan, emek faktörünün tam istihdamıdır. Emek piyasasının istihdam durumu, ekonomideki tüm üretim faktörlerini istihdam düzeyinin değerlendirilmesi için temel koşuldur. Para politikası uygulaması açısından tam istihdam amacı, konjonktürel işsizliğin önlenmesini,yapısal,mevsimlik ve arızi işsizlik türlerinin giderilmesini ya da ortadan kaldırılmasını da içerir. Ancak tam istihdamın ölçülmesinde, arızi ve mevsimlik işsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasının zorunlu sebebiyle kabul edilebilir, bir minimum işsizlik oranı,tam istihdam sayılmaktadır. Gelişmiş bir ekonomide ortalama %3 oranındaki işsizlik normal kabul edilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde bu oranın %5 olması normal karşılanabilir. O halde bu ülkeler, ilgili oranlara ulaştıklarında,tam istihdama da ulaşmış ulaşmış sayılabilirler.
b)Fiyat İstikrarı
Fiyat istikrarı amacına, para değerinin korunması amacı da diyebiliriz.para değerinin istikrarından, önceki paranın iç değerleri anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi fiyatlar genel düzeyinin yıllık ortalama artış hızı enflasyon oranını verir. Ancak daha gerçekçi bir yaklaşımla, enflasyon oranının % 1-2 oranında tutulduğu bir ekonomide de fiyat istikrarının olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Bu orandaki artış hızı, istihdamda ve büyüyen bir ekonomide olağan karşılanabilir. Gelişmekte olan ülkelerde %5 fiyat artışı normal karşılanabilir. Enflasyon oranının normal kabul edilen bu oranların üzerine çıkması,özellikle parasal servet biriktirme işleminin sarsılmasına neden olabilir. Özellikle paradan kaçış olgusu, tasarruf oranını genellikle olumsuz yönde etkileyebilir. Ayrıca enflasyonun geliri yeniden dağıtıcı etkisini de unutmamak gerekir. Yani enflasyon sabit gelirler aleyhine bir durum yaratır.
Bunun yanında, serbest piyasa sisteminin işbirliğinin sürdürülebilmesi için fiyat mekanizmasının enflasyonun bozucu etkilerinden korunması gerekir. Bu sağlanmadığında, kaynakların etkili ve verimli bir şekilde dağılımı gerçekleştirilemez.
Öte yandan genişletici para politikaları sonucu hasıl olan enflasyon ve parasal sistemim bozulması ve buna bağlı olarak alınacak yanlış kararlar ve yanlış beklentiler M.FRİEDMAN ve HAYEK ‘e göre staglasyonun en önemli sebebidir.
c)Ekonomik Büyüme
Ekonomi politikası araçlarından biri olan büyüme, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra önem kazanmıştır. Daha önceki dönemlerde büyüme, konjonktür olgusundan ayrı olarak düşünülmüyor ve kısa dönemli ekonomik dalgalanmaların hafifletilmesi daha önemli bulunuyordu.
Enflasyoncu politikalarla kısa dönemde ekonomik büyüme sağlanabilir. Ancak uzun dönemde, ekonomik büyümenin parasal gelişmelerle gerçekleştirilmesi desteklenebilir bir politika değildir. O halde para politikasının amacı, ekonomik gelişmeyi destekleyici olmalıdır. Ancak hangi büyüme oranının para politikasıyla destekleneceği konusu belirsizdir ve parasal taban politikasının en zor alanlarından birisi de bu konudur.
Büyüme amacı gelişmekte olan ülkelerde kalkınma amacıyla birlikte ele alınmaktadır. Büyüme ve kalkınma hızları aslında kişi başına reel artış oranı olarak belirlendiği için aynı ekonomik değişkenlerle ölçülür. Ancak kalkınma anlam olarak daha kapsamlıdır ve ekonomik yapı değişikliğini de içerir.
d)Ödemeler Bilançosu Dengesi
Ödemeler bilançosu dengesi kavramı açık bir kavram değildir. Para politikası uygulaması açısından ödemeler bilançosunun dengeli olması amacını, ödemeler bilançosunun iyileştirilmesi şeklinde anlayabiliriz.
Bilindiği gibi ödemeler bilançosu, genellikle belli bir zaman döneminde (bir yıl)iç ve dış ekonomik birimler arasındaki ödemelerin rakamsal durumunu gösteren bir bilançodur. Bilançonun aktifinde ödeme girdileri, pasifinde ise diğer ülkelere yapılan ödemeler yer alır.
Para politikasının ödemeler bilançosu dengesini sağlayıp sağlayamayacağı noktası önemlidir. Bu dengenin sağlanması incelenirken, kabul edilen döviz kuru sitemiyle birlikte ele alınması zorunludur. Eğer sabit döviz kuru sisteminde para politikası ödemeler bilançosu dengesinin sağlanmasını destekleyebiliyorsa sorun yoktur. Bu sağlanmadığında, dengeyi sağlamak için esnek döviz kuru sistemi önerilmektedir.esnek döviz kuru sisteminde yabancı paraların eğeri dalgalanmaya bırakılır.paranın fiyatındaki değişmeler ödemeler bilançosu dengesi sağlanmaya çalışılır. Ödemeler bilançosu dengesinin sağlanmasında bir diğer yolda döviz kontrollerine gidilmesidir. Yani hükümetin getirdiği düzenlemelerle dış ödemeler sınırlı tutulmakta ve bu yolla denge oluşturulmaktadır.
2. PARA POLİTİKASI AMAÇLARININ BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ
Ekonomi politikası uygulamasında, yukarıda kısaca incelenen amaçların bazılarının birbirleriyle uzlaşmaz oldukları ya da uzlaştırılmalarında büyük güçlüklerle karşılaşıldığı gözlenir. Dolayısıyla, her farklı ekonomik durumda farklı amaç bileşimlerini gerçekleştirmeye çalışmak zorunlu olmaktadır. Aslında ideal olan yukarıda belli başlılarını saydığımız amaçların tümünü aynı anda gerçekleştirilmeleridir. Bu seçenekler ancak her ekonominin durumuna göre belirlenebilir. Amaçlar arasındaki uzlaşmazlıklar nedeniyle “sihirli dörtlü, üçlü” gibi amaç bileşimlerinden söz edilmektedir. Uygulamada iki seçenekli amaç paketi belirlemekte olasıdır.iki amacın belirlenmesi durumunda amaçlar birbirlerini ikame eden seçenekler olabileceği gibi aynı anda gerçekleştirilmesi mümkün amaçlarda olabilir.
a)Amaçlar arasındaki Çatışmalar
Amaçlar arasında çatışma olduğu zaman bunlar arasında seçim yapmak gerekir.
-Tam İstihdam ve Fiyat İstikrarı
Tam istihdam ve fiyat istikrarı, birkaç açıdan çatışma halinde olabilir. Örneğin , eğer maliyet enflasyonu söz konusu ise yani enflasyonu başlatan etmenler hem faktör sahipleri hem de satıcılarsa , böyle bir enflasyonu frenlemek için oldukça önemli noksan istihdamın ve aşırı kapasitelerin yaratılması zorunlu olabilir. Tersine istihdam oranının yüksek düzeyde gerçekleştirilmesi gerektirebilir. Philips Eğrisiyle açıklanan bu durum, para politikasının tam istihdam ve fiyat istikrarı amaçlarının aynı anda gerçekleştirilmesinin zorluğuna işaret etmektedir. İşte bu zıtlık nedeniyle öncelik fiyat istikrarına verilirse ekonomide işsizlik artmakta, istihdama öncelik verilirse bu kez de fiyatlar yükselmektedir. Kuşkusuz Philips Eğrisiyle ilgili olarak yukarıda söylenenler, sadece kısa dönem için geçerlidir. Özellikle Freidman tarafından uzun dönemde doğal işsizlik oranının enflasyon oranıyla ilişkisinin olmadığı vurgulanmaktadır. Ancak , uzun dönemde ılımlı bir enflasyonun istihdam için yararlı olacağı düşünülmektedir.
-Fiyat İstikrarı ve Ekonomik Büyüme
Hızlı ekonomik büyümenin sağlanması için mutlak fiyat istikrarının zorunluluğu yönünde çok az kanıt vardır. Bir çok araştırma ılımlı bir enflasyonun ekonomik büyümeye zarar değil yarar sağladığını göstermektedir.
-Hızlı Ekonomik Büyüme, Tam İstihdam ve Ödemeler Bilançosu Dengesi
Ilımlı fiyat artışları içinde sağlanan bir ekonomik büyüme ithalat talebini yükseltir. Eğer söz konusu olan ülke bir de gelişmekte olan ülke ise, ekonomik kalkınma büyük ölçüde makine,teçhizat,ham madde, yedek parça ithalatını gerektirdiğinden, ödemeler bilançosu dengesinin sağlanması petrol gibi bir yer altı veya yer üstü kaynaklarına sahip olmadıkça olanaksızdır.
b)Birbirlerini Tamamlayıcı Amaçlar
Bazı para politikası amaçları birbirini tamamlayabilir. Örneğin fiyat istikrarı, ödemeler bilançosu dengesinin sağlanmasında yardımcı olabilir. Bunda bir noktanın önemle belirtilmesinde yarar vardır. Enflasyonun ödemeler bilançosunu kötüleştireceği garantidir. Ancak fiyat istikrarının mutlaka ödemeler bilançosu dengesini sağlayacağı açık değildir. Çünkü, ödemeler bilançosu dengesi yabancı ülkelerdeki enflasyon oranına yada bu ülkelerin söz konusu ülke mallarına olan taleplerindeki değişmelere de bağlıdır.
c)Birbirlerini Destekleyen Amaçlar
Bazı amaçlar birbirlerini destekleyebilirler. Örneğin, nihai amaç ekonomik büyüme ve tam istihdamı içeren, milli gelirin en üst düzeye çıkarılması ise ve bunun yanında fiyat istikrarının girişimcilere güven sağlayarak ekonomik büyümeyi teşvik edeceği düşünülüyorsa, bu durumda fiyat istikrarının ekonomi büyümeye yardım edeceği düşüncesi geçerli olacaktır. Tersine, eğer enflasyonun ekonomik büyümeyi teşvik ettiğine inanılıyorsa, bu durumda fiyat istikrarının ekonomik büyüme ile ters düştüğüne inanılacaktır. Ancak bu bir inanış sorunudur. Dolayısıyla bunlar arasında bir seçim yapmaktansa ‘optimum enflasyon oranı’ gibi tek bir amaç belirlenir.
3. PARA POLİTİKASININ STRATEJİLERİ Para politikasının yürütülmesinde biri tek aşamalı, diğeri iki aşamalı olmak üzere iki stratejiden söz edilebilir.
a)Tek Aşamalı Strateji
Tek aşamalı stratejide para politikası doğrudan doğruya nihai amaçlara yönelik olarak izlenmektedir. Eğer nihai amaçlı arzulanan rotadan saparsa, aletler arzulanan yönde değiştirilmektedir.
b)İki Aşamalı Strateji
İki aşamalı para politikası stratejisinde nihai amaca ulaşmak için ara amaçlar kullanılmaktadır. Sorun iki ayrı aşamaya bölünmektedir. Birinci aşamada merkez bankası nihai amaçlarla uyumlu ara amaç rotalarını belirlemektedir. İkinci aşamada verilen ara amaç rotası ile uyumlu olarak aletlerdeki değişme oranı belirlenmektedir.
4.PARA POLİTİKASININ UYGULANMA SÜRECİ
Para politikasının uygulama süreci bu şekilde ortaya konduktan sonra şu saptama yapılabilir: Para, statik bir olgu değildir. Ekonomilerin finansal ve kurumsal değişmelerine bağlı olarak para ve para yaratan kurumlar niteliksel olarak değişmektedir. Yukarıda sunulan para politikası uygulama sürecinden hareketle, hem farklı ekonomiler hem de herhangi bir ekonomi için zaman ve mekandan bağımsız “evrensel geçerliliğe sahip olan bir para politikası reçetesi” önerilmesi mümkün değildir. Çünkü finansal sistemlerin evrim sürecinde merkez bankasının yarattığı itibari paranın ekonominin toplam likiditesi içindeki göreli önemi azalmaktadır. Oysa ki yukarıda izah edilen para politikası uygulama süreci, merkez bankasının yarattığı paranın miktarını değiştirerek ekonomik faaliyet hacmini değiştirebileceği ana fikrine dayanmaktadır. Burada kabaca şu saptamayı yapabiliriz: Merkez bankasının yarattığı paranın ekonominin toplam likiditesi içindeki göreli öneminin azalması para politikasının gücünü azaltan bir unsurudur. Bu bağlamda para ve para politikası uygulamalarına ilişkin olarak literatürde yapılan tartışmaların ortaya konulması çok büyük bir öneme sahiptir.
PARA ARZ VE TALEBİ 1.PARA ARZI: -Bir ekonomide belirli bir anda dolaşımda bulunan her türlü paranın toplam miktarına para arzı denir. Para arzı bir stoktur. Para arzı= Ufaklık para + Kağıt Para(banknot) + Banka Parası(kaydi para) -Merkez Bankasının piyasaya kağıt para sürme işlemine "emisyon" diyoruz. Merkez Bankası para arzını dar tanım(M1) ve geniş tanım(M2) olmak üzere iki şekilde vermektedir. M1; ufaklık para, kağıt para ve vadesiz mevduat toplamı olarak hesaplanmaktadır. M2 ise M1'e vadeli mevduatların (hem ticari hem de tasarruf) ilavesiyle bulunmaktadır. -Para arzı ile ilgili iki kavram önemlidir: Birincisi, "reel para arzı" ve ikincisi, "paranın dolanım hızı" diğer adıyla "paranın gelir oluşturma hızı". Ekonomide mal ve hizmet fiyatları artıyorsa onları satın almak için gerekli para miktarı artacaktır.Fakat bu nominal(parasal) bir artıştır.Reel para arzının artması için paranın satın alma gücünün artması gerekir. Gelir dolaşım hızı ise bir birim paranın bir yılda kaç kez el değiştirdiği daha iyi bir ifadeyle kaç el değiştirerek ne kadar birimlik gelir meydana getirdiğidir.Bunu hesap etmek için nominla milli geliri para arzına bölmek gerekecektir. Görüldüğü gibi dolanım hızı ile milli gelir doğru orantılıdır. NOT: kağıt paranın piyasaya fazla miktarda sürülmesi onun değer kaybetmesine başka bir değişle mal ve hizmet fiyatlarının yükselmesine (enflasyon) yol açar. 2.PARA TALEBİ: -Bir ekonomide tüm bireylerin ve kurumların yanlarında, kasalarında ya da bankalardaki hesaplarında hemen harcanabilir durumda bulundurmak istedikleri para stokuna para talebi denir Kişi ve kurumlar üç güdü ile ellerinde para tutmak ister: • İş görme güdüsü: Günlük alışverişin yapılması ve diğer ihtiyaçların karşılanması. Gelir düzeyi ve eşya fiyatları ile doğru orantılıdır. • Geleceği düşünme güdüsü: İlerideki muhtemel sıkışık durumlar için tedbir olarak para tutmak istenir. Bu kişilik özelliklerinin yanı sıra milli gelir ve fiyatların bir fonksiyonudur. • Spekülasyon güdüsü: Amaç kazanç sağlamaktır. Özellikle tahvil piyasasında yapılır. Tahvil ucuzken alınır pahalı iken satılır. Esas olarak faiz oranlarındaki değişime bağlıdır. -Bu üç güdüyü birleştirerek para talebinin milli gelir, fiyatlar genel düzeyi ve faiz oranlarının bir fonksiyonu olduğu görülür.("Mt" para talebi, "Y" milli gelir, "P" fiyatlar genel düzeyi ve "i" faiz oranı) Mt = f(Y,P,i) Likidite Fonksiyonu ve Faiz Oranları: -Kişi ve kurumların faiz oranları yükseldiği zaman ellerinde tuttukları paradan dolayı katlandıkları faiz kaybı daha fazla olacağından faiz yükseldikçe para talebi azalır. Değişik faiz oranlarındaki para taleplerini bir tablo üzerinde birleştirirsek Likidite Eğrisi(LT) elde edilir.Bir ekonomide faiz oranı para talebi(likidite eğrisi) ve para arzının kesiştikleri noktada oluşacaktır.Para arzı arttıkça aşağıdaki grafiğe göre faiz oranı düşecektir.fakat belli bir noktadan sonra LT eğrisi x eksenine paralel gittiğinden faiz daha fazla düşmeyecektir. Bu olay ekonomi literatüründe Likidite Tuzağı olarak bilinmektedir. Önemli: Ekonomide para miktarı teorilerine(fisher ,cambridge ) göre paranın miktarı arttıkça fiyatlar da artacaktır.Keynes(ünlü ekonomist) tam istihdam durumundayken yani üretim faktörlerinin tamamı normal çalışma koşullarında çalışıyorken bu teorilere katılır; onlardan ayrıldığı nokta eksik istihdam durumudur.Bu durumda para miktarındaki artış mal ve hizmetlere talebi artıracağından ve devamında bu talebi karşılamak için üretim artışı geleceğinden fiyatlar artmayacaktır. Para Değerindeki Değişmelerin Ölçülmesi(fiyat endeksi): -Paranın değerindeki değişiklikleri fiyatlardaki değişikliklere göre saptarız. Ülkemizde iki tür fiyat endeksi vardır: Toptan eşya fiyat endeksi(TEFE) ve geçinme endeksi.TEFE'de bir başlangıç yılı seçilir ve bu yılda malların toptan alım-satımlarına konu olan fiyatlar ortalaması alınarak buna 100 denir.Takip eden yıllarda fiyatlar ortalaması 100'e göre değerlendirilir.Bir sonraki yıl 120 iki yıl sonra 150 olmuşsa bu yıllarda enflasyon sırasıyla %20 ve %25 olmuştur. PARASAL DENGE ANATOMİSİ Ekonomik istikrarı sağlamaya yönelik ekonomik programlar,farklı içerik ve kurguya sahip olsalar da ana özellikleri piyasa ekonomisi prensipleri çerçevesinde yeni bir ekonomik ve finansal ortam oluşturmaya odaklanmalarıdır.Piyasa ekonomisi prensipleri,ekonomik birimlerin faaliyetlerine yön ve şekil verme sürecinde temel fiyet göstergeleri ışığında davrandığını ima etmektedir.Karar alma ve uygulama süreçle- rinde,bireyler,firmalar ve kamu kuruluşları sahip oldukları imkan ve kaynaklar ile maksimum fayda yada getiri elde edecek şekilde davranmaktadır.Bilgi ve verilerin kaliteli,şeffaf ve istenildiği anda elde edilebilir olduğu durumlarda,ekonomik hukukunun etkin işlediği ortamlarda temel fiyat göstergeleri güçlü bir yol gösterici olmaktadır.Göstergeler,gördükleri rol ve fonksiyonları nedeniyle,makro ekonomik ilişkilerin bir bileşkesi özelliği taşımaktadır.Reel ve nominal değerlerde aşırı farlılıkların oluştuğu koşullarda,gönüllü yada zorunlu olarak kabul edilmiş bireysel ve toplumsal ölçekte para aldanımı veya aldatımının söz konusu olduğu görülmektedir. Fiyat göstergeleri,ekonomi politik açıdan,ekonomik birimlerin davranışlarını,devlet ve piyasaların işleyiş mekanizmasının arka planıyla ilgili önemli ip uçları sunmaktadır. Fiyat göstergelerinin düzeyi ve değişim trendini,ekonomik etik,demokratik anlayış, sosyo-kültürel değer yargıları,bireysel ve toplumsal kalite gibi birçok ekonomi dışı belirleyicilerin ekonomik alandaki yansıması olarak da ele almak mümkündür. Fiyat göstergeleri taraflar arasında her türlü ekonomik ve finansal faaliyetlerde hesap birimi fonksiyonu gördüğünden,tercih edilen yada göz ardı edilen faaliyetleri yansıttığından, gelir dağılımını şekillendirdiğinden ve nüfus aracı olarak kullanılabildiğinden yeniden yapılandırma sürecinin en hassas ve etkili enstrümanı olma özelliği taşımaktadır. Yeniden yapılandırma süreci,ekonominin değişik sektörlerinin karşılıklı ilişkilerine, ileri ve geri bağlantılarına ilişkin kurgu değişikliyi yaparak,açık yada kapalı şekilde belirlenen stratejik tercih ve öncelikler ışığında sektörlerin nispi ağırlıklarının ulusal ve global ekonomi çerçevesinde tanımlanmasını ifade etmektedir.Her fiyat göstergesi bir sektörün (enflasyon,faiz ve döviz kuru sırasıyla reel,finansal ve dış sektörün) etkinlik ve verimlilik endeksi yada performansı olarak ele alınabilir.Öte yandan,bu performansın söz konusu sektörlerde faaliyet gösteren kamu ve özel teşebbüs katkılarıyla ortaya çıktığı da gözden uzak tutulmamalıdır.Tüm bu belirleyicilerin sahip oldukları dinamikler yardımıyla ürettiği ortak sonucu GSMH olarak ele alınmaktadır. PARASALLAŞMA VE SENYORAJ 1. PARASALLAŞMA KAVRAMI Malların para olarak kullanıldığı mal para sisteminde, paranın değerli maden içeriği ile nominal değeri hemen hemen aynıdır. Örneğin, mal-para sistemine örnek teşkil eden altın para standardında altının üretim maliyeti ile nominal değeri arasında fark yoktur.Bu anlamda para otoritesinin altın para sisteminde senyoraj geliri elde etme olanakları, paraların değerli maden içeriğinin azaltılması bir yana bırakılırsa, çok sınırlıdır. Tarihsel olarak incelendiğinde, paraların değerli maden içeriğinin azaltılması Gresham Yasasının işlemesi sonucunda hem ülke içi ticareti takasa döndürücü etki yapmış, hem de uluslararası ticaret hacmini daraltmıştır. Bu bağlamda ele alındığında, esnek bir para sistemi olmayan mal para sisteminin bünyesinde barındırdığı yetersizlikleri aşma çabası tarihsel olarak itibari paranın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ekonomilerin parasallaşma düzeyinin yükselmesi ve itibari para sisteminin yaygınlaşması senyoraj gelirlerini kamu kesimi açısından önemli bir gelir kaynağı haline getirmiştir. Kamu kesimi açısından parasal genişleme sürecinde elde edilen gelirlerin önemli bir gelir kaynağı haline gelmesiyle ekonominin parasallaşma düzeyi arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Para teorisinde önemli bir kavram olan “parasallaşma” nın nasıl tanımlanacağıyla ilgili olarak literatürde farklı görüşler bulunmaktadır. Dar anlamda parasallaşma bir ekonomide para arzının büyüme oranı olarak tanımlanabilir. Ancak dar anlamda parasallaşmanın anlamlı bir gösterge olabilmesi için, ekonominin reel sektörünün parasallaşma düzeyinin yüksek olması gerekmektedir. Bu ikinci olgu, geniş anlamda parasallaşma kavramı olarak düşünülebilir. Buna göre bir ekonominin geniş anlamda parasallaşma düzeyinin yükselmesi, pazar için üretimin yaygınlaşması demektir. Kuşkusuz pazar için üretimin yaygınlaşması ekonomide uzmanlaşma düzeyini yükseltmekte; uzmanlaşma düzeyinin yükselmesi de “üretim” ve “tüketim” faaliyetlerinin ayrışmasına neden olmaktadır. Başka biçimde ifade edilirse, ekonomide uzmanlaşma düzeyinin yükselmesi üretim hacminin artmasına; üretim hacminin artması mübadeleye konu olan mal ve hizmet hacminin (işlem hacminin) artmasına neden olmaktadır. Işlem hacminin arttığı bir ekonomide paranın kullanılması yaygınlaşmaktadır. Buraya kadar anlatılanlar bağlamında ele alındığında, bir ekonominin geniş anlamda parasallaşması, dar anlamda parasallaşmasını iktisadi açıdan anlamlı hale getirmektedir. Bu bölümde “Parasal genişleme nasıl ölçülür?” sorusunun cevaplandırılması amaçlanmamakta, parasal genişlemenin bir nedeni ve aynı zamanda bir sonucu olan senyoraj gelirleri tartışılmaktadır. Ancak parasallaşmanın ölçüsü olarak “para arzının milli gelire oranının” bir ölçü olarak kullanılmasıyla ilgili olarak Alkin şu saptamayı yapmaktadır: ”para arzının milli gelire oranı çoğu zaman, ülke ekonomisinin gelişmişliğini ya da büyümekte olduğunu kanıtlamaktadır”. Alkin ’in yaptığı bu saptama, “ekonomide işlem hacminin artışı yani ekonomik büyüme para miktarının artmasına neden olur” görüşü çerçevesinde ele alındığında doğru gibi görünmektedir. Ancak soruna başka bir açıdan bakıldığında, para arzının milli gelire oranı paranın dolanım hızını vermektedir. Bu anlamda paranın dolanım hızının, Alkin ’in belirttiği gibi, ekonominin gelişmişliğinin ya da büyümekte olduğunun bir kanıtı olarak ele alınıp alınamayacağı tartışılması gereken bir noktadır. Parasallaşmanın önemine bu şekilde değindikten sonra tekrar belirtilmelidir ki, esnek bir para sistemi olarak itibari para sistemi ekonominin dar anlamda parasallaşması için uygun bir ortam yaratmaktadır. Çünkü, itibari para sisteminde paranın üretim maliyetleri ile nominal değeri arasında çok büyük farklar bulunmaktadır. Tarihsel olarak, altın para yerine kağıt para kullanımının yaygınlaşması, aksi takdirde altın üretimine tahsis edilecek olan kaynaklarla ilgili çok büyük bir sosyal tasarruf sağlamıştır. Bu sosyal tasarruf aynı zamanda, paranın üretim maliyetinin düşüşünü temsil ettiği için, bu biçimde elde edilen senyoraj, Bu bağlamda kağıt para kullanımının sosyal maliyeti, kağıt para üretmek için kullanılan kaynakların alternatif maliyeti ile ölçülebilir. Başka biçimde ifade edilirse, altının para olarak kullanılmasının alternatif maliyeti; altın üretimine tahsis edilecek olan kaynaklar başka bir alanda kullanıldığında elde edilecek getiri oranıyla ölçülebilir. Buna göre, kağıt para kullanımının alternatif maliyeti ile altın para üretiminin alternatif maliyeti arasındaki fark, hem elde edilecek sosyal tasarrufun derecesini hem de senyoraj gelirinin derecesini ortaya koyar. Mal-para sisteminden itibari para sistemine geçiş süreci ile ile ilgili olarak Ritter (1995) şu soruyu soruyor: ”Tarihsel açıdan ele alındığında mal para sisteminden itibari para sistemine geçiş niçin çok uzun bir zaman almıştır?”. Ticaret hacminin genişlemesi ve ekonomide uzmanlaşma düzeyinin artışı, bu sürecin uzun bir zaman almasının gerekçesi olarak gösterilmektedir. Ancak Ritter (1995)’e göre, mal paradan itibari para sistemine geçmeden önce bu sistemin sürdürülebilirliğine olan inancın arttırılmasının, yani itibari para sisteminin güvenilir bir para sistemi haline getirilmesinin zorunlu olması geçiş sürecinin çok büyük bir zaman dilimine yayılmasına neden olmuştur. Burada ele alınan konu itibariyle, Friedman’ın görüşlerine de değinilmesi yararlı olacaktır. Friedman ’a göre, toplumun bütünü açısından mal para sisteminin yetersizliği, mal para stokunun arttırılması için reel kaynak kullanımının zorunlu olmasıdır. Bu durum tarihsel süreçte ilk olarak “ödeme taahhütlerinin” para olarak kullanımına daha sonra ise itibari paranın doğmasına yol açmıştır. Kağıt para yüzde 100 altın karşılığında ihraç edilirse bu durumda kağıt paranın varlığı sorun yaratmaz. Oysa ki, para ihracının tam altın karşılığı olmadığı koşullarda para sisteminin kamu kesiminin müdahalesi olmadan işlemesi, iki unsurun varlığına bağlıdır: İlk olarak, para ihraç eden kurumlar ödeme taahhütlerini tam olarak karşılamalıdırlar. Ancak ödeme taahhütlerini geleceğe yönelik olduğu için bunu garanti altına alacak bir mekanizma yoktur. İkinci olarak, tüm sorumluluk ödeme taahhütlerini kabul edenlere ait olmalıdır. Ancak bu ikinci koşulu varsaymak bile anlamsızdır. Friedman, mal para sisteminin kaynak maliyetinin yüksek olması nedeniyle itibari para sistemini savunmakta, ancak serbest rekabeti savunan bir iktisatçı olmasına rağmen, itibari para sisteminin devlet müdahalesi olmaksızın sağlıklı biçimde işleyemeyeceğini; çünkü paranın üretim maliyetinin nominal değerinden çok düşük olması durumunda paranın serbest rekabet koşullarında üretilmesinin parasal dengesizlik yaratacağını ifade etmektedir. Friedman’ın kamu müdahalesiyle kastettiği, para ihraç tekeline sahip olan bir merkez bankasının var olması ve bu merkez bankasının bir kurala göre para arz etmesidir. Oysa ki senyorajın bir gelir kaynağı olarak önemli hale gelmesiyle ekonomide istikrarsızlık yaratan bir faktöre dönüşmesinin temel nedenlerinden birisi merkez bankasının parasal tekele sahip olmasıdır.
BANKACILIĞA GİRİŞ BANKANIN TANIMI
Banka, prensip olarak talep edildiğinde ya da ihbarlı olarak geri ödenebilen mevduat şeklinde fon toplayıp ödünç ve açık kredi şeklinde avans veren, senet ıskonto eden ve pazarlanabilir menkul değerler gibi temelde finansal aktifleri elinde tutan bir finansal aracıdır. Yani para ticareti yapan şirkettir. Para alırken uyguladığı fiyat (faiz) ile satarken uyguladığı fiyat arasındaki fark kar kaynağını oluşturur. Modern bankacılık, halktan toplanan paraların (mevduatların) işletmelere kredi olarak verilmesi esasına dayanır. Böylece bankalar tasarrufların yatırımlara kanalize olmasını sağlayan önemli bir köprü oluşturur. Çok sayıda mevduat sahibinin bankaya bıraktığı ve toplamın küçük bir yüzdesinin oluşturmaktadır. Bu nedenle bankalar kalan kısmı kredi isteyenlere verebilme imkanına kavuşur.
TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN TARİHSEL GELİŞİMİ
Türk bankacılığının tarihsel gelişim süreci incelendiğinde, gerek Osmanlı Devleti ile Cumhuriyetin ilk kuruluş yılları ve gerekse günümüze kadar geçen sürede, Türk Bankacılık Sektörü’nün yapısı ve gelişiminin, ekonomik gelişme, ekonominin genel yapısı ve performansından oldukça fazla etkilendiği görülmektedir. (Bakan, 2001, 31)
1.Osmanlı’dan Cumhuriyete İlk Bankacılık Girişimleri
1839 Tanzimat Dönemi başlarına kadar geçen dönemde, Osmanlı Devleti’nde bankacılık faaliyetlerine rastlanılmamaktadır. Ülkemizde gerçek anlamda ilk banka Tanzimat’ın ilanından sonra 1847’de İstanbul Bankası adıyla, kurulmuştur. Cumhuriyetten önce piyasada faaliyet gösteren bankalar, daha çok yabancı sermaye tarafından ya da yabancı iştirakiyle, özellikle Türkiye’de faaliyette bulunan yabancı şirketleri finanse etmek amacıyla kurulmuştur.
Osmanlı Devleti’nde modern anlamdaki ilk ticaret ve mevduat bankası, yabancı sermaye tarafından (İngiliz) 1856’da kurulan Osmanlı Bankası’dır. Söz konusu banka, ülkemizde kurulan ilk emisyon bankasıdır.Türk bankacılığının ilk kuruluş çalışmalarında dönemin Niş Valisi Mithat Paşa önemli rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti’nde kurulmuş olan ilk ulusal sermayeli banka ise; “Memleket Sandıkları”dır. İlk tarımsal kredi sandığı özelliği taşıyan kurum, 1861 yılında Mithat Paşa tarafından kurulmuştur. 1868 yılında yine Mithat Paşa tarafından tasarruf toplama amacıyla “Emniyet Sandığı” kurulmuş olup, bir süre sonra her iki banka da, 1888 yılında yine Mithat Paşa tarafından kurulan Ziraat Bankası ile birleştirilmiştir. 1916 yılında yasayla kurulmuş bir kamu kurumu niteliği kazanan Ziraat Bankası, Osmanlı Devletinden Cumhuriyet dönemine geçen ve günümüze kadar gelen en köklü ulusal kuruluşlardan biridir.1908 yılından sonra gelişmeye başlayan Ulusal Bankacılık ise, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hız kazanmıştır. Cumhuriyet öncesi dönemde, yabancı bankaların Türk bankacılık sistemine egemen oldukları ve “borçlanma bankacılığı” adı verilen çarpık bir bankacılık sisteminin var olduğu söylenebilir.
2.Cumhuriyet Dönemi ve Sonrasında Türk Bankacılığı’ndaki Gelişmeler
Cumhuriyet döneminde, ulusal sanayi ve bankacılığın geliştirilmesi çabaları ön plana çıkmıştır. Bu amaçla toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde önemli kararlar alınmıştır. Bu kararlar sonrasında ilk kurulan banka, Türkiye İş Bankası (1924) olmuştur. Cumhuriyet dönemindeki ilk büyük özel sektör bankası olan Türkiye İş Bankası, ülkenin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmak amacıyla, gerek sanayi gerek ticaret sektörlerine kredi vermek ve gerekse sanayi ve ticari girişimlerde bulunmak görevlerini üstlenmiştir.Bu dönemde faaliyete geçen bir diğer banka ise, 1930 yılında kurulan TC. Merkez Bankası’dır. Banka, anonim şirket statüsünde kurulmuş olup, 1931 yılında çalışmaya başlamıştır.Bu önemli gelişmelere ek olarak, 1923-1933 yılları arasında çok sayıda yerel bankanın kurulmuş olduğu ve bu dönemde yerel bankacılığın da önemli bir gelişme gösterdiği görülmektedir. Bölgesel ihtiyaçların karşılanmasında, özellikle de, yerel tacirlerin kredi ve banka hizmeti ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kurulmuş olan bu yerel bankaların bir çoğu, 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin olumsuz etkileri ve ülkemizde şube bankacılığının gelişip yaygınlaşması üzerine, faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmışlardır.
1929 Dünya Ekonomik Krizi Türkiye ekonomisini de olumsuz yönde etkilemiş, bunun bir sonucu olarak, ekonomik yaşamda devletçilik ön plana çıkmıştır. 1930’lu yıllar Türkiye’de özel amaçlı devlet bankalarının kurulmaya başlandığı bir dönem olmuştur. Bu gelişmede, 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın etkisi büyük olmuştur. Bu gelişme, “devlet eliyle sanayileşme” politikasının bankacılık sektörüne de yansıması şeklinde değerlendirilebilir.1940-1945 İkinci Dünya Savaşı yılları ise tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de ekonomik daralmaya neden olduğundan dolayı, bankacılık sektörü de bu gelişmelerden olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu dönemde, Türkiye ekonomisinde 1930’lu yıllarda izlenen kapalı, korumacı ekonomi politikalarının yerini, daha liberal ve özel sektörü destekleyen, dışa açık politikaların almış olması bankacılık sektörünü de olumlu yönde etkilemiştir.
Savaş sonrası ekonominin canlanmaya başlamasıyla birlikte iş ve üretim hacmindeki artış, ödemelerin hızla artmasına neden olmuş, bu da piyasada yeni bankalara olan gereksinimi hızlandırmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak, 1950’li yıllar özel sektör banka sayısında hızlı bir artışın yaşandığı bir dönemi yansıtmaktadır. Bunun başlıca nedenleri; bu dönemde dış kredilerin ve ihracat gelirlerinin artması, 1954 yılında Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası’nın yürürlüğe girmesi, ekonomide hızlı bir büyümenin sağlanması ve ülkede tasarrufların giderek artış göstermesidir. Ayrıca bu dönemde şube bankacılığı da hızla gelişme göstermiştir. Yine bu dönemde yasal açıdan da iki önemli gelişme meydana gelmiştir. Bunlardan ilki 1958 tarih ve 7129 sayılı Bankalar Yasası’nın kabulü ve ikincisi ise, yine aynı yıl Türkiye Bankalar Birliği’nin kurulmasıdır. Ekonomide ve bankacılık sektöründeki bu olumlu gelişmelere rağmen; 1950’li yılların sonlarına doğru Türkiye ekonomisinin yaşadığı bunalım ve durgunluk, çok sayıda bankanın da kapanmasına neden olmuştur.
Türkiye ekonomisinin 1960’lı yıllarda planlı döneme girmesiyle birlikte, Türk bankacılık sektörü de 1960-1980 döneminde, söz konusu beş yıllık kalkınma planlarında ve yıllık programlarda belirtilen ilkelere uygun bir yapıda gelişmiştir. Bu dönemin bankacılık açısından ön plana çıkan özellikleri; uzman bankalara, kalkınma ve yatırım bankalarına önem verilmesi, ticari bankaların kurulmasına ise, sınırlama getirilmiş olmasıdır. Ayrıca bu dönemde, özellikle de 1970’li yılların başlarında, holdingleşmenin hız kazandığı ve buna paralel olarak holding bankacılığının geliştiği görülmektedir.Bu dönemde ithal ikameci tipi sanayileşme stratejisinin benimsenmesi, buna paralel olarak finansman anlayışını da etkilemiştir. Diğer yandan planlı dönemde yabancı bankalar da dahil olmak üzere, ticari bankacılık alanında uygulanan politikalar sektöre girişleri engellemiş, böylece mevcut oligopolcü yapı güçlenmiştir. Bu sırada bölgesel bankaların çoğu kapanmış, çok sayıda küçük banka yerine, az sayıda çok şubeli büyük banka kurulması yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır.
1970’li yıllarda yaşanan petrol krizleri sonrasında, Türkiye ekonomisi bir darboğaz içine girmiştir. 1970’li yılların sonunda, döviz krizi eşliğinde yüksek oranlı enflasyonla karşı karşıya kalınmış ve bu nedenle 24 Ocak 1980’de bir istikrar ve ekonomik değişim programı uygulamaya konmuştur. Bankacılık sektörü de, bu istikrar programının hedefine uygun olarak, yürürlüğe giren dışa açılma, serbest piyasa ekonomisine geçiş ve liberalleşme politikalarından en çok etkilenen ve değişim içine giren sektörlerden biri olmuştur. Bu çerçevede, Türk bankacılık sektörü de 1980’den itibaren hızlı bir gelişme göstererek, uluslararası banka ve finans sistemi ile bütünleşme sürecine girmiştir. Söz konusu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişle birlikte, dış dünya ile ekonomik ve mali bütünleşmenin gerçekleştirilmesi gibi, yapısal değişime yönelik politikalar hayata geçirilmiştir. Yine aynı yıllarda, tüm dünyada finansal pazarların serbestleştirilmesi eğiliminin ortaya çıkmasının, bunda önemli bir rolü olduğu söylenebilir.
Finansal liberalleşmeye dönük ilk uygulama, “Temmuz Bankacılığı” olarak bilinen ve 1 Temmuz 1980 yılında faiz oranlarının serbest bırakılarak, pozitif reel faiz uygulamasına geçilmesi ve bankaların mevduat sertifikası çıkarmalarına izin verilmesiyle birlikte mevduat ve kredi faizleri hızla yükselmeye başlamıştır. Aynı dönemde, banker kuruluşlarının hızla artmasıyla, bankalar önce bankerlerle, daha sonra kendi aralarında fon toplama yarışına girmişlerdir. Bu rekabet, faiz yükseltme yoluyla yürütülmüş olup, rekabetin artması ürün sayısının ve hizmet kalitesinin yükselmesine neden olmuş, ileri teknoloji kullanımı hızlanmıştır.Fakat, Bankerlik kuruluşları arasında ortaya çıkan faiz yükseltmeleri, bir süre sonra bankerleri borç alınan paraların faizinin ödenmesi için, sonradan daha yüksek faiz ile borçlanılmak zorunda bırakmıştır. Böyle bir ortamda ayakta kalmanın tek yolu, devamlı olarak faiz yükseltmektir. Böyle bir sistemin kısa bir süre içerisinde çökmesi ise kaçınılmazdır. Nitekim, 1982 yılında “Bankerler Krizi” olarak adlandırılan olay gerçekleşmiştir. Bu dönemde serbest faiz politikasının ve banker iflaslarının, bireysel bankaların uygulamaları ile yönetim tarzlarının birleşmesinin bir sonucu olarak, çok sayıda bankanın mali bünyesinde sorunlar yaşanmıştır.
1980 yılı sonrası, ekonominin dışa açılması ve dünya finans sistemi ile bütünleşme çabalarının bir sonucu olarak, bankacılık sektöründe de dışa açılma yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır.Böylece, ticaret bankası, yatırım bankası ve şube düzeyinde bir çok yabancı banka faaliyete geçtiği ve Türk bankaları ile ortaklık kurduğu gibi, Türk bankaları da yurt dışında şube açma, banka kurma vb. yollarla örgütlenmişlerdir.Bu gelişmeler Türk bankacılık sektörünün ülkemizde şube açan yabancı bankaların bir sonucudur. Ayrıca bu rekabet, Türk bankacılık sektörünün etkinliğini de arttırmıştır. 1980’li yılların bir başka önemli gelişmesi ise, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) bünyesinde “interbank” piyasasının oluşturulmasıdır.Böylece bankaların kısa vadeli likidite ihtiyaçlarının karşılanmasında ve likidite fazlasının değerlendirilmesinde çok büyük kolaylık sağlanmıştır. İnterbank, bankalara kaynak kullanma esnekliği ve kaynakları daha etkin kullanma imkanı verdiği gibi, ekonominin likidite dengesini kurmada da çok yararlı olmuştur.Bunun yanı sıra; 1980’li yıllarda, bankacılığın gelişimi ve dünya finans piyasaları ile bütünleşebilmesi amacı ile getirilen diğer yasal düzenlemeler ise; 1982 yılında Sermaye Piyasası Kurulu’nun oluşturularak Sermaye Piyasası Kanunu’nun yenilenmesi, 1985 yılında devlet iç borçlanma senetlerin ihale yoluyla satışına başlanması, 1986 yılında bankaların para piyasasının oluşturulması, yerleşik kişilere döviz tutma ve döviz tevdiat hesabı açma izninin verilmesi, 1987 yılında Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemlerini başlatması, 1988 yılında efektif ve döviz piyasaları ile 1989 yılında altın piyasalarının kurulması olarak ana başlıklar halinde sıralanabilir.
Piyasa ekonomisine geçilen 1980’li yıllarda, uygulamaya konulan reform niteliğindeki yapısal değişiklikler, bankacılık sektörünün ve mali sektörün gelişmesini ve büyümesini sağlamıştır. Ne var ki, 1990’lı yıllardaki gelişmeler ve yaşanan krizler, bankacılık sisteminin mali bünyesinin önemli ölçüde bozulmasına neden olmuştur. Dönemin ilk krizi de 1990 Körfez Krizi’dir. Bu kriz dış kaynaklı bir kriz olmasına rağmen, Türk mali sistemi, bu dönemde likidite krizine girmiş, ekonomik yapı ise olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu dönemde sektördeki ilk büyük finans krizi ise, 5 Nisan 1994 yılında yaşanmış ve olumsuz etkileri günümüze kadar sürmüştür. Kriz, iyi idare edilmeyen ve mali bünyeleri zayıf olan bankaların ve kurumların iflasını hızlandırmış, krizle gelen şok, bankacılık sisteminin toplam varlıklarını büyük oranda azaltmış ve ayrıca aktif ve pasif yapısında değişikliklere yol açmıştır.
1994 bankacılık ve finans krizi, TCMB’nin duruma zamanında ve gerekli ölçüde müdahale edecek kadar rezervi olmaması nedeniyle yaygınlaşmış ve tüm bankacılık sektörünü ve ekonomiyi tehdit eder hale gelmiştir.Bankacılık sektörünün 1994 krizinden ciddi boyutta etkilenmesinin temel nedeni, 1989-1993 döneminde izlenen düşük döviz kuru ve yüksek faiz politikalarının sona ermesi ile kar oranlarının düşmesidir.Diğer yandan, ekonomik ve politik istikrarsızlığın yoğunlaşmasından dolayı, belirsizliğin ve riskin artması da bankacılık sektörünün etkinliğini azaltmıştır. Sektörde yaşanan kriz, zaten kötü yönetilen ve mali bünyeleri zayıf olan bankaların ve kurumların iflasını hızlandırmış, krizle gelen şok, bankacılık sektörünün toplam varlıklarını azaltmış, ayrıca aktif ve pasif yapılarında değişikliklere yol açmıştır. Krizle birlikte hızla küçülen bankacılık sisteminde öz kaynaklar erimiş, banka sistemine olan güven büyük ölçüde sarsılmıştır. Güvenin yeniden tesis edilmesi amacıyla bir çözüm olarak, tasarruf mevduatına % 100 sigorta uygulaması ile devlet güvencesi getirilmiştir. Böylece bankacılık sektörüne güven yeniden sağlanarak, mali kesimde kriz bir süreliğine aşılmıştır. Ancak, bu limitsiz sigortanın devamı ve kamu kesiminin yüksek faizden borçlanmasını sürdürmesi nedeniyle, aşırı risk alan, kuralsız bir bankacılık yapılmış, bu durum ileriki dönemlerde sektörde başka sorunlara neden olmuştur. Ayrıca bankalar yasasısın 1999 yılına kadar çıkarılamaması ve ekonomideki yüksek risk oranının sürmesi de, bankacılık sektörünü bıçak sırtında tutmuştur.
1994 finans krizi ve takip eden yıllarda yaşanan mini finans krizleri göstermiştir ki; Türkiye’de ekonomik istikrarın sağlanması ve sürdürülebilmesi için alınması gereken yapısal önlemlerin başında, bankacılık sektörüne çeki düzen verilmesi gelmektedir. Nitekim, Türkiye’de Haziran 1999 yılında Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) ve Avrupa Birliği (AB) kriterlerine uygun bir 4389 sayılı Bankalar Yasası çıkarılmıştır. Bu yasa çerçevesinde, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu’nun (BDDK) oluşumu tamamlanmış, görev ve yetkileri düzenlenmiş, sektöre yeni banka katılması, şube açılması, bankacılık yapma yetkisinin iptali veya Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmesi gibi temel konular, yeniden ele alınmıştır. Yasanın böyle bir yapılanmaya gidişindeki temel amaç, çağdaş bankacılığın bir gereği olarak, sisteme yönelik politik müdahalelerin en aza indirilmesidir. Yapılan bu değişiklikler, sisteme ve sektöre olan güveni tazelemesi ve mali sistem dışında değerlendirilen tasarrufları sisteme çekmesi, sektördeki birleşme ve yeniden yapılanmaları hızlandırması açısından önemlidir.
Türkiye 2000 yılına çok önemli ekonomik kararların alındığı bir ortamda girmiştir. 1999 yılı Haziran ayında IMF ile yapılan görüşmelerde, Yakın İzleme Anlaşması’nın programa bağlı ve mali finans destekli bir anlaşmaya dönüştürülmesi benimsenmiş ve 2000-2002 döneminde uygulanacak makroekonomik politikaların çerçevesi çizilmiştir. Hükümet, IMF’e sunduğu ve kabul gördüğü 9 Aralık 1999 tarihli Niyet Mektubu sonrasında, 1 Ocak 2000’den itibaren üç yıllık bir ekonomik süreci kapsayan, maliye, para, kur ve gelir politikalarının yanı sıra, yapısal değişimleri de içeren enflasyonu düşürme programını uygulamaya koymuştur.Uygulamaya geçilmesiyle birlikte, ekonomide çok kısa sürede bazı olumlu gelişmeler gözlenmiş olmasına rağmen, Kasım 2000 yılında Türk mali piyasalarında likidite sıkışıklığının neden olduğu döviz talebindeki hızlı artış, uluslararası piyasalardaki bozulma ve içerde yaşanan olumsuz etkilerden kaynaklanan bir kriz yaşanmıştır. Bu kriz ancak IMF kredisi ile önlenebilmiş, fakat enflasyonu düşürme programı büyük bir yara almıştır. Şubat 2001 yılında ise, mali piyasalardaki güvenin kırılgan yapısı bir kez daha finansal krize yol açmış, bunun bir sonucu olarak 2000 Enflasyonu Düşürme Programı’nda öngörülen para ve kur politikaları terk edilerek, 22 Şubat 2001 yılında dalgalı kur sistemine geçilmiş, böylelikle Enflasyonu Düşürme Programı da sona ermiştir.Türkiye ekonomisinde 2000’li yıllarda yaşanan her iki finans krizi de, başta bankacılık sektörü olmak üzere bütün sektörleri ve ekonomik yaşamı olumsuz yönde etkilemiştir. Kasım 2000 ve Şubat 2001 Krizleri sonrasında, aşırı yükselen faiz oranları, vade uyumsuzluğu olan bankaların fonlama zararlarını arttırırken, portföylerinde bulundurdukları menkul kıymetlerinde değer yitirmesine yol açmıştır. Şubat 2001’de dalgalı kura geçilmesiyle birlikte, TL’nin yabancı paralar karşısında hızla değer kaybetmesine bağlı olarak yüksek açık pozisyonla çalışan bankalar, önemli boyutta kambiyo zararı ile karşı karşıya kalmıştır.Kriz sonrasında sermaye yetersizliğini karşılayamayan bankalar, TMSF’na alınmış ve Fon’daki bankalar ile kamu bankalarının görev zararlarını ise, Hazine üstlenmiştir. Faaliyetini sürdüren bankalar, yeni bir anlayışla denetime ve yeniden sermayelendirmeye tabi tutulmuştur. Krediler yeniden sınıflandırılmış ve gerekli karşılıklar ayrılmıştır. 1990’lı yıllar boyunca, yüksek enflasyon ortamında çalışan bankaların bilançoları, enflasyona göre güncelleştirilmiştir. Tüm bu uygulamalar, bankaların mali yapılarının daha gerçekçi bir görünüm almasını sağlamıştır. Bu gelişmeler, mali yapının güçlenmesi için; geniş bir zamana, çok hassas bir uygulamaya ve profesyonel bir yönetime gereksinim olduğunu ortaya koymuştur.
Bankacılık sektörünün 1998-2000 yılları arasında etkin bir aktif-pasif yönetimi gösterememesinin altında yatan etkenlerden birisi de, devletin finansal sektörden sürekli olarak fon talep edici pozisyon almasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de bankalar uzun zamandır girişimcilere fon arz etmek olan asli fonksiyonlarını terk etmişler ve yüksek faizle devlete finansman sağlayan kurumlar haline gelmişlerdir. Böylece ticari bankaların portföyünün büyük bir kısmı, kamu kağıtlarından oluşmuştur. Bankalar uzun süre, bu yolla kolay, güvenli, yüksek faiz kazançları elde etmişlerdir.Hiç şüphesiz bu oluşum 1986 yılından itibaren başlamış ve kesintilerle de olsa süreklilik göstermiştir. Kamu kesimi borçlanma gereksiniminin yüksek olması, bu araçların yanında, kamu kesimi bankacılık sektöründen kaynak edinebilmek için munzam karşılıklar politikasının da kullanılmasına neden olmuştur. Bunun için izlenen yol, dönemsel olarak oranlar farklılaşsa da, umumi disponibilitenin devlet iç borçlanma senetleri olarak tutulması zorunluluğunun getirilmesi şeklinde olmuştur. Uygulanan karşılıklar politikası, kısa vadeli sermaye hareketlerinin de yardımıyla bankacılık sektöründe, bilançoların yabancı para cinsinden pasiflerin ağırlığının artmasına neden olmuş, bu da doğal olarak sistemin yüklendiği döviz kuru riskini arttıran bir unsur olmuştur.
Nitekim bankacılık sektöründe 1999-2000 döneminde karlılıklarını belirlemede en önemli faktör, elde ettikleri faiz gelirleri içerisindeki menkul kıymet faiz gelirlerinin payının yüksek olmasıdır. Bazı bankaların menkul kıymet faiz gelirlerinin toplam faiz gelirleri içindeki payı, hazine bonosu faiz oranları yüksek düzeylerde seyretmesi nedeniyle, %75’lere kadar ulaşmıştır. Özellikle, küçük ölçekli bankaların izlediği bu pasif yöntem biçimi, onların yüksek karlılık ile çalışmasını sağlamıştır. Burada kilit nokta, bankaların açık pozisyon ile çalışmasını sağlayan sabit kur politikası olmuştur. Bu politika nedeni ile bankaların önemli bir kısmı, yabancı para cinsinden yüksek faiz oranı ile kamu borçlanmasını finanse etmekte kullanmışlardır.Fakat 2001 yılında uygulamaya giren istikrar programının bir sonucu olarak, devletin iç piyasalardan hem daha az, hem de daha düşük faizle borçlanabilmesi, bankaların kazançlarını önemli ölçüde azaltmıştır. Böylece söz konusu dönemde bankacılık sektörü, sendikasyon kredileri şeklinde dışarıdan borçlanmaya ağırlık vermişlerdir.Bu gelişmelerin sonucunda; zayıf sermaye yapısına rağmen, aşırı açık pozisyon taşıyan bankacılık sektörü, görev zararları nedeniyle işlerliğini kaybetmiş kamu bankaları, özelleştirme, yapısal ve hukuki reformlarda gecikmeler, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesi ve cari açığın kritik sınırı aşması karşısında döviz kuru band uygulamasının öne alınarak gerekli müdahalelerin zamanında yapılamaması, başarılı olabilecek bir programın başarısızlığa uğramasına neden olmuştur.Şubat 2001 yılında başlayan kriz, TL’nin yaklaşık %90 değer kaybetmesine yol açmıştır. Ulusal paranın bu denli yüksek bir değer kaybı, doğal olarak TMSF bünyesindeki bankaların piyasa değerini çok düşürmüştür. Böylelikle, devalüasyon, Fon’daki bankaların satışını yabancı para cinsinden kolaylaştırmış, ancak bunların Türkiye ekonomisine olan maliyetini önemli oranda arttırmıştır.
Dalgalı kur rejimine geçilmesiyle birlikte, para ve kur politikası uygulaması ve kriz yönetimi yeni bir boyut kazanmış ve kriz ortamından çıkış önlemleriyle birlikte, Türkiye ekonomisinde yeni istikrar arayışları başlamıştır. Bu çerçevede özellikle enflasyon hedeflemesi konusu bu arayışların odak noktasını oluşturmuştur. Bu çerçevede yürütülen yeni program çalışmaları sonrasında 14 Nisan 2001 yılında, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı kamuoyuna açıklanmıştır. Bu programla mali sektöre özel bir önem verilmiş ve alınacak tedbirler belirtilmiştir. Mali sektöre büyük önemin verilmesinin sebebi, bankacılık sektöründeki krizlerin güçlü yayılma ve dış etkilerinin olmasıdır. Çünkü bu etkiler, bankacılık sektörünün doğrudan kapsadığı bireyler ya da firmalardan ileriye de gidebilmektedir. İşte bu nedenlerden dolayı, sektörü yeniden yapılandırma ve özellikle bankaların açık pozisyonlarını kapatma ve sermaye yapılarını güçlendirme yönünde bir çok tedbirler alınmıştır. Türk bankacılık sektöründe gözlenen değişim şekli, 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan iki kriz sonrasında alınan tedbirler ile birlikte bundan sonra yeni bir yapıya kavuşacaktır. Bankaların gelişen bu yeni finansal sistem içerisinde yeni oyun planları geliştirecekleri de beklenen bir diğer gelişme olacaktır. 2000’li yıllarda Türkiye ekonomisine ve bankacılık sektörüne damgasını vuran Kriz’den sonraki bir diğer olgu ise; internet bankacılığının (e-ticaret, e-ekonomi) gelişmesi ve yaygınlaşmasıdır. İnternet bankacılığı, ticari bankaların yüzünü de değiştirerek önceki tüm iletişim devrimlerinden çok daha hızlı bir gelişme göstermiştir. Elektronik ticaretin gelişmesiyle birlikte, internet bankacılığının yanı sıra telefon bankacılığı da bu dönemde büyük gelişme göstermiştir. Artık günümüzde hemen hemen sektördeki tüm bankalar, birçok bankacılık hizmetini telefon bankacılığı ve internet bankacılığı üzerinden verir duruma gelmişlerdir.
BANKA BİRLEŞMELERİ VE SATIN ALMALARI
Giriş
Firma birleşmesi (merger), bir firmanın kendi tüzel kişiliğini değiştirerek, bir başkasıyla tek bir yönetim altında birleşmesi olarak tanımlanabilir. 1980’li yılların başından itibaren, gerek Avrupa’da gerekse ABD’de makroekonomik gelişmelere ve mevzuat değişmelerine dayalı nedenlerle birleşmelerin sayısı artış eğilimine girmiştir. Bu eğilimden en çok etkilenen sektörlerden biri de bankacılık ve finans sektörü olmuştur. İncelenmesi gereken bir nokta, birleşme sonrasında bankaların yeterli performans artışını sağlayıp sağlayamadığı veya hangi tür birleşmelerin etkinlik ve karlılık üzerinde olumlu etki yarattığıdır. Birleşmeleri incelerken öncelikle, birleşme ile ortak girişim(joint venture) ve kartel arasındaki tanımsal farklılıklara değinmek gerekmektedir. Ortak girişim, genelde kısmi veya geçici bir birleşmeyi anlatır. Böylelikle biraraya gelme amacı gerçekleştikten sonra ortak girişimi sona erdirmek mümkündür. Karteller ise kooperatif bir yapılanma olup, bünyesinde birleşmelerde veya ortak girişimlerde olduğu gibi yeni bir ürünün veya servisin yaratılması söz konusu değildir.
Bu çalışmada öncelikle banka birleşmelerinin çeşitleri ve bankaları birleşmeye iten nedenler ele alınmıştır. Çeşitli ülkelerdeki birleşme ve satın almalara ilişkin düzenlemeler ve ülkeler arası mevzuat farklılıkları incelenerek, Avrupa Birliği sınırları içinde yapılmış banka birleşmeleriyle ilgili sayısal bilgiler verilmiştir. Ayrıca banka birleşmelerinin performans ve etkinlik üzerindeki etkileri de incelenmiştir. 1.Banka Birleşmelerinin Çeşitleri
Banka birleşmeleri, faaliyetin gösterildiği coğrafi bölgeye veya birleşme sonrasında yönetim hakkının devredilme oranına göre iki ayrı grupta sınıflandırılabilirler:
A. Aynı coğrafi piyasada işlem yapan iki rakip bankanın birleşmesine yatay birleşme veya pazar içi birleşme, farklı coğrafi bölgelerde faaliyet gösteren bankaların birleşmesine ise pazarlar arası birleşme(cross-border merger) denir. Yatay birleşmelerde amaç toplam maliyetleri azaltmak ve yüksek sabit maliyetli faaliyetlerde ölçek ekonomisi sağlamaktır. Bu amaca ulaşmanın bir yolu birleşme sonrası şube sayısını azaltmaktır. Pazarlar arası birleşmelerin temelinde ise farklı bölgelere ve farklı ürünlere dayalı riskleri veya maliyetleri azaltmak ve coğrafi büyüme yatmaktadır.
B. Birleşme sonrasında taraflara tanınan karar alma yetkisinin boyutlarına göre olan sınıflandırma; 1) Çoğunluk edinme(majority acquisition), 2) Tam birleşme(full merger) ve 3) Banka satın alma(takeover) olarak yapılmaktadır. Çoğunluk edinmede bankalardan biri karar verme yetkisini elinde tutacak çoğunluğa sahiptir; ancak iki banka da kendi personelleri, kendi şube ağları ve yönetim ekipleriyle bağımsız yasal birimlerdir. Bu tür birleşme genelde finansal kaldıraç sağladığı için yönetimsel sorunları olan bankalar tarafından tercih edilir. Tam birleşme, aktif toplamı açısından birbirine yakın büyüklükteki iki bankanın birleşmesidir. Etkin bir bütünleşmenin söz konusu olduğu bu tip birleşmelerde sinerji yoluyla ölçek ekonomisi sağlamak mümkündür. Banka satın alımlarında ise büyük bir banka k
|