bedava ödev indir
Kasım 21, 2008, 04:51:50 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: banka krizleri  (Okunma Sayısı 1604 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
admin
Administrator
Full Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 173


Üyelik Bilgileri E-Posta
rkml
« : Şubat 21, 2007, 08:48:03 ÖÖ »

Dosya ektedir bu sayfa sadece tanıtım içindir. Ekteki dosyayı indirmek için üye girişi yapmalısını üyelik tamamen ücretsizdir.

GİRİŞ
   Ülkemizde banka dışındaki finansal aracıların yeterince gelişmediği bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla Türk mali sisteminin temelini bankacılık sektörü oluşturmaktadır.
Bilindiği gibi bankaların ekonomi içerisinde önemli görevleri bulunmaktadır. Topladıkları fonları fon ihtiyacı olan kişi ve kurumlara kredi olarak vermek, fon arz edenlerle fon talep edenler arasında aracı kurum görevi görmek, tahvil pazarlamak vb. birçok önemli görevi vardır. Dolayısıyla mali sektördeki gelişmeleri bankacılık sektöründe aramak yanlış olmayacaktır. Bu açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda bankacılık sektörünün önemini göz ardı etmek mümkün değildir.















BİRİNCİ BÖLÜM
1. Bankanın Tanımı
Bankalar, gerçek ve tüzel kişilerin belirli bir zaman için harcamayıp ellerinde tuttukları paraları toplayarak bu paraları kredi yoluyla değerlendirmek için uğraşan işletmeler olarak adlandırılır. Ancak bu tanım bankaların temel görevini kredi ticareti olarak göstermiştir. Oysa ki banka çok sayıda yazar tarafından değişik şekillerde de tanımlanmaktadır. Banka ile ilgili bir başka tanım ise şöyledir. “Para, kredi ve sermaye konularına giren her çeşit işlemleri yapan ve düzenleyen, özel veya kamusal kişilerle işletmelerin bu alandaki her türlü gereksinimlerini karşılama faaliyetlerini temel uğraş konusu seçen bir ekonomik birimdir.”  Ancak, günümüzde bankalar çok çeşitli konularda faaliyet göstermektedir. Bu sebeple bankaların bugün sahip oldukları özellik ve niteliklerini tamamen kapsayan bir tanım vermek çok güç hale gelmiştir.
Günümüzde banka, işlemlere karmaşık ve çok çeşitli olması dolayısıyla klasik çağların bankalarından çok farklı ve seçkin bir kurum niteliği kazanmıştır. Banka araçlarının genel ekonomi içindeki etkinliği ile yönetiminin özelliği de bu konuda büyük etken olmuştur.
2. Bankaların Çeşitleri
Bankaları esas olarak 4 gruba ayırabiliriz. Hukuksal kuruluşlarına göre bankalar, sermaye kaynaklarına göre bankalar, içerik yönünden bankalar ve iş konularına göre bankalar.
1. Hukuksal Kuruluşlarına Göre Bankalar
1.1.   Kişisel Girişim Bankaları
1.2.   Ticaret Ortaklığı Şeklindeki Bankalar
1.3.   Yasalarla Kurulmuş Bankalar
2. Sermaye Kaynaklarına Göre Bankalar
      2.1. Özel Sermaye İle Kurulmuş Bankalar
      2.2. Tüm Sermayesi Devletçe Ödenmiş Bankalar
      2.3. Karma Sermayeli Bankalar
      2.4. Ulusal Bankalar
      2.5. Yabancı Bankalar
         3. İş Konularına Göre Bankalar
      3.1. İş ve Ticaret Bankaları
      3.2. Uzmanlık Bankaları
      3.3. Emisyon Bankaları
         4. İçerik Yönünden Bankalar
      4.1. Merkez Bankaları
      4.2. Ticari Bankalar
      4.3. Tasarruf Bankaları
      4.4. Yatırım ve İş Bankaları
      4.5. Sanayi ve Kredi Bankaları
      4.6. Halk Bankaları
      4.7. Tarım Kredi Bankaları
      4.8. Dış Ticaret Bankaları
      4.9. İpotek Bankaları
      4.10. tüketim Bankaları olarak sınıflandırılmaktadır
3. 1994 Krizi Ve Sonrasında Türk Bankacılık Sistemindeki  Gelişmeler
Türkiye ekonomisinde 1993 – 94 yılları önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. 1993 yılının son aylarında mali piyasalarda istikrarsızlık artmış, döviz kurlarında aşırı dalgalanmalar meydana gelmiş, bütçe açıkları giderek artmaya başlamış, ithalat artmış, dış borç ödeme koşulları sebebiyle dış denge bozulmuş, Hazine düşük faizle borçlanma talebinde olduğu için piyasalardan borç alamamış ve Merkez Bankası kaynaklarına yönelerek likidite hacmini artırmış, rating kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu indireceklerine dair açıklamalar yapmış, kamu kağıtlarının faiz getirileri ve repo kazançları vergilendirilmeye başlanmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak TL.den kaçış hızlanmıştır. Piyasadaki likidite fazlası döviz piyasasını tercih ederek kurlarda aşırı bir baskıya sebep olmuştur.
“Yaşanan ekonomik kriz ve daha sonra alınan 5 Nisan 1994 kararları sonucu özellikle döviz borcu yüksek olan bankalardan Marmara Bark, TYT Bank, Impex Bank’ın faaliyetleri durdurulmuştur.”
Beklenen bu istikrar sonucunda satışı gerçekleştirilmiş devlet iç borçlanma senetlerinin nominal faiz oranları hızlı bir düşüş göstermiştir. Devlet tüm mevduatları sigorta kapsamına almış ve bu şekilde sağlanan güven ortamıyla finans sektöründe istikrar sağlanmış ve faiz düşüşü devam etmiştir. Bunlara bağlı olarak kredi faizleri de önemli oranda indirilmiştir
“1994 kriziyle zor bir döneme girmelerine rağmen bankalar dış yükümlülüklerini zamanında karşılamışlar ve kendi risklerinin ülke riski haline dönüşmelerini engellemişlerdir.
1995 yılından sonra ekonomide hızlı bir toparlanma meydana gelmiş ve bundan tüm sektörler gibi bankacılık sektörü de olumlu yönde etkilenmiştir. Yüksek reel faizler sonucu TL cinsinden yatırımlar cazip hale gelmiştir.
Bankacılık sektörü 1994 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte gelen hızlı bir küçülmenin ardından 1996 yılında yüksek bir performans göstermiştir. 1995 ve 96 yıllarında ekonomideki büyüme ve kârlılık bankacılık sektörüne de yansımış 1996 yılında sektör dolar cinsinden % 21.7 büyümüş ve toplam aktifleri 83.3 milyar dolara ulaşmıştır.”  Bankacılık sektörü 1997 yılında da milli gelir artış hızının üzerinde bir hızla büyümüştür. 1997 yılının ikinci yarısından itibaren enflasyonun ve faizlerin yükselme eğilimine girmesi, günlük repo işlemlerinden doğan kaynak maliyetini artırmıştır.  1998 yılında yaşanan ekonomik krizin yanı sıra enflasyonu düşürmek için yürütülen para programları iç talebi oldukça daraltarak enflasyonu yavaşlatmıştır. Uygulanan sıkı para ve maliye politikaları sonucundan enflasyon gerilemiş, 1997 sonunda % 91, olan TEFE ve % 99 olan TÜFE, 1998 sonunda sırasıyla % 54.3 ve % 69.7’ye düşmüştür. Diğer taraftan uygulanan para politikaları, ekonomik kriz ve ardından gelen erken seçim tartışmalarının yarattığı siyasi istikrarsızlık, faizlerin düşmesine engel olmuştur. Daha da önemlisi eksik kalan yapısal reformlar nedeniyle yazýlým arım kalmıştır.”
1999 yılında birer holding bankası olan Yurtbank, Esbank, Sümerbank, Egebank, Yaşarbank olmak üzere 5 ticari bankanın hisse senetlerinin tamamı TCMB nezdindeki Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) na devredilmiştir. Ayrıca bir yatırım bankası olan, Birleşik Yatırım Bankasının bankacılık lisansı iptal edilmiştir.
1999 yılında 4389 sayılı Bakanlar Kurulu çıkarıldı. Bu kanun, Bankalar kanununda köklü değişiklikler getirdi. Yeni Bankalar Kanununda en önemli değişikliklerden birisi “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) kurulmasıdır. Bu kurul bankaların daha iyi denetlenmesi, banka açılması ve bankaların tasfiyeleri konuların da geniş yetkilerle donatılmıştır.
4- 2000 Yılı İstikrar Programı ve Bankacılık Sistemine Yönelik Düzenlemeler
2000 yılı enflasyonu düşürme ve istikrar yazýlýmı kamu sektörü fazlası, tutarlı gelir politikası ile desteklenmiş sıkı döviz kuru taahhütleri ve yapısal reformlar olmak üzere 3 temel unsura dayanmaktadır:
- Programda öncelikli unsur enflasyonun temel nedeni olan kamu açıkları ve buna dayalı kamu kesimi borçlanma gereğini ortadan kaldırabilmesi için kamu sektörü temel fazlasının yüksek belirlenmesidir. Bu doğrultuda daha az iç borçlanmaya gidilerek faiz ödemelerinin yükünün hafifletilmesi gerekli finansmanın ise dış borçlanma ve özelleştirmeden sağlanacak gelirle karşılanması hedeflenmektedir.
- Programın diğer bir unsuru olan yapısal reformlar ise, yazýlýmın sürekli ve kalıcı çözümler getirebilmesi için alınan önlemler paketini içermektedir. Bu konulara niyet mektubunda “Tarım Reformu, Sosyal Güvenlik Reformu, Kamu Mali Yönetiminde Şeffaflık, Vergi Politikası, Özelleştirme, Bankacılık Sistemini Güçlendirme ve Bankacılık Düzenlemeleri ve Diğer” başlıkları altında yer verilmiş, böylece kamu maliyesini disiplin altına alarak enflasyonu düşürmek amaçlanmıştır. Ayrıca yazýlým, bankacılık sisteminin güçlendirilmesini sağlamaya yönelik yeni düzenlemeleri de içermektedir.”
- 2000 yılında üç kamu bankası: TC.Ziraat Bankası, T.Halk Bankası, T.Emlak Bankası’nın önce özerkleştirilip sonra 3 yıl içerisinde, eğer yetiştirilemezse de 4,5 yıl içerisinde özelleştirilmesi için Kanun çıkarıldı. Ayrıca bir kamu bankası olan T.Vakıflar Bankasının da özelleştirilmesi kararı alındı.”
Fona devredilen bankaların bazılarının fona devredilmesinin nedeni bankanın kötü yönetimidir.
“Bankalar Kanunu ile ilgili değişiklikle, tebliğler ve niyet mektubunda yer alan bankacılık sistemine yönelik düzenlemelerin bazıları şu şekilde özetlenebilir:
1. Bankalar Kanunundaki değişiklikle idari ve mali özerkliğe sahip siyası oto6riteden bağımsız olarak kurulan BDDK ile, Hazine Müsteşarlığı ile TCMB tarafından paylaşılan düzenleme, denetleme, ve gözetim yetkisi BDDK’ya devredilmiştir.
2. Bankacılık sisteminin düzenlenmesiyle gözetim ve denetimi hususlarında atılan diğer önemli bir adım ihtiyati raporlama ve finansal bilgilerin açıklanmasına yönelik muhasebe standartları ile ilgilidir.
3. Bankalar Kanunu’nda yapılan değişikliklerle banka kuruluşunda aranan şartlar ağırlaştırılmıştır. Banka kurucuları banka sahibi olmanın gerektirdiği mali güç ve sorumluluğa sahip olacaklardır.
4. Yeni kanun ile banka ortaklarının banka kaynaklarını istismar etmelerini önlemek amacıyla tüzel ve gerçek kişilere verilecek kredilerin tanımına açıklık getirilmiştir.
5. Bankalar dışındaki özel finans kuruluşlarının da bankalar gibi aynı yükümlülüklere tabi tutulmasıdır. Bu kuruluşların faaliyetleri banka kredi tanımına eklenmiş, bankalar gibi sermaye yeterliliğine ve şube açmak için gerekli öz kaynak limitlerine uyma zorunluluğu getirilmiştir.
6. Yeni Bankalar Kanunu ile bankaların sermaye yeterliliği ve döviz pozisyonu konularında düzenleme yapılmıştır. Konuya ilişkin olarak daha sonra, sermaye yeterliliğinin ve açık döviz pozisyonu oranlarının konsolide bazda uygulanmasına yönelik ayrıntılı tebliğ çıkarılmıştır.
7. Bankalar Kanunu’ndaki yeni düzenlemelerle bankaların devir, birleşme ve tasfiyesi ele alınmış, bu konuda kurumun yetki ve sorumluluklarına yer verilmiştir.
8. Avrupa Birliğine girme sürecinde olan Türkiye’nin bankacılık alanında uluslar arası standartlara uyum sağlayabilmesi için Bankalar Kanunu’nda kredilerde de yeni düzenlemelere gidilmiştir.
9. Son olarak ele alınan düzenleme ise, bankaların işlemleri nedeniyle karşılaştıkları risklerin izlenmesi ve kontrolünü sağlamak amacıyla faaliyetlerinin kapsamı ve yapısıyla uyumlu, esas ve usulleri kurumca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek etkin bir iç denetim sistemi ve risk kontrol ve yönetim sistemi kurmakla yükümlü olduklarına ilişkindir.
“2000’li yıllarda ticari bankaların yüzünü değiştirecek en önemli olgu internet bankacılığı olacaktır. İnternet önceki tüm iletişim devrimlerinden çok daha hızlı bir gelişme göstermektedir. Çok yakın bir gelecekte bankalar elektronik ticarette müşterilerine e-posta hizmeti, alışveriş olanakları sağlayarak gireceklerdir. Öte yandan bazı ticari bankalar müşteri gereksinimi ve değişimlerini yakından analiz etmelerine olanak veren “veri deposu” olarak adlandırılan yapılar oluşturmakta ve müşterilerine daha iyi hizmet sağlayan biri telefon bankacılığı (Çağrı Merkezi) diğeri internet olmak üzere iki önemli iletişim olanağını hızla geliştirmektedir.”
5. Önümüzdeki Yıllarda Bankacılıkta Beklenen Gelişmeler
“Gelecekte, banka yönetimlerinin mali kararları bankacılık sektörünün durumunu etkileyecektir. Bankacılık sektörü ekonomik ve çevresel düzenlemelere karşı daha esnek olabilecektir
- Finansal enstrümanların çeşitlerinin hızla artmasıyla banka üst yönetimlerinin alacağı kararlar bankaların kârlılığı üzerinde çok büyük önem arz edecektir.
- Gelecekte banka bilançoları daha şeffaf olacaktır. Bankaların bilançolarında olumsuzlukların gizlenmesi tamamen ortadan kalkacaktır. Yatırımcıların kararlarını daha geniş bir veri setini dikkate alarak vermeleri mümkün hale gelecek, derecelendirme kuruluşları faaliyete geçirilecek ve risklilik hakkındaki bilgilerin daha açık ve ulaşılabilir olduğu bir ortamda mevduat sigortasının kapsamı daraltılacaktır
İKİNCİ BÖLÜM
2.1. Türk Bankacılık Sisteminin Genel Yapısı Ve Özellikleri
Ülkemizde banka dışı finansal aracılar yeterince gelişememiştir. Dolayısıyla bankacılık sektörü Türk Mali Sisteminin temelini oluşturmaktadır. Ülkemizde bankacılık sektörü yabancı bankalarla gündeme gelmiştir. 1980 den sonra ise serbest piyasa ekonomisini geçiş çalışmaları ile birlikte hızlı bir gelişim içine girmiştir. Bu çalışmalar ekonomi içinde kamu payını azaltmak değil artırmak şeklinde neticelenmiştir.
Gelişmiş ülkeler de bankacılık sanayileşme sürecinin bir gereği olarak ortaya çıkarken Türkiye’de bankacılık Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde hazinenin finansman ihtiyacının karşılanması amacıyla ortaya çıkmıştır.
Bu yönde bankacılık sektörüne verilen önem ve görev neticesinde, mali sistem ve parasal hareketlerin tümünün bankalar tarafından yerine getirileceği görüşü, uzmanlaşmış bankalar yerine, her türlü bankacılık hizmetlerini yerine getiren banka türlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ülkemizin bankacılık sektörünün son 15 yıllık dönemde gösterdiği gelişme performansına bakıldığında Türkiye ekonomisinin küreselleşen dünya ekonomisinde kendine yer edinme hedefi doğrultusunda yaşadığı görülmektedir. Sektör gerek teknik altyapı gerekse sunduğu hizmetlerin nitelik ve çeşitliliği bakımından gelişmiş ülkelerle rekabet edebilecek üzere ulaşmaktadır.
Türk barkacılık sistemi öteden beri çok şubeli bankacılık üzerine kurulmuş, yakın zamana kadar da faaliyetlerini ticari bankacılık üzerinde yoğunlaştırmıştır. Ticari bankaların sayısı yıllar itibariyle artış gösterdiği halde bu bankaların toplam içindeki payı gerilemiştir. Buna karşılık yabancı bankaların Türkiye’ye gösterdikleri ilgide belirgin bir artış görülmüştür. Türk Bankaları da yurtdışında şube açma ve banka kurma ya da mevcut bankalarla ortaklık kurma yoluna gitmektedirler. Bunun başlıca nedeni, Türk dış ticaretinin artmasıyla ortaya çıkan fon akışını Türk bankacılık sisteminden geçirebilmek ve AT’nin mali yapısı içinde yer alabilmektir.”
Türk Bankacılığı bazı özellikler göstermektedir. Bunların içinde önemli alanları şu şekilde sıralanabilir:
1-Ticari Bankalararası rekabeti artıracak uygulamalara henüz tam anlamıyla geçilmemiş olduğundan bankalararası rekabet çok sınırlıdır. Devlet bankaları ise özel işlevleri yanı sıra mevduat toplama ve ticari kredi verme faaliyetleriyle bu sınırlı rekabet ortamına katılmaktadırlar.
2-Devlet bankacılık alanında, faaliyet gösterirken çok ayrı fonksiyonlarda ve küçük organizasyonlar şeklinde yer almıştır.
3-Özellikle devlet bankalarında şube başına düşen mevduat düşük, buna karşılık şube başına düşen personel ve maliyetler yüksektir.
4-Ticari bankalar arasında rekabetin göstermelik olması sadece fiyat rekabeti olmamasından değil, hizmet rekabeti açısından, işlemlerindeki farlılık ve hızın hemen hemen aynı düzeyde olmasından kaynaklanır.
5-Bankacılık piyasasının önemli bir kısmına birkaç banka hakindir.
6-Bankalar dışarıya fazla bağlantı kurmadan daha çok içe dönük çalışmaktadır.”
Türk banka sisteminin en belirgin özelliği, kapalı ekonomi bankacılığı olmasıdır.
Türk banka sisteminin şu andaki pozisyonu dış piyasada sunulan uluslar arası bankacılık hizmetlerinden kendileri ya da ulusal müşterileri adına yararlanmaktadır.
2.2. Türk Bankacılık Sisteminin Dışa Açılması
Türk Bankacılığın dışa açılmasının Türk ekonomisi üzerindeki etkilerini iki alt başlık halinde inceleyebiliriz:
1-Kısa dönemli etkiler
2-Uzun dönemli etkiler.

a- Kısa Dönemli Etkiler
Türk ekonomisinin kısa dönemli en önemli sorunu, dış ekonomik ilişkilerde döviz kazancı sağlayan faaliyetlerinin artırılması ve çeşitlendirilmesiyle ilgilidir. Bankacılık sistemininse bu ilişkilerle ilgilenmesinin nedeni mal ve sermaye hareketlerine aracı kurum görevi yapmaktır.
Yurt dışındaki şubeler ülkelerinin dış ticaretini finanse etmede ve dış ticareti teşvik etmede önemli roller üstlenmektedirler. Sadece dış ticaretin finansmanına katkıda bulunmayıp, ilgili ülkenin dış ticaretinin artışını hızlandırmakta veya teşvik etmektedir. Çünkü, bankalarla ihracatçılar arasında ulusal işbirliği, işadamları ve bankacılardan oluşan bir ekip oluşturularak, dış ticaret ve kısmen de yatırımları artırabilirler.
b- Uzun Dönemli Etkiler
Uluslararacılaşmış bankalar faaliyetlerini denetleyecek bir uluslar arası merkez  bankası mevcut olmadığından, karşılık ayırma, kredi kısıtlamaları, reeskont politikaların olumsuz etkilerini dünya ölçeğini kullanarak azaltabilirler. Bu özelliğe sahip bankalar ev sahibi ülkelerde uygulanan yasa ve düzenlemelerin etkilerinden kurtulabilirler.
Ulusal bankacılık endüstrisinin içsel yapısına bağlı olarak bankalar uluslar arası özellik kazanırlarsa ulusal para politikasının etkin bir şekilde uygulanmasını önleyebilir ve uluslararası bağlantıları dolayısıyla kredi kısıtlamalarının etkilerini azaltabilirler. Ayrıca bankacılık endüstrisinde yoğunlaşmayı artırarak iç piyasanın rekabetçi ortamdan uzaklaşmasına neden olabilirler.”
2.3. Enflasyonun Türk Bankacılık Sistemine Etkileri
Serbest piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirildiği 1980 sonrası dönemde kamu finansman açıklarının artması sonucu meydana gelen yüksek enflasyondan bankacılık sektörü da olumsuz yönde etkilenmiştir. Hızla artan bütçe açıkları iç borçlanmayla finanse edilmiş ve kamunun mali kaynaklara olan talebi artmıştır, uygulanan enflasyonist politikalar reel faizlerin yükselmesine yol açmıştır. Belirsizliklerdeki artış olumsuz beklentilere yol açarak makro ekonomik konjonktürde istikrarsızlığa sebep olmuş ve bu bankacılık sektörünü de etkilemiştir. Bankacılık sektöründe bu dönemde hissedilen etkiler çeşitli sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
2.3.1. Menkul Değerler Cüzdanının Bilanço İçindeki Payındaki Artış
1980 sonrası Türkiye ekonomisine damgasını vuran en önemli sorunlar yüksek enflasyon ile artan bütçe açıkları sonucu iç borçlanmada meydana gelen büyük artışlardır. Çünkü, bütçe disiplininden uzaklaşılmış ve ekonomideki bozukluklara bağlı olarak uluslar arası kredibilite zayıflamıştır. Dolayısıyla dış borçlanma olanakları azalmış, iç borçlanma ihtiyacı artış göstermiştir.
Bankacılık açısından konuya baktığımızda ise, artan kamu iç borçlanma gereksinimize bağlı olarak, kamu, kağıtlarının reel getirisinin yüksek oluşu devlet iç borçlanma senetlerinin bankaların menkul değerler cüzdanı içinde giderek ağırlık kazanmasına neden olmuştur. Getirisinin yüksekliğinin yanı sıra, risklerin olmaması da kamu kağıtlarının bankalar açısından cazip olmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynakların diğer kullandırım alalarına göre formalitesi olmaması, son derece az zaman emek ve maliyet gerektirmesi, bu konuda diğer bir etkeni oluşturmuştur. 1980 yılından sonra artan repo işlemleri de dikkat alınırsa aktif içinde yer alan menkul değerler cüzdanındaki artışın daha da belirginleştiği görülür.”
Sonuç olarak diyebiliriz ki, bankalar enflasyonist dönemde kaynaklarının çoğunu menkul değerler ve özellikle iç borçlanma senetlerine aktarmışlardır.
2.3.2. Kredilerin Banka Bilançoları İçindeki Payında Azalış
Enflasyonist dönemde bankacılıktaki en belirgin değişmelerden biri de klasik bankacılık faaliyeti olarak adlandırabileceğimiz kredi kullandırımının giderek ikinci plana düşmesidir. Reel kesimin ekonomideki istikrarsızlık nedeniyle yatırım yapmak yerine mevduat, repo, iç borçlanma senetleri gibi alanlarda ellerindeki sermayelerini değerlendirmeleri de kredi talebine azaltmıştır. Ayrıca bankalar açısından kredi kullandırımının bir dezavantajıda, kredi faizlerinin yüksekliği nedeniyle kredinin geri dönmeme riskinin artışı olmuş, bu durumda bankaların kredi kullandırımını sınırlamıştır.
Devlet iç borçlanma senetleri çok kolay bir şekilde elde edilirken kredi kullandırımının istihbarat gibi işlemler nedeniyle ek bir zaman ve kaynak harcamayı gerektirmesi de kredilerin bankaların aktif toplamı içindeki payının giderek azalmasına yol açmıştır.”
2.3.3. Öz Kaynakların Zayıflaması
Yüksek enflasyon döneminde bankaların sermaye yapıları giderek zayıflamıştır. Öz kaynaklarında ise nakit girişi sağlanmadan yapay bir artış kaydedilmiştir. Bu yeniden değerleme değer artış fonundan kaynaklanmaktadır. Bu sebeple öz kaynakların kendi içindeki dağılımı bozulmuş ve banka bilançolarındaki şeffaflık sağlanamamıştır.
2.3.4. Bankaların Kârlılıklarının Artması
Bankacılıkla kârlılığı artıran esas unsur enflasyon olup, bankaların öz sermaye kârlılığı ile enflasyon istisna yıllar dışında aynı yönde hareket etmektedir. Özellikle artan kamu talebine paralel olarak, enflasyonun üzerinde seyreden hazine ihale faiz oranlarının yükselmesi, bankacılığı cazip hale getirmiş ve bankaların kârlılığını artırmıştır.
2.3.5. Nakit Değerlerin Maliyetinin Artması
Enflasyonun bankacılık sektörü üzerindeki en önemli etkilerinden biride nakit bulundurmanın maliyetinin artmasıdır.
“Gerek bankaların kaynağının maliyetinin gerekse kullandırımı getirisinin yüksekliği likit kalmanın maliyetini büyütmüş, bankalar yasal karşılıklar dışında nakitte kalmamaya çalışmışlardır. Bu durum bankaların zaman zaman likidite sıkışıklığına düşmelerine yol açmıştır. Nitekim 1994 mali krizinde batan üç bankanın büyük ölçüde likidite eksildiğinden battığı bilinmektedir.”
2.3.6. Yabancı Para Cinsinden Varlıkların Banka Bilançoları İçindeki Ağırlığının Artması
Enflasyonist dönemde banka bilançoları içinde yabancı Para cinsinden varlıkların payı büyük ölçüde artmıştır. Bu ise bankaların yabancı para cinsinden borçlanıp TL cinsinden kullanıma sunmalarının bir sonucu olmuştur. Bankaların bu uygulamaya başvurmalarının sebebi ise iç borçlanma faizlerinin yüksekliği ve bu faiz oranlarının döviz kuru değişimlerinin üzerinde seyretmesi olmuştur.
Bankaların yabancı kaynağa önem vermelerinin bir göstergesi de kaynak yapılarındaki değişimdir. Nitekim 1980 sonrası dönemde belirgin olarak 1990’lı yıllardan itibaren toplam mevduat içinde döviz tevdiat hesaplarının payı önemli ölçüde artmıştır.
2.3.7. Banka Bilançolarında Vade Uyumunun Bozulması
Enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık reel faizlerde değişkenliğe sebep olarak geleceğe yönelik belirsizliklerin artması nedeniyle banka kaynakları bir ila üç ay arasında kısa vadede sıkışmıştır. Bu durum temelde daha uzun vadeli olan banka kredileri ile kaynaklar arasında vade uyumsuzluğunu giderek artmıştır ve likidite riskine sebep olmuştur.
2.3.8. Gelir – Gider Yapısındaki Değişim
Yüksek enflasyonun yaşandığı dönemde devletin iç borçlanma ihtiyacının bir sonucu olarak faizler yükselmiş ve bu da bankaların aktif yapısının değişmesine yol açmıştır. Sonuçta menkul değerler kredilere göre aktif içindeki payını göreceli olarak artırmıştır. Bununla birlikte bankaların gelir yapıları da değişmiştir.
Yüksek enflasyon döneminde mevduata verilen faiz giderinin sektörün toplam faiz giderleri içindeki payında belirgin bir artış vardır. Bu durum özellikle 1995 yılından itibaren sektörün mevduat maliyetlerinin artması kadar, bankaların mevduat kaynağına daha fazla ağırlık verdiklerini göstermektedir.
2.3.9. Yeni Bankaların Sisteme Girmesi ve Şubeleşmenin Artışı
1980 yılından sonra sektördeki banka sayısı hızlı bir artış göstermiştir. Bunun en önemli nedeni, faizlerde meydana gelen artış sonucunda kar marjlarının artışıyla bankacılığın karlı bir sektör haline gelmesidir. Bu dönemde kurulan bankaların en önemli özelliği holding bankaları olmasıdır.
Enflasyon bankaların sayılarını artırdığı kadar şube sayılarının de gelişimine etken olmuştur. “1980 öncesi mevduat toplamaya ağırlık verilmesi sebebiyle şube bankacılığı gelişirken, 1980 sonrası makroekonomik konjonktürdeki gelişmeler çerçevesinde mevduatın görece pahalı bir kaynak haline gelmesiyle diğer kaynaklara yönelmeye çalışan bankaların şube artış hızı yavaşlamıştır. Ancak bu süreç 1995’den sonra tersine bir eğilim kazanmıştır.”
2.3.10 Repo İşlemlerinin Artması
Enflasyon ve yükselen faizler nedeniyle vadelerin kısalması, kısa vadeli kaynakları cazip kılmış, tasarruf sahiplerinin ve bankaların kısa vadeli araçlara yönelmesi repo işlemlerini gündeme getirmiştir. Bu nedenle yüksek enflasyon döneminde, özellikle 1990 yılından sonra repo hacmi oldukça yükselmiş ve artışı enflasyonun üzerinde gerçekleşmiştir.
2.4.Türk Bankacılık Sektörünün Avrupa Birliği Bankacılık Sektörüyle Uyumlaşma Süreci
2.4.1.Uyumlaştırma Stratejilerinin Belirlenmesinde Göz önünde Bulundurulması Gereken Hususlar
1. Türkiye bugünkü konumu ile AB ve Birliğin bankacılık sektörünü ilgilendiren mevzuatı açısından üçüncü ülke durumundadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin mevzuatın uyumlaştırılması ve  rekabet gücü kazanılması konusunda oldukça geç kaldığı görülmektedir.
2. Türk bankacılık sektöründe birlik  bankacılık düzenlemeleri ve gelişmeleri göz önünde bulundurularak yeni stratejiler belirlemesi gerekmektedir. Bu açıdan AB normları yanı sıra OECD, GATT  ve BIS gibi kurumlar tarafından belirlenen ortak uluslar arası normlar ve düzenlemeler de dikkate alınmalıdır.
3. ABD ve Japon bankacılık sektörü ile uluslar arası finansal piyasalardaki gelişmeler mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.
4. AB normları ve yasal çerçevesi ile Türk Bankacılık Sektöründe yer alan bankaların AB bankacılık sektörü ile rekabet edecek yapıya kavuşması sağlanmalıdır.
   5. Türk bankacılık sektörü ile AB bankacılık sektörünün karşılaştırılması sonrasında alınacak stratejik kararların belirlenmesinde, önemli bir veri kaynağı, topluluk üyesi ülkelerin gerçekleştirmiş oldukları ve halen gerçekleştirmeye çalıştıkları reform çalışmaları olmalıdır.
   6. Türk Bankacılık Sektörü ile ilgili stratejiler belirlenirken Türkiye’nin coğrafi konum ve bölgesinde yer alan politik ve ekonomik gelişmeler çerçevesinde İstanbul’un bölgesel bir iş ve finans merkezi olarak yapılandırılması hedefi göz önünde bulundurulmalıdır.
7. Türk bankacılık sektörünün AB bankacılık sektörü ile rekabetinde aynı silahlara sahip olmadığı görülmektedir. Bu silahlar rekabeti sağlayacak finansal kurumlar çok çeşitli piyasalar ve çeşitli finansal araç ve ürünlerdir.”
2.5. Türk Bankacılık Sistemimizin Temel Eksiklikleri Ve Öneriler
1. Bankaların karmaşık ortaklık yapısı ve bunun sonucunda oluşan bağlantılı krediler.
2. Konsolide denetim ve gözetim eksikliği.
3. Tasarruf mevduatı Sigorta Fonunu’nun kötü bankalara fon transferinin süreklilik arz etmesi.
4. Kamu Bankalarının sistemde hakim rol oynaması.
5. Enflasyon muhasebesinin uygulanmaması.
6. Tek tek banka gözetimlerinde etkinlik sağlanamamasıdır.”
Bu eksikliklerin giderilmesi için sunulan önerileri de şu şekilde sıralayabiliriz
1. Kamu kurumu niteliğindeki bankacılık konusunda ihtisaslaşmış uzmanlardan oluşan “Bankacılık Komisyonu” oluşturulmalıdır.
2. Banka kaynakları y eni kanuna göre en kısa sürede düzenlenmelidir.
3. “Bağımsız Ekonomi Denetçiliği” kurulmalıdır
4. Vadeli Kambiyo işlemleri kanun ve yönetmelikleri hazırlanıp, bir an önce uygulamaya geçilmelidir.
5. Türkiye İhracat Kredi Bankası yeni düzenlemeler ile Factoring ve Forfaiting işlemlerine hız verilmelidir.
6. Kredi talep eden firmaların kredi maliyetlerini düşürücü yasal önlemler alınmalıdır
7. Kredi talep eden firmaların riskini doğru ölçen sistemler geliştirilmelidir.
8. Özelleştirme yazýlýmına alınan bankaların bu aşamadan önce mali yapı, organizasyon ve sermaye yapısı bakımından hazırlanmalıdır.”














ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
3.1. Türkiye’de Banka Krizleri Ve Öneriler
3.1.1 Bankacılık Krizinin Tanımı, Çıkışı ve Yayılması
Bankacılık krizi, ticari bankaların piyasa araçları üzerindeki kontrolleri kaybetmesi ya da vadesiz mevduattaki ani çekilme ile fonlarını karşılama yeteneğini kaybetmesidir. Bankacılık krizine yol açan nedenler farklılıklar göstermektedir. Bankaların sorumsuzluğu, bankacılık sisteminin zayıflığı, finansal piyasaların kırılganlığı, ülkelerin izlediği ulusal kur politikaları ve ahlaki tehlikeler bankacılık krizlerine davetiye çıkarmaktadır. Bankacılık krizlerinde banka mevduat kaçışları dışında son yıllarda geri dönmeyen borçların ödenmemesi, gayrimenkul ve borsa fiyatlarında dalgalanmalar, firma başarısızlıkları da bankacılık krizlerinde bir gösterge olarak kullanılabilmesi mümkündür.”
Bankacılık Sisteminin yapısı ve organizasyonu sistemde krizlerin ortaya çıkması veya ortaya çıkan krizlere sistemin dayanıklılığı açısından son derece önemli bir faktördür. Bankacılıkta yoğunlaşmanın çok düşük olduğu ülkelerde küçük bankalar arasında iflaslar yaygındır. Çok şubeli bankacılığın varlığı ile coğrafi kısıtlamaların bulunmaması bankaların risklerini ülkede bölgeler ve sektörler arasında dağıtma olanağı sağladığından bankacılıkta riski azaltıcı bir işlev görmektedir.
Finansal sektördeki liberalleşme de krizin ortaya çıkışında ve yayılmasında önemli bir etkendir. Liberalleşme ekonomide borcun büyümesine, belirsizliğin artmasına, yeni ve aşina olunmayan finansal araçların ortaya çıkmasına, yeni ve deneyimsiz kurumların piyasaya girmesine neden olur. Bir bankacılık sistemi ne kadar liberalleştirilmiş ise o kadar hassas ve duyarlı bir yapıya sahip demektir. Bu nedenle bir bankada ya da bir başka kurumda ortaya çıkacak bir kriz kolaylıkla yayılma etkisi gösterebilir.”
Türkiye’de Bankacılık sektörünün başlıca sorunlarını, öz kaynak yetersizliği, mevduat ve kredilerin yetersizliği, az sayıda büyük-çok sayıda küçük bankanın varlığı, kamu bankalarının hakimiyeti, açık pozisyon artışı, denetim eksikliği ve devletten kaynaklanan sorunlar olarak ele almıştık. Türk mali sisteminde bankacılık sektörünün de bu sorunlar sebebiyle desteklediği krizleri, 1994 krizi, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizi olarak üç gruba ayırırız. 1994 krizi ve bankacılık sektörünü daha önceki bölümlerde ele aldığımız için burada sadece Kasım 2000 ve Şubat 20001 krizlerine değinilecektir
3.2.Bankacılık Sektörünün Kasım 2000 Ve Şubat 2001 Krizlerindeki Rolü
Türkiye’de çeyrek asırdır devam eden yüksek enflasyondan kurtulmayı ve ekonomiyi istikrarlı bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan enflasyonu düşürme yazýlýmı 2000 – 2002 daha birinci yılını doldurmadan Kasım 200’de derin yara almış, Şubat 2001’de de tamamen çökmüştür. Uygulanan yazýlýmı çerçevesinde 1 $ + 0.77 EURO şeklinde belirlenen sepet kurun Temmuz 2001’e kadar hedeflenen TEPE oranında artması öngörülürken (kur çıpası) 21 Şubat 2001’de bu politika terk edilip dalgalı kura geçmek zorunda kalınmıştır.
Bankacılık sektörü Kasım 2001 krizi sonrasında faiz riski, Şubat 2001 krizi sonrasında ise hem faiz hem de kur riski ile karşı karşıya kalmıştır.9 Aralık 1999 kararlarının mimarları ve yürütücüleri olan MB Başkanı, Hazine Müsteşarı ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve IMF temsilcisi görevlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır.”
5 Nisan1994 istikrar yazýlýmı çerçevesinde bankacılık sektöründe ortaya çıkabilecek çöküşü önlemek için tasarruf mevduatına devlet güvencesi sağlanmıştı. Bunun sonraki yıllarda da devam etmesi yüzünden bankalar tasarruf sahiplerinin denetiminden uzaklaşmış,banka ve şube sayıları hızla artmış, faiz oranları hızla artmış ve özel yatırımlar bundan olumsuz etkilenmiş, kamu açıkları artmaya devam etmiştir. KKBG arttıkça devlet daha çok iç borçlanmaya gitmiştir. Bu ise faizlerin daha fazla artışına sebep olmuştur.
Kasım 2000 krizi sonrası faiz oranları hızla artarken vadelerin kısalması özellikle likidite darlığı çeken kamu bankalarıyla TMSF kapsamındaki bankaların mali yapılarını daha çok bozmuştur.

3.3. Finansal Kriz Teorileri Işığında Türkiyede Yaşanan Krizlerin Genel Bir Değerlendirmesi
Türkiye’de 1999 yılı sonunda uygulamaya konulan ve daha çok para politikası ağırlıklı üç yıllık ekonomik yazýlým, daha yılını doldurmadan, Kasım 2000’de önemli bir sarsıntı geçirmişti. IMF’nin mali desteği ile fazla derinleşmeden atlatılan bu krizin benzeri 2001 yılının Şubat ayı ortalarında ortaya çıkmış ve döviz rezervindeki hızlı erime sonucu, bu atağa dayanılamayacağına karar verilerek ve kriz kabul edilerek dalgalı kur sistemine geçilmişti.
3.3.1. Finansal Krizlerin Tanımı, Göstergeleri ve Kaynakları
Kriz; herhangi bir mal, hizmet, faktör veya döviz piyasasındaki fiyat veya miktarlarda kabul edilebilir bir değişme sınırının dışında gerçekleşen dalgalanmalardır.  Krizler, finansal yatırımcıların ülke koşullarının riskli hale geldiği konusundaki beklentilerine bağlı olarak, giriştikleri spekülatif ataklar sonucu başlar ve bu atakların yoğunluğu ölçüsünde şiddet kazanır.
Finansal krizlerle ilgili iki tür göstergeden söz edilebilmektedir. Bunlar, ülke koşullarının yatırım riskinin arttığını gösteren ve bu nedenle finansal bir krizin doğacağı konusundaki beklentileri besleyen ön göstergeler ile yaşanan krizin boyutları hakkında bilgi veren temel göstergeler olmaktadır.
Bir ekonomide finansal krizin doğacağına dair beklentileri besleyen bu göstergeler dışında, yaşanan krizin boyutları hakkında bilgi veren temel göstergeler de söz konusudur. Döviz kurlarındaki büyük dalgalanmalar, gecelik faizlerde yaşanan aşırı yükselmeler ve döviz rezervlerindeki önemli miktarda azalmalar bu göstergelerin başlıcalarıdır.
1990’lı yıllarda yaşanan krizler İkincil Nesil Krizler olarak adlandırılmaktadır. Bu krizler ekonomide önemli bir dengesizlik olmasa bile, spekülatörlerin dövize doğru spekülatif atakları karşısında, yetkili organların dövizle ilgili gerekli önlemleri almamaları sonucu doğmaktadır. Şöyle ki; zayıf döviz kuru piyasalarında, ülke parası kısa pozisyonda olan ve sayıları oldukça fazla olan satıcıların portföylerini yeniden tahsis etme çabaları yerli paraya  karşı bir hareket başlatır. Bu hareket, ekonomide önemli bir dengesizlik olmasa bile, spekülatörlerin dövize doğru ataklarına rağmen, yetkili organların dövizle ilgili gerekli önlemleri almamaları sonucu doğmaktadır. Spekülatif atak başladığı zaman, faizlerin yükselmesi ekonomiye durgunluk getirip işsizliği artıracağından, bu maliyeti göze alamayan kamu otoriteleri, genellikle sermayenin ülke dışına çıkmasına seyirci kalarak, döviz kurunu dalgalanmaya bırakmakta gecikmektedirler . Daha açık ifade ile, merkez bankası, rezervleri tükeninceye kadar defansif işlemler yapmaya devam eder. Rezervleri tükenince de defansif işlemlere son verir ve gecikmeli olarak döviz kurunu dalgalanmaya bırakır. Bunu sonucunda ortaya çıkan veya şiddetlenen enflasyonu merkez bankası ister istemez kabullenmiş olur.
İkincil nesil krizlerin üç ana bileşeni bulunmaktadır.
- Kamunun sabit döviz kur politikasını sürdürmek istemesinin mutlaka bir nedeni olmaktadır.
- İzlenilen sabit döviz kuru politikası nedeniyle katlanılmış olan belirli bir maliyet bulunmaktadır. Bu maliyet sabit kurdan çıkmayı zorlaştırmaktadır.
- İktisadi birimlerin beklentileri önem kazanmaktadır.
İkinci nesil kriz modellerinde beklentiler; yani iktisadi birimlerin politikaları ve göstergeleri nasıl değerlendirdiği önem kazanmaktadır. Rasyonel beklentiler teorisine göre, iktisadi birimlerin beklentileri, izlenilen politikaların sonuçlarını belirlemektedir . İktisadi birimlerin devalüasyon beklentileri faizleri yükselterek kurun çökmesine neden olabilmektedir. Artan faizler fiyatlar yolu ile enflasyona ve kamu bütçelerinin bozulmasına yol açarak, kur politikasının sürdürülmesini engelleyebilmektedir.
İkinci nesil krizlerin diğer bir özelliği ekonomik yapıların krize hassas olmalarıdır. Bu hassas yapı  sadece  devletten kaynaklanmaz. Özel sektörün (özellikle bankacılık sektörünün) yapısı krize duyarlı bir ortam yaratabilir. Bankacılık sektörünün açık pozisyon oranlarındaki artışlar, kredilerdeki geri dönme oranın azalması, vade uyuşmazlığı gibi nedenler bankacılık sektörünü dolayısıyla genel ekonomiyi krize hassas bir yapıya sürükleyebilir.
İkincil nesil finansal krizlerin ortaya çıkışı iki şekilde olmaktadır. Bunlar; bankacılık krizi ve döviz krizidir. Geri dönmeyen kredilerin artması, menkul değerlerin piyasalarındaki dalgalanmalar, reel sektörün küçülmesi nedeniyle bankaların aktif yapılarının bozulması bankacılık krizlerinin temel nedenleri olmaktadır. Bankacılık sektörünün krize girmesi sonucunda mevduat sahipleri bankalardan mevduatlarını çekmeye başlayacağı için, bankaların likidite sıkıntısı had safhaya varır.
Finans sektöründe artan sorunlar krizi tetikleyen en önemli  nedenler haline gelir. Geri dönmeyen krediler ne kadar artar ise bilançodaki vade uyumsuzluğu o denli çoğalır. Likidite riski yüksek, dövizde aşırı pozisyon açığı ile çalışan, öz kaynakları yetersiz olan bir bankacılık sisteminin varlığı, kuşkusuz ekonomik kriz için uygun bir ortam yaratır .
Finansal krizlerin diğer bir şekli döviz krizleridir. Döviz krizleri genelde sabit kura dayalı dezenflasyon  programları sonucunda ortaya çıkar. Döviz kuru çıpasına dayanan bu sistemde enflasyon konusunda olumlu gelişme ile birlikte, yerli paranın değer kazanması sonucu, cari işlemler dengesindeki açık büyür. Buna rağmen sabit kurdan çıkamayan ülkeler, ister istemez bir finansal krize sürüklenir.
İki ayrı şekilde ortaya çıkan finansal krizlerin, ortaya çıkış nedenleri ise aynıdır. Bunlar:
- Makro ekonomik yapıda sürdürülemeyen dengesizlik,
- Ters seçim ve Ahlaki yapıdaki bozulma,
- Finansal serbestleşme,
- Sürü psikolojisi olmaktadır.
Yukarıda belirtilen etkenlerin hepsinin özellikle son yıllarda başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşanan finansal krizlerde rol oynadıkları bilinmektedir. Şimdi, buraya kadar verilen teorik bilgilerin ışığı altında Türkiye’de yaşanan finansal krizin ortaya çıkış nedenlerini ve gelişimini incelemeye çalışalım.

3.3.2 – Türkiye’de Yaşanan Kasım ve Şubat Finansal Krizlerinin Nedenleri
Türkiye  ekonomisinin 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşadığı şiddetli finansal krize yol açan nedenlerin başında şu dört etkinin yer aldığı söylenebilir :
a)   İzlenilen döviz kuru politikasının inandırıcı bir atmosferde uygulamaya konulamaması,
b)   Etkin denetimi yapılmayan bankacılık kesiminin ekonomik olmayan davranışları,
c)   2000 yılında uygulamaya konulan dezenflasyon yazýlýmının sağlam bir zemine oturmayışı,
d)   90’lı yıllarda dış ödemeler dengesinde giderek artan öneme sahip olan kısa vadeli sermaye hareketlerinin istikrarsız bir zemin oluşturması.
a) İzlenilen Döviz Kuru Politikasında Yaşanan Olumsuzluklar
Yapılan bütün ekonometrik çalışmalarda döviz kuru ile enflasyon arasında paralel bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu anlamda devalüasyon fiyat istikrarı için büyük bir risk haline gelmektedir . Ulusal paranın yerleşikler tarafından kabul görmemesi, bankaları veya bireysel yatırımcıyı yabancı para ile borçlanma zorunda bırakmıştır. Bilhassa Türkiye’de uzun vadeli yatırımları kısa vadeli borçlanıp finanse etme çabaları, döviz kurunun enflasyon üzerindeki riskini daha da artırmıştır. 2000 yılında uygulamaya konulan istikrar yazýlýmından önce “yönetimli dalgalanma” adı verilen döviz kuru politikası uygulanmaktaydı . Bu döviz kuru politikası finansal krizleri absorbe etme yeteneğine sahip olmasına karşın, ülke içerisinde istikrarı sağlamada yetersiz kalmaktaydı.
1990 yılı sonrası fiyat istikrarının sağlanamamasının nedeni, geleceğe yönelik enflasyonist beklentilerdi  ve bu beklentiler ancak bu yolla kırılabilecekti Sabit döviz kurunun bu avantajına rağmen en önemli dezavantajı, ulusal paranın aşırı değerlenmesi durumunda ithalatın ucuzlayıp ihracatın pahalılaşmasına ve cari açığın büyümesine neden olmasıdır. Diğer bir dezavantajı da Merkez Bankasının son borç para verme görevini yerine getirme şansını ortadan kaldırmasıydı.
Ancak, Tablo 1’in ilk sütunundaki değerlerden de anlaşılacağı gibi, 2000 yılı boyunca DTH azalmamış, tersine belirli bir artış göstermiştir. Bu döviz kuru çapasının beklentileri kıramadığının açık bir göstergesidir.
Tablo-1 : Türkiye’de Kriz Döneminde Döviz Tevdiat Hesabında, Reel Döviz Kuru İndeksinde ve Ticari Bankaların Sendikasyon Kredileri  Hacminde Gelişmeler
Aylar   Döviz Tevdiat Hesabı Stoku
(Milyon TL)   Reel Döviz
Kuru İndeksi*
1999 =100   Sendikasyon Kredi Hacmi
(milyon $)
1999   Kasım   17.410.7   126.37   9.609
Aralık   18.420.6   127.29   9.861
2000   Ocak   19.342.8   128.50   12.609
Şubat   20.440.7   131.59   12.909
Mart   21.381.9   132.59   13.333
Nisan   22.202.8   132.93   13.521
Mayıs   23.523.2   135.67   13.412
Haziran   23.733.0   132.29   14.432
Temmuz   24.453.2   133.49   15.240
Ağustos   25.367.5   135.92   16.564
Eylül   26.345.3   139.02   16.245
Ekim   26.759.7   142.45   16.702
Kasım   26.702.3   146.50   16.900
Aralık   25.341.7   147.59   17.671
2001   Ocak   25.685.9   148.08   17.945
Şubat   30.341.3   138.40   19.245
Mart   34.296.4   110.51   16.117
                        *1999 yılı baz alınarak 19 ülkenin parası ve TÜFE değerleri göz önüne alınarak hesaplanmıştır.
Kaynak: www.tcmb.gov.tr.
İlk olarak yazýlým uygulamasına aşırı değerlenen reel kur ile girilmiş ve yıl boyunca TL nin aşırı değerlenmesi devam etmiştir.
Hedeflenen döviz kurunun inandırıcı olmamasında diğer bir neden, Doların uluslararası platformda aşırı değer kazanması olmuştur. 1999 Ekim – 2000 Ekim ayları arasında, Doların Alman Markı karşısında bile % 35.5 değer kazanmasına karşılık, TL’nin Dolar karşısında ancak enflasyon ölçüsünde değer yitirmiş olması, programlanan hedeften vazgeçilerek, TL’nin her an için devalüe edileceği beklentisini güçlendirmiştir. Reel kurun aşırı değerlenmesinin en olumsuz etkisi dış ticaret değerleri üzerinde olmaktadır.
b) Bankacılık Kesimindeki Dengesizliklerin ve Belirsizliklerin Artması
Kasım ve Şubat krizleri aslında genel anlamda, zayıf bankacılık sisteminden ve sıcak paraya aşırı güvenmekten kaynaklanmıştır.  Bankacılık kesiminin kriz öncesi dönemde artan temel zayıflıkları şöyle sıralanabilir :
Bankaların yapısal problemleri giderek artmış, etkin denetimden uzak ve bankacılık prensipleriyle bağdaşmayan yönetimler yaygınlaşmıştır.
Borç temininde vadelerin kısalması, döviz borçlarının artmasına ve aktif-pasif kalemlerin vade uyuşmazlıklarına neden olmuştur.
Artan Konsolide Bütçe açıkları bankaların özel sektöre değil, kamu kesimine kredi veren kurumlar haline gelmesine yol açmıştır. Bilançoların aktifinde yer alan DİBS stokları artmıştır.
Kredi vermede güvenirlilik ve geri dönebilirlik kriterlerinden uzaklaşıldığı için, bankaların geri dönmeyen kredileri artmıştır.
Bankacılık kesimi etkin bir denetime ve borçlanmada belirli sınırlanmalara tabi olmadığı için, Bir çok banka, özellikle 1994 yılı sonrası kısa vadeli borçlanma politikası izlemeyi tercih etmiştir. Kısa vadeli borçlanma, bir yandan devletin iç borçlanma ihtiyacını karşılarken, diğer yandan da bankalara arbitraj olanağı ile kâr sağlamıştır. Ancak bu süreç bankacılık kesiminin açık pozisyonlarının artması ile sonuçlanmıştır. Tablo-2 de görüldüğü gibi, 1999 yılında 10 Milyar Doları aşan bankaların net açık pozisyonları tutarı, 2000 yılının dokuz ayı sonunda 20 Milyar Dolara ulaşmıştır. Bu gelişme, Türk bankacılık sisteminin kriz öncesi dönemde ne kadar kırılgan ve hassas bir yapı kazandığını göstermektedir.




Tablo-2 : Türkiye’de Bankaların Açık Pozisyonları (Milyar $)
Aylar   Oran
1998   -8.4
1999   -13.3
2000- I   -15.78
2000 –II   -18.18
2000- III   -20.00
2001-I   -12.16
Kaynak: www.tbb.org,tr  www.tcmb.org,tr
Nur Keyder,” Türkiye’de 2000-2001 Krizleri ve İstikrar Programları”,
  İktisat İşletme Finans, Yıl:16, Sayı:183, s.41.
Kamu açıklarının bankacılık sektörü tarafından kapatılıyor olması nedeniyle, bankacılık sektörü etkin bir şekilde denetlenememiş, gerekli önlemler ve yasal düzenlemeler zamanında devreye sokulamamıştır. Bankacılık kesiminin açık pozisyonlarının artmasına karşılık, bu açık pozisyonlar sayesinde kamunun fonlanması, bu açığa göz yumulmasına yol açmıştır. Üstelik, teorik kısımda da belirtildiği gibi, dışarıdan borçlanma sonucu artan ahlaki tehlike’nin tedirginlik yaratmaması amacıyla, kısa vadeli yükümlülükleri devlet garanti altına almıştır. Bu da bankaları daha fazla borçlanmaya ve açık pozisyonlarını daha da artırmaya yönlendirmiştir.
1990-2000 yılları arasında faiz ve kur dalgalanmalarını azaltan, kurdaki artışı enflasyon oranı kadar tutan, aynı zamanda piyasaları gecelik fonlayan ve Hazinenin rahat borçlanmasını sağlayan bir politika izlenmişti. Ancak bu politika bankaları faiz ve kur riski karşısında gerekli tedbirleri almaktan uzaklaştırmıştır . Hazinenin iç borçlanmaya gitme zorunluluğu arttıkça, bankalar, kısa vadeli dış krediyi daha yüksek faizlerle almaya ve bunu risk pirimi ile beraber Hazineye aktarmaya devam etmişler. Aynı zamanda bu mekanizma bankaların, tasarruf-yatırım eşitliğini sağlama amacı yerine devlete borç verme amacına yönelik çalışmasına neden oluyordu. Bu mekanizmanın yarattığı avantaj nedeniyle, özel sermayeli ticaret bankası sayısı 1991 yılında 26 iken, 1999 yılında 35’e çıkmıştır .
Ancak kriz ortamında bu avantaj dezavantaja dönüşmüş ve krizin büyümesine neden olmuştur. Çünkü kriz, orta büyüklükteki bankaların düşen faizlere karşı kısa dönemli fonlar ile pozisyon almaları ile başlamış ve Kasım ayı ortasından itibaren faizlerin yükselmesine sebep olmuştur. Faizlerin artması bankaların bilançolarında riskli pozisyonda bulunan tahvillerin değerini düşürmeye başlamıştır. Bu tahviller kısa vadeli borç ile finanse edilmekteydi. Likidite sıkıntısı içine düşen bankalar hem bu sıkıntıyı atlatmak, hem de az zararla dönemi kapatmak amacıyla, ellerindeki devlet tahvillerini satmaya başladılar. Aynı olay piyasa yapıcıları tarafından gerçekleştirilince faizler iyice yükselmiştir. 20 Kasımdan itibaren bankaların likidite sıkışıklığına girdiği dedikodusu yayılmaya başladı. Likidite sıkışıklığı gecelik faizlerde çok belirgin bir baskıya neden oldu.
Türk bankacılık sektörünün kırılgan yapısı krizlere hassas bir yapı ortaya çıkardı. Bu kırılgan yapı yatırımcılarda güvenin kaybolmasına neden oldu. Bunlara artan rekabet ve kötü yönetim koşulları eklenince, küçük bankalar faizlere karşı çok hassas duruma geldi. Tüketici kredilerinde risk ihmal edildi. Bankaların vade dengesizlikleri arttı.
c) Dezenflasyon Programının Aksaklıkları
Türkiye’nin IMF ile anlaşarak, 1999 yılı sonunda 2000-2002 yılları için uygulamaya koyduğu dezenflasyon yazýlýmının da bazı aksaklıklar içermesi, Kasım ve Şubat krizlerine katkıda bulunmuştur.
Programın içerdiği zaaflar kısaca şöyle özetlenebilir :
   Programın uygulanmasına aşırı değerlenen reel kur düzeyi ile başlanmış olması ve reel kurun aşırı değerlenmeye devam etmesi.
   Faizlerin hızla düşürülmesi. Faizlerin düşmesiyle birlikte özellikle tüketim amaçlı talepte ortaya çıkan hız gelişmesinin yarattığı ithalat baskısının cari işlem dengesinde olumsuz etki yaratması.
   Döviz kuru çapasından başka parasal çapanın benimsenmemiş olması. Daha doğrusu, 1999 yılı sonlarından başlayarak, çapa olarak belirlenen Doların uluslararası platformda önemli düzeyde değer kazanabileceğinin hesaba katılmamış olması.
-   Konsolide Gelirler politikasındaki zayıflık : Programın iyi bir gelirler politikası içermemesi de toplumsal uzlaşmanın sağlanamamasına yol açmış, bu da enflasyonda beklenen düşmenin gerçekleşmemesine neden olarak reel kurun aşırı değerlenmesine katkıda bulunmuştur. Uygulanan gelirler politikası, tüketim eğilimi yüksek rantiyer kesim lehine olduğu için ithalatı artırcı etki yapmış ; faizlerin düşmesi, ertelenen tüketim harcamalarını artırarak bu etkiyi artırmıştır. Toplu iş sözleşmesi hakkı olanlar reel gelirlerini artırabildikleri halde, diğer kesim gelir kaybına uğramıştır. Bu bağlamda kiraların dondurulması kararı da etkili bir biçimde uygulanamamıştır.
d- Kısa Vadeli Sermaye Hareketlerini Teşvik Eden Sıcak Para Politikasının Ters Tepmesi
Türkiye’de 1990’lı yıllarda sıcak para politikası uygulanarak, cari işlem dengesinde ortaya çıkan açıklar, genelde kısa vadeli sermaye hareketleri sayesinde kapatılmaya çalışılmıştır. Burada sıcak para mekanizmasını kısaca açıklamakta yarar vardır. Bu mekanizmanın üç ayağı bulunmaktadır : Faiz oranı, enflasyon oranı ve döviz kuru artış oranı. Döviz kurundaki artışlar, genelde enflasyon oranı düzeyinde veya onun altında kaldığı halde, DİBS faiz oranları 1994 yılı Ocak ayından sonra hep üç rakamlı olmuştur .  Üstelik 1996 yılı Ocak ayında DİBS faiz oranı % 200 ü aşmıştır .
DİBS faiz oranlarının 1992 ve 1993 yıllarında düşürülme çabalarının başarısız kalması, 1994 yılından sonra ise hep yüksek oranda seyretmesi, kamu kesimi borçlanma gereği(KKBG)nin finansmanında iç borçlanma yönteminin zorunlu olarak ön plâna çıkmasının bir sonucudur. Döviz kurunda yıllık artış oranı enflasyon oranı düzeyinde gerçekleşirken, DİBS faiz oranlarının % 100 ün çok üzerinde olması, TL ye dönüşüp DİBS’e yatırılan kaynağa % 100 e varan getiri elde etme şansı yaratmıştır. Örneğin 1996 Ocak ayında elindeki Doları bozdurup DİBS’e yatıranlar yıllık % 100 getiri sağlayabilmişlerdir. 2000 yılı içinde Doların reel getirisinin negatif olması, sadece sıcak para akımını tersine çevirmemiş, aynı zamanda ülkemizdeki mevcut birikimin büyük ölçüde döviz tevdiat hesabına kanalize olmasına yol açmıştır. Kriz öncesi 9.9 milyar Dolarlık bir sermaye girişi olmuş, ancak kriz sırasında 13.5 milyar Dolar bir sermaye çıkışı yaşanmıştır. Buna hiçbir ekonominin dayanacak gücü olamazdı. 
Uluslararası finans çevrelerince, kısa vadeli dış borcun döviz rezervine oranının 0.60 olması kritik bir nokta olarak görüldüğü halde, Türkiye’nin bu oranın çok üstünde değerlere sahip olduğu tablodan anlaşılmaktadır. Bu değerler bile kriz öncesi kırılgan yapıyı ortaya koymaktadır.
Özetlemek gerekirse ; Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllar ile beraber sermaye hareketlerine bağlı bir ülke haline gelmiştir. Gerekli makro ekonomik şartları sağlamadan uluslararası finansal sermayeye açılmak, ülkeye yaradan çok zarar getirmiştir. Sermaye hareketleriyle büyüme, sermaye hareketleri ile ödemeler bilançosu arasında sıkı bir ilişki doğmasına neden olmuştur. Sermaye hareketlerinin olumlu olduğu dönemde finansal piyasalar her şeyin yolunda gittiğini düşünürlerse dış ödemeler dengesinde fazlalık elde edilir. Bununla birlikte kötü haberler yayılmaya başladıkça sermaye hareketi tersine dönerek, ödemeler dengesi kötüleşmeye başlar. Piyasalar çok fazla kredinin ülkeye tahsis edildiğini düşünerek, kredilerini geri çekmeye başlar. Böylece kriz ortaya çıkar. Türkiye’de de 1990’lı yıllar boyunca bu şekilde olmuştur. Kısa vadeli sermaye hareketlerine dayanan büyüme, üretimden değil para üzerinden para kazanmak zihniyeti ile  sağlandığı için, yatırımlar üzerinde olumsuz etki yapmıştır. Büyüme yatırımlara değil kısa vadeli sermayeye dayanmıştır. Bu balon büyüme her iki üç yılda bir patlamış ve ekonomik büyümede negatif değerler yaşanmıştır. Sermaye girişlerinin yarattığı savurganlık, hem kamu açığının hem de cari işlemler açığının artmasına neden olmuştur. Asya, Brezilya ve Rusya krizlerinde olduğu gibi, Türkiye’de de finansal kriz tek nedenden kaynaklanmamıştır. İşin en acı yanı da finansal krizin yarattığı belirsizlik ortamı ekonomik krizin de ağırlaşarak Türkiye Ekonomisinin gündemine oturmasına yol açmasıdır. Bu çalışmada ekonomik (reel) kriz ile ilgili herhangi bir bilgiye yer verilmemekle birlikte, boyutlarının daha ağır olduğu bilinmektedir. Üretimde ve istihdamda yaşanan gerilemenin yarattığı olumsuz tablonun giderilmesi için, devletin kamu harcamalarını ve dolayısıyla piyasaları tetiklemesi gerekmektedir. Oysa içinde bulunan ortamda kamu otoritelerinin bunu başarması mümkün görülmemektedir. Finansal krizi bir şekilde atlatan Türkiye’nin uluslararası finans çevrelerince kriz beklentisi olan bir ülke olarak algılanması da herhalde bu yüzdendir.


SONUÇ
Türk mali sisteminin temelini bankacılık sektörü oluşturmaktadır. Bankacılığın daha yeni gelişmeye başladığı günümüzde bankaların en önemli görevi, kredi ticareti yapmaktır. Bankacılıkta yaşanan krizler ise fınansal yatırımcıları ülke koşullarının kötüye gideceği beklentilerine karşılık yaptıkları spekülatif ataklar olarak başlar ve bunun derecisiyle şiddet kazanır. Kendi kendini besleyen beklentilerle başlayan spekülatif ataklar, ekonomik temeller güçlü olsa bile parasal krizlere yol açarlar. Geri dönmeyen kredilerin artması, menkul değerlerin piyasalarındaki dalgalanmalar, reel sektörün küçülmesi nedeniyle bankaların aktif yapılarının bozulması bankacılık krizlerinin temel nedenleridir. Bankacılık sektörünün krize girmesi sonucunda mevduat sahipleri bankalardan mevduatlarını çekmeye başlayacağı için, bankaların likidite sıkıntısı had safhaya varır. Türkiye 1990 yılından sonra kamunun artan faiz ödemelerinin bir nevi kaynak transferi olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. 2000 yılıyla birlikte bu kaynak transferinin azalma yoluna girmesi, faaliyet dışı karlarıyla ayakta kalan banka ve firmaları zor duruma sokmuştur. Bankaların ve Türk finans çevresinin bu yağlı kapının kapanmasına karşı tepkisi bir kriz şeklinde ortaya çıkmıştır. Türkiye ekonomisi 1990'lı yıllar ile beraber gerekli makro ekonomik şartlan sağlamadan uluslar arası fınansal sermayeye açılması ülke ekonomisinin zarara uğramasına neden olur.

















KAYNAKÇA :
-   Akgüç, Öztin. “Bankacılık Kesimi Kriz Nedeni mi?”, İktisat Dergisi, Şubat-Mart 2001.
-   Akyüz, Yılmaz. “Küreselleşme ve Kriz”, İktisat İşletme Finans Dergisi, Mayıs 1995.
-   Alper, Cem. “Türkiye’de Spekülatif Döviz Pozisyonu Verimliliği ve Kur Riski Primi” DİE Araştırma Tebliği, 1996.
-   Arın, Tülay. İktisat İşletme Finans Dergisi, Ekim 2001.
-   Binay, Şükrü. Kürşat Kunder, “Mali Liberaleşmede Merkez Bankasının Rolü”, TCMB Yayını NO:9803, Ankara :1998,
-   Boratav, Korkut. “2000/2001 Krizinde Sermaye Hareketleri” İktisat-İşletme Finans Dergisi,Yıl:16, sayı186.
-   Cangöz M. Coşkun, Gonca Demirci Erdener, Türk Bankacılık  Sektörü Üzerine Bir İnceleme, Hazine ve Dış Ticaret Dergisi, Sayı: 16, Mart 1993/1
-   David Molpass, v.d., “Crunch Point: Turkey’s Massive Debt”, www.oecd.org,(13-11-2001)
-   DPT, Temel Ekonomik Göstergeler Aralık 2000, DPT Yayını, Ankara : 2001.
-   Erçel, Gazi. “Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme İlişkisi”, İMKB Dergisi,Yıl:, Sayı:12, Ekim-Kasım-Aralık 1999.
-   Eren, Aslan. Türkiye’nin Ekonomik Yapısı ve Güncel Sorunlar, IV. Basım, Muğla Üniversitesi Yayını, Muğla : 2000.
-   İnan, E. Alp. “Türk Bankacılık Sektöründe Etkinlik ve Verimlilik” TBB Dergisi Sayı: 34, 2000.
-   İSO, İSO 500 Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2000, İSO Özel Dergisi Sayı : 425.
-   Kazgan, Gülten. “ Küreselleşmiş Dünyada Küreselleşen Türkiye’nin Krizleri”,  İktisat Dergisi, Şubat- Mart 2001
-   Karacan İ. Ali, Bankacılık ve Kriz, Creative Yayıncılık, 1997, s.s. 60 – 63.
-   Kesbiç Y. Cünayt, Hazma Şimşek,  “Türk Bankacılık Sektörünün Yapısı ve AB Bankacılık Sektörüyle Uyumlaşma Süreci, Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt:16, Sayı:1, 2001
-   Kesriyeli, Mehtap. Cihan Yalçın, Taylor Kuralı Üzerine Bir Not, TCMB Yayını No:9802, 1998 Ankara
-   Kibritçioğlu, Bengi. Parasal Krizler, Hazine Müsteşarlığı Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi, Ankara,2000.
-   Kirmanoğlu, Hasan. “ Rasyonel Beklentiler Teorisi Varsayım mı?”, İktisat Dergisi.
-   Takan Mehmet, Bankacılık teori, uygulama ve yönetim, Ankara: Nobel Yayın Dağıtımı, Kasım 2002
-   Toprak Metin, Osman Demir, Türk Bankacılık Sektörü: Sorunlar, krizler ve Arayışlar, Cumhuriyet Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt:2, Sayı 2
-   Tekinşen Ali, Finansal Kriz Türleri ve Krizlerin Öngörülmesinde Kullanılan Temel ve Öncü Göstergeler, Dumlupınar Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Sayı: 6, 2002.
-   Obstfeld O, “Models of Currency Crises With Self-Fullfilling Features”, European Economic Review, Vol: 40, 1996,
-   Özatay, Fatih. “Currency Crises in Turkey”, Yapı Kredi Bank Economic Review , İstanbul : 1996.
-   Parasız İlker, Para ve Banka, İstanbul, 2002
-   Burç Ülengin, Temel Makroekonomik Değişkenler Arasında Nedensellik İlişkileri, ODTÜ Gelişim, Sayı VI, 1999
-   TCMB,Yıllık Rapor 1999, Ankara : 2000
-   Türkiye Bankalar Birliği, Bankalarımız 1996
-   İktisadi Araştırmalar Vakfı
-   Halk Bankası Yayınları
-   www.tbb.org.tr
-   www.tcmb.gov.tr.





Logged
Sayfa: 1   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

domain

oyun sitesi program sitesi blog sitesi dizi sitesi

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!


Kasım 11, 2008, 11:41:44 ÖÖ